TÜRK DIŞ POLİTİKASININ ANALİZİ Derleyen Faruk SÖNMEZOĞLU

  10) İKİCİLİK (DUALITY): TÜRK-ARAP İLİŞKİLERİ

VE FİLİSTİN SORUNU (1947-1994)

M.Hakan YAVUZ

Arap devletleri arasındaki ilişkilerde düzensizlik arz eden tek unsur “düzensizlik” ve çatışmadır. Bu düzensizliğin, dahası kurumlaşmanın kaynaklarını ulus-devlet olma çabalarıyla Pan-Arabizm arasındaki sürtüşmede aramak gerekir.

Türkiye’nin yer aldığı coğrafi konum ve Osmanlı’dan bu yana izlediği Batılılaşma politikalarının yarattığı önemli bir sonuç: ikiciliktir. Türkiye’nin güçlü iki kültürün (Batı ve Soğu) varlığı… Türk dış politikası, bu ikicilik arasında denge kuma ve bunu kullanma sanatının başarılı ve başarısız oluşunun hikayesidir.

Türkiye’nin kendisini “Batı ve Ortadoğu arasında bir köprü” anımsaması bu açıdan önem taşır.

Batı bloğuna yakın olmasını sırf coğrafyayla açıklamak mümkün değil. Ankara’daki yönetici kesimlerin kendi iktidarlarını Batı ile ilişkiler aracılığı ile güven altına alma çabası önemli bir faktördür.

1. İkicilik: Türk Dış Politikasının Sürtüşme Odağı

İkiciliğe dinamizm veren petrol, ihtiyaç duyulan ekonomik yardım ve Kıbrıs sorunudur.

Ankara sürekli olarak Arapların Birinci Dünya Savaşı’ndaki sınırlı isyanını “hainlik” olarak hatırlamıştır. Yine Arap milliyetçileri İngiliz ve Fransızlar ile yaptıkları işbirliğini meşrulaştırmak için bir “Osmanlı Emperyalizmi” görüşünü savunmuşlardır. İki toplum birbirini Avrupa’nın aracılığı ile tanımıştır.

2. Türkiye’nin Arap-İsrail Çatışmasına Yönelik Politikası

Türkiye’nin Arap ülkeleriyle ilişkilerinin gelişmesine neden olan faktörler, Türkiye’nin İsrail’e yönelik politikasını belirli ölçüde zayıflatmıştır. Bu faktörler: (1) Kıbrıs (2) Arap petrolü Türkiye’nin Pazar ihtiyacı (3) Kamuoyu…

a) Soğuk Savaş ve NATO Dış Politika, 1947-1964

Sovyet 1korkusu” İnönü hükümetini Batı kurumalarına üye olamaya zorladı. Yönetici elit bu korkuyu Türkiye’yi Avrupa yönergesine oturtmak için bir fırsat olarak gördü. Türkiye, 28 Mayıs 1959’da İsrail’i tanıdı. Ankara’nın NATO’ya girme ve Batı ile bütünleşme çabalarının bir parçasıdır.

NATO yörüngeli dış politikayı Demokrat Parti büyük bir başarıyla Batı’dan da Batıcı bir şekilde izlemiş, Cezayir’in bağımsızlığına “hayır” demiş, yine Bağlantısızlar toplantısında Üçüncü Dünya’yı karşısına almıştır.

b) Kıbrıs Bağlamında Türk-Arap İlişkileri, 1964-1979

1962 Küba krizi ve 1965 Birleşmiş Milletler “yalnızlığı” Türkiye’nin Batı ile olan ilişkilerinde bir endişe yaratmış…

1965 hasan Esat Işık dış politikadaki ten yönlülüğün çok taraflılığa çevrilmesinde önemli rol oynamıştır.

1967 yılında Arap-İsrail savaşı sırasında oldu. Üslerin Amerika tarafından İsrail’e lojistik yardım için kullanılmasına izin vermedi.

Petrol krizinin yarattığı ortamda, Ankara Arap ülkeleriyle olan ilişkilerine büyük özen gösterdi.

Türkiye Amerika’nın 1973 savaşı sırasında üsleri kullanmasına izin vermedi ve Sovyetler Birliği’nin Türk hava sahasını Araplar lehine kullanmasına müsaade etti.

c) Petrol ve Pazar Bağımlı Dış Politika, 1979-1988

İsrail parlamentosu (Knesset) 30 Temmuz 1980 günü kabul ettiği bir yasayla Kudüs’ü “İsrail’in daimi başkenti” olarak ilan etti.

Milli Selamet Partisi Erkmen’i İsrail sempatizanı bir dış politika izlemekle suçlamış… Hayrettin Ekmen güvensizlik oyu alan ilk Türk Dış İşleri Bakanı olmuştur.

12 Eylül askeri idaresi sırasında İsrail’e olan ilişkiler en alt düzeye indirgenmiştir.

İçeride meşruluğunu kuvvetlendirmek için Ulusu hükümeti Müslüman çevrelere ödün verme ihtiyacını duymuştur. Ayrıca, 12 Eylül döneminin mecburi kılınmasında dış politika kararlarına kadar yansımıştır. Fakat, asıl belirleyici faktör, ekonomik sorunlar olmuştur.

(1) Arap Ülkeleriyle Ekonomik İlişkiler

1979-1981 yılları arasında Türk ekonomisi hem döviz darboğazı hem de petrol ürünleri bulma zorluğu yaşıyordu.

(2) Kıbrıs Konusunda İhtiyaç Duyulan Arap Desteği İçin Ankara’nın FKÖ Politikası

Türkiye’nin İslami kimliğini uluslar arası ilişkilerde bir araç olarak kullanması, 1980 askeri yönetimi sonrası bir ivme göstermiştir.

İslam Konferansı Örgütü olarak 1969 da kurulan örgüte 1975’de facto üye oldu.

1979’da Ankara’da ofis açmasına izin verilen FKÖ’ye, İsrail temsilciline verilen charge d’affairs seviyesi verilmişti. Türkiye İslam Konferansı içindeki rolünü Kıbrıs konusunda elde ettiği desteğe göre ayarlamış…

1988’de Filistin’in bağımsız devlet ilanını tanıyan ilk NATO ülkesi Türkiye olmuştur. FKÖ’nün Türkiye aleyhine olmasının önemli nedenlerinden biri ise örgütün bazı üst düzey görevlilerinin Ortodoks olmaları ve Yunanistan’da eğitim görmeleridir.

Amerika’dan mali ve askeri yardım alan Ankara’nın bu özellikleri İsrail ile ilişkilerini kesmesini önlemiştir. Türkiye-İsrail ilişkileri, Türk-Arap ilişkilerini etkilemişse de belirlememiştir.

Körfez savaşı öncesi Washington’un baskısı FKÖ’nün Bulgaristan konusundaki tutumu, Türkiye-İsrail ilişkilerinde genişlemeye neden oldu.

Türkiye-İsrail ilişkilerinin gelişmesinin diğer bir nedeni her iki ülkenin de Suriye’nin silahlanmasından rahatsızlık duymalarıdır. Türkiye’nin gözardı ettiği hususlardan biri, Suriye ve İsrail’in Kürt meselesine verdiği destektir. İsrail kendi güvenliğini Arap devletleri arasındaki çatışma ve zayıflıkta görmektedir. Bu ülke Irak, Suriye ve İran’ın zayıflaması ve kendi çıkarına uygun görmekte.

d) Körfez Savaşı ve Amerika-Türkiye İlişkileri

Özal dönemi dış politikasının temel odağını ekonomik ilişkiler oluşturur.

Savaş sırasında yaklaşık 2 milyon Iraklı Kürt Türkiye’ye sığınmaya çalışmış…. Amerika’nın istemi ve Türkiye2nin desteği ile Kürtler için güvenlik bölgesi oluşturulmuştur. 36ncı paralelin Kuzeyi Kürt güvenlik alanı olarak belirlenmiş ve bu alanın korunması için ABD, İngiltere ve Fransa, Türkiye topraklarına hava gücü yerleştirmişlerdir. Batı desteği ile de bir Kürt siyasi varlığı kurulmuş ve Türkiye buna araç olmuştur.

11) SU SORUNU ÇERÇEVESİNDE TÜRKİYE, SURİYE VE IRAK İLİŞKİLERİ

Meriç Nehri üzerinde Bulgaristan ile 1968 yılında imzalanan bir antlaşma, Yunanistan ile ilki 1934 yılında imzalanan ve 1960’lı yıllarda yenilenen antlaşmalar; Arapçay üzerine eski Sovyetler Birliği ile imzalanan antlaşma, Türkiye’nin Fırat/Dicle Havzası dışında kalan sınır aşan su kaynaklarına dair uzlaşma metinleridir.”

Aranan talebe karşılık her geçen gün elde edilebilen tatlı su kaynaklarının miktarı azalmaktadır.

1) Suya Dayalı Uzlaşmazlık

Fırat/Dicle Havzası’nda ilk su krizi 1975 yılında Suriye ile Irak arasında patlak verdi. İkinci kriz ise, Türkiye’nin Atatürk Barajı rezervuarını doldurma işlemi sırasında yaşandı.

1987 yılında Türkiye ve Suriye arasında imzalanan Ekonomik İşbirliği Protokolü’nde uzlaşılan “yıllık ortalama 500 m3/sn’den fazla su bırakma” sözü tutulmuş oldu.

G.A.P’ı Türkiye’nin “emperyalist rüyasının “ ihtiraslı bir aracı olarak gören Suriye ve Irak…

Su sorunu ile sınır güvenliği birbirine bağlanmış oldu.

G.A.P. çerçevesi içinde yer alan Birecik Barajı’nın yapım çalışmaları, Türkiye ve güney komşuları arasındaki ilişkileri daha da gergin hale getirdi.

Türkiye’nin kalıcı bir antlaşma ile kendini bağlamayacağından iyice emin olan Suriye ve Irak, Türkiye’yi uluslar arası platformlarda suçlamaya ısrarla devam ettiler.

Suriye ve Irak, su sorunu çerçevesinde Türkiye’ye karşı ortak bir cephe oluşturdular.

2) Türkiye’nin Su Politikası

Türkiye inisiyatifi elinde tutmak istediği için üçlü ve nihai bir paylaşım antlaşması istememektedir. Askeri yönden havzanın güçlü ülkesi olmasının sağladığı avantaj ile “status quo”yu kurak istemektedir.

Türkiye, kendini bir su paylaşım antlaşmasına (“taksim”e) itebileceği için uluslar arası hukukun kabul ettiği birden fazla ülkenin sınırları içinde kalan su yolunu tanımlayan “uluslar arası suyolu” kavramını kullanmamaktadır. Fırat ve Dicle Nehirlerini “sınırı aşan” sular olarak nitelendirmektedir. Bu nedenle, 21 Mayıs 1997 tarihinde B.M. Genel Kurulu’nda oya sunulan “Uluslararası Suyollarının Ulaşım Dışı Kullanılması Hukuk Sözleşmesi”ne red oyu veren üç ülkeden biri olmuştur.

Türkiye’nin su politikasının dayandığı diğer bir nokta, Fırat ve Dicle Nehirlerinin ortak bir havza olduğudur. Su sorununun yalnızca Fırat ile ilgili olmadığı havza ülkeleri arasında paylaşılan Dicle ve Asi Nehirlerinin de masaya getirilmesini istemektedir.

Yukarı havza ülkesi olarak Türkiye, su politikasını “mutlak ülke egemenliği” doktrini üzerine oturtmaktadır. Bununla beraber, uluslar arası hukukun belirlediği aşağı havza ülkelerine “önemli zarar vermeme” ilkesini gözetmektedir.

Türkiye, G.A.P.’ın aşağı havza ülkelerine sağladığı yararların altını çizmektedir. Kuraklığın aşağı havza ülkelerini olumsuz etkilemesini önledi. Nehir taşkınlıklarını da önlemektedir. G.A.P. barajları nehirlerin taşıdığı alüvyonları tutarak, aşağı havzadaki barajları siltasyon zararını en aza indirmektedir.

G.AP. Bölgesi’ndeki tarımsal ürün artışının Ortadoğu’nun gıda sorununu çözebileceğini…

Türkiye, havzadaki su sorununun aşılması için “Üç Aşamalı Plan”ını önermektedir. İlk aşamada havzanın hidrolojik datalarını çıkartacak, ikinci aşamada, toprak envanteri, son aşamada, su kaynaklarının kullanımına…

 

 3) Suriye ve Irak’ın Tepkileri

Türkiye’nin bölgedeki su sorununun çözümünü 21.yy.’a sarkıtarak, su kıtlığı artacak bölgeye su satmayı planladığı iddia etmektedir.

Suriye Asi Nehri’ni tartışmak istememektedir. Çünkü Suriye, Asi Nehri’nin geçtiği Hatay üzerindeki Türk egemenliğini tanımamaktadır.

4) Değerlendirme ve Sonuç

Havza ülkelerinde nüfus artışının ivmelediği su talebi artışı, öte yandan aşırı su kullanımı ve kötü su yönetimi yüzünden kullanılabilir su arzının azalması, Fırat, Dicle, Asi ve sınırlarındaki yeraltı suları üzerindeki paylaşım gerginliğini pençelemektedir.

(1989 yılından bu yana dünya gıda üretim artışı nüfus artışının altında kalmaktadır.)

Fakat, hidrolojik olarak birbirine bağımlı havza ülkelerinin birbirlerinden bağımsız projeler gerçekleştirmesi, havza boyu su yönetimi üzerinde uzlaşmamaları, su kaynaklarının kötü, verimsiz ve israfa yol açacak şekilde kullanılmasına yol açmaktadır.

Dış baskının şiddeti… G.A.P. tesislerinin finansal zorluklar yüzünden öngörülen sürede tamamlanamayacak olması ve birden fazla ülke topraklarından akan sular ile ilgili oluşan hukuk sözleşmesine imza atmaması, Türkiye’nin bugünkü su politikasını sürdürmesinde zorluk oluşturabilecek diğer etkenlerdir.

G.A.P. Bölgesi’nde artan tarımsal ürün miktarı ve çeşitliliği, üç ülke arasında işbirliği nedeni olabilir.

TÜRK DIŞ POLİTİKASININ ANALİZİ Derleyen Faruk SÖNMEZOĞLU

TÜRKİYE VE ORTA DOĞU

8) DEMOKRAT PARTİ’NİN ORTADOĞU POLİTİKASI

Hüseyin BAĞCI

1) Menderes Hükümeti’nin Ortadoğu Politikasına “Yeni Yöneliş” Arayışları

Batı’nın Yakın ve Ortadoğu’daki çıkarları, Menderes Hükümeti Tarafından Türkiye’nin kendi güvenlik çıkarlarıyla özdeş olarak algılandı. “bilinçli olarak Batı kulübünün aktif  üyesi rolünü” üslendi.

Menderes, Sovyetler Birliği’nin, kendisinin Ortadoğu’da uygulamak istediği “süreklilik diplomasisi” için bir engel teşkil ettiği… Sovyetler Birliği İsrail’i tanımış olduğu halde, taktik değiştirerek Arap tezini destekliyor, İsrail ile olan diplomatik ilişkilerini de 1950’li yılların başında kestiriyordu.

Menderes Hükümeti’nin Ortadoğu dış politikasına yön veren üç temel hedefe…

a) Ortadoğu’da istikrarın ve güvenliğin korunması,

b) Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki anlaşmazlığın tatmin edici bir çözüme ulaştırılması,

c) Komünizmin bu hassas bölgeye girmesini engellemek için etkili bir güvenlik sisteminin yaratılması.

2) Menderes ve “Büyük Ağabey” (Big Brother) Politikası

Türkiye’nin Ortadoğu’nun zayıf Müslüman ülkelerine “Big Brother” rolü oynayacak olmasıydı.

3) Türkiye’nin Ortadoğu’nun Savunmasındaki Rolü

İngilizler, Türkiye’den kendilerine Ortadoğu’daki siyasi gelişmelerde yardımcı olacakları konusunda verdiği sözü yerine getirmesini istiyordu. İngiltere Türkiye’nin NATO’ya alınması sürecinde en büyük direnci göstermiş, sonra desteklemişti. Neden Türkiye’nin Ortadoğu’da artan stratejik öneminden kaynaklanıyordu.

İngiltere’nin bu organizasyonunun kurulmasında öncülük etmek istemesi, Ortadoğu savunma organizasyonu düşüncesinin reddedilmesi için yeterli bir nedendi.

Türkiye, Amerika ve Pakistan arasında imzalanan askeri antlaşmalar Ortadoğu ülkelerinin beklenen tepkilerine neden oldu. En çok tepki gösteren iki ülke vardı: Hindistan ve Afganistan.

4) Menderes Aktif Siyasetini Ortadoğu’da Sürdürmeye Devam Ediyor:

Bağdat Paktı’nın Kurulması ve Mısır İle Suriye’nin Tepkileri

Menderes’in asıl hedefi ise “Ortadoğu’da liderlik rolünü” üslenmekti.

Mısır Hükümeti ise, Türkiye ile Irak arasında kurulması düşünülen Savunma Paktı’nı Arap Birliği’ne karşı yapılan ciddi bir darbe olarak görüyordu.

Nasır, Türkiye’nin Ortadoğu’nun savunması konusundaki arzusunu iki nedenden dolayı reddediyordu. a) Türkiye’nin İsrail ile olan ilişkilerinden b) Türkiye’nin Ortadoğu’daki bir savunma paktının önderliğini İngiltere’nin, ABD’nin ve Fransa’nın desteği ile üstlenmesinden. Türkiye ile Irak arasındaki Savunma Paktı 24 Şubat 1955’te Bağdat’ta imzalandı.

5) İngiltere’nin Bağdat Paktına Girişi

İngiltere 4 Nisan 1955’de Bağdat Paktı’na resmen giriyordu.

6) Sovyetler Birliği’nin Bağdat Paktı’nın Kurulmasına karşı Gösterdiği Tepkiler

Arap Milliyetçiliği ve “olumlu tarafsızlık” Nasır’ın dış politika araçlarıydı. Nasır, Hindistan Başbakanı Nehru ve Yugoslavya Devlet Bakanı mareşal Tito ile yeni ortaya çıkan bağlantısızlar Hareketinin liderliğini üsleniyordu.

7) Türkiye İçin Ortadoğu’da Tehlikenin Yeni Bir Boyutu: Sovyetler Birliği

Türk dış politikası 1950’li yıllarda milli uzlaşmaya ve üç prensibe dayanıyordu: a) Sovyetler yayılmacılığını önlemek, b) Batı ile askeri ve ekonomik işbirliği, c) Kıbrıs’ın taksimi (1955’ten itibaren)

Pakistan’ın 1 Temmuz, İran’ın 3 Kasım 1955’te Pakta dahil olması.

8) Sovyetler Birliği’nin “Barış Ataklarına Rağmen”

Menderes Hükümeti Sovyet Karşıtı Tutumunu Sürdürüyor

Sovyetler Birliği 1955 yılından itibaren başlattığı “barış ataklarından”…

Sovyetler Birliği’nin “barış içinde bir arada yaşama düşüncesi” Türk Hükümeti tarafından dikkate alınmazken, diğer NATO ülkeleri bunu yumuşamanın bir işareti olarak görüyorlardı.

9) Süveyş Kanalı’nın Devletleştirilmesi ve Türkiye’nin Tutumu

Süveyş Kanalı en fazla kullanılan diğer 21 ülke ile birlikte 16 Ağustos 1956’da Londra’da yapılan konferansa katılması, Türkiye’nin Mısır’ın çıkarlarını göz ardı eden Batı yanlısı politikasını kanıtlıyordu. Yunanistan’da konferansa katılmayı reddediyordu. Yunan Hükümeti gerek Arap dünyasında gerekse Bağlantısızlar Hareketi ülkelerinden büyük sempati topluyordu. Daha sonraki yıllarda Yunan Hükümeti Kıbrıs  sorununda “bu politik sempatiden” yararlanıyor…

Süveyş Kanalı’nın uluslar arası kontrol altında tutulmasını savunan 18 ülke arasında Türkiye’de vardı. Türk Hükümeti ayrıca plana ek bir hüküm… Mısır’ın Kanal üzerinde hükümdarlık haklarına tecavüz edilmeyecekti.  “Süveyş Kanalından yararlananlar Birliği” Nasır Türkiye’yi “Batı emperyalizmin polisi” olarak suçluyordu. İsrail, İngiltere ve Fransa’nın Ekim ve Kasım 1956’da Mısır’da yaptıkları askeri harekatlar sadece Bağdat Paktı’nın varlığını sürdürmesi için değil, aynı zamanda Menderes’in “istikrar diplomasisi” için de büyük bir darbe oluyordu.

Menderes Hükümeti şimdi NATO ile Bağdat Paktı arasında bir bağlantı kurmak için uğraşıyordu.

ABD’nin, Türkiye, Irak ve Pakistan’ın pratikte savunulmalarını, NATO ile Bağdat Paktı arasındaki bağlantı dolaylı gerçekleşmiş oluyordu. 1957 “Eisenhower Doktrini”

10) Menderes Hükümeti Eisenhower Doktrini’ni Memnunlukla Karşılıyor.

Eisenhower Doktrini, İngiltere’nin ve Fransa’nın “başarısızlıkla sonuçlanan Süveyş macerasının” bir sonucu olarak görülebilir.  Çünkü; Süveyş Krizi nedeniyle ortaya çıkan “güç boşluğunun” ABD tarafından doldurulma zorunluluğu doğmuştu.

Süveyş Krizi esnasında, ABD Sovyetler Birliği ile birlikte İngiliz ve Fransız Hükümetleri’nin güç kullanmalarını reddetmiş ve onları ateşkese zorlamıştı. İngiltere’nin Ortadoğu’daki üstünlüğü artık sona erdiği… Suriye, Mısır ve Ürdün’ü doktrini reddeden tavırlar.

Ortadoğu’daki Türk-Amerikan işbirliği, İngiltere ve Fransa’nın bu teni stratejide katılımları olmaması nedeniyle daha da güçleniyordu.

11) Eisenhower Doktrini Çerçevesinde Türk-Alman Ortak Çıkarları ve

Ortadoğu Krizli Yıllar (1957-58)

Menderes Eisenhower Doktrini’nin açıklanması ile birlikte ABD’yi Ortadoğu’da koruyucu bir güç olarak kazanmak amacına ulaşmış oluyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun bir Batılı ülkeyi Rus yayılmacılığını önlemek için bir “denge faktörü” olarak kullanan klasik diplomasisine başvuruyordu.

12) Türkiye-Suriye Anlaşmazlığı ve Türk-Amerikan Dayanışması

Suriye’deki Sovyet varlığı, Türk Hükümeti’ni çok korkutuyordu. Çünkü, Suriye Sovyetler Birliği’nin baskısına, Nasır’ın Mısır’da gösterebileceği tepkiyi gösteremeyebilirdi.

13) Sovyetler Birliği’nin Türkiye’yi Tehdidi Karşısında Amerika’nın

Türkiye’ye Gösterdiği Dayanışma

Türkiye-Suriye krizi giderek iki blok arasındaki bir krize dönüşmüştü. Türkiye ile Suriye arasındaki gerginlik, Mısır Birliklerinin Laskiye’de, Suriye-Türkiye sınırındaki, Suriye birliklerini güçlendirmek için karaya çıktıklarında daha da arttı.

Mısır’ın birliklerinin gönderilmesi Nasır’ın prestijini arttırdı.

14) Irak’taki Askeri Darbe ve Menderes Hükümeti’nin Tepkileri

Irak’ta 14 Temmuz 1958’de gerçekleşen askeri darbe Menderes’in “aktif Ortadoğu politikası” için bir yıkım oldu. Hükümet ve muhalefet şimdi ilk defa bir dış politika sonunda değişik görüşleri savunuyorlardı.

15) CENTO’nun Kuruluşu ve Menderes Hükümeti’nin İktidardan Düşmesi

Irak’ın Bağdat Paktı’ndan ayrılışı 24 Mart 1959’da gerçekleşti. Ağustos ayında ise Bağdat Paktı CENTO’ya dönüşüyordu. Irak’taki askeri darbeyi, Pakistan, Burma ve Sudan’daki askeri darbeler takip ediyordu. Armaoğlu’na göre, Bağdat Paktı asıl hedefine ulaşamamıştı. Paktın asıl hedefinin bölgedeki güvenliğin sağlanması olduğunu ancak Paktın tam tersini yaptığını ve Sovyetler Birliği’nin bölgeye girmesini sağladığını söylüyordu.

9) TÜRK-İRAN İLİŞKİLERİ

Gökhan ÇETİNSAYA

Giriş

Türk-İran ilişkileri, 19. yy boyunca ve 20. yy başlarında keskin bir rekabet ve karşılıklı zaaflardan faydalanarak birbiri üzerine nüfuz kurma mücadelesine dönüşmüştü.

1937 Sadabad Paktı

1) 1945 Sonrası

İran ise iki yönden Sovyet tehdidi ile karşı karşıya kalıyordu: Sovyetler bir yandan savaş sonrası İran’ı boşaltmayı reddederken diğer yandan işgal altında tutuğu bölgelerde birer otonom Azeri ve Kürt cumhuriyeti kurdurtuyordu. Mayıs 1946’da Sovyet ordusunun çekilmesi ve Aralık 1946’da otonom cumhuriyetlerin İran ordusu tarafından ortadan kaldırılması ile son buldu.

Mayıs 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti, İran iç politikasında bir yandan Musaddık ile temsil edilen İran milliyetçiliğinin yükselişi ve bunun dış politikadaki tezahürü olan tam tarafsızlık görüşünü Sovyet yanlısı Tudeh partisinin güç kazanması…

Mayıs 1951’de dış politikada tam tarafsızlık yanlısı Musaddık’ın başbakan oluşu ve İngiliz-İran Petrol Şirketi’nin millileştirilmesi ile sonuçlanacak. Musaddık dönemi Türk-İran ilişkilerinin iyice gerginleştiği, kopma noktasına geldiği bir dönem olmuştur.

Türkiye gibi en büyük endişesi iç karışıklıklar, sonucu İran’da komünistlerin yönetimi ele geçirmesi ya da Sovyetlerin bu karışıklıktan faydalanarak İran’ı işgal etmesi ABD krizin ilk döneminde İran’ın Batı yanlısı devletlerle bağlantılarını sıkılaştırması ve bu yolla Sovyetlere kaymasını önlemek amacıyla Türkiye’nin İran’la daha aktif ilişki kurmasını teşvik etse de bu beklentisi gerçekleşmeyecektir.

Türk hükümeti ve kamuoyu Musaddık’ın 1953 Ağustosunda ortak bir İngiliz-Amerikan darbesi ile devrilmesini memnunlukla karşıladı.

Musaddık’ın devrilmesinden hemen sonra, İran’ın üç temel endişesi vardı. Bir zayıf ve hiçbir savunma gücü olmayan bir orduyla ittifaka girmenin İran’ı daha baştan dezavantajı bir duruma koyacağı, ikinci olarak iç kamuoyu ve parlamento da böyle bir teklif hoş karşılanmayacaktır. Üçüncü, Sovyetlerin göstereceği tepkiden rahatsızdı.

BP’na asıl ölümcül darbeyi Temmuz 1958’de gerçekleşen Irak İhtilali vurur. Türkiye’ye göre İran’ın çekilmesi ya da Sovyetlere bir saldırmazlık antlaşması imzalanması BP’nın sonu olacak ve Nasır kazanacaktır.

2) 27 Mayıs v Sonrası

1963-64 yılları boyunca Türkiye’nin dış politika gündeminde iki konu belirgindir: Kıbrıs meselesi ve Moskova’yla yumuşama. Şah bu iki konuda da Türkiye’yi destekleyecektir.

Gelişen bu ilişkilerin bir sonucu olarak 1964 yılında Kalkınma için Bölgesel İşbirliği (RCD) kurulacaktır.

Türkiye’nin sıkıntıları ise birbirine bağlı iki konudadır. Türkiye Şah’a Kuzey Irak’ta Bağdat’a karşı savaşan Kürtlere verdiği destekten ne kadar rahatsız olduğunu, bunun hem İran hem de Türkiye’deki Kürtler arasında ciddi sonuçlara neden olacağını anlatmaya çalışıyor, İran-Irak ilişkileri hayli kötüleştiği bu dönemde Türk-Irak ilişkilerinin hızla geliştiğini görüyoruz.

1973-74 yıllarında yaşanan bölgesel gelişmeler Türk-İran ilişkilerinin 19452ten itibaren oturduğu dengeleri değiştirmiştir. Arap-İsrail savaşı sonrası yaşanan petrol kriziyle birlikte İran hızla zenginleşmeye başlarken, Türkiye ağır ekonomik sorunlarla karşı karşıya gelecektir.

3) 1979 İran İslami Devrimi ve Sonrası

İran İslami Devrimi meydana geldiğinde Türkiye daha baştan yeni rejimi kabullendi, resmen tanıdı ve herhangi bir müdahaleye yanaşmadı.

1979. İran’ın 11 Mart’ta CENTO’dan çekileceğini açıklaması, Arap ülkeleriyle ve Bağlantısızlarla ilişkilerini ekonomik endişelerle geliştirme çabası içinde olan Türkiye için CENTO’nun varlığı bir engel teşkil ediyordu. Pakistan’ın da 12 Mart’ta ayrılma kararını açıklamasından sonra… 16 Mart’ta Türkiye’nin CENTO’dan çıkması kararlaştırıldı.

Kasım 1979’da iktidara gelen Demirel hükümetinin İran’daki yeni rejime karşı olumsuz bir bakışı olduğunu ve bunun ilişkilere yansıyacağını düşünüyorlardı.

Ancak Demirel hükümeti ABD tarafından İran’a yapılacak bir askeri müdahale için Türkiye’deki üsleri kullandırmayacağını açıkladı ve ABD’nin İran’a uyguladığı ambargoya katılmayı reddetti.

12 Eylül 1980 harekatı İran’da olumsuz karşılandı; Amerika yanlısı bir darbe olarak nitelendi. İran-Irak savaşı başladı.

2 Ekim’de Türkiye İran-Irak savaşında tarafsız bir siyaset izleyeceğini ilan etti. İran’la 1979’dan 1982’ye ticaret hacmi 9 kat arttı.

1985 yılının en önemli olaylarından biri de Türkiye, İran ve Pakistan arasında RCD’nin bie devamı olarak Ekonomik İşbirliği Teşkilatı’nın (ECO) kurulmasıdır.

1985 yılı her bakımdan bir dönüm noktasıydı. Bu yıl ilişkiler hem doruğa çıkmış hem de bozulmanın temelleri atılmıştır. Tarafsızlık siyasetini uygulamak gittikçe zorlaşmaktaydı. İran birliklerinin Kuzey Irak’ta cephe açmasının ekonomik tehlike yanında asıl siyasi tehlikesi vardı. Irak Kürtleriyle işbirliği içindeydi. İran’ın PKK’ya yardım ettiği endişesi eklenince Türk-İran ilişkilerinin gerginleşmesi kaçınılmazdı.

Devrimden itibaren ikili ilişkilere baktığımızda belli temaların öne çıktığını görüyoruz: “Ticaret”, “Kuzey Irak, Kürtler ve PKK”, “irtica/devrim ihracı”, “İranlı rejim muhalifleri”.

Türkiye’nin Kuzey Irak operasyonları arttıkça, Irak Kürtleriyle birlikte savaşan İran’la PKK militanlarına karşı savaşan Türkiye karşı karşıya gelmeye başladılar.

İki rejim arasındaki “ideolojik” zıtlaşma da devam etmiştir. Bu “Soğuk Savaş” genellikle “Atatürk”, “Humeyni”, “Anıtkabir”, “başörtüsü” gibi simgeler etrafında olmuştur.

1987 başından itibaren Türkiye “aktif tarafsızlık” siyasetini benimseyerek arabuluculuk rolüne soyunmuştur.

1988 Ağustosunda savaşın bitmesiyle birlikte yoğun bir kriz dönemi yaşanmıştır. 1988 yazı ile 1989 yazı arasındaki bu dönem Türk-İran ilişkilerinin “en uzun yılı” olacaktır.

Haziran 1989’da Rafsancani’nin iktidara gelmesiyle birlikte İran iç ve dış politikada, Humeyni’nin “radikal” çizgisi yerine “pragmatik” bir çizgi izlenmeye başlamıştır.

Körfez Savaşı’nın sonunda kuzey Irak’lı Kürtlerin Saddam Hüseyin rejimine karşı isyan başlatmaları ve buna Irak birliklerinin her türlü ağır silahla verdiği karşılık sonucu Türkiye ve İran sınırlarına yığılan sığınmacılar, ABD ve müttefiklerinin duruma müdahalesine yol açacak Amerika’yı askeri ve siyasi bakımdan Kuzey Irak’a taşımış (Huzur Operasyonu ve Çekici Güç), bu da İran için rahatsız edici olmuştur.

1992 yılının ilk ayları boyunca özellikle Batıda yaygın görüş Sovyetler sonrası boşluğun Orta Asya’da bir “Türk modeli” ve “İran modeli” rekabetine yol açacağıdır.

Ebulfeyz Elçibey döneminde (Haziran 1992-Haziran 1993) İran karşıtı ve Türkiye yanlısı Azeri milliyetçiliğinin öne çıkarılması ilişkileri gerginleştirmiş, belli ölçülerde İran-Ermenistan yakınlaşmasını hızlandırmıştır. Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı’na karşı kurduğu Hazar Denizi İşbirliği Teşkilatı…

1990’ların ortalarından itibaren İran’ın Türkiye’den iki konuda endişe duyduğunu biliyoruz: Türkiye’nin Kuzey Irak’ta her geçen gün artan varlığı ve Türkiye İsrail yakınlaşması.

Sonuç

Türk İran ilişkilerinde Şah ya da Humeyni rejimi ayrımı olanaksız iki temel boyut görüyoruz: Biri Sadabad Paktı’yla başlayıp Bağdat Parkı, CENTO, RCD ve ECO çizgisinde devam eden siyasi ve iktisadi alanlarda işbirliği/uzlaşma boyutu; diğeri genellikle Kürtler, rejim muhalifleri ve ideolojik meseleler üzerinde oluşan bir rekabet/zıtlaşma boyutu.

TÜRK DIŞ POLİTİKASININ ANALİZİ Derleyen Faruk SÖNMEZOĞLU

6) II. DÜNYA SAVAŞI YILLARINDAKİ TÜRK-ALMAN İLİŞKİLERİNDE

İÇ VE DIŞ POLİTİKA ARACI OLARAK PAN-TÜRKİZM

Günay Göksu ÖZDOĞAN

Tek parti döneminin siyasi mantığı içinde dış politikaya yön veren küçük bir elit kadro, Mihver ve İttifak güçlerinin karşılıklı etki ve baskılarına karşılıklı etki ve baskılarına karşı akılcı ve incelikli bir diplomasi yürüterek hedefledikleri doğrultuda Türkiye’yi savaşın dışında tutmayı başarmışlardır.

Savaşa girmeme konusunda Türkiye’yi en çok zorlayan dönemlerden birisi de Almanların Sovyetler Birliği’ne saldırısıyla başlayan ve ilk önemli Alman yenilgilerine kadar süren 1941-1943 dönemidir. Alman-Sovyet harbinin başladığı Haziran 1941’den Almanya’nın Rusya ve Kafkasya’daki ilerlemesinin durduğu 1942 kışına kadar geçen sürede Türkiye yoğun ve sistematik bir Alman baskısına maruz kalmıştır.

Almanya, bir yanda Türk hükümetinde ve kamuoyunda Sovyetler Birliği’ne karşı bir güvensizlik atmosferi yaratmaya çalışırken diğer yanda Türkiye’de Pan-Tüskist ülkü ve duyguların uyandırılması ve yayılmasını hedefleyen bir politika gütmüştür. Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte tasfiye edilen irredentist politikanın yeniden gündeme gelmesi anlamı taşıyan Pan-Türkizm İkinci Dünya Savaşı’nın koşullarının ve Türkiye’nin karşılaştığı zorlukların yarattığı özel siyasi ortamda önemli bir platform olarak tekrar karşımıza çıkmıştır.

  1. Savaşan Güçler karşısında Türkiye

Mart 1939’da Almanya’nın Çekoslovakya’yı, bir ay sonra da İtalya’nın Arnavutluk’u işgal etmesi daha savaş başlamadan İsmet İnönü’yü Mihver Devletlerinin saldırganlığına karşı güvenlik arayışına yöneltmişti. Türk kamuoyu da genelde Çekoslovakya’nın işgaline kadar Alman yayılmacılığına ciddi bir tepki vermemiştir. Almanya’nın lebensraum politikası Ankara’da endişe yaratmakla birlikte aslında Türkiye’nin güvenliği açısından Mihver ittifakına Almanya’dan çok İtalya bir tehdit unsuru olarak görülmekteydi.

İnönü’nün Mihver’e karşı güvenlik arayışı, önce İngiltere ile (Mayıs 1939) sonra da Fransa ile (Haziran 1939) askeri bir ittifaka yönelik ortak bir deklarasyonların imzalanmasına yol açtı. Ağustos ayında Sovyetler Almanya ile Saldırmazlık Paktı imzalamışlardı. Antlaşma uyarınca Akdeniz’e intikal ettiğinde Türkiye Fransa ve İngiltere’ye yardım edecek, Türkiye herhangi bir Avrupa devletinin saldırısına uğradığı takdirde de bu iki ülke Türkiye’ye yardım edecekti. Bu askeri ittifakın Türkiye’yi Sovyetlerle bir çatışmaya sürükleyemeyeceği konusunda bir ek protokolle belirtilen çekinceydi.

Almanya’nın Fransa’yı işgal ve İtalya’nın savaşa girmesi hem Mihver lehine dengeleri değiştirmiş hem de Türkiye’nin müttefiklerine karşı Akdeniz’deki yükümlülüklerini gündeme getirmişti. İnönü’nün uyguladığı bu taktik Sovyet çekincesini ileri sürerek Türkiye’yi savaş dışı ilan etmek oldu. İngilizleri ikna etmek için ileri sürülen savlar, Türkiye’ye müttefiklerce vaat edilen savaş malzemesinin verilmediği… Türkiye’nin tarafsızlığının Almanya ile ilişkilerinin normalleşmesinin Güneydoğu Avrupa’da Alman işgalinin yayılmasına karşı en iyi garanti olduğunu Churchill de teslim etmişti. Bu doğrultuda 1941 yılı başlarında Almanya’nın Balkanları işgali sırasında Türk-Alman ilişkilerindeki düzelme de ivme kazanılmıştır.

18 Haziran 1941’de imzalanan Türk-Alman Sızdırmazlık Antlaşması…

savaşın ilk döneminde Türkiye bir yanda kendini Sovyetler Birliği’ne karşı garantiye alıp diğer bir yanda da İngiltere’yi ikna etmeye ve Almanya’yı da ürkütmeye çalışarak çok temkinli bir politika izlemiştir.

1942 yılının sonlarına doğru savaşın kaderi Almanya’nın lehine dönmeye başladıktan sonra da gerek İngiltere gerekse Sovyetler Birliği sürekli Türkiye’nin Almanya’ya savaş ilan etmesini Talep ettiler.

Nisan’da Almanlar silah, malzeme ve belli sayıdaki birlikler için Türk topraklarından serbest geçiş hakkı talep ettiler. Irak’ta planlanan Alman yanlısı darbeye yardım sağlamak… buna mukabil Edirne yakınlarındaki bir bölgenin Türk topraklarına dahil edilmesi vaat ediliyordu. İngiliz Dışişleri, Yunanistan’ın onayını alarak Midilli ve Sakız adalarının Türkiye’ye verilebileceğini belirtiyordu. Türk hükümetinin izlediği politika “aktif tarafsızlık”.

Almanya’nın Rusya’da 1942 yılının sonlarında kadar elde ettiği askeri başarılar sırasında Türk-Alman ilişkilerinin giderek yoğunlaşması ise Türkiye’nin tarafsızlığı konusunda ciddi kuşkular yaratmıştır.

Almanya’nın önce Rusya’da sonra da Kuzey Afrika’daki yenilgisiyle başlayan savaşın son döneminde ise Türkiye, İngiltere ve Sovyetler Birliği’nin baskısına karşı savaş malzemesi yetersizliği, Türk-Alman saldırmazlık anlaşmasının hala yürürlükte olması ve balkanlar üzerinden olası bir Alman saldırısının yarattığı tehdit gibi savlarla savaşa girmemeyi başarabilmiştir. Türkiye 1944 Ağustos’unda Almanya ile diplomatik ilişkilerini kesmiş, Şubat 1945’de savaş ilan etmiştir. Türkiye müttefiklerine karşı sorumluluklarını yerine getirmemekle, ayrıca da Sovyetler Birliği tarafından Almanya ile birlikte Pan-Türkist politika yapmakla suçlanmaktadır. Türkiye savaş dışı durumunu sürdürmekte başarılı olmuş, ancak gerek Müttefiklerle gerekse Sovyetler Birliği ile ilişkilerinde meydana gelen soğukluğu önleyememiştir. Savaş içinde izlenen Türk dış politikası savaş sonunda (ve sonrasında) belirtilen yeni uluslararası ilişkilerde Türkiye’nin yalnız kalmasına yol açmıştır.

Bu soğukluk Mart 1945’de Moskova’nın 1925 Türk-Sovyet Dostluk ve Sızdırmazlık Paktı’nı feshetme arzusunu bildirmesi ve Haziran ayında da anlaşmanın yenilenmesi için Türk-Rus sınırlarında değişiklik, Boğazlarda Sovyetler’e üs verilmesi ve Montreux Sözleşmesi’nin yeniden gözden geçirilmesi gibi talepler öne sürmesiyle devam etti.

Almanya’yı ürkütmemek için Türk hükümetinin savaşın ikinci döneminde diplomatik bir silah olarak kullanılmasında sakınca görmediği Pan-Türkist platform sonralarında Türk-Sovyet ilişkileri açısından olumsuz ve tehlikeli bir işlev yüklenmiş oldu.

2) Türkiye Cumhuriyeti’nde Pan-Türkist Eğilimler

kültürel ve siyasi anlamda tüm Türk kökenli toplulukların birleşmesi amacını taşıyan Pan-Türkizm ilk kez on dokuzuncu yüzyılın onlarına doğru Rusya Türklerinin başlattığı Türkçü hareket içinde ortaya çıkmıştır. Osmanlı döneminde önem kazanması ancak İttihat ve Terakki’nin iktidara gelmesi ile mümkün olmuştur. Rumeli’de büyük toprak kaybı ve nüfus yapısında beliren önemli değişmeler Osmanlıcılık ve İslamcılık siyasetine karşı Türkçülüğün ciddi bir alternatif olarak değerlendirilmesi sonucu doğmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla birlikte Pan-Türkist politika tamamen tasfiye edilmiştir. Osmanlı Türkçüleri tarafından kurulmuş olan Türk Ocakları’nın programında 1937’de bir değişiklik yapılarak, hedef kitle “tüm Türkler” yerine “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları” olarak yeniden tanımlandı. 1931’de bağımsız Türk Ocakları Halkevlerine dönüştürülerek ideolojisi ve faaliyetleriyle tamamen Cumhuriyet Halk Partisi yönetimine tabi oldu.

Türk Ocakları’nın kapatılmasından sonra Nihal Atsız’ın çevresine daha çok yayın faaliyeti gösteren bir grup Türkçü, tek parti yönetiminin siyaset ve yasaklarına rağmen otuzlu yıllarda kültürel içeriği ağır basan bir Pan-Türkizmin sözcülüğünü yapılar.

3) Türkiye’de Alman Politikası ve Pan-Türkizm

Türkiye’yi Almanya ile birlikte Sovyetler’e karşı savaşmaya ikna etmek için uygulanan diplomatik baskıda ele alınan ilk konu, Bolşevizmin yıkılmasının Türkiye’ye büyük yarar sağlayacağı iddiasıdır.

 

İkinci Bölüm

II. DÜNYA SAVAŞI SONRASINDA TÜRK DIŞ POLİTİKASI

 

7) BATI İTTİFAKINA ÜYE OLMANIN TÜRK DIŞ POLİTİKASI

ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

İtler TURAN

Dilek BARLAS

I. Batı İttifakına Girme İsteği ve Türk Dış Politikasında Değişiklikler

Amerika’nın Sovyet davranışlarını yeni bir yorum çerçevesine oturtulması, tecrübeli diplomat F. Kennan’ın Şubat 1946’da Amerikan hükümetine sunduğu bir rapor sayesinde gerçekleşti. Amerika’nın Sovyet yayılmacılığını engellemesi gerektiğini bildiriyordu. Sovyetlere karşı direnen ülkelere iktisadi yardım yapılmalıydı.

Amerika Kenan’ın önerdiği “durdurma” (containment) doktrini yürürlüğe koyması kararı vermişti.

Truman Doktrini’nin açıklanmasından kısa bir süre sonra, 12 Temmuz 1947’de Türkiye ile Amerika arasında bir yardım anlaşması imzalandı.

Türkiye’nin Avrupa Konseyi’ne duyduğu ilgi ve üye olma isteği, bizatihi bu kuruluşa girmekten öteye, oluşmakta olan savunma sisteminin dışında kalmak endişesiyle açıklanabilir.

Türkiye’nin kuruluş aşamasında NATO’ya alınmaması birkaç nedene dayanmaktaydı. İlkin, başlangıçta Doğu Akdeniz savunmasının Kuzey Atlantik’ten ayrı bir pakt içimde düzenlenmesi tasarlanmıştı. İkinci olarak, Türkiye ve Yunanistan’ın üye alınmasının paktın savunma alanını savunması olanaksız bir genişliğe ulaştırmasından endişe ediliyordu. NATO üyesi ülkeler, kendilerine yapılan yardımların azalabileceği endişesini yaşıyorlardı. İttifak konularında Amerika’nın belirleyici rolünü anlamış… Mart 1949’da İsrail’in tanınması… kongre Savaşı’na asker göndermeyi…

II. İttifak Üyeleriyle Dış Politikanın Uyumlaştırılması

Birleşik Amerika Dışişleri Bakanı Jhon Foster Dulles’ın Sovyetleri bir paktlar zinciri ile kuşatma projesinin Orta Doğu’daki uygulaması olan Bağdat Paktı’nın kurulması için Türkiye öncülük yapmayı üslenmiş ve büyük uğraş vermiştir. Mısır, Ürdün ve Lübnan ilişkilerini zayıflatmaktan başka sonuç vermemiştir.

III. İttifakın Türkiye’nin Askeri ve İktisadi Gücüne Etkileri

A. Askeri Güce Etkiler

NATO çerçevesinde Amerikan yardımı ile donatılan birliklerin, teoride NATO’nun, uygulamada Amerika’nın onaylamadığı dış politika eylemleri için kullanılması siyasal balımdan büyük güçlük arz ediyordu. Gerek duysa da, kendi başlarına askeri güç kullanımı gerektiren bir dış politika eylemine kolay kolay giremezdi. İkmal açısından dışa bağımlılığı artıyor, ve bu gücü etkili biçimde kullanmak ancak ittifakın onayına bağlı olarak mümkün olabiliyordu.

B. İktisadi Etkiler

1950’li yılların başında başlatılan ithal ikamesi ile sanayileşme çabası, dış finansman kaynaklarının bulunmasını gerektiriyordu.

İktisadi sorunlar Türkiye ve müttefikleri arasında sık sık bir gerilim konusu olmuştur.

Türkiye’nin Sovyetler’le iktisadi ilişkiler geliştirmesi NATO bağlantısını etkilemiştir.

Türkiye, 1970’li yıllarda Orta Doğu, ülkeleriyle de iktisadi bağlantılarını güçlendirme yoluna girmiştir. 1973’ten sonra ivme kazanması ise, bir taraftan petrol ambargosunun yol açtığı enerji maliyetlerini karşılayacak imkan bulma arzusundan, diğer taraftan Türkiye’de Kıbrıs Barış Harekatı sonrasında uygulanan Silah Ambargosu’ndan kaynaklanmaktadır.

IV. NATO Üyeliğinin Siyasi Sonuçları

NATO savunma doktrini 1950’li yılların ilk yarısında ittifaka yön veren Kitlevi Mukabele Doktrini’nin yerini 1957’den sonra Esnek Mukabele almaya başlamıştır. İngiltere, İtalya ve Türkiye topraklarında Jupiter ve Thor füzeleri bulundurmayı kabul ettiler.

Mayıs 1960’da Sovyet toprakları üzerinde U-2 tipi bir Amerikan istihbarat uçağı düşürülmüştür.

Kruşçev, 27 Ekim 1962 günü, Amerikan notasına verdiği yanıtta, Küba’daki füzelerin kaldırılması karşılığı Türkiye’deki Jupiter ve Thor füzelerinin kaldırılmasını teklif ediyordu. Türkiye’deki füzelerin birkaç ay içinde kaldırılacağını bildirmesi… Amerika’nın Türkiye’ye danışmadan Türkiye’yi etkileyecek konularda Sovyetler’le ulaşabileceğine dikkat çekmiştir.

Türkiye ve Amerika’nın bazı konularda çok farklı çıkarları olduğunu sergileyen başlıca olay 1964 Kıbrıs bunalımıdır. Bu tarihten başlayarak, Türkiye bir yandan Bağlantısız Ülkeler arasında daha etkin bir yer almaya, diğer yandan 1950’li yıllardan beri yollarınım ayrıldığı Arap ülkeleriyle yakınlaşmaya gayret etmiştir.

Avrupa Birliği’nin savunma örgütü kimliğini kazanan Batı Avrupa Birliği’nde Türkiye’nin ortak üye olarak bulunmasını, NATO’ya üyeliğin bir sonucu olarak değerlendirmek gerekir.

V. Siyasal Değişme ve İttifak’la Değişen İlişki Kalıpları

1974’ten sonra…

Türk dış politikasının kazandığı görece özellik, değişen dünya koşullarının, ülkedeki iç gelişmelerin ve ittifakın, Türk dış politikasının diğer sorunlarının çözümünde sağlanabildiği tatmin arasındaki dengenin bir ürünüdür.

TÜRK DIŞ POLİTİKASININ ANALİZİ Derleyen Faruk SÖNMEZOĞLU

3) JÖN TÜRKLER VE OSMANLI’DA İÇ-DIŞ POLİTİKA BAĞLANTISI

M.Şükrü HANİOĞLU

Giriş

II. Abdülhamit dönemi Osmanlı İmparatorluğu’nun dış politika yapımı, büyük değişiklikler arz etmektedir. İlk Hariciye Nezareti, dış politika yapımında merkez olma özelliğini kaybederek Sultan ve danışmanlarınca belirtilen siyasaların yürütücüsü durumuna geçmiştir. İkinci, 1856 Paris Antlaşması ile başarısının zirvesine ulaştığı zannedilen Tanzimat dönemi dış politikası iflas etmiştir.

Üçüncü, 1856’da Osmanlı Devleti’nin “temami-i mülkiyeti”nin teminat altına alınmamasının toprak kaybını önlemediği görülmüştü. Dördüncü, Batı bilhassa İngiliz kamuoyu taraf değiştirmiştir. Osmanlı yönetimini kaderi ile baş başa bıraktıkları unutulmamalıdır. Beşinci, Almanya’nın 1971 sonrasından başlayarak Avrupa dengesinin belirleyici bir aktörü haline gelmesi.

Tanzimat döneminde belirginleşen İngiltere ve Fransa yanlısı dış politikanın yerini ise, giriftleşen Avrupa dengesi içinde, doğrudan bir ittifak ilişkisine girmeksizin, bir denge politikası izleme doldurulmuştu.

1) 1895-1896 Ermen Olayları ve Rejim Karşıtı Bürokratlar ile Jön Türklerin Faaliyetleri

Jön Türk hareketinin ve Ermeni olaylarına bağlı olarak gelişen diplomatik krizin beraberce hız kazanmalarıdır. Grubun temel amacı hızlı bir biçimde Saray tekeline girmekte olan siyaset yapımını yeniden Bâb-ıâli’ye döndürmek olarak özetlenebilir.

Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın başını çektiği muhalif bürokratlar grubu, Ermeni olayları nedeniyle Osmanlı İmparatorluğu’na karşı bir Büyük Devletler müdahalesi yoğun biçimde tartışılmaya başlandığında, İngiliz desteği ile Sultan’ı tahttan indirme yolundaki girişimlerine hız verdiler.

3) Jön Türk hareketini İngiliz Yanlısı Bürokratların Ele Geçirmesi

İngiliz yanlısı bürokratik kadronun bundan sonraki eylemleri önde gelen liderlerinden olaylı bir biçimde yurt dışına kaçmaları ve Jön Türk hareketini ele geçirerek Büyük Devletler desteği ile rejim değişikliğini gerçekleştirmeye çalışmaları biçiminde şekillendi.

Sonuç

Osmanlı İmparatorluğu’nda rejimi değiştirmek isteyen muhalifler bu alandaki çabalarında uluslararası konjonktürden ve olası büyük devletler müdahalesinden yararlanmayı başlıca amaçlarından birisi olarak görmüşlerdir.

Rejim muhalifi üst bürokratların iç siyasetle dış politika ve Büyük Devletler ilişkileri arasında doğrudan ilişki kurmalarıdır. 1908 ihtilalinin Jön Türklerin bürokrat ağırlıklı bu kanadı tarafından değil de milliyetçi subaylar denetimindeki diğer kanadınca gerçekleşmesi ortaya İngiliz yanlısı Bâb-ıâli bürokrasisinin değil, milliyetçi İttihad ve Terakki Merkez-i Umumisi’nin iktidarını çıkartmıştır.

4) KURTULUŞ SAVAŞI DÖNEMİ DİPLOMASİSİ

Faruk SÖNMEZOĞLU

Osmanlı Devleti 30 Ekim 1918 tarihinde İtilaf Devletleri ile Mondros Mütarekesi’ni imzalayarak savaşı sona erdirdi. Mütareke Sözleşmesi’nin 7. maddesinde yer alan “Müttefiklerin Kendi Güvenliklerini tehlike altında gördüklerinde her yeri işgal edebilecekleri” ifadesine dayanarak ülkenin çeşitli bölgelerine asker çıkardırlar. İngilizler, Güneydoğu Anadolu ve Doğu Karadeniz’i; Fransız’lar Adana’yı, İtalyanlar da Antalya’yı işgal ettiler.

1919, 23 Temmuz-6 Ağustos Erzurum Kongresi, 4-11 Eylül Sivas Kongresi. Kongrelerin Kurtuluş Savaşı’nda izlenecek dış politika ile ilgili olarak iki açıdan önemi vardır:

ilkin, Anadolu topraklarının bütünlüğünü koruma, İstanbul Hükümeti ile birlikte davranılarak. ABD himayesini kabul etmek. Bağımsız bir hükümet tarafından.

İkinci, Anadolu hareketinin dış dünya ile giriştiği ilişkilerde kendisini temsil edecek biçimsel bir yapıya sahip olmasını sağlamıştı. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Heyet-i Temsiliye…

Erzurum Kongresinde geçici bir hükümetin oluşturulmasını öngörüyordu. İtilaf Devletler 16 Mart 1920 tarihinde İstanbul’u resmen işgal ederek… 23 Nisan 1920 tarihinde Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi oluşturuldu.

Serv Antlaşması 10 Ağustos 1920 tarihinde Osmanlı heyeti tarafından kabul edilerek imzalandı. Yunanistan ile TBMM Hükümeti arasında mücadele başladı. İki araç kullanılmaktaydı: savaş ve diplomasi. Misak-ı Milli amacına en uygun bir çözüm sağlayabilmesi, Ankara Hükümeti’nin iki dış politika aracını birbirine uyumlu, birbirini tamamlayan bir şekilde kullanmasıyla yakından ilişkiliydi. İki temel öğesi: İtilaf Devletlerini dengeleyecek bir güç Sovyetler Birliği olabilirdi. İkinci olarak, Yunanlıların Anadolu’ya çıkışları ile iyice belirginleşen müttefikler arası çatışmalardan yararlanılabilirdi. Hedef, Yunanistan’ın mümkün olduğunca yalnız bırakılmasını sağlamak…

1) Doğu Cephesi ve Sovyetler Birliği İle İlişkiler

Sovyetler Birliği de Anadolu Hareketi ile iyi ilişkiler kurmayı arzuluyordu. İngiltere her iki ülkenin ortak düşmanı durumundaydı. Sovyetler, İngilizlerin Kafkasya’daki Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan devletleri aracılığı ile oluşturdukları “Cordon Sanitaire”i yıkmak açısından Ankara ile işbirliğinin yararlı olacağı düşüncesindeydiler.

Ankara Hükümeti’ni desteklemek, Sovyetler Birliği ve III. Enternasyonal’in izlediği genel siyasi stratejiye pek ters düşmüyordu.

1920 yılında ve 1921 yılı başlarında ortaya çıkan, belirginleşen bazı gelişmeler, Sovyet liderlerinde Anadolu hareketine karşı olan tereddütlerin azalmasına neden oldu. İlkin, 1921 Mart ayında Alman Komünist Partisi’nin giriştiği “Mart Eylemi” olarak bilinen silahlı ayaklanmanın bastırılması ile belirginleşen Avrupa’daki başarısızlıklar… iktidarı ele geçirmek için gerçekleştirilen başarısız ayaklanma girişimleri, anti-komünist hareketlerin güçlenmesine neden olmuştur.

Anadolu’daki ulusal kıpırdanışları Sovyet tipi bir harekete dönüştürebilme yolunda bir çaba sarf etmişlerdir.

26 Nisan 1920 tarihinde Mustafa Kemal Lenin’e gönderdiği mektupta… Sovyet Dışişleri Başkanı Çiçerin, 3 Haziran 1920 tarihinde bu mektuba verdiği cevapta TBMM Hükümeti’ni tanıdığını resmen bildiriyor.

İngilizlerin etkisindeki Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan devletleri iki tarafın yakınlaşması önünde maddi bir set oluşturmaktaydılar.

3 Aralık 1920 tarihinde Taşnak Ermeni Hükümeti ile Gümrü Antlaşması imzalandı. İlk antlaşma.

16 Mart 1921’de Dostluk Antlaşması imzalanmıştı. Bu antlaşmaya göre Sovyetler Birliği Serv Antlaşmasını tanımıyor, Misak-ı Milli’de belirtilen sınırlar içerisindeki Türkiye’yi ve onun temsilcisi olarak da Ankara Hükümeti’ni tanıdığını beyan ediyordu.

2) Batıda Savaş ve Diplomasi

10 Ocak 1921 tarihinde Yunan Ordusu’nu 1. İnönü Savaşı’nda yendi. Bu başarı dolaylı yoldan da olsa, Ankara Hükümeti’nin Londra Konferansı’na çağırılmasını sağladı. Nisan ayında II. İnönü , 23 Ağustos-13 Eylül Sakarya Meydan Savaşı.

b) İngiltere ile İlişkiler

Liberal Başkan David Lloyd George liderliğindeki İngiltere, Orta Doğu siyasetine ilişkin iki hedefle 1918 Mondros Mütarekesi ile erişmişti: Irak petrolleri ve Boğazlar’ın denetimi. Geriye üç ana hedef kalıyordu: Bolşevik Rusya’yı Anadolu’dan tecrit ederek bölgeye etkisini engellemek, Osmanlı hanedanına ait olan Hilafet kurumunu ortadan kaldırmak veya etkin bir denetim altına almak ve de Doğu Akdeniz’in diğer bir değişle Süveyş ve Hindistan yolunun güvenliğini sağlamak.

Kırım’da Bolşeviklere karşı mücadele eden General Wrangel’i, Gürcistan’daki Merişevik Hükümeti, Azerbaycan’daki Müsavatçıları ve Taşnak Ermenilerini destekliyorlardı.

İngilizler kendilerini “en büyük İslam devleti” olarak nitelendirmekteydiler.

Irak petrollerinin, Doğu Akdeniz’in güvenliği için Süveyş Kanalı’nın.

c) Fransa ve İtalya ile İlişkiler

Savaş sonrasında Fransa’nın en önemli dış politika amacı Almanya’ya bir daha belini doğrultamayacağı ölçüde ağır bir barış antlaşması imzalatabilmekti ve bunda İngiltere’nin desteği zorunluydu. Georges Clemanceau İngiltere’nin Orta Doğu’da “aslanın payı”nı almasına ses çıkarmıyor… İngiltere klasik “dengenin dengeleyicisi” rolü gereği herhangi bir Avrupa ülkesinin kesin üstünlük sağlamasını kendi çıkarlarına aykırı görmekteydi.

Fransa’nın Suriye Yüksek Komiseri Georges Picot 1919 yılı Aralık ayında Sivas’a gelerek Mustafa Kemal ile görüşmüştür.

Fransızlar Maraş, Urfa ve Antep’ten direnişin şiddeti yüzünden ayrılmak zorunda kaldılar. 20 Ekim 1921 tarihinde Türk-Fransız Antlaşması (Ankara İtilafnamesi) imzalandı.

Fransa’yı Avrupa’da izlediği politika ile küstüren İngiltere, İtalya’yı da Yunanlıları İzmir’e çıkartarak kendinden uzaklaştırmıştı. İtalyanlar, 1915 Londra ve 1917 St. Jean de Maurienne gizli antlaşmaları ile İzmir ve Antalya yörelerinin kendilerine bırakıldığını öne sürmekteydiler.

3) Görüşmeler Yolu İle Diplomasi

30 ağustos 1922 zaferi ve ardından 11 Ekim 1922 Mudanya Mütarekesinin imzalanması, ikili diplomasi de yerini konferans diplomasisine bıraktı.

I. Dünya Savaşı galipleri olarak İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yugoslavya, Yunanistan ve Romanya… Sovyetler Birliği, Ukrayna ve Gürcistan da Boğazlar sorununu görüşülürken… ABD gözlemci…

Lozan Konferansına ilişkin diplomatik strateji ve taktikleri dışındakiler ve içindekiler olmak üzere iki genel gruba ayırmak mümkündür. Birinci kategoride strateji ve taktikler… 1 Kasım 1922’de saltanatın kaldırılması, 6 Aralık’ta bir halk Fırkası’nın kurulacağımın açıklanması, kadın hakları gibi… 1923 yılı Şubat ayı İzmir İktisat Kongresinde, yabancı sermayenin reddedilmediğini…

Görüşme sonunda bu devletlerin kendi aralarındaki çıkar çatışmalarından yararlanmak, onlara karlı Sovyetler Birliği faktörü ile manevra imkanı… diplomatik pazarlığa girişmek… İngiltere ile Fransa ve İtalya arasındaki ilişkilerin çeşitli nedenlerden düzelmekte oluşu, bu ülkelerin Türkiye karşısında Kurtuluş Savaşı sırasında olduklarından çok fazla birlikte davranmalarını da beraberinde getirmiştir.

Konferans 20 Kasım 1922 tarihinde açıldı. İngiltere… Lord Curzon… Musul ve Boğazlar… Fransa mali konular… İlk bölümü 4 Şubat 1923 tarihine kadar sürdü. Yunanistan ile… Yunan Ordusu’nun yaptığı tahribatın tazmini konusunda herhangi bir anlaşmaya varılamamıştı. Fransa ile ise, Osmanlı borçlarının ödenmesi konusunda bir anlaşmaya varılamıyordu.

İkinci dönem 23 Nisan 1923 tarihinde başladı.

Antlaşma 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalandı. Lozan’dan arta kalan birkaç konu… Yunanistan ahali mübadelesi, Fransa ile olan Osmanlı borçları sorunu ve İngiltere ile halledilmesi gereken Musul sorunuydu.

5) TÜRK DIŞ POLİTİKASINDA MİLLETLER CEMİYETİ DÖNEMİ

A) Milletler Cemiyeti’nin Kurulduğu Dönemin Özellikleri ve Türkiye ile İlişkilerine Örnek Oluşturan Meseleler

Her ne kadar başlangıçta belirlediği hedefleri gerçekleştirmekte başarılı olamamışsa da, M.C. uluslararası barışın sağlanması için ülkelerin örgütlenmesi yolunda atılan ilk adım olması açısından bir örnek oluşturmuştur.

1) Nüfus Mübadelesi

Yunanistan’da bulunan Müslüman-Türk azınlığı ve Türkiye’de bulunan Rumların mübadelesi yer alıyordu.

İsmet İnönü Konferansta “azınlıkların korunması” ifadesinin sıkça tekrarlandığını ve bu ifadenin Türkiye’nin bütünlüğüne ve birliğine bir saldırı oluşturmak amacıyla kullanılmayacağını ümit ettiğini eklemiştir.

a) Etabli Meselesi

Andlaşma’nın birinci maddesine göre mübadeleye tabi olanlar İstanbul’da yaşayan Rum ahalisi ve Batı Trakya’nın Müslüman ahalisiydi.

b) İkili Görüşmeler

10 Haziran 1930’da mübadele meselesini çözüme kavuşturan bir andlaşma imzalanmıştır. 9 aralık 1933’de “etabli meselesi” Ankara’da imzalanan ayrı bir andlaşmaya çözülememiştir.

2) Musul Meselesi

a) Sorunun Ortaya Çıkışı

İngiltere, M.C.’ni devreye sokmak için elinden geleni yapıyordu.

İngiltere tek yanlı bir başvuru yaparak “Irak Sınırı” adı altında Türkiye ile arasındaki uyuşmazlığı Cemiyet Konseyi’nin gündemine koydurdu.

İki ülke, status quo hattı üzerinde hem fikir olunmamasından dolayı birbirlerini sınır ihlali ile suçluyorlardı.

b) Konseyde Diplomatik Mücadele

Konsey, Brüksel Sınırı ası verilen İngiliz Hükümeti’nin çizdiği sınırdan pekte farklı olmayan geçici bir sınır tespit etmiş… 16 Aralık 1925’da Konsey, Türk temsilcisinin katılmadığı ancak toplantıda, Türkiye-Irak sınırının Brüksel hattı olması ve İngiltere ile ırak arasında yeni bir antlaşma imzalanması dolayısıyla Musul’u İngiliz mandası altındaki Irak toprakların dahil etme kararı almıştır.

c) Türkiye’nin Tepkisi

Türkiye İngilizlerle uzlaşma yolunu tercih etti.

B) Türk Dış Politikasında İzlenen Yol ve Milletler Cemiyeti’nin Etkileri

Türkiye’nin önünde izleyebileceği iki yol vardı. Birincisi Batı’nın emperyalist devletlerine karşı Türk-Sovyet işbirliğini sürdürmek, ikincisi Batı uygarlığını örnek almış laik, cumhuriyetçi bir ülke olma idealini gerçekleştirebilmek için Batı Paktına dahil olmaktı. Türkiye ikinci yolu M.C.’ne üye olarak Batı birliğine üye olmayı seçmiştir.

1) Türk-Sovyet İlişkilerinin, Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’ne Üyeliği konusunda Etkileri

Sovyetler Birliği kendisi girmediği gibi Türkiye’nin de Milletler Cemiyeti’ne girmesine karşı çıkıyordu.

Türkiye, Sovyetler Birliği’ni incitmeyecek tedbirler almak suretiyle kuzey komşusunun dostluğunu kaybetme endişesi taşımaksızın M.C.’ne üyelik için başvurdular.

2) Türkiye’nin Milletler Cemiyetine Girişi

Türkiye her vesileyle, M.C.’ne Konsey’in daimi üyesi olarak girmek istediğini ifade ediyordu. Türkiye’nin bu isteğini kabul etmeyeceği belli idi.

Türkiye’nin yarı daimi ya da daimi üyelik konusunda ısrarının sebebi, o yıllarda Sovyetler Birliği ile ilişkilerini bozmadan M.C.’ne girmeye özen göstermesinden geliyordu.

Türkiye Atatürk’ün direktifi üzerine, M.C.’ne kendisi teklif ederek değil davet edilerek gitmiştir. 1932’de İspanya temsilcisinin teklifi Yunan temsilcisi ve 27 ülkenin desteği ile Türkiye’nin Cemiyet’e davetini öngören bir karar tasarısını kabul etmiştir.

4) Milletler Cemiyeti’nin Bir Üyesi Olarak Türkiye’nin Faaliyetleri

17 Eylül 1934’de 48 oyla Konsey yarı daimi üyeliğine seçilen Türkiye2nin bu başarısı Türk basını ve kamuoyunda büyük sevinçle karşılandı.

M.C.’nin dünyada prestijinin çok aldığı bir dönemde S.S.C.B.’nin üyeliği Türkiye’de sevinç yaratmıştır.

Almanya ve Japonya  Cemiyet’ten çekilerek M.C.’nin evrensel bir örgüt olup olmadığı tartışmasını başlatmışlar. İtalya ile Habeşistan arasında çıkan anlaşmazlık ise M.C. için ayrı bir sınav olmuştur.

Türk-İtalyan ilişkileri, iyi değildi. Türkiye İngiltere’nin önderliğinde oluşturulan Akdeniz Paktı’na katıldı.

C) Türkiye’nin Milletler Cemiyeti İle İlişkilerine Bir Örnek:

Hatay Meselesi

1) Türkiye – Fransa İlişkileri ve Hatay Meselesi

9 Eylül 1936’da Fransa ile Suriye arasında parafe edilen Aldlaşma, Türkiye’nin o zaman kadar sorunlarını haletliği Fransa ile ilişkisinin tekrar bozulmasına yol açmıştır.

Montereux’de Boğazlar Konferansı sona termeden, Fransa ile bir gerginlik çıkarılmasından kaçınılmıştı.

Türk Hükümeti 10 Ekim 1936 tarihinde Fransa’ya bir nota verdi. Bu notada, Fransa’nın Suriye ve Lübnan’a tanımaya karar verdiği bağımsızlığı, çoğunluğu Türklerin oluşturduğu Sancak bölgesine ve Hatay’a tanınması konusunda davette bulundu.

2) Hatay Meselesi Karşısında İngiliz Hükümetinin Tutumu

İngiltere, Türk tezinin kabul edilmesi halinde doğacak sonuçlardan hayli endişe ediyordu.

3) Aralık 1936’da Cemiyet Konseyi’nin Olağanüstü Toplantısındaki Görüşmeler ve Diğer Gelişmeler

6 Ocak’ta Atatürk’ün aniden Eskişehir seyahatini kesip, Konya’ya hareket etmesi ve 7 Ocak’ta Güneydoğu’ya, Ulukışla’ya sivil ve askeri danışmanlarıyla gitmesi Fransa’da gezle görülür bir telaş yarattı.

4) Cemiyet Raporunun Kabul Edilişi ve 29 Mayıs 1937 Antlaşması

29 Mayıs 1937’de antlaşmanın önemli yanı, İskenderun Sancağı’na ve Hatay’a ayrı siyasi varlık konumu verilmesi.

7) İkili Görüşmeler Yoluyla Meselenin Çözümlenmesi

Almanya’nın 1938 Martında Avusturya’yı ilhakı, Fransa’nın Hatay meselesindeki politikasını da etkilemişti. Berlin-Roma mihverinin ağırlığının gittikçe artmaya başladığı bir sırada, Fransa’nın Doğu Akdeniz’de stratejik önemi olan ve Boğazların kuvvetli bir bekçisi bulunan Türkiye’ye olan ihtiyacı da artmıştı.

2 Eylül 1938’de ilk defa toplanan Mecliste Devlet Başkanlığına Tayfur Sökmen getirtildi. Hatay meselesi Türkiye’de M.C.’nin tümüyle gözden düşmesine, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde bu uluslararası örgütün işlevini tamamen yitirdiğinin anlaşılmasına neden olmuştur.

Sonuç

Milletler Cemiyeti, Siyasal organları, Meclis, Konsey ve Daimi Sekreterya idi. Konsey ise başlangıçta Fransa, İngiltere, İtalya, Japonya ve sonradan bunlara katılan Almanya ve Sovyetler Birliği’nden oluşuyordu. M.C. uluslararası bir örgüt olarak kendi moral ve siyasi hedeflerini üye ülkelere kabul ettirmek yerine, büyük devletlerin değerlerinin egemen olmasına aracılık eder duruma gelmişti.

M.C.’nin temelini oluşturan ideal yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin dış siyasetinde benimsediği yol tamamen birbirine benziyordu.

Türkiye’nin M.C.’ne üye olmak istemesinin başka bir nedeni ise Akdeniz’e çıkış arayan Sovyetler Birliği’ne karşı kendini korumak istemesiydi.

TÜRK DIŞ POLİTİKASININ ANALİZİ Derleyen: Faruk SÖNMEZOĞLU

DIŞ POLİTİKASININ ANALİZİ

Derleyen Faruk SÖNMEZOĞLU

Birinci Bölüm

TARİHSEL GELİŞİM

1) ABDÜLHAMİT  DÖNEMİ DIŞ İLİŞKİLERİ

Murat ÖZYÜKSEL

A) Dönemin Öntarihi

1757 yılında Hindistan’ın işgali ile birlikte, Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü savunmak, İngiltere dış politikasının önemli bir unsuru olmuştur.

1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı, İngilizlerde artık Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak bütünlüğünü korumanın çok zor olacağı kanısını uyandırmıştır.

1880 yılında liberal Gladstone’un iktidara gelmesiyle İngiltere’nin Osmanlı politikasındaki değişim daha bir nitelik kazandı.

Avusturya İngiltere ile birlikte Ayastefanos’un değiştirilmesi için Rusya’ya baskı yapmaya başladı. Bismarck, Avrupa Birliğini yeniden sağlayabilmek amacıyla 1856 Paris antlaşmasını imzalayan tüm devletleri Berlin’e çağırdı.

Abdülhamit’in iktidara geldiği yıllarda, uluslararası politikada hareket alanı iyice sınırlanmıştı. Osmanlı diplomasisinin geleneksel denge politikasının koşulları ortadan kakmış gibi görünüyordu. Rusya’nın Balkanlar ve Boğazlar, Avusturya’nın Balkanlar, İtalya’nın Osmanlı Afrika’sı üzerinde emelleri bilinmekte idi. Fransa’ya gelince; Tunus’u işgal etmesinin yanı sıra, cumhuriyetle yönetiliyor olması da Abdülhamit’i ürküyordu. Kıbrıs ve Mısır’ı ele geçiren İngiltere’den ise, hala Osmanlı toprak bütünlüğünü savunması beklenemezdi.

Abdülhamit iktidarı boyunca liberal ve ulusal hareketleri, başta İngiltere olmak üzere yabancı devletlerin Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamak üzere ortaya koydukları, bir oyun olarak değerlendirmiştir. İslam yeni bir dayanışma ilkesi olarak, milliyetçilik virüsünün Türk olmayan Müslüman halklara bulaşmasını engelleyebilirdi.

Sömürgeleri arasında Müslüman toprağı bulunmayan ve Osmanlı toprakları üzerinde o güne kadar herhangi bir talebi olmamış tek Avrupa devleti Almanya’ydı. Berlin’de Osmanlı Devleti’nden hiçbir şey istemeyen tek lider Bismarck’dı. Bu tavrı Avrupa’da istikrar arayan dış politikasının bir sonucu idi.

B) Bismarck Dönemi

1) Bismarck’ın Osmanlı Politikası

Bismarck, 1866 Avusturya ve 1870 Fransa savaşlarından sonra amacına ulaşarak, 18 Ocak 1871 tarihinde Alman İmparatorluğunu ilan etmişti. Bismarck, Fransa’yı Avrupa’da yalnız bırakmak gerektiğini düşünüyordu. 1872 yılında Avusturya ve Rusya imparatorları ile Birinci Üç İmparatorlar Birliği adı verilen sözlü bir anlaşma yapmıştı.

2) Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Askeri Misyonu

Askeri alandaki kurumsal ilişki, Abdülhamit’in teklifine Alman yönetiminin olumlu yanıt vermesiyle başlamıştır.

Osmanlı ordusunda Alman askeri heyetin en büyük başarısı, Almanya silah sanayisine Osmanlı pazarının kapısını açmasıydı.

C) II. Wilhelm Dönemi

1888 yılında II. Wilhelm’in imparator… hızlı sanayileşme sürecinde… Pazar ve hammadde sorunudur. II. Wilhelm, Bismarck’ın temkinli yaklaşımlarını bütünüyle bir kenara bırakarak, Weltpolitik adı verilen yayılmacı bir politika izlemeye başlamıştır.

Resmi politika değişmişti; ancak Almanya’nın ele geçirebileceği sömürge toprakları pazar, hammadde ve nüfus artışı sorunlarını çözmekten çok uzaktı. Almanya’nın kapitalist bir devlet olarak tarih sahnesine çok geç çıkması, Alman donanmasının deniz aşırı fetihler için yetersizliği…

Alternatif politikalar… barışçı yayılma politikasında, Osmanlı İmparatorluğu merkezi bir önem kazanmıştır.

1) Osmanlı-Alman İlişkilerinin Lokomotifi: Anadolu ve Bağdat Demiryolları

Alman resmi politikası Alman girişimcileri, belirli riskleri göze almaları koşuluyla Osmanlı İmparatorluğu’ndaki yatırımlarında desteklemeye başlamıştı.

1888 yılına kadar Osmanlı topraklarında tek bir kilometre demiryolu bulmayan Almanlar, 1890 senesinde yaklaşık 2000 kilometrelik demiryolu ağının imtiyazını ele geçirmişlerdi.

Abdülhamit ise Almanlardan başka hiçbir ülkeye imtiyaz vermeme kararını sürdürüyordu.

İmparatorluğun iç ve dış güvenlik sorunlarındaki tırmanış, özellikle asker sevki açısından Abdülhamit’in demiryollarına verdiği önemi arttırıyordu.

Azınlıklarla ilgili tarafsızlık politikası, Fransa katoliklerin, İngiltere protestanların, Rusya ise ortodoksların koruyuculuğunu üslendiğinden; uluslararası siyaset sahnesine geç çıkan Almanya’nın destekleyebileceği herhangi bir azınlık grubu kalmamıştı.

2) Marschall von Bieberstein ve Weltpolitik

1897 yılında Almanya’nın İstanbul Büyükelçiliğine Marschall von Bieberstein’ın atanması, ilişkilerde yepyeni bir dönemin başladığının habercisiydi. (Weltpolitik)ateşli bir taraftarı…

3) II. Wilhelm Osmanlı İmparatorluğu’nda

II Wilhelm, Selahattin-i Eyyübi’nin mezarı başındaki konuşmasında, Abdülhamit’e misafirperverliği için teşekkür ediyor, Padişah’ın ve dini önderi olduğu 300 milyon müslümanın dostu ve koruyucusu olduğunu ilan ediyordu.

II. Wilhelm’in gezisinin sonuçlarından ilki, Haydarpaşa Limanı imtiyazını elde etmek oldu.

4) Kolonizasyon Çabaları ve Almanya Politikası

Bağdat demiryolu için rekabet eden güçlerin en etkili silahı, Osmanlı yönetimi çevrelerinde Almanların demiryolunun kolonizasyon amacıyla kullanacakları korkusunu yaymaktı.

Anadolu’da kolonizasyon düşüncesi, büyük bir incelikle örtülen barışçı yayılma politikasıyla çelişiyordu.

Bağdat Demiryolu Şirketi döşediği hatların her iki yanında, yirmişer kilometrelik bir bölgede maden arama çalışmaları yapabilecek, su kaynaklarından yararlanabilecekti.

Bağdat demiryolu şirketlerinin çabalarıyla, Çukurova’da 1904-1905 yıllarında 45.000 balya olan pamuk üretimi, 1910-1911 seneleri arasında 85.000 balyaya çıkarılabilmişti.

5) Uluslararası Bir Sorun Olarak Bağdat Demiryolu

demiryolu, Mısır ve özellikle Bağdat Körfezi’ne yaklaştıkça İngiltere’yi, Suriye bölgesinde de Fransa’yı tehdit edecekti. Rusya ise projeye Almanların bölgedeki etkinliklerinin artması kadar, demiryolunun Osmanlı İmparatorluğu’nu güçlendireceği kaygısıyla da karşı çıkıyordu. Karadeniz bölgesinde demiryolu inşa hakkı Rusya’ya devredilmişti. Rusya kendi sınırları içinde demiryolu yapımını engellemiş oluyordu.

Almanların Varsa Körfezi’ne doğru ilerlemesine en radikal muhalefeti İngiltere yürütmüştür.

İngiltere için kabul edilmez olan, demiryolunun Anadolu’dan sonra Mezopotamya üzerinden Basra Körfezi’ne ulaşmasıydı Bağdat Demiryolu projesinin Basra’da son bulması, Hindistan’a yönelik doğrudan bir tehdit yaratırken; Hicaz bağlantısı da Mısırdaki İngiliz nüfuzunu tehlikeye sokuyordu.

Bağdat Demiryolu sorununun kendisi de yıllar boyu çelişkileri tırmandırarak, savaşın çıkmasına katkıda bulunmuş önemli bir etkendir.

Sonuç

Demiryolu inşası; altyapı yatırımları, maden arama çalışmaları, sulama kanalları yapımı ve hammadde elde etmeye yönelik benzeri çabalarla birlikte yürütülüyordu. Bu süreç sonucunda, 1909 yılına gelindiğinde Almanya ve Avusturya-Macaristan bloğunun Osmanlı dış ticaretindeki payı % 42’ye yükselmişti. Oysa bu rakam 1880’lerde %18 civarındaydı. Aynı dönemde Fransa’nın payı % 18’den % 11’e, İngiltere’nin ki ise % 61’den % 35’ düşmüştü

2) II. MEŞRUTİYET DÖNEMİ DIŞ İLİŞKİLERİ 1908-1914

A. Gül TOKAY

Son Osmanlı dönemi devlet adamlarının dış politikadaki ana hedefleri Osmanlı İmparatorluğunun bütünlüğünü korumak için savunmacı bir politika izlemek ve dış güçlerle uzlaşma yolları aramak olmuştur.

1908-1914 döneminde, Abdülhamit’in pasif yalnızlık politikası bir tarafa bırakılarak İmparatorluğun ayakta kalabilmesi için büyük devletlerden destek aramaya yönelik aktif bir politika izlemek ve dış güçlerle uzlaşma yolları aramak olmuştur.

1) 1908-1909 Dönemi

Dönemin devlet adamları sorunların kökeninde kapitülasyonların yattığı ve onlar kaldırılmadan reform programlarında fazla ilerleme olmayacağına inanmışlardı.

Büyük devletlerden İngiltere ve Rusya meşruti rejimden hoşnut olmakla beraber, İhtilalin kendi toprakları üzerinde yaşayan Müslümanları etkileyebileceğinden kuşkulanmaktaydılar. Alman hükümeti, İhtilalde İngiliz yanlılarının başarısı, Almanya’nın Sultan’a olan yakınlığı ve Almanya’daki otoriter iradenin iki devlet arasındaki ilişkileri zedeleyebileceğinden dolayı Meşrutiyetin ilanından fazla hoşnut olmamıştı.

1908 yılında Avusturya’nın Bosna-Hersek’i ilhakı zaten bitmeye yüz tutmuş, Avusturya-Rus Antantını sona erdirmiş ve Balkan devletleri arasında ciddi bir krize sebep olmuştur.

Rus yönetimi ise bir Türk-Slav ittifakını desteklemekteydi. Balkan ittifakı ve Osmanlı ile ikili bir anlaşmayı en sıcak karşılayan devlet Sırbistan olmuştur.

1908 yılının sonlarında aralarında uzlaşmaya varamadıklarından uluslararası konferans fikrinden vazgeçip, Bosna’nın ilhakı ve Bulgaristan bağımsızlığı ile başlayan bunalımların ikili anlaşmalar sonucu çözülmesi için gayret göstermeye başlamışlardır.

Avusturya-Osmanlı anlaşması, 26 Şubat 1909 tarihinde gerçekleşmiştir.

Bulgaristan sorunu Rusya’nın arabuluculuğu sayesinde çözülmüştür.

2) 1909-1912 Dönemi

Osmanlı devletinin İtilaf devletleri (Üçlü İtilaf) ile arasındaki soğukluk yaşandığı 1910-1911 yılları arasında Alman-Osmanlı yakınlaşması olduğunu varsaymak da fazla doğru olmaz. Alman hükümeti, Osmanlının askeri ve mali zayıflığından dolayı Osmanlı devleti ile hiçbir resmi ittifaka girmek istememekteydi.

Balkan devletlerinin resmi politikaları Osmanlı devletine ılımlı olmakla beraber, gizli olarak Makedonya üzerindeki ayrılıkçı faaliyetleri desteklemekteydiler.

Osmanlı hükümetinin iç ve bölgesel çalkantılara çözüm arayacağı söz konusu dönemde İtalya Trablusgarp’a saldırmıştır. İtalya 1911 yılında Trablusgarp savaşına girmiştir.

15 Ekim 1912’de Osmanlı devleti İtalya ile Ouchy Anlaşmasını imzalamak zorunda kalmıştır. Libya İtalya’ya devredilecek ve aynı zamanda İtalya geçici olarak Onikiada’yı işgal edecekti.

Balkanlardaki yerel çatışmalar Libya’daki daha da çıkmaza girmesine yol açmış,öte yandan ise savaş Osmanlıların balkan devletlerinin hazırlık ve planlarını gözden kaçırmasına sebep olmuştur.

Balkan devletlerinin ittifakını hızlandıran sebeplerden biri başkası yada Avusturya’nın Sırbistan’a karşı büyük bir Arnavutluk yaratmak emelleri idi.

1909-1912 yılları arasında da Osmanlının büyük devletlerle ittifak arayışları sonuç vermemiş ve aynı zamanda devletin iç çalkantıları yerel mücadelelerin hızlanmasına sebep olmuştur.

3) 1912-1914 Dönemi

a) Balkan Savaşları ve Sonuçları

İlk olarak 1912 Martında Sırbistan ve Bulgaristan arasında bir savunma anlaşması imzalanmıştır. Gizli bir maddesi Makedonya’nın iki devlet arasında paylaşılmasını da kapsamaktaydı.

13 Ekim 1912’de başlayan Balkan Savaşlarında Makedonya topraklarının geleceği odak noktasını teşkil ediyordu.

Avusturya Balkanlarda kendi ekonomik menfaatlerinin korunmasına çalışmakta, Rusya ise İstanbul ve Boğazların günün şartlarında Osmanlı devletinin elinde kalmasını desteklemekteydi.

Sırbistan, Bulgaristan, Yunanistan, Karadağ ve Osmanlı devletinin temsilcilerinden oluşan San James Konferansının Londra’da toplanması büyük devletleri alarma geçirmiştir. Londra’da Büyükelçiler Konferansı toplanmıştır.

İtilaf devletlerinden Rusya ise Boğazlara yakın olan adaların Osmanlının elinde kalmasını istemekteydi. İngiliz ve Fransız temsilcileri ise adaların Yunanistan’a geçmesini desteklemekteydiler.

Londra Anlaşması’na göre Midye-Enez çizgisinin batısında kalan topraklar Balkan devletlerine, Edirne ise kayıtsız şartsız Bulgaristan’a bırakılıyordu.

Londra Anlaşmasından sonra Balkan devletleri arasında Makedonya toprakları üzerinde çıkan anlaşmazlıklar Balkan ittifakının bozulmasına ve II. Balkan savaşına yol açmıştır.

Talat Paşa’nın öncülüğünde Osmanlı devleti Edirne’nin geri alınması için Bulgaristan’a karşı Balkan devletleri arasında oluşan ittifaka katılmıştır. Bükreş Antlaşması (10 Ağustos) ile Osmanlı Edirne’yi geri almış, Silistre ve Güney Dobruca Romanya’ya verilmiş ve Makedonya toprakları Yunanistan, Sırbistan ve Bulgaristan arasında bölünmüştür.

b) Alman-Osmanlı İttifakına Giden Yol

Osmanlı-İngiliz Konvansiyonu imzalanır. İngiltere gümrük duvarlarının % 4 oranında yükseltilmesini kabul etmekte ve karşılığında Körfez çevresinde uzun zamandır elde etmeye çalıştığı imtiyazları ele geçirmekteydi.

Berlin antlaşmasının 61. maddesi ile Ermeni unsurlarının yoğun olduğu Doğu vilayetlerinde reformlar yapılmasın karar verilmiş, Kütler ve Ermeniler arasındaki çatışmalardan kaynaklanan Ermeni sorunu başta Rusya olmak üzere diğer büyük devletlerin müdahalesine yol açmıştır.

Liman von Sanders’in I. Ordunun başına geçmesi Rusya’da İstanbul ve Boğazlar Alman etkisine girecek diye bir panik yaşamasına sebep olmuş ve hatta savaş tehlikesi ortaya çıkmıştır.

4) 1908-1914 Dönemi Dış Politikası Üzerine Genel Bir Değerlendirme

1908-1914 yılları arasında Osmanlı dış ilişkilerinde asıl amaç büyük devletler ve bölgesel güçlerle ittifaklar kurarak ve devletin farklı birimlerinde ıslahat programları uygulanarak İmparatorluğun bütünlüğünü koruyabilmekti.

Avusturya hükümeti ise Balkanlarda Osmanlı ile çakışan menfaatleri olduğundan dolayı ilişkilerini bozmak istememiş ve şartlar izin verdiği sürece bölgedeki statükoyu desteklemiştir.

Abdülhamit döneminde başlayan Alman etkinliği, II. Meşrutiyet döneminde de devam etmiş ve Osmanlı toprakları Almanya’nın izlediği barışçıl yayılma politikasının altında kalmıştır. Gerek ekonomik açıdan gerekse siyasi ittifak arayışlarında Almanya İtilaf kuvvetlerinin arkasında gelmekteydi.

İtalya’ya gelince, 1908 yılından sonra bölgede daha aktif bir politika izlemeye başlamıştır. Doğu Akdeniz’deki yayılmacılık politikasını hızlandırıştır.

Abdülhamit’in Balkan devletlerinin aralarındaki farklılıklardan faydalanarak engelleyebileceği Balkan İttifakının oluşması 1908-1914 döneminde başarılamamıştır.

Romanya ise Osmanlı ile ikili ilişkilere girmekten çekinmekle beraber bölgede Osmanlıya ciddi bir tehdit oluşturmamıştır.