Posts Tagged ‘yy’

İçeriye dolan soğuk rüzgar beni uyandırdı. Tabi rüzgar haricinde kapıdan giren iki kişinin de buna etkisi vardı. Karşımda iki adet masa kurulmuş, küçük çok bilmiş kız karşımdaki koltuğa oturmuş beni izliyordu. Ne kadar zamandır orada olduğunu hatırlamıyorum ama yediğim soğuk, şöminenin yüzüme vuran ısısı beni kendimden geçirmeye yetmişti. Üstüne eklenen bir haftanın yorgunluğu bana bu deliksiz uykuyu tattırmıştı. Ağzımda değişik bir tat vardı ve bu tat sağ dudağımın kesiştiği yere doğru iniyordu. Dilim ile içeriden onu takip ettim. Çenemden aşağıya sarkan ıslaklığı hissettim birden. Elimin tersiyle acele ile utanarak sildim. Küçük kız gözlerini benden ayırmıyor, tüm hareketimi izliyordu.
İçeriye giren bir çiftti. Erkek uzun boylu yapılıydı. Benim bir buçuk katım diyebilirim. Erkeklerde gözüme çarpan ilk şey göbekleri olmaya başlamıştı son zamanlarda. Bu adamın göbeği ise benimkinden biraz daha büyüktü. Fırat’tan sonra bu adamı görmem bana iyi gelmişti. Gerçi topu topu beş, altı kişi olduğumuz yerde bunu dert edecek değildim. Adam bana doğru baktı. Bir gülümsemeyle “Merhaba” dedi. Bende ona aynı samimiyet ile “Merhaba” dedim.
Kadının pek keyfi yok gibiydi. Üzerindeki montunu çıkarır çıkarmaz hazırlanmış olan masalardan birine, hatta kendileri için hazırlanan masaya oturdu. Üzerinde doksanlardan kalma bol uzun mavi bir kazak, altında ise siyah bir tayt vardı. Ayaklarında ise son dönemin moda çizmelerinden olan pufidik “UGG” çizmeler. İlk bakışta sahtesi gibi de gözükmüyordu.
Kadının bir şeylere bozulmuş olduğu belliydi ama adamın keyfi gayet yerinde gözüküyordu. Televizyonun kumandasını almış kanalları gezerken bana döndü. “Size de sormadım ama değiştirebilir miyim kanalı?”
“Evet, tabii, izlemiyordum zaten.” diye yanıt verdim. Küçük kız kalktı yanıma oturdu. Yine bakışlarını benden ayırmıyordu. Neler düşündüğünü merak etmeye başlamıştım. Bana doğru eğildi. Hafif bir sesle konuşmaya başladı.”
“Kadın buraya geldiği için hayal kırıklığına uğradı. Beş yıldızlı otel bekliyormuş çıka çıka uydurma evler çıkmış. O yüzden bu kadar suratsız. Sevmedim kendisini zaten.”
“Neden güzel bir kız yoksa kıskandın mı onu?”
Kız yüzüme baktı, kaşlarını çattı. “Onun neyini kıskanayım ki, on gram akıl olduğunu düşünmüyorum, yolda yürümesini beceremiyor. geldiğinden beri iki kere düşme tehlikesi atlattı. Kadının en güzel yanı ayağındaki ayakkabıları, onu da Allah bilir kendisi seçmemiş sevgilisi almıştır.”
Kızın kurduğu cümleler dikkatimi çekmişti. İyi bir gözlemciydi. Tabi anlattıkları hayal ürünü olabilirdi ama kurduğu cümleler açık sözlülüğü, arsızlığı hoşuma gitmişti. bakalım benim hakkımda neler konuşacaktı.
Aslı hanım elinde salata tabağı ile içeriden çıktı. Önce gelen misafirlere hoş geldiniz dedikten sonra salataları birinin benim olduğunu düşündüğüm masaya diğerini ise çifttin masasına koydu. Adam televizyonu bir haber kanalında bırakarak, masaya oturdu ve salatayı karıştırmaya başladı. Kadın elini hiçbir şeye dokundurmuyordu. Adam gayet keyifli bir şekilde salatayı karıştırmaya devam ediyordu. Karıştırıyor biraz yiyor sonra tekrar karıştırıyordu. Son olarak kadına uzattı. Ancak kadın dudağını bükerek salatayı reddetti. Adam hiç istifini bozmadan reddedilen salatayı ağzına aldı büyük bir zevkle çiğnedi.

Sofradan kalkmama yakın küçük kız yanıma gelip dikildi. Otoriter bir ses tonuyla “Afiyet olsun, başka bir şey ister misin?” diye sordu. “Hayır, teşekkür ederim” diye yanıtladım kendisini.”Kahve de mi içmezsin…” diye sordu “…annem  Türk kahvesi yapıyor.” diye ekledi. “Eğer yapılmışsa içerim” diye yanıtladım. Biraz fazla yemiştim. Temiz hava daha şimdiden iştahımı açmıştı. On beş gün sonraki halimi düşünemiyordum.
Türk kahvesini küçük kız getirdi bana. Yaşına göre gayet başarılı bir şekilde taşımış bir damla bile altlığa dökmemişti. Kahveyi önüme bıraktıktan sonra karşımdaki sandalyeye oturdu. Bu küçük kızın neden benimle bu kadar ilgilendiğine henüz anlam verememiştim.
“Kahve falına baktırmak ister misin, annem güzel bakar.” dedi aynı otoriter ses tonuyla.
“Teşekkürler,” dedim, “falla pek işim olmaz.”
“İnanmıyor musun yoksa?”
“Fala inanma falsız kalmaya inananlardanım ben.”
“O zaman baktırıyorsundur.”
“Özel bir tercihim olmuyor, arkadaş arasında denk gelirse.”
“En son ne zaman baktırmıştın.”
“Bur bir bakayım… yaklaşık beş sene önce.”
“O zaman pek fazla arkadaşın yok.” Bu kanıya nereden kapıldığını anlamamıştım ama doğru söylemesi beni ürkütmüştü.
“Yeterince var, yalnız kalmadığın sürece sorun yok…”
“Buraya getirecek birileri yok sanırım…”
Kızın sormuş olduğu sorulara bir yandan şaşırırken diğer yandan vereceğim cevapları düşünüyordum. Elbetteki cevap vermek zorunda değildim ama bir çocuğu terslemekte bana göre değildi.
“Birileri var ama ben yalnız gelmek istedim.”
Yüzüme inanmamış gibi baktı. Burnunu büktü, dudaklarını büzüştürdü.
“Ne iş yapıyorsun?”
Ne iş yaptığımı nasıl anlatabilirdim ki. Yaptığım iş ile yapmak istediğim arasında kalmıştım. Kendimi hiç birine ait hissetmiyordum. Araya sıkışmış, çaresiz bir haldeydim bu konuda. Ağzımdan birden bire “yazarım.” cümlesi çıktı. Kız gözlerini açtı, arkasına yaslandı, kaşlarını çattı. Bu hareketlerin ardından gelecek soruyu çok merak ediyordum. Ancak basit bir soru sordu.
“Herkes gibi mi?” Aslında basit bir soru değildi. Ne cevap vereceğimi şaşırmıştım. Bu çocuk beni sınamak için mi karşıma çıkmıştı bilmiyordum. Boğazım kurumuştu. Bir bardak su alarak boğazımı ıslattım. uzun zamandır ilk defa söyleyecek kelime bulamıyordum. Hatta bu noktada laf cambazlığı bile benim saflarıma geçirmezdi durumu. Neyse ki beni annesi kurtarmıştı, kızını yanına çağırarak. Kızın ismini ilk defa o anda duydum: Tuğçe.

Beni evime götüren Fırat oldu. Yaklaşık yedi dakika hafif yokuş bir patikayı çıktık. Ağaç dalları yeryer patikayı kapatmıştı. Fırat önden ilerlerken yürürken dikkatli olmam konusunda beni uyarıyordu. Sabaha karşı bu patika donabiliyormuş. Bana ayırdıkları yer dediklerine göre balayı eviymiş. Buradaki tek evde iki oda bulunmaktaymış o da burasıymış, diğerlerinin iki katı büyüklükteymiş. Ancak kışın bu evlerde pek insan kalmadığı için ısıtma nasıl olur hiç bir fikri yokmuş. Evet bunları anlatıyordu. ben can kulağıyla olmasa da onu dinliyordum. Nasılsa olabilecek tüm olumsuzluklara evet deyip gelmiştim. Benim kanalize olmam gereken tek şey, yazmaya başlayacağım kitabım olmalıydı. Herkes gibi bir yazar olmak istemiyordum. Aslında yazar da olmak istemiyordum. Yazmak sadece içimde birikenleri atmam için bir fırsat olacaktı. Tamamen rahatlamam için…
Eve girdiğimde hafif bir sıcaklık karşıladı beni. Fırat “ısınması için elektrikli sobaları yakmıştım” diye bir açıklamada bulundu. İki soba burayı ısıtmaya yetmişti. Birisi yatak odasını diğeri ise oturma odasını. Gayet sade olması gerektiği gibi bir yerdi. Salonda bir çalışma masası -ki ben istemiştim bunu- bir adet koltuk, küçük bir masa ve iki adet sandalye, şöminenin önünde ise iki tane büyük minder vardı.
“Şömine varmış.” dedim. Fırat bana baktı, “Evet, bir kez yakmıştım ısıtıyor mu diye, pek etkisi olmasa da insan görünce ısınıyor. Tabi sobalı gibi sürekli odun atmak lazım. Yoksa sönerse insan donar burada…”
“O kadar soğuk oluyor mu?”
“Kışı görüyorsunuz, aslında kış daha gelmedi buraya, tam olarak soğumadı taş, toprak. Eh nede olsa dağ, birde Karşısı uçsuz bucaksız deniz… Toy ağaçların köküyle kurtulduğunu bilirim ben…” durdu, “isterseniz yakayım şömineyi” diye ekledi.
“Yok ya zahmet etme, zaten pestilim çıktı, muhtemelen hemen sızarım.”
“Tamam o zaman iyi geceler size. Ha, unutmadan, sabah kahvaltısı yedi ile on bir arası. Gerçi her vakit uyar bize… isterseniz buraya da getirebiliriz.”
“Yok sağ ol, temiz havayı alınca muhtemelen erken uyanırım… gelirim kahvaltıya ben…”

Akşam karanlığı iyice çökmüştü. Gökyüzü karanlık bulutları hapsetmiş, hararetli bir şekilde oradan oraya savuruyordu. Rüzgar sertleşmeye başlamıştı. Montumun yakalarını havaya kaldırdım, atkımı birazda sıktım. Sıkışan boğazımı rahatlatmak amacı ile yutkunduğumda sıcak bir kütle boğazımdan aşağıya indi. Beni karşılayacak görevliler henüz gelmemişti. Rüzgar bütün sessizliği kendi safına çevirmiş, ağaç yaprakları ile birlikte kıpırdamıyordu sanki. duyduğum derin rüzgardan başkası değildi. İneli beş dakika olmuş beni karşılayacak kişi henüz gelmemişti. Otobüsten ineli sokaktan henüz bir tane bile taşıt gelmemişti. Rüzgarın uzaktan getirdi konuşma sesleri dışında burada insan olduğundan bile şüpheliydim. Sağıma ve soluma yol boyunca baktığımda görüş mesafesinin giderek düştüğünü fark edebiliyordum. Sağ tarafımda tam da eski mezarlığın ortasında bulunan bir sokak lambası yanıp yanıp sönüyordu. Bunun sadece sokak lambalarına özgü bir şey olduğunu düşünüyorum. Yıllardır evimde hiçbir lamba bu şekilde bozulmamıştı…
Sağ tarafımda mezarlık olduğu fikri aklıma geldiğinde bedenimi bir titreme sardı. Bunun o an esen sert rüzgarın ürünü olabileceğini düşünerek kendimi rahatlattım, ancak biliyordum ki bunun sert esen rüzgar ile bir alakası yoktu. Tamamen korkunun verdiği bir titremeydi. Aslında yani bir mezarlık olsa beni bu kadar ürkütmeyeceğini biliyordum, mezarın eski olması ise aklımdaki mantıksal açıklamaların önünü tıkıyor ve ürpermeme sebep oluyordu. Rüzgarın sessizliğini bölmek, bir parça da ısınmak için yerimde zıplamaya başladım. Şu evlerin nerede olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu. Olsa bu soğukta bekleyecek kadar aptal değildim.
Ayak seslerim arasında sanki bir motor sesi duyduğumu fark ettim. Emin olmak için tamamen sessizliğe bütündüm. Azalan rüzgar artık yanıp sönen lambanın güçlü tıkırtısını da bana iletiyordu. Tamda lambanın altında uzun iki ışık belirdi. Yavaşça ilerleyerek yanımda durdu. Bu dakikalardır geçen ilk araçtı ve umarım beni almaya gelmişti.
Yolda ağır aksak ilerleyen araç Murat 124′tü. Bu yolda bu aracın ilerlemesi bana hayret vermişti. Beyaz arabanın etrafından dumanlar yükselirken penceresi açıldı. Bir duman topu gök yüzüne rüzgar ile birlikte yayıldı. Esmer, siyah bıyıklı, başında beresi olan bir adam başını dışarıya doğru uzattı.
“Oğuz Bey siz misiniz?” Rüzgar ve motır sesinden dolayı sorduğu soruyu anlamamıştım. Biraz daha arabaya doğru yaklaştım. Adam bağırarak tekrar sordu. “Oğuz Bey?”. “Evet” dedim. Adam gülerek eli ile de işaret yaparak “atlayın, atlayın” dedi. Koşarak şoför koltuğunun yanına oturmak için arabanın önünden dolandım. Kapıyı açtım, kapı açılırken sanki kapı elimde kalacakmış gibi bir duyguya kapıldım. Adam yüzüme bakarak “isterseniz çantanızı arkaya atın” dedi. Ben de dediğini yaparak çantayı koltuğun üstünden arkaya attım.
Nihayet yola çıkabilmiştik. Eski araba her rüzgar esişinde savruluyor sanki yolda ilerlemek için çok çaba sarf ediyormuş gibi inliyordu.
“Çok beklemediniz inşallah…”
“Yarım saat kadar oldu.”
“Yapmayın ya! Ben de sizi diğer tarafta bekliyordum. Bu otobösçülerin işi belli olmuyor. Asıl ana yol diğer taraf ama bazen yolcuları varsa burayı da kullanıyorlar. Dedim on dakika gecikir ama bekle bekle yok… ne gelen var ne giden… Dedim bir tur atayım… Telefon numarası yok muydu sizde arasaydınız keşke…”
“Ne bileyim aklıma gelmedi, neyse sonunda buluştuk ya önemli olan o… donmakta vardı burada…”
“Ha, ha… yok canım daha neler, biz bırakmazdık sizi, hem hemen mezarlığın yanındaki yoldan aşağıya doğru inince evleri görürsünüz birinden biri yardım ederdi size. Zaten bizim yerimizde oradan hemen beş dakika yürüme mesafesinde. Bakma yol olmadığı için böyle dolanmak zorunda kalıyoruz.”
Yol boyunca sürekli bir şeyler anlatıp durdu. Ben ise bir yanımız uçuruma uzanan yolda karanlığı seyretmekten başka bir şey yapmıyordum. Sanki sonsuzluk dediğimiz şu şey yemen yanı başımdaydı. Ancak benliğim onun derin bir uçurum ve ölümden başka bir şey olmadığını hatırlattı bana. Ölümde zaten sonsuzluktan başla bir şey değil miydi? Yani en azından şimdi onu hatırlatıyordu bana…
“İşte burası.” Adamın kurduğu son cümle sihirli bir kelimeymiş gibi beni gerçek hayata geri getirdi. İki katlı uzunca bir bina özelliksiz bir şekilde karşımda duruyordu. Adam konuşmasına devam etti. Sabah ve akşam yemeklerini burada yiyoruz. İsterseniz evinize de getirebiliriz. Kış günü zaten pek kalabalık olmaz. Özel istediğiniz bir şey olursa söylersiniz…”
Başımı ona doğru çevirip gülümsedim. Sanıyorum demek istediğimi anlamış olacak ki o da bana güldü. Arabanın motorunu durdurarak bana baktı. “Bizim yolculuk buraya kadar hadi gidelim biraz ısınalım…”
Isınma fikri kemiklerimdeki titremeyi biraz daha arttırmıştı. Aslında hep bunun tersini olduğunu düşünürdüm ya da bende bir terslik vardı. İkimizde aynı anda arabadan indik. Hemen arabanın önünde bulunan büyük bir taşı alarak arabanın arka tekerleği altına koydu. Bana bakarak “Güven olmuyor bu merete, arada gezineceği tutuyor.” Binaya doğru ilerledik ve kapıdan girdik.
İçeriye girdiğimde sıcak bir hava akımı yüzüme çarptı. Birden bire terlediğimi hissetmeye başladım ki hada kapı bile ardımdan kapanmamıştı. Hemen girince bir kaç masa karşıladı beni, kapının hemen yanında bir divan onun karşısında ise bir koltuk vardı. İkisinin arasında da horul horul yanan bir şömine. Adam arkadan içeriye doğru bağırdı. “Aslı, biz geldik, gel, gel…” Etrafa bakınmayı bitirmemiştim henüz. Sağ tarafta küçük bir kitaplık, hemen onun karşısında bir televizyon vardı. Gayet sade bir yerdi.
“İsterseniz çıkartın üstünüzü. Bak o kadar konuştum ben adımı söylemedim. Ben Fırat.” Elini bana uzattı ve tokalaştık.
“Memnun oldum. Ben Aslı Hanımla görüşmüştüm sanırım.”
“Evet, evet, kendisi eşim olur. İşte ikimiz birde çocuklar burada yaşayıp duruyoruz işte…”
Kapıdan yedi yaşlarında bir kız çocuğu çıktı. Kızıla vuran saçları iki yandan toplanmıştı. Bana birden bire Uzaylı Zekiye’yi anımsattı.
“Merhaba desene kızım abiye.” Kız yanıma yaklaştı. Etrafımda bir tur attı. O beni ben onu dikkatlice izliyordum. Sanki düelloya tutuşacak iki düşman gibiydik.
“Terlemeye başlamışsın, bence üzerini çıkart.” dedi küçük kız sert bir ses tonuyla. “Peki” diyerek cevap verdim. Elimdeki çantamı yere koydum. Montumun fermuarını açarak montu çıkardım. Bütün işlemleri yavaş yavaş yapıyordum. Küçük kız tüm hareketlerimi izliyordu. Onun üzerimdeki gözleri benim daha tedirgin hareket etmemi sağlıyordu. Aramızda ilginç bir şeyler olduğu kesindi ancak olan bitene anlam veremiyordum.
“Ben alayım montunuzu” diyerek adam elimdeki montu aldı. “Siz bakmayın ona çok bilmiştir kendisi, hep böyle, birazdan soru yağmuruna tutar sizi.”
Gülümsedim ve divana kendimi bıraktım. Kız hala gözlerini benden ayırmıyordu. Bir süre birbirimize baktık. Gözlerimizi kaçırmamız içeriden gelen kadın sayesinde oldu.
“Hoş geldiniz, ben Aslı, kurusa bakmayın yemek yapıyordum da karşılayamadım.” Ayağa kalktım ve elini sıktım. Kocasına göre daha genç gözüküyordu. Hafif tombulcaydı, ancak pek rahatsız edecek derecede bir kiloya sahip değildi.
“Hoş bulduk, önemli değil siz işinize bakın.”
“Ben de yemek yapıyordum ama sizin ne yiyeceğinizi hiç bilmiyorum. Zaten bir çift kalıyor şuanda onlar da yumurtalı ıspanak istemişlerdi siz yer misiniz, başka bir şey yapayım mı?”
“Yok, yok bana uyar, yerim ben..”
“Eğer bir şey isterseniz söyleyin hemen yaparım.”
“Yok teşekkürler, artık ilerleyen günlerde. Teşekkürler…”
“Peki, ben yemeğin başına gidiyorum size de hazırlıyorum buraya bir sofra…”
“Teşekkürler.” Kadın adama doğru döndü. Adam televizyon kumandası elinde kanalları geziyordu. Bir haber kanalında bıraktı.
“Fırat sofrayı hazırlamamda bana yardım eder misin? Kızım sende kardeşine bak bakalım uyuyor mu hala…” İkisi de sessizce verilen görevleri yerine getirmek için gittiler. Televizyonla şu an için tek ses kaynağı ile baş başa kalmıştım.

Tüm hayatımı iyi bir yazar olmayı düşleyerek geçirdim. Hayran olduğum yazarlar yerine kendimi koymak sanki ayrı dünyaların kapısını açıyordu bana. Aldığım en büyük zevk ise onların hikayelere girişlerini okuyarak yazacağım yeni hikayenin sonunu kurgulamak oluyordu… Mesela bu şöyle bir giriş olabilirdi: “Adam iri gözlerini kadının üzerinde gezdirdi…” Bu girişin bir başı olmalıydı. Neden gezdirdi? Gözlerinin iri olduğu neden belirtilmişti? İşte bu sorulara yanıt ararken yeni bir hikayenin eşiğinde bulurdum kendimi. Evet basit sorular ama bilinç altını tetiklemek için yeterli…
Ancak yazmak için gerekli olanlardan biri de zaman. Aslında çalışmak sizi sadece düşünmekten kurtarıyor, az düşündükçe de sosyal ihtiyaçlarınızın sayısı artıyor, çünkü artık gerekli yada gereksizi düşünmek zorunda kalmıyor sizin için düşünenlerin istediği şeyleri yapmaya başlıyorsunuz. Bu sebeple ben de işten uzaklaşmaya karar verdim. Onu terk edecek kadar lüksüm yoktu ama zor da olsa bir ara verebilirdim ve kışın ortasında izin isteyen biri bir patron için bulunmaz bir nimet olsa gerek…
Henüz kar gökyüzünden düşmemişti. Havada aslında soğumak bilmiyordu. Ocak ayının gelmesine rağmen sokakta kısa kollu bir tişört ile gezilecek kadar güzel bir hava vardı. Yeni yıl yaklaşıyordu. Babaannemden hatırladığım bir cümle her zamanki gibi aklımda dolanıyordu. “yani yıla nasıl girersen bütün yıl öyle geçer.” Elbette bu doğru bir söz değildi. Ancak her sene bunun doğru olması, gerçekleşmesi için dua ederdim… Bu seneyi karşılamak içinse çok iyi bir fikrim vardı…
Yeni yıla bir hafta kala iki haftalık izin almış, ve tatilimi geçirmek için de uzak bir dağ köyünde, aslında buna denizde diyebiliriz, bungalov ev kiralamıştım. Amacım yeni yılı yazarak karşılamak ve o yıl boyunca sürekli yazmaktı. Eğer dileğim tutarsa tabi. Bu arada unutmamak gerekir ki yılbaşı tatili ile birlikte iznim iki buçuk haftayı buluyordu. Bu bulunmaz bir nimetti benim için. Doğa, ben, kağıt, kalem… evet elektronik cihaz almayı tercih etmemiştim yazmak için. Tek dünya bağlantım da cep telefonlarım olduğunu söyleyebilirim. Gerçi gittiğim yerde çekecekleri de aşikar…
Tüm hazırlıklarım tamamdı. Cuma akşamının nasıl geldiğini fark etmemiştim bu özlemle. Beklenen şeylerin hep geciktiğini söyleyen bir yanım bu hızlı gelişe şaşkınlıkla bakmıştı. Bu gün tam da beni şehirden ayrılacağım gün büyük bir gürültü ile gökyüzünden boşanan yağmur, donuma kadar beni ıslatmıştı. Otobüse bindiğimde ise ıslanmayan sadece bacaklarımın arası kalmıştı. İki saat sürecek bir yolculuk beni hasta etmekten öteye gitmeyecek ve yaptığım tüm planların içine edecekti. Ama burada insanların içerisinde de üzerimi değiştiremezdim… Yoksa yapabilir miydim?
Başımı yavaşça koltukların başlık hizasından yükselttim. Çoğu kişi uykuya dalmış ve otobüsün ışıkları bu erken saatte kapanmıştı. Aslında bu üzerimi değiştirmem için geri tepilmeyecek bir fırsattı… Etrafa iyice baktım. Yavaşça yan koltukta olan sırt çantamdan bir tane pantolon çıkardım… Mümkün olduğunca gürültü yapmamaya çalışarak pantolonun fermuarını açtım ve pantolonu sıyırmaya başladım, ayaklarıma kadar indirdim. Ama siz her ne kadar gürültü yapmamaya çalışın o aksini yapmak için debelenir durur. Bende de öyle oldu. Pantolonu çıkarırken kolumun çarptığı çantam koltuğun önüne doğru yuvarlandı. Eminim ki çantayı defalarca bu şekilde yuvarlamaya çalışayım kesinlikle yuvarlanmaz… Şimdi buna bahtsız bedevilik denmez de ne denir…
Gürültüden hemen sonra karşı koltukta uyuyan gözlüklü siyah düz saçlı kız gözlerini açtı. Bir refleks ile eğilerek çantaya uzandım ve çıplak bacaklarımı örtmeye çalıştım. Bunda başarılı olmuş olmalıyım ki kız hafif kıpırdanarak gözlerini tekrar kapattı. Bu arada kızdan gözlerimi alamıyor hızlı bir şekilde çantayı koltuğa koyup, Ayağımdan ıslanmış ve vücuduma ısrarla yapışan yapışan pantolonumu çıkartma savaşı verirken kaçamak bakışlarla kıza bakıyordum. Sanki göz kapakları hareket ediyor bakışlarımı kaçırdığım anda beni izliyordu. Gözlerini açmaması için ona daha fazla bakmaya başladım. Göz kapaklarının hareket ettiğini göremiyordum ama bana baktığına emindim.
Küçük yüzlü, küçük burunlu bir kızdı. Yirmi iki yaşlarında diyebilirim. Aslında yanında sevgilisi olmalıydı diye aklımdan geçirdim bir an. O sırada dilinin ucu ile kurumuş olduğunu düşündüğüm dudaklarını dili ile ıslattı aynı zamanda altından geçtiğimiz bir sokak lambası ıslak dudağı üzerinde bir parlamaya sebep oldu. Yavaşça gerindi. Bir an için pantolonumu çıkarmayı unutmuş kıza bakmaya dalmıştım. Kızın hafif hareketi beni kendime getirmiş bir çırpıda pantolonu çıkarabiliştim. Kalın “v” yakalı kazağı hareketi ile birlikte biraz gerilmiş, göğüs arasına doğru biraz açılmış ve kazak tüm göğüs kıvrımlarını gösterecek şekilde gerilmişti… Birden bire vücudumda bir şeylerin hareketlendiğini hissettim ve oraya elimdeki pantolonu sıkıca bastırdım. Kızdan gözümü alamıyor, bu şekilde, hem de namluyu doğrultmuş bir şekilde yakalanmanın beni linçe götüreceğini çok iyi biliyordum. Pantolonumu hızlıca giydim. Artık son yapmam gereken fermuarımı çekmekti. Bu sırada kızın elleri aklıma geldi. Neden bilmiyorum ama ellerini görme hissi uyandı birden içimde. Yüzünden bağlayarak bütün vücudunu süzdüm. Elleri tam göbeğinin üzerindeydi. Bunu anlayabiliyordum ancak üzerine örttüğü montu onları görmemi engelliyordu. “Acaba” diye bir cümle başladı beynimde. “Acaba elleri ile kazağını aşağıya mı çekiyordu?”
Gereksiz düşünceleri beynimden attım. Şehirden uzaklaştıkça, cuma trafiğide şehrin ışıkları gibi azalıyordu. Artık yaklaşık her elli metrede bir dikilmiş olan elektrik direkleri haricinde yolu aydınlatan başka bir şey yoktu. Tabi birde yavaş yavaş azalan taşıtların ışıklarını saymazsak… Girdiğimiz toprak yol yüzünden sarsıntılar da artmıştı. Aklımı boşalttıktan sonra yada ben öyle ümit ediyorum bu düşüncelerden yorulmuşta olabilirim yaklaşık otuz dakika uyumuş muavinin omzumu hafifçe dürtmesi ile uyanmıştım. “Eski mezarlık çıkışında siz inecektiniz değil mi?” Refleks ile karışık “evet” diye yanıt verdim. Muavin arka kapıya doğru ilerlemişti. Yavaşça kalktım, montumu üzerime itina ile giyerek, sırt çantamı sırtıma astım. Bu çabam sırasında karşı koltukta oturan kızın yerinde olmadığını fark ettim. Sanıyorum ben uyurken inmiş olmalıydı. Bir yolculuk esnasında bu kadar derin uyumam beni şaşırtmıştı. Arka kapıya doğru ilerledim. Muavinin bagaj var mı sorusuna, sırt çantamı işaret ederek “hepsi bu yanıtını” verdim. Muavin geri çekildi. Kapı önünü bana verdi. Anlaşılan o ki aşağıya inmeye niyeti yoktu. Otobüs yavaşça durdu ve kapı bir tıslama ile açıldı. Açılır açılmaz soğuk hava suratıma çarptı. Bir adım daha atarak, kendimi soğuk rüzgarın kollarına bıraktım. Sıcaktan birden soğuğa atlayan bedenim derin bir titremeyle irkildi ve bir süre sonra kendine geldi.
Akşam karanlığı iyice çökmüştü. Gökyüzü karanlık bulutları hapsetmiş, hararetli bir şekilde oradan oraya savuruyordu. Rüzgar sertleşmeye başlamıştı. Montumun yakalarını havaya kaldırdım, atkımı birazda sıktım. Sıkışan boğazımı rahatlatmak amacı ile yutkunduğumda sıcak bir kütle boğazımdan aşağıya indi. Beni karşılayacak görevliler henüz gelmemişti. Rüzgar bütün sessizliği kendi safına çevirmiş, ağaç yaprakları ile birlikte

sayfaya ulaşamıyor musunuz? lütfen "açıklamaları" okuyun. kda@kisiseldepresyonanlari.com
  • Neverland 07 Şubat 2012
        Artık yeni bir hikaye üretemeyen Hollywood’un eskilere sarılmasının bir yansıması Neverland. Ancak bu bir sinema filmi değil SYFY kanalında yayımlamış olduğu mini bir dizi. Dizi kendi çapında bazı açıkları olsa da Peter Pan hikayesini yeniden yorumlamış. Peret Pan nasıl uçmaya başladı, Tinker Bell ile nasıl tanıştılar, dizi bu konuda kendi çapında açıkla […]
  • The Chronicles of Narnia: Prince Caspian 07 Şubat 2012
        Seri ikinci filmi ile devam ediyor. Kitap sıralamasına bakarsak dördüncü kitap. Film aynı kadro ile çekilmiş olmasına rağmen ben ilk filmdeki aksiyonu, göremedim. Bu film kendi içine çekmekte zorlandı beni. Yer yer sıkılmadım desem yalan olmaz. Olayların azlığı belkide fantastik öğelerden hikayenin biraz daha arındırılmış olması buna sebep belkide.   Bu […]
  • Drive 06 Şubat 2012
        2012 Oscar adayı ve muhtemel bir kaç Oscar sahibi film Drive. Bunu film çok çok iyi olduğu için söylemiyorum, sadece tam Amerikan tipi Oscarlık bir film olduğundan olduğundan söylüyorum. Kısacası filmi Amerikan tipi sanatsal film olarak betimleyebilirim.   Filmin ilk dakikalarından itibaren, Coen kardeşlerin bir başka No Country for Old Men vakasının içe […]
bu blogta yazmış olduğum tüm girdiler aksini belirtmemişsem bana aittir. izinsiz kullanılmaması, kullanıldığı takdirse ise link verilmesi rica olunur. ee ben kullanırım sana ne deyip yukarıda yazdığım cümleye aykırı davranan olursa, ona kafa göz Allah ne verdiyse girerim... he bide baktıkları yerde mahkeme duvarı görürler...
! Anladım Ki Anlamak Yetmiyor*Tam Bir Blog..hayat ucuz.. 1 lira..A Publicitária AbRaXasastronotdefterbazen içinde bazen dışındaben deli miyimBlog KazanıCellar DoorCESETİZLERİ ♀coffeéefsaescinsel sayiklamalarEuphoria of the SoulGaykediGoddess Artemis' BlogGüNaH YüKLeNeN ADaMgüven uyandıran delihayatin kendisihop-çiki-yayaihuzursuz ruhlar barınağıiHüzün Kovan Kuşuİç Ses.İçimdeki Denizİçimdeki ucu bilenmemiş kelimelerimJacqueline mutlu kalmak istiyorKarbonizmaK�yamet MelekleriLa FeaMegami Sama's Blogmy sci-fi lullaby -NİNJA'NIN KUNG FU İLE İMTİHANInörotoksikOyunun başı sonu...peşim sıraplease come in..Psychological Pollution!.Rendered BeautySelçuk Hocaseri katilsi-menSisteki Goriller, Pigmelerle Dans ve AIDS Yetim...Sophiet.u.b.a'nın karaladıklarıThe Daily Kimchi - Korea Blogtimsah avcısıTotal FutboluzaksinemaViva La Vida, Viva La Muerte!vız gelir tırıs giderYALNIZLIK OKULUYasak Filmâyine-i devrânÇÖLÜN İKİLEMİŞEKER PORTAKALIвαяιιѕѕѕ'ѕ ∂яєαмѕ||● uçuyoruz ne güzel balon ●爱的草莓物语-My Fallen Berries