Posts Tagged ‘TÜRK DIŞ POLİTİKASININ ANALİZİ’
B) Türkiye’nin Dış Siyaset Zemin ve Uygulamaları
1) Türkiye ve Global Siyaset
c) ABD ve AB Dengesi
ABD ile Avrupa Birliği gurubu üyelerinin aynı anda karşısına almamaya özen göstermek, mümkünse uluslararası sistemdeki “güçlü devletler oligarşisi”nin üyeleri sayılan her iki odakla iyi ilişkileri sürdürmek, en azından bir kanadın desteğini almak durumundadır.
Türkiye’nin siyasi/askeri düzeyde Batı Avrupa ülkelerinden çok ABD ile daha yakın olmasına karşılık, ekonomik/siyasi düzeyde Avrupa Birliği ile daha yoğun ilişki içersinde olması.
a) Genel Siyasetler
Klasik güç dengesi mantığının Türkiye’nin de içerisinde bulunduğu bazı bölgesel alt sistemlerde giderek etkili olmaya başlamasıdır.
Rakip komşuların bölgeleraşırı ittifaklar oluşturmalarını önlemek olmalıdır. Örneğin bir Yunanistan + Suriye + Ermenistan + İran birlikteliği bu türden bir duruma işarettir.
b) Askeri Önlemler
19 Kasım 1990’da Paris’te imzalanan AKKA doğudaki eski Sovyet coğrafyasında önemli indirimler öngörmektedir. Güneydoğu Anadolu’dan Mersin – Gözne’den denize uzanan bir hattın doğu ve güneyindeki topraklarının bu indirim alanının kapsamı dışında bırakılmasını kabul edildi. Bu alan Türkiye topraklarının yaklaşık ¼ ünü oluşturuyordu.
Uygulamada bazı sorunlar Rusya Federasyonu’nun Kafkasya’da bulundurabileceği tank ve zırhlı araç sayısı tavanında artırıma gitmek istemesidir.
Sonuç
21. yy.a Türkiye’nin dış siyasetinin eskisinden daha farklı, kanımca daha inisiyatifli olması gerekiyor.
39) TÜRK DIŞ POLİTİKASININ YÖNLENDİRİLMESİNDE
ULUSLARARASI HUKUK ETKENİ
Hüseyin PAZARCI
Giriş
Uluslararası hukuk uluslararası ilişkilerin bütünü çerçevesinde bir alt sistemi…
I. Bölüm : Dış Politikada Uluslararası Hukuka Başvurulması
Uluslararası hukuk kurallarının konulması ve fiilen bunlara uyulması bu kurallara duyulan toplumsal gereksinime ve devletlerin bunların anlamı üzerinde anlayış birliği içinde bulunmaları ile olanaklıdır.
Uluslararası ilişkiler ile uluslararası hukuk arasındaki bağı üç değişik yaklaşım; gerçekçi yaklaşıma göre güç uluslararası politikada temel hatta tek etken; kurumcu yaklaşıma göre, devletlerin karşılıklı çıkarları onların işbirliği yapmasını sağlamakta ve bu yolla bir takım kurumlar ve ortak kurallar ortaya çıkmaktadır; Liberal yaklaşıma göre, uluslararası ilişkiler aslında ulusal toplumlarda geçerli olan değerler ve ilişkiler düzeninden etkilenmekte ve ona göre biçimlenmektedir.
Uluslararası hukuk kuralları ile ulusal savunma ya da öteki yaşamsal ulusal çıkarların çatışması durumlarında uluslararası hukuka uyulmasında sorunlar çıktığını…
II. Bölüm : Türk Dış Politikasında Uluslararası Hukuk
A. Genel Gelişme
Osmanlıların yaptığı saptanabilen ilk antlaşma 1325 yılında Osman Bey ile Bizans İmparatoru II. Andronikos arasında yapılan ve Bursa’nın Osmanlılara bırakılmasını düzenleyen antlaşmadır. Osmanlıların ilk sürekli Büyükelçi göndermesi 1793’te III. Selim’in Londra’ya büyükelçimizi ataması ile gerçekleşmiştir.
Yürürlüğe giren ilk antlaşmamız ise 1.3.1921 tarihli Afganistan ile imzalanan Dostluk Antlaşmasıdır.
Türkiye Uluslararası hukuk çerçevesinde egemen eşitlik anlaşmalara saygı ve uyuşmazlıkların barışçı çözümü ilkelerine özel önem atfetmiş.
40) TÜRK DIŞ POLİTİKASI VE ULUSLARARASI HUKUK
Zeynep Kıvılcım – Frosman
Devletlerin yüksek çıkarlarını ilgilendiren konularda hukuk belirleyici rol oynamaz.
Gerçekçi ekolün uluslararası hukuk kurallarının tek dayanağı ve bağlayıcı güçlerin kaynağı devletlerin iradesidir. Hukukun rolü ikincil ve bağımlıdır.
Türk dış politikası halen gerçekçi bakış açısıyla şekillenmekte, hedeflerine ulaşılmasında uluslararası hukuku bir araç olarak görmektedir.
1) Türk Dış Politikasının Aracı Olarak Uluslararası Hukuk
Divana göre, bir yapılageliş kuralı, bu kurala devamlı ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde karşı çıkan “sürekli muhalif” (persistent omjector) devletler bakımından bağlayıcı değildir”.
Eğer Kıta Sahanlığı konusunda Türkiye’nin temel tezini oluşturan ”doğal uzantı” sayı “hakça ilkeler”
Fırat ve Dicle Nehirleri sularının ekonomik amaçla kullanımı…
Devlete nehirlerin ülkesinden geçen kısmındaki sulardan, diğer kıyıdaş devletler üzerindeki etkilerini düşünmeden dilediği gibi yararlanama yetkisi veren mutlak egemenlik görüşü (Harmon Doktrini) günümüzde etkisini yitirmiştir. “Hakça paylaşım”, “sı yolu sistemi” kavramı.
BM Deniz Hukuku ve BM Su Yollarının Ulaşım Dışı Amaçlarla Kullanılması Sözleşmeleri’nin her ikisine birden red oyu veren tek devlet durumundadır. Türkiye Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’ne de taraf değildir.
2) Türk Dış Politikasının Önünde Engel Olarak Uluslararası Hukuk
uluslararası hukukta “müdahale etmeme” ve “iç işlerine karışmama” gibi en kutsal ilkeler sorgulanmaya başlamış, insan haklarını uluslararası politika alanından dışlayacak bir egemenlik ve bağımsızlık anlayışı meşruiyetini kaybetmiştir.
Sonuç
Hukuku politik bir güç elde etmek için kullanacak bir araç olarak değerlendiren gerçekçi ekol Türk dış politikasına egemen… Türkiye ulusal çıkarların hukuka üstünlüğü ana prensibini takip etmektedir.
41) AVRUPA BİRLİĞİ – TÜRKİYE İLİŞKİLERİNDE İNSAN HAKLARI SORUNSALI
A. Işıl KARAKAŞ
Giriş
Soğuk Savaş sonrası dönemin temel özelliklerinden biri devletlerin uluslararası örgütlerin insan hakları ve demokrasinin gelişimine gösterdikleri ilgidir.
1948 İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, Birleşmiş Milletler bünyesindeki en geniş kodifikasyon olarak 1966 Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi insan haklarında minimum standardı oluşturmaktadır.
Demokrasi, hukukun üstünlüğünü, insan hakları üçgeninde yükselen liberal demokratik refah devleti, uluslararası insan hakları normlarını hayata geçiren ve bu doğrultuda egemenliği sınırlanmış bir yapılanmadır. İnsan haklarının uluslararası normatif bir düzen.
İnsan hakları “içişlerine karışmama” ilkesi kapsamında değerlendirilemez. İnsan haklarına ilişkin uygulamalar artık egemenliğe ilişkin bir konu olarak görülmez.
(AGİT’in Moskova Belgesi.
İnsan hakları dış politika ilişkisini reddeden görüşlere en tipik örnek realistlerdir. Dış politika Morgenthau’ya göre güç ile sınırlanmış ulusal çıkarlardır. Bir ahlaki kaygı olarak görülen insan haklarının dış politikayla bir ilgisi olmayacağını, bu durumun ulusal çıkarlara ters düştüğünü savunurlar. Ulusal çıkar kavramının analitik olmaktan uzak ve değer yargılarına dayanan bir kavram olduğu açıktır.
Rölativist görüşler de uygulamada özel, tarihsel, kültürel koşulların göz önüne alınmasını savunur. Üçüncü Dünyalı, egemen ulus – devletçi yazarlar tarafından ileri sürülen bu görüş, evrensel insan haklarının bu ülkenin kültürel ve sosyal değerlerine uymadığını iddia etmektedirler. Uluslararası insan hakları Batılı’nın içişlerine karışma bahanesi olarak algılanmaktadır.)
Realist ve rölativist yaklaşımların aksine insan haklarının dış politika konusu haline gelmesi kaçınılmaz bir gelişme olarak ortaya çıkmaktadır.
Soğuk Savaş dönemi boyunca uluslararası politikada, insan hakları standartları yerine anti – komünizm çerçevesinde özgürlük ve demokrasi söylemi söz konusuydu.
Genlikler başvurulan temel baskı yöntemi insan hakların ile dış yardımın ilişkilendirilmesidir.
Avrupa Birliği ise 3. devletlerle ilişkilerinde tutarlı bir insan hakları politikası izlemektedir. Bu konu özellikle Avrupa Birliği’nin yükselen demokratik kurumu Avrupa Parlamentosu’nun 3. devletlerle ilişkilerde temel ilgi alanını oluşturmaktadır.
I. Avrupa Birliği ve İnsan Hakları
Avrupa Birliği içinde temel hak ve özgürlüklerin korunması Adalet Divanı’nın “hukuka saygı sağlama” misyonu çerçevesinde geliştirdiği içtihatlarla gerçekleştirilmiştir.
1992 yılından itibaren yapılan araştırmalarla insan haklarının “asli” bir unsur alarak girmesiyle, “insan hakları taraflar arasındaki diyalogun bir parçası ve kilit önem taşıyan diğer hükümlerle birlikte olumlu önlemlerin uygulamaya konması için bir araç haline getirilmiştir.
1993 Kopenhag Kriterleri;
* demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü azınlık haklarına saygıyı güvence altına alan istikrarlı kurumlara sahip olmak,
* rekabete ve Avrupa Birliği’nin iç pazarının gücüne dayanıklı bir piyasa ekonomisinin varlığı,
* ekonomik, parasal ve siyasi birlik hedeflerine ulaşma amacını kabul ederek yükümlülükleri üslenebilme şekline ifade edilmiştir.
( 1944’den beri Bütçeye dahil edilen ve Avrupa Parlamentosu’nun denetimindeki “Demokrasi ve İnsan Hakları için Avrupa Girişimi” başlığı yılda 100 milyon Euro’yu kapsamakta TACIS, MEDA, PHARE, gibi programları tamamlamaktadır.)
II. Avrupa Birliği – Türkiye İlişkilerinde İnsan Hakları Faktörü
1.1.1996’da yürürlüğe giren gümrük birliği çerçevesinde verilmesi öngörülen mali yardımlar da Avrupa Parlamentosu tarafından Türkiye’nin “insan hakları, demokratikleşme, Kıbrıs ve Kürt sorunu” konusundaki vaatlerini gerçekleştirmediği gerekçesiyle sürekli engellenmektedir.
Sonuç
İnsan haklarını devletin ulusal yetkisi alanından çıkararak uluslararası meşru ilgi alanına dahil eden uluslararası hukuktaki gelişmeler.
DEĞERLENDİRME
42) TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN
DIŞ POLİTİKASINDA SÜREKLİLİK VE DEĞİŞİM
Faruk SÖNMEZOĞLU
Eski Osmanlı toprakları üzerinde Türklerin çoğunlukta oldukları bölgelerin kurtarılması demek olan “Misakı Milli” Kurtuluş Savaşı ile de Facto, Lozan ile de jure bir anlam kazanmıştır.
1923 – 1945 yılları dünyanın bir dünya savaşından diğerine sürüklendiği bir dönemdir. Klasik güç dengesi sisteminin bozulmuş bir hali, bir yandan kısa vadeli çıkar motivasyonuna dayalı değişken ittifaklardan, diğer yandan sürekli nitelik taşıyacak bazı birlikteliklerin de tohumlarının atılmasına sahne olmaktadır.
1946 – 1964 sürekli ve ideolojik temelli, iki kutuplu sisteme adapte. 1960 askeri müdahalesi bu politikanın sonu olmuştur.
1965 – 1980 detant Türk dış politikası Batı/İsrail ekseninden Filistin/Arap eksenine kaydı.
1981 – 1991 Ronald Reagan’ın bloklar arası müdahale. 1987 INF (Intermediate Nuclear Forces-Orta Menzilli Nükleer Silahlar) Antlaşması ile son bulan bu dönem. Türk dış politikada ekonomik etki araçlarından yararlanmayı önemseyen bir dış politika anlayışıdır.
1991 sonrası blokların ortadan kakması bölgeselliğin önem kazanması…
Uluslararası hukukta rıza (consent) doktrini hala temel referans noktası olmakla birlikte, oydaşma (consensus) görüşü giderek önem kazanmaktadır.
B) Türkiye’nin Uluslararası Barış Ve Güvence Katkıları
Türkiye’de potansiyel haydut devletler arasında gösterilmiştir.
Türkiye’nin askeri yetenekleri ile bölgesinde hegemonya arayışında olabileceği kuşkusu da açıkça dile getirilmiştir.
Bugün Türkiye’nin askeri stratejisine caydırıcılık, kriz yönetimine askeri katkı ve krizlere müdahale, ileriden savunma ve kollektif güvenliktir. 11 Eylül saldırıları ortaya çıkan durum Türkiye’nin hem jeopolitik önemini hem de güvenlik üreticisi olma konumunu teyid etmiştir. Bu gün Türk dış politikasında askeri gücün yeri konusunda uluslararası barış ve güvenliğe katkı boyutu ön plana çıkmıştır.
1990’larda Türk dış politikasında askeri güç ülkenin karşı karşıya olduğu güvenlik risklerine karşı kullanılmıştır. 2000’li yıllarda ise Türk dış politikasında askeri güç boyutu daha çok uluslararası barış ve güvene katkı ekseninde şekillenecek gibi görünmektedir.
35) TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİNİN MODERNİZASYON PROGRAMI :
20. YILA DOĞRU BİR DEĞERLENDİRME
Gülay Günlük ŞENESEN
I. Giriş
1990’da yürürlüğe konan Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler (AKKA – CFE) anlaşması gereğince Türkiye’ye bedelsiz silah aktarımı…
II. Türkiye’nin Silahlanmasının Başlıca Nedenleri
Türkiye’nin silahlanma çabalarının temel gerekçesi jeopolitik konumudur.
III.3. Silah Sanayinin Ülke Ekonomisine Sağlaması Beklenen Yararlar ve Çekinceler
Silah sanayinin ülke ekonomisine sağlaması beklenen yararlar: Sınai üretimin çeşitliği, üretimde etkinlik, mal kalitesinde iyileşme, döviz tasarrufu, iktisadi büyüme, katma değer ve istihdam artışı, genel teknoloji düzeyinin yükselmesi, iş gücünün niteliğinin ve özellikle mühendislik alanında üniversite eğitiminin iyileşmesi.
Türkiye’nin 1950 – 1993 dönemi verileriyle ise savunma harcamalarının büyüme üzerinde etkisi kısa dönem için olumlu ama uzun dönem için olumsuz bulunmuştur. Silah üretimi kesiminin ülkenin teknolojik düzeyine katkısının çok sınırlı olduğu açıktır.
IV. Modernizasyon Programının Uygulanması
Türkiye’nin silahlarını yenileme politikasının iki ana boyutu vardır: olanaklar elverdiğince yerli üretim ve gerekli görüldüğünde hem modern araçların hem de teknolojinin ithali…
DIŞSAL FAKTÖRLER
Dünyadaki Siyasi ve Hukuki Görünüm
36) YENİ BİR BÖLGESEL GÜÇ OLARAK TÜRKİYE’NİN
DIŞ POLİTİKA HEDEFLERİ
Oral SANDER
18. yy.dan buyana İslam dünyasının Batı karşısındaki zayıflığına karşı iki birbirine zıt tepkisi olmuştur. Vahabi Arabistan’ında yükselen köktendinci tepkiyle önce İstanbul’dan sonrada Ankara’dan yükselen Laik tepki…
37) YENİ DÜNYA DÜZENİ VE TÜRK DIŞ POLİTİKASI
Ersin KALAYCIOĞLU
1) 2000’lerde Yeni Uluslararası İlişkiler
Sovyetler Birliği Körfez bunalımında arabuluculuk yapma girişimlerinde bulunsa da ABD’ni hedef alan ve çatışmayı öngören bir strateji izlemedi. Oslo’da imzalanan barış süreci ile İsrail – Filistin ilişkileri yeni bir boyut kazanırken Ürdün’de İsrail devletini tanıyan ikinci Arap devleti oldu.
İsrail Filistin başarısını üç temel sorun: Filistin’de Arapların 1948’teki ilk Arap – İsrail savaşından beri terk etmek zorunda kaldıkları mülklerine geri dönme ve mülkiyet haklarının tanınması Kudüs’ün Filistin devletinin başkenti olması ve Yahudi yerleşimcilerinin Filistin devletine bağlı topraklardan geri çekilmesi.
Yeni uluslararası ilişkiler sistemi bir ölçüde de bu gelişmelerin etki veya katkısıyla belirlenecek gibi görünüyor. ABD ve Kuzey Atlantik Antlaşması örgütü (NATO) üyesi devletler kendi ulusal çıkarlarını ön planda tutarak davranmaya devam etmektedirler.
Yeni düzen bir “koalisyon” düzeni olmaya adaydır.
Yine çeşitli ittifaklar kurarak hareket eden bu mülkün olmadığında tek başına (unilateral) hareket etmemeyi tercih eden bir ABD eğilimi söz konusudur. Ancak ABD kamuoyunun askeri kayıplara karşı olan hoş görüsüzlüğü ciddi ölçüde azalmış ve dolayısıyla ABD kara savaşına katılmakta çekinmeyen bir savunma politikası gütmeye başlamıştır.
İnsan hakları özgürlükler ve demokrasi yeni uluslararası ortamın en çok üzerinde durulan temalarıdır.
Endüstri toplumunda ulusal potada eriyerek oluştuğuna inanılan ulusla kültürler yerine post-endüstriyel toplumda ulusal kültür potasının ürettiğiyle oluşan bir kültürel çeşni teması işlenmeye başlanmıştır.
Uygarlılar çatışması henüz ulusal bütünlüklerini sağlayamamış olan tüm devletleri ciddi bir kabile veya din savaşı tehlikesine doğru sürüklenmesidir.
1990’lar boyunca Avrupa Birliği ülkelerinde de gelişen şoven yabancı Yahudi, Müslüman düşmanı, hatta ırkçılık boyutlarına varan etnik milliyetçilik akımları olmuştur. Yeni dünya düzeni tekil bir merkeze sahip olacak bu merkez G-7 devletlerine Rusya ve Çin’in de katılımıyla 9 devletli bir yapı Hindistan ve Brezilya’nın da bu yapıya alınarak 10 veya 11 üyeden oluşan benzeri bir “düvel-i muazzama” olayı oluşmaktadır.
3) Kabile Milliyetçiliği, Bölgesel Birleşmeler ve
Türk Dış Politikasının Ateşle İmtihanı
AB üyeleri 1990’ların başında 1975 Helsinki Antlaşması’nın ihtilal ederek Yugoslavya’dan ayrıldığını ilan eden Slovenya’yı tanımakla pandoranın kutusunu açmışlardır.
4) Avrupa İle ilişkiler ve Türk Dış Politikasında Yeni Arayışlar
Türkiye’nin 1990’larda algılamaya başladığı temel dış tehlikeler Avrupa Birliği’nden dışlanmak, Suriye, Irak ve İran’dan askeri ve irredentist girişimlerle toprak bütünlüğüne yönelik hareketlerin sürmesi ve nihayet, Rusya’nın güney komşuları üzerindeki gücünü arttırarak Hazar havzası petrollerinin Türkiye’den geçmesini engelleme çabalarına hız vermesi olarak sıralanabilir.
Almanya her türlü anti Türk eylemi destekleyen bir ülke haline geliverdi. Almanya, Türkiye’nin son derce dindar (Müslüman), Kürt sorunuyla boğuşan demokrasisi bir türlü pekişmeyen ve ekonomisi bir türlü yüksek enflasyon batağından kurtulmayan bir ülke görüntüsü içinde olmasına yardım edecek her türlü desteği Türkiye’nin revizyonist ve irredentist politikalar izleyen komşularıyla, ülke içinde ve dışarıdaki gruplara vermeye başladı. Alman kampanyası 1997 yılı sonunsa büyük bir zaferle sonuçlanarak, Türkiye, Lüksembourg başbakanının açıkladığı buram buram çifte standart kokan bir kararla AB ile tam üyelik görüşmelerini başlatabilecek ülkeler listesine alınmadı. Nitekim, Slovakya 1997 yılında nasyonal sosyalist diktatör tarafından yöneltilmekteydi.
Yunanistan’daki kabine değişikliği 1999 depremlerinin ekonomik işbirliğini ön plana alan bir yaklaşımı benimseyen iki ülke hükümetleri…
İsrail ve ABD ile yakınlık Türkiye için zorunlu tercihler olarak ortaya çıkmaktadır.
NATO için tehdit olarak algılanmayan, Orta Doğu’dan Ortodoks Hıristiyanlık ve etnik milliyetçilik etkisindeki Rusya’dan kaynaklanabilecek ciddi bir tehdit durumunda Türkiye NATO’ya be ölçüde güvenebilecektir? Kafkasya ve Orta Asya’da Rus hegemonyasında tutmayı kolaylaştırabilecek bir resmi ideoloji de yoktur. Rusya ancak bu bölgede devamlı kargaşa ortamı olursa, arada “barış getirici güç” olarak varlığını sürdürebilecektir. Uluslaşmanın Kafkasya’da gelişmesinin Rusya’yı giderek denetleyemediği bir batağa doğru çekmesi söz konusudur.
Sonuç:
Soğuk savaş sonrası ortam Türkiye’nin dış ilişkilerine NATO merkezli olmaktan uzaklaştırmış bulunmakla birlikte güvenlik ağırlıklı olmaktan uzaklaştıramamıştır.
Türkiye çok odaklı dış bir yönelime sahip olmak…
Türkiye güvenliğini yeni bölgesel ittifaklar kurarak sağlamlaştırmak iktisadi ilişkilerini küreselleştirmek kültürel bağlılığını kendisine ilgi duyan yeni devletlerle pekiştirmek ve revizyonist komşularını caydıracak içinde bulunduğu bölgelerdeki devletlerin toprak bütünlüklerini korumak ve irrendentizm den uzak durmalarını teşvik edecek bir politika izlemeyi sürdürmektedir.
38) DÜNYA VE TÜRKİYE
Faruk SÖNMEZOĞLU
Diş siyaseti “bir ülkenin iç siyasetinin dıştaki devamı” basit anlayışı ile ülke – merkezli bir açıdan görmek hatalı, karşılıklı bağımlılık ve globalleşme
I) Dünya Siyasetinin Temel Öğleri
A) Geçmişin Mirası
1) İki Kutuplu Uluslararası Sistemin Sona Ermesi
İki temel sonuç: * Sovyet tipi sosyalizm modelinin çöküşü ve * etnik temele dayalı federatif yönetim biçimlerinde dağılma yada ciddi krizlerin belirginleşmesi.
1917 Rus devrimiyle başlayan Sovyet modeli (model olma) özelliğini kaybetmiştir.
Sovyetler Birliği ve Yugoslavya etnik temele dayalı federasyonlar, bu tür yapıların “harcı” durumunda olan ideolojilerin ve – veya liderliklerin zayıflaması, ortadan kakmasıyla dağılmışlardır. Çekoslovakya’nın çok yumuşak bir süreç içerisinde Çekler ve Slovaklar arasında bölüştürülmesi oluşturmaktadır.
2) Ulusal Devletin Dünya Siyasetindeki Rolüne İlişkin Tartışmalar
Önemli gelişme ve değişme iletişim teknolojisindeki gelişmenin karşılıklı bağımlılık ve bu çevredeki globalleşme olgusudur. Ulusal devletin geleceğidir. Başlıca iki uç görür: birincisine göre ulusal devlet dünya siyasetinin birincil ve belirleyici öğesi olmak konumu kaybetmiştir. Günümüzün devlet otortesi ülkesindeki bilgi, mal – hizmet, para hatta iş gücü mobilitesini önemli ölçüde yönlendirebilmekle beraber hiçbir zaman özellikle de demokratik toplumlarda – tam anlamıyla denetim altına alamamaktadır. Uslulara arası terörizm ile ülkesel devletin siyasal sınırlarının geçit vermezliğini ve bu sınırlar içersinde söz konusu olan mutlak egemenlik olgusunu aşındıran sonuçlar doğurmuştur. Tüm ülkenin “vurulabilir” olduğu kabul edilmektedir. Ülkesel devletin bir analiz bilimi olarak kaybolduğuna işaret etmektir. Özellikle ulus – üstücülük (supra – nationalism) ve ulus – altıcılık (infra – nationalism) eğilimlerin oldukça etkili olduğu Avrupa merkezli coğrafyada daha belirgin bir biçimde gözlenebilmektedir.
İkinci görüşe göre, ulusal devletin dünya siyasetinin birincil ve belirleyici öğesi olma konusu aynen eskisi gibi sürmektedir. “Çözücü bir ulusçuluk eğilimi” kanımca gerçeklik daha ortalarda bir noktadadır. Yakın bir gelecekte de ulusal devlet (göreli bir önem kaybına rağmen) dünya siyasetindeki birincil konumunu koruyacaktır.
B) Yeni Uluslararası Sistemin Yapısı, Özellikleri ve Muhtemel Gelişmeler
1) Sistemdeki Güç Dengesinin Yapısal Özellikleri
Günümüzdeki uluslararası sistemin temel karakterlerinin çok merkezlilik endişe, istikrarsızlık ve çatışma sıklığı.
Bu günün uluslararası sisteminde askeri – siyasi açıdan yumuşak bir piramidal bir hiyerarşiden söz etmek mümkünse en tepede ABD’nin yer alması doğaldır. Günümüz uluslararası sisteminin ABD’nin “yönlendirici liderliği altındaki bir devletler oligarşisi tarafından belirlendiği en azından denetlendiği söylenebilir.
2) Sistemdeki Belirleyici Eğilimler
Başta nükleer olmak üzere, kimyasal ve biyolojik nitelikli kitle imha silahları sadece birkaç büyük ülkenin kontrolünde olmaktan çıkmaktadır. 1995 yılında sürekli bir nitelik nükleer silahların yayılmasını önleme antlaşmasıdır. Kimyasal silahların kullanımı 1925 Cenevre Protokolüne göre biyolojik silahların üretim ve kullanımı ise 1971 tarihli bakteriyolojik ve mikrop yayan silahların yasaklanmasına ilişkin sözleşme.
Çeşitli ülke ve gruplarca kullanılan uluslararası nitelikli terörist yöntemler dünya siyasetinde önemli bir yer tutmaktadır.
Devletlerin dış siyasetlerinde dini ve etnik faktörlerin birincil öneme sahip olduğuna olacağına dair değerlendirmelere ihtiyatla yaklaşmak gerekmektedir. Çoğulcu batı demokrasilerine ve bu paraleldeki siyasi düşünceye karşı kısa ve orta vadede ciddi bir alternatifin varlığından söz etmek güçtür. Sunduğu global kapitalist ekonomik modelin doğası gereği dünyada belirgin bir sahip olanlar – olmayanlar ayrımının varolması. Günümüz uluslararası sistemindeki belirgin oluşumlardan birisi sistemdeki ayrışma eğilimidir. Ayrışma süreci giderek sadece federatif yapıların sorunu olmaktan çıkıp niteler nitelikli devleti de etkileyecek gibi gözükmektedir.
Avrupa entegrasyonunun yarattığı şekil gerekse dünyada kendisini hemen hemen her alanda hissettiren karşılıklı – bağımlılık ordusunun bir sonucu olarak çeşitli düzeylerdeki bütünleşme arayışı ve çabalarının hız kazanacağı düşünülebilir. Avrupa’da ırksal temele dayalı milliyetçiliğin giderek yoğunluk kazanmasını bütünleşme fikrine ters düşen bir gelişme. Dolayısıyla AB’nin evrim süresinde önemli dalgalar görülebilir.
C) Yeni Uluslararası Hukuk Sisteminde Birleşmiş Milletler ve
Uluslararası Hukuktaki Gelişmeler
1) Birleşmiş Milletler
Birleşmiş Milletler’in eskiye oranla çok daha başarılı olacağı… Zira, Sovyetler Birliği2nin ortadan kalkması ve Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte, örgütün krizlere müdahale yeteneğini oldukça sınırlayan “karşılıklı ABD ve SSCB vetoları” oldukça azalmış gibi görünmekteydi.
Esas olarak ülkeler arasındaki anlaşmazlıkların elen alınması durumuna göre oluşturulmuş olan BM, günümüzde daha iç savaşlar şeklinde ortaya çıkan çatışmaları önlemekte veya durdurmakta zorlanmaktadır.
2) Uluslararası Hukuk
Devletlerin uluslararası hukukun tek konusu olma durumunun ortadan kalkması uluslararası örgütlere ve bireylere ilişkin düzenlemelerin de belirgin bir biçimde kapsama dahil edilmesi çabaları hızlanmıştır.
Diğer eğilimin de “tarafların ancak kabul ettikleri uluslararası antlaşmalar ile bağlı olacak”larına ilişkin rıza (consent) doktrinine karşı, “uluslararası toplumun üyelerinin büyük çoğunluğu tarafından kabul edilen anlaşmaların bu anlaşmalara imza koymayan tarafları da bağlayacağı” yolundaki oydaşma (consensus) doktrinin öneminin giderek artması olduğu söylenebilir.
Egemenlik sınırlandırma uygulamaları uluslararası bir anlam kazanmasına nende olmaktadır. Anlaşma ve teamül uluslararası hukukun temel kaynakları olarak anılırlar. Hukukta bağlayıcılıkları olmamakla beraber “yumuşak” (soft) kural ve normlardan bahsetmektedir. İki kutuplu sistem döneminde Doğu – Batı 1991 sonrası Kuzey – Güney sorunu.
Çevre sorunları
II) Günümüzde Türkiye’nin Dış Siyasetinin Temel Özellikleri
A) Yeni Ortamda Türkiye Özelliklerindeki Bir Ülkenin Dış Siyaseti Nasıl Oluşmalı?
Bir ülkenin “büyümesi”nin, “büyük bir ülke” olmasının ölçüsünün giderek yüzölçümünden çok ulusal gelire kaymakta olduğunu göstermektedir.
Ülke ve yakın çevresinde minimum maksimum istikrar arzu ediliyorsa, Türkiye’nin dış siyasetinin oluşturulmasında, ülkenin iç politik ortamının eğilimlerden çok uluslararası sistemde ortaya çıkan gelişmelerin gerektirdiği tercihler rol oynamalıdır.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
TÜRKİYE’NİN DIŞ POLİTİKASINI
ETKİLEYEN FAKTÖRLER
İÇSEL FAKTÖRLER
Ülkedeki Siyasi/Hukuki ve Askeri Görünüm
32) TÜRKİYE’DE DIŞ İLİŞKİLERİN İÇ HUKUK REJİMİ
Bülent TANÖR
Anayasa dış politika unsurları öngörmüş müdür?
Andlaşma yapma yetkisi, uygulama mekanizmaları
Askeri alanda alınacak kararların hukuki çerçeve ve mekanizmaları
I) Dış Politika Tercihlerinin Anayasal Sınırları
1) Genel Saptamalar
“1961 Anayasası, milletlerarası ilişkiler konusunda, en başta iki temel dış politika düsturu koymuştur: bağımsızlık ve barış”.
1982 Anayasasının “Atatürk milliyetçiliği”, “bağımsızlık”, “Barış” ve “barış severlik”
“Usulüne göre yürürlüğe konmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmünde” olduklarına göre bunlar ulusal yasalarda aşağı düzeyde değildir, anlarla eşit düzeyde bie bakıma daha üst kademededirler.
2) Kritik Bir Sorun : Laiklik ve İslam Konferansı Örgütü
Cumhuriyetin anayasada gösterilen temel niteliklerine uygun dış politika yürütme yükümlülüğü ile ilgili duyarlı bir konu, Türkiye ile İslam Konferansı Örgütü arasındaki ilişkiler sorunudur. İslam Konferansı yasası2nı imzalamayan Türkiye, bu kuruluşun statüsüne katılmak için gerekli iç hukuk işlemlerini yapmamış, üyelik yolunda bir “devlet iradesi” açıklamamıştır.bu durum “fiili üyelik”.
Türkiye’nin İKÖ karşısındaki bu çelişkili ve paradoksal durumu, yani “fiili üyelik” konumu, aslında hukuka ve anayasaya karşı bir hiledir.
3) Güncel Bir Sorun : Avrupa Topluluğu (Birliği) Ve Türkiye
hukuk doktrinimiz büyük çoğunluğuyla, uluslarüstü kuruluşlara yetki aktarımı anlamına gelecek başlanmalar için anayasa değişikliği gerektiği görüşündedir.
4) Fiili Sorunlar
Dış politika seçeneklerinin belirlenmesinde işin içine birtakım fiili durumlarda karışmaktadır. Bunlara politik, ideolojik, kurumsal alanlardan örnekler vermek mümkündür.
Politik alandan gelen fiili etki siyasal partilerle ilgilidir.
İdeolojik alandan verilebilecek örnek, dış politika mistifikasyonlarının başlıcası olan “milli dış politika efsanesi”dir.
Kurumsal çerçevede meclis çalışmalarıyla, öbürü de Milli Güvenlik Kurulu’nun rolü ile ilgilidir.
II) Antlaşmaların Yapılması
Antlaşma yapma yetkisi görüşme (müzakere), imza ve onaylama aşamalarından kurulu olup, yürütme ve yasama organları arasında paylaştırılmıştır. Görüşme ve imza, yürütme organına ait yetkilerdir. Onaylama ise yasama ve yürütme arasında paylaşılmış bir yetki.
İç hukukumuza göre bir antlaşmayı onaylama ve yayınlama yetkisi Cumhurbaşkanına aittir. Bu yetkiyi bakanlar kurulu ile birlikte bir bakanlar kurulu kararnamesi şeklinde kullanır.
Genel kural, yürütmenin bir antlaşmayı onaylayabilmesinin ön koşula bağlanmış olmasıdır: TBMM’nin bunu uygun bulmuş olması.
Bütün andlaşmalar Cumhurbaşkanınca onaylanır ve bunun istisnası yoktur, ancak kural olarak bu onaylamanın yasama tarafından uygun bulunması gerekir, bulunursa istisnaları vardır.
“Ekonomik, ticari veya teknik işleri düzenleyen ve süresi bir yılı aşmayan andlaşmalar…”
III) Silahlı Güç Kullanma
1) Hukuki Veriler
Anayasaya göre, “savaş ilanına karar vermek” TBMM’nin yetkileri arasında yer alır.
“Savaş ilanı” “savaş hali ilanı” “Savaş Hali; Savaş ilanına karar verilmesinden, bu halin kaldırıldığının ilan edilmesine kadar devam eden süre içinde hak ve hürriyetlerin kanunlarla kısmen veya tamamen sınırlandığı durumdur”.
2) Uygulama
hükümete verilen izin ya da yetkinin genelkurmay başkanlığına aktarıldığının ifade edilmesi ise, anayasal sistem aşısından daha verimli bir hal niteliğindedir.
Sonuç Yerine
Dış politikanın bazı pek çok alanında yürütmenin yasamaya oranla daha aktif ve belirleyici rol oynadığı gerçeği… Türk sisteminin en pürüzlü yönü, Körfez krizi vesilesiyle ortaya çıkan silahlı güç kullanma sorunu olmuştur.
Kriz döneminde savaşla katılmanın çıkar hesaplarını yapanlar karşısında, her şeye rağmen, çoğunluk partisi meclis grubu ile meclis genel kurulunun gösterdiği hassasiyet, asıl ilginci bir Dışişleri Bakanı (A. Bozer), bir Milli Savunma Bakanı (S. Giray) ve Genelkurmay Başkanının (N. Torumtay) istifaları bunun kanıtlarıdır.
33) TÜRKİYE DIŞ POLİTİKASINDA ALGILAMALAR,
KARAR ALMA VE OLUŞUM SÜRECİ
Gencer ÖZCAN
Giriş
Türkiye dış politika sürecine bakıldığında merkezinde Bakanlar Kurulu ve Dışişleri Bakanlığının bulunduğu bir yapı… ulusal güvenliği ilgilendiren konular söz konusu olduğunda askeri yetkilerin yönlendirebildiği Milli Güvenlik Kurulunun (MGK) belirleyici rol oynayabildiği, cumhurbaşkanlığı makamı da dış politika sürecinde önemli bir yere sahiptir.
I. Algılamalar
Siyasal Çevrelerin Algılamaları
Doksanlı yılların başında, “komşuların içişlerine karışmamak ilkesine, dayanan ve “içe dönük” dış dünya algılamaları yerini yeni koşullara uyumlu “dışa yönelik” bir biçimde kurgulanan algılamalara bırakmıştır.
Aşmakta zorlandığı ekonomik ve siyasal sorunlar yüzünden Türkiye’nin kendisinden beklenen bölgesel rolleri oynayamaması öte yandan uluslararası ortamdan kaynaklanan sınırlamalar nedeniyle, doksanlı yılların ikinci yarısından başlayarak “Türk dünyası” algılamalarında etnik vurgu gitgide zayıflamıştır.
Doksanlı yılların ikinci yarısından başlayarak Türk cumhuriyetlerle yaşanan ikili sorunlar, bu cumhuriyetlerin beklentilerinin karşılanmaması, Türkiye’nin yeni bir “ağabey” olarak algılanmasından duyulan rahatsızlıklar ve Türkiye de yaşanan ekonomik ve siyasal bunalımlar “Türkiye modeli” algılamasının gündemden düşmesine neden olmuştur. “Avrupa’nın bir ‘çevre ülkesi’ konumuyla yetinmeyerek, Avrasya’nın ‘merkez ülkesi’ olma” amacıdır. Bu işlevsel algılamalarda enerji kaynaklarına coğrafi yakınlık, ekonomik güç, üretim, vb. gibi kavramlara özel bir vurgu yapıldığı görülmektedir.
“ekonomik diplomasi”
Yeni algılamalarda Türkiye’nin sahip olduğu “Avrupalı, Akdenizli, Balkan, Kafkasyalı, ve Orta Doğulu kimliklerinin ya da Balkanlardan Orta Asya’ya yayılan geniş tarihi ve kültürel coğrafyanın” vurgulanarak “uygarlıklar ve kültürler arasında bir ‘iletişim aracı ve buluşma noktası’ olarak” işlev görebileceğine dikkat çekilmektedir.
Askeri Çevrelerin Algılamaları
‘krizlere müdahale’ ‘ileriden savunma’ “[ulusal] güvenliği artık milli sınırlar içinde düşünmek yanılgı olacaktır.”
“hareket kabiliyeti, ateş gücü, darbe tesiri ve baka kabiliyeti yüksek, uzak mesafeli hedef tespit, teşhis ve tanıma imlanı olan; elastiki, sevk ve idaresi kolay, çok maksatlı kullanılabilen, kritik görevler için uzman personel kullanımını öngören, dinamik bir kuvvete sahip olmak” üzere… Bu yapılanma “piyade ağırlıklı olan alay ve tünen teşkilatları” yerine “kendine yeterli dinamik birlikler olan zırhlı ve mekanize tabur ve tugaylara” dayanmaktadır.
İki binli yılların başında Genelkurmay Başkanlığı Soğuk Savaş sonrası dönemde uluslararası ortamda oluşan yeni koşulları dikkate alarak “Güven ve Güvenlik Arttırıcı Önlemler Konsepti” hazırlamıştır.
II. Kurumlar ve Yasalar
Dışişleri Bakanlığının Yetki ve Görevleri
Dışişleri Bakanlığı “seçenek ve olasılıkları hazırlama, görüş bildirme alınan kararları uygulama ve takip etme” gibi işlevleri açısından dış politikanın oluşumu sürecinde merkezi konumunu koruyabilmiş bir konumdur.
Milli Savunma Bakanlığı müsteşarları ile birlikte, sadece Dışişleri Bakanlığı müsteşarları bakanlarla birlikte gelip gitmezler. Bakanlık içinden yükselirler ve dış politikanın gerçek yöneticileri olarak bilinirler.
Bakanlığın özerk konumu, bakanlığın görev alanına müdahalelerde bulunmak isteyen siyasal yetkililer tarafından hoş karşılanmamakta.
Genelkurmay Başkanlığı : Yetki v Görevler
Genelkurmay Başkanlığının dış politika kararlarının oluşum ve uygulama aşamalarında fiili etkisi de geniş kapsamlıdır. MGK.
Genel Kurmay Başkanlığında Dış Politikaya İlişkin Yapılanmalar
“Stratejik Araştırma ve Etüt Merkezi” (SAREM) Genelkurmay Başkanlığının dış politika oluşum süreci üzerindeki etkinliğini artıracak bir başka yapılanma olarak değerlendirilebilir.
Genelkurmay Başkanlığı ve Ulusla Güvenlik Kavramı
Ulusal güvenlik kavramı ülkemizde tüm dış politika tartışmalarını kuşatacak kadar geniş, tüm tartışmaların içine sızabilecek ölçüde içkin bir kavram olarak belirir.
Ulusal güveliğin, öncelikle dış politika olmak üzere tüm siyasal etkinlikleri kapsayacak ölçüde geniş bir anlamda kullanılması belirsizliklere yol açmaktadır. Anayasa Mahkemesinin 1973 yılında aldığı bir kararda belirttiği gibi “’milli güvenlik’ ve ‘kamu düzeni’ uygulayıcılarının kişisel görüş ve anlayışlarına göre genişleyebilecek, özel yorumlara elverişli, bu nedenle de keyfiliğe dek varabilir çeşitli ve aşamalı uygulamalarla yol açacak genel kavramlar” olmasından kaynaklanmaktadır. Dış politikanın ulusal olduğu ve partiler üstü bir bakışla siyaset ötesi bir alan olarak değerlendirilmesi gerektiğine ilişkin yaygın kanı da aynı anlayışla ilgilendirilebilir. Böylelikle, ulusal güvenliğin dış politikanın oluşturduğu çerçevenin ideolojik temelini oluşturan bir kavram olarak kullanılması, dış politika sorunlarının güvenlik sorununa dönüştürülerek siyasal süreçlerin dışına itilmesini de beraberinde getirmektedir.
Türkiye’nin bir güvenlik devleti olarak kurumsallaşmasını öngören bu ulusal güvenlik anlayışının iki sakınca yarattığı ileri sürülebilir. Demokratik katılım sınırlanmaktadır. Ulusal güvenliği sağlamakla görevli kurumların görev ve yetkileri çağdaş demokrasilerde görülmedik ölçülerde genişlemektedir.
Milli Güvenlik Kurulu ve Dış Politika
3 kim 2001’de gerçekleştirilen anayasa değişikliği uyarınca MGK’nun asıl üye konumundaki sivil üyelerinin sayısı arttırılmıştır.
MGK’da Karar Alma Süreci
“Kararlar oy çokluğu ile alını” hükümete karşın bir mutabakat sonrasında alındığı anlaşılmaktadır.
MGK toplantısına “uzun ve kapsamlı bir hazırlık sürecinden geçip geldikleri”, eşgüdüm içinde davrandıkları, buna karşılık olarak hükümet kanadının aynı ölçüde hazırlık yapamadığı gibi olguların altını çizmektedir.
MGK Genel Sekreterliği Örgütü
1982 Anayasasında bir danışma kurumu olarak örgütlenen MGK’na Genel Sekreterlik Kurumu aracılığıyla yürütme yetkisi tanınmış olmaktadır. MGK Genel Sekreterliği “devletin hafıza ve eylem merkezi” işlevi yürütmekte.
Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi
Kırmızı Kitap olarak bilinen bu belge ulusla güvenliğe yönelik tehditleri sıralamakta öncelikleri belirlemekte, izlenecek siyasetin genel hatlarını çizmekte, böylece hükümetlere ve devlet kurumlarına güvenlik ve dış politika konularında ayrıntılı bir çerçeve sunmaktadır. Beş yıllık aralarla hazırlanarak…
Eylül 1992 Belgede iç ve dış tehdit “bölücü terör” birinci önceliği.
Şubat 1997 de İslami tehdidin de milli güvenlik açısından ayrılıkçılık kadar tehlikeli olduğu saptanmıştı.
Toplumsal Çevre ve Dış Politika
Başta iş çevreleri olmak üzere değişik toplumsal ve siyasal çevrelerin dış politikanın oluşum sürecine katılımı bakımından iki önemli gelişmenin altı çizilebilir. Seksenli yılların başında Türkiye’nin ihracata yönelik sanayileşme modelini benimseyerek ekonomisinin uluslararası pazarlara hızla eklemlenmesi sürecine girilmesi ve 1989’da AT’ye tam üyelik başvurusunun yapılmasıyla başlayıp 1999 Helsinki Zirvesinde Türkiye’nin tam üyelik adaylığının açıklanması sonrasında ivme kazanan AB’ne uyum süreci.
TÜSİAD ve Dış Politika
1999 yılında TÜSİAD’ın artık ‘çıkar grubu’ olmaktan çıkarak ‘bir baskı grubu’ durumuna geldiğini vurgulayacaktır.
“[d]ış politikada; güvenlik ve savunma unsuru üzerine kurulan geleneksel yaklaşımlar artık yerini, ekonomik önceliklere ağırlık veren ekonomi diplomasisine” bırakmıştır.
Medya ve Dış Politika
Bu sektörde kaybedilen paranın sermaye sahipleri tarafından “bir tür savunma harcaması” olarak değerlendirildiğine dikkat çekmektedir.
Devletin ulusal güvenlik ve dış politika çevreleriyle uyum içinde sürdürülen bu ilişki uyarınca medya milli konular söz konusu olduğunda, siyasi tartışmaları bir yana bırakarak “bir milli güç unsuru” gibi davranmaktadır.
III. Oluşum
ANAP Yılları : Turgut Özal’ın Başbakanlığı Dönemi
ANAP döneminde başvurulan “ikincil diplomasi” uygulamalarına bakıldığında, banklığa danışma konusunda yeterli özenin gösterilmediği anlaşılmaktadır.
ANAP Yılları : Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanlığı ve ANAP Hükümeti Dönemi
Özal dış politikanın oluşumunda kurumsal işleyişi önemsemeyen anlayışını cumhurbaşkanlığı döneminde de sürdürdü.
Özal’ın cumhurbaşkanlığı döneminde dış politikanın oluşumu sürecinde kurumsal yapıyı devre dışı bırakan kişisel politikalar izleme eğilimi son kertede kumsal tepki ve reflekslerle etkisizleştirilmiştir.
DYP – SHP Koalisyon Hükümeti Dönemi : Tansu Çiller’in Başbakanlığı
Başbakan Tansu Çiller yönetiminin ilk evrelerinden başlayarak “aktif” dış politika yanlısı bir tutuma yönelecek; dış ilişkiler alanında müzminleşmiş sorunlara el atarak hızla çözüm bulmaya çalışacaktır.
Yunanistan, RF, Suriye ve İran ile ilişkilerde sorunların üzerine “kararlılıkla gidilmesi” gerektiğini savunarak sık sık güç kullanma tehdidine başvurmaktan çekinmeyecektir.
RP – DYP Koalisyon Hükümeti
28 Şubat sürecine “postmodern darbe”.
ANAP – DTP – DSP ve DSP – MHP – ANAP Koalisyonları :
Dış Politikada Kurumsal Süreçlere Dönüş
Refahyol hükümetinden sonra kurulan Mesut Yılmaz’ın başkanlığında oluşturulan 55. Hükümet dönemi (30 Haziran 1997 – 11 Ocak 1999) dış politikada kurumsal dönüş dönemi olarak nitelendirilir.
Mesut Yılmaz’ın resmi politikayı hedef alan sözleri Kıbrıs konusunda daha esnek bir politika izlenmesi gerektiğini savunan Yılmaz’a göre, Türkiye’nin daha aktif olması ve inisiyatifi ele alması, Denktaş2ın da “daha uzlaşmacı” davranarak Türkiye’ye yardımcı olması gerekmektedir.
AB ile uyum sürecinde Kıbrıs konusunun gündeme gelmesinden sonra TÜSİAD ve ANAP tarafından resmi politikaları sorgulayan tutum sürdürülmüştür.
Sonuç
Türk dış politikasının karar alma oluşum sürecinde kurumsal bir işleyiş egemendir. Dışişleri Bakanlığının özerk konumu, Cumhurbaşkanlığına tanınan yetkilerin sınırlı olması, MGK’nun yapısı ve çalışma biçimi dış politikada kişisel eğilimlerin öne çıkmasına engel olmaktadır.
Türk cumhuriyetlerle ilişkilerde pragmatik bir yaklaşım egemen olmuş, birlik çağrılarının kültürel ve ekonomik alanlarla sınırlı kalması eğilimi belirginlik kazanmıştır.
34) BİR DIŞ POLİTİKA ARACI OLARAK TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ :
YETENEKLER VE UYGULAMALAR
Giriş
Prusyalı Askeri Tarihçi Von Clausewitz’in “savaş sadece siyasetin başka araçlarla devamıdır”, askeri gücün politik işlevi sadece savaş durumu ile sınırlı değildir. Askeri gücün politik işlevlerini, savunma, caydırma, zorlama, veya güç gösterisi.
Denizde ya da denizden güç gösterisi ile siyasi sonuç almayı amaçlayan “gambot diplomasisi”dir. Bu hareket tarzı, siyasi hedefler net bir biçimde ortaya konduğu ve sınırlı tutulduğu takdirde istenen sonucu vermektedir.
Strateji “bir milletin silahlı kuvvetlerinin, kuvvet tehdidi ile, milli politika hedeflerini garanti altına alacak şekilde kullanma sanat ve bilimi”. Askeri strateji taarruza (ofansif) ve savunmaya (defansif) yönelik, Reiter’in üç sınıflandırma; manevra, yıpratma veya cezalandırma. Manevra stratejisi, hıza ve hareket kabiliyetine dayanır. İkinci Dİnya Savaşındaki Alman “Yıldırım Harbi” (blitzrieg) ABD’nin “Kara – Hava Muhaberesi” (air – land battle) taarruz unsurunun öne çıktığı… Yıpratma ise ateş gücüne dayalı olup son… Cezalandırma stratejisinin amacı ise rakibin direncini kırmaktır. Hava bombardımanı, gerilla savaşı…
Askeri güç ve siyaset ilişkisinde dikkate alınması gereken iki veri: askeri yetenekler ve inandırıcılıktır. Askeri yetenek kavramı, askeri gücün siyasi hedefle uyumlu nitelik taşıması bakımından önem taşımaktadır. Fiziksel potansiyelin siyasi hedefler doğrultusunda kullanılabilmesi, o ülkenin inandırıcılığı ile yakından ilintilidir.
Kenneth Waltz’un uluslararası ilişkiler disiplinine kazandırdığı kuramsal yaklaşım çerçevesinde, her gün çözümleme… Waltz’a göre birinci imge insan davranışına , ikinci imge devletlerin iç siyasal ve toplumsal özelliklerine ve nihayet üçüncü imge de uluslararası yapıya veya sisteme karşılık gelmektedir.
1) İki Dünya Savaşı Arası Dönem
Şeyh Sait isyanı… Türk hükümeti de erişimi zor bölgelerdeki ayaklanmaların denetimi için hava gücünün ne denli yaşamsal olduğunu bu süreçte öğrenmiştir.
Bu dönemde Türk savunması yıpratma stratejisine dayanıyordu. İnsan gücüne dayalı askeri yeteneklerle başka bir strateji zaten gerçekçi de olmazdı. Bu askeri strateji aynı zamanda, Tükiye’nin statükocu dış politikasıyla da uyumluydu.
Türkiye açısından deniz kuvvetlerinin önemli iki aşamada en çok Yunanistan ile yaşanan sorunlarda hissedilmiştir. Türk Deniz Kuvvetleri bu süreçte Balkanlardaki en güçlü donanmaya sahip olmuştur.
Balkan Paktı çabalarını kösteklemeye çalışan Bulgaristan’a karşı 1933’de gambot diplomasisine başvurmuştur. Türkiye, Yavuz zırhlısı ve iki muhribi Varna’ya yollayarak güç gösterisinde bulunmuş.
Londra, Akdeniz’deki İngiliz Filosu ile birlikte devriye görevi yapmak üzere Türkiye’den bir muhriple katkıda bulunmasını talep etmiştir. Atatürk’ün bu talebe olumlu yanıt vermeyi düşündüğü anlaşılmaktadır. Ancak Başbakan İnönü ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak bu görüşü paylaşmamıştır. Nyon Konferansı’nda Türkiye’nin izleteceği genel siyaset Cumhurbaşkanı ve Başbakan arasında düşünce ayrılığına neden olmuş ve süreç Atatürk ve İnönü’nün yollarının ayrılması ile sonuçlanmıştır.
1937 yılında gerçekleştirilen Büyük Trakya Manevraları iki kez yabancı askeri gözlemciler davet edilmiştir.
İki dünya savaşı arası döneme damgasını vuran silahsızlanma çabaları göz önüne alındığında, Türkiye’nin başlangıçtaki silahsızlanma girişimleri, Türk dış politikasının yeni uluslararası sisteme karşı keskin bir muhalefet temeline oturduğu izlenimini vermiştir.
2) Serken Soğuk Savaş Dönemi : 1945 – 1962
Moskova’nın Boğazlar’a ilişkin talepleri ve 1939 Sovyet – Alman paktı, Sovyetlere bakılına güvensizlik hakim olmuştur.
Savaş devam ederken, Türkiye hem Almanya’dan hem de müttefik güçlerden kısıtlı olmakla birlikte silah temin etmeye devam etmiştir. Tarafsız kalmak, savaş sonrasında Türkiye’yi 1946 yılına kadar sürecek bir yalnızlığa mahkum etmiştir.
Savaş boyunca insan gücüne dayalı yıpratma stratejisi yürürlükte kalmıştır. Trakya savunması için oluşturulan Çakmak Hattı… Savaşın bitişi ve Sovyetlerin galip ülkeler safında yer alması Türkiye’nin durumunu iyice zorlaştırmıştır. Sovyetler Birliğine karlı destek arayışlarının Birleşmiş Milletlere üye ayrıca çok partili siyasal yaşama geçiş.
Türkiye yeni şekillenen iki kutuplu uluslararası yapıda ABD’nin desteğini aramıştır. ABD desteği bedeli de dış politika ve askeri strateji konularında daha önce sahip olunan göreli özerkliğin feda edilmesiyle ödenmiştir.
1950 Kore Savaşı, ilk kez Lyon Konferansı sırasında gündeme gelen uluslararası güvenliğe Türkiye’den somut askeri katkı beklentisinin tekrarı olarak değerlendirilebilir.
1962 Küba Krizinde Jüpiterler süpergüçler arasındaki pazarlıklara konu olmuştur. Küba’daki Sovyet füzelerinin çekilmesi karşılığı, ABD’nin Ankara’ya danışmadan Türkiye’deki füzeleri sökme sözünü vermesi, ittifak bağlantılarının ilk kez sorgulanmasına yol açmıştır. Sovyetlerin nükleer dengeyi sağlamasıyla Topyekün Karşılık strateji geçerliliğini yitirmiştir. Esnek karşılık stratejisi saldırı durumunda, NATO’nun nükleer seçeneğine ilk anda değil aşamalı olarak başvurmasını öngörmekteydi. İhmal edilen konvansiyonel silahlar yeniden gündeme gelmişti.
3) Ulusal Önceliklere Dönüş, 1964 – 1974
NATO’nun Amerikan nükleer silahlarına dayanan Topyekün Karşılık stratejisi özünde ateş gücüne dayalı cezalandırma stratejisini temsil eder. Esnek Karşılığa geçiş ile gündeme gelen sınırlı savaş yetenekleri ise hareket yeteneğine dayalı manevra unsurlarının kazanılmasını da öngörmüştür.
1963 Kıbrıs krizi genel maksatlı kuvvet yapısından, harekat yeteneği yüksek manevra birliklerine kısmi geçiş aşamasında patlak vermiştir. Hava kuvvetleriydi. 1963 ve 1964 yıllarında cezalandırma stratejisi çerçevesinde Kıbrıs’ta kullanılmıştır.
1960’lı yıllar Türkiye’nin silah konusundaki dışa bağımlılığının dış politika ve askeri stratejideki kısıtlayıcı etkisinin ilk kez hissedildiği dönem olmuştur.
1967 Kıbrıs Krizi gambot diplomasini sınırlı hava harekatı tehdidinde bulunmuştur.
Nerdeyse davul zurna ile ilan edilen Türk askeri harekatının sürpriz etkisi büyük ölçüde inandırıcılık eksikliğinden kaynaklanmıştır. 1974 Kıbrıs harekatının en önemli sonucu, Türkiye’nin dış politika amaçları için sınırlı askeri güç kullanma yetenek ve iradesine sahip olduğunu ilk kez ortaya koymuş olmasıdır.
4) Yeni Sorunlar ve Yeni Arayışlar Dönemi : 1976 – 1990
1975’de gelen ABD silah ambargosu TSK’yı genel anlamda askeri teknolojilerdeki sıçramanın ya da doğru bir ifadeyle devrimin eşiğinde yakalamıştır. Sonuçta TSK, bu teknolojik gelişmelere ayak uydurmak bir yana, mevcut silah ve donanımını faal tutmada ciddi sorunlar yaşamıştır.
ABD ambargosu ekonomik sıkıntılar Batılı kurumlarla bağların ciddi olarak sorgulanmasına da yol açmıştır.
Reagan yönetimine yoğun silahlanma faaliyetleri ile desteklenen stratejik politikalar damgasını vurmuştur. Gorbaçev önce, devrim niteliğinde bir girişimle orta menzilli nükleer silahların tamamen ortadan kaldırılmasını sağlayan anlaşmayı (INF Treaty) Reagan ile imzalayarak silahsızlanma konusundaki niyetine ilişkin önemli ip uçları sunmuştur.
1980’lerde “sıcak takip”.
5) Soğuk Savaş Sonrası Güven(siz)lik Ortamı ve Askeri Güç
Türkiye’nin Soğuk Savaş süresince güvenlik gereksinimlerine yanıt veren NATO üyeliğinin, yeni karmaşık tehdit ortamı için yetersiz kaldığı da Ankara’nın ulusal askeri yeteneklere giderek daha fazla ağırlık vermiş olmasından anlaşılabilir.
Irak’ın Kuveyt’i işgali sonrasında, Türkiye NATO’ya bağlı bazı kuvvetlerin Güneydoğu’daki üslere konuşlandırılmasını talep etmiştir. Müttefik ülkelerin bu konudaki ikircikli tutumları Natı kolektif savunma ilkesini ciddi boyutta sorgulanması Türkiye’nin yalnızlığının bir göstergesi. Özetle bölgesel sorunlar ve tehditler karşısında askeri alanda yeterlilikten başka seçenek olmadığı yaygın kanıydı.
1991 yılında NATO, Soğuk Savaş süresince benimsediği “İleriden Savuna” (Forward Defence) stratejisini, daha düşük bir harbe hazırlık durumu gerektiren “İleri Mevcudiyet (Forwad Presence) konsepti ile değiştirildi. TSK “İleriden Savunma” ilkesine göre kuvvet planlamaya ve bulundurmaya devam etti.
Tümen – Alay kuruluşun, yerine reaksiyon süresi daha yüksek, harekat ve atış gücü artışı sağlayan Tugay – Tabur kuruluşuna geçilmiştir.
1980’lerin ortalarından itibaren Türkiye’nin yeni askeri stratejisi savunmaya dayalı olmaktan çıkıp “taarruzi harekatla savunma” olarak formüle edilmeye başlandı.
Türkiye kendini giderek artan oranda “güvenlik tüketen değil” “güvenlik üreten” bir ülke olarak tanımlamaya başlamıştır.
Suriye’ye yönelik politikalarda da askeri güç tehdidine başvurmuş ve sonuç alamamıştır.
a) Bölgesel Dış Politika Sorunları ve “Askeri Çözümler”
Yunan hükümetleri Türkiye’nin Balkan yarımadasında artan ağırlığını Yunanistan’ı çerçeveleme siyasetinin uzantısı olarak algılamıştır.
Tehlikeli olan Türkiye’de Yunan tarafının askeri güç tehdidi ile desteklenmeyen mesajları anlamadığı düşüncesinin yerleştirilmesidir.
Kardak krizi örneğinde Türkiye Ege’deki hak ve çıkarlarını korumak için gerekli askeri yeteneklere ve kararlığına sahip olduğunu ortaya koymuştur.
Türkiye’nin yeni askeri stratejisi 2.5 cephede aynı anda savaşma olasılığına göre şekillendirilmiştir. Girişilen mücadeleden askeri anlamda başaralı çıkılması da TSK’nın özgüvenini arttırmıştır. Bu durum TSK’nun hem kamuoyundaki prestijini yükseltmiş hem de iç siyasette artan ağırlığına yeni bir meşruiyet katmıştır.
1990’ların ikinci yarısında askeri güç Türk dış politikasında sıkça değerlendirilen telaffuz edilen ve hatta başvurulan bir araca dönüşmüştür.1996 da kamuoyuna edilen Türk-İsrail askeri eğitim işbirliği anlaşmasıdır.
İsrail e ile işbirliği,Yunanistan ile Suriye’nin olası ortak askeri girişimlerine karşı ülkenin güneyini güvenceye almıştır ikinci olarak,Türkiye elindeki askeri alt yapı ile uyumlu ve ileri
Teknoloji silahlara,siyasi koşullar olmaksızın erişebileceği alternatif bir kaynağa kavuşmuştur.
S -300 füzelerin Türkiye ye veya TSK’nın Kıbrıs’taki etkinliğine yönelik tek adaya yerleştirilmesi,Yunanistan tanın Ege ve Doğu Akdeniz de Türkiye yi çevreleme stratejisinin bir aşağılama olarak algılandığı için Türkiye sert tepki göstermiştir. Türkiye’nin sert ve tavizsiz dış politika söylemi ve kolaylaştıran bir etmen ab ile ilişkilerinin giderek kötüleşmesi ve aralık 1997 de Lüksemburg zirvesi sonrasında neredeyse kopma noktasına gelmiştir.
Ab ile ilişkilerin tam üyelik olasılığının Türk-Yunan gerginliklerinde Ankara üzerindeki frenleyici etkisinin tamamen kalkması,Türkiye’nin kriz yönetiminde askeri güce dayanma ve kullanma eğilimini artırmıştır.
Arnavutluk ta bir deniz üssünün kullanım kolaylıkları kuvvet hedeflerine ilk kez bir uçak gemisinin konulması Adriyatik Denizi’ni TSK için bir harekat alanına dönüştürmeye adaydı.
Ekim 1998 de Ankara,cumhuriyet tarihinin belki en ciddi ve muhtemelen en başarılı askeri güce dayalı dış politika uygulamasını gerçekleştirdi.
İlk aşamada Suriye’nin denizden ablukaya alınmasının düşünüldüğü bilinmektedir.
30) TÜRKİYE’NİN DİĞER TÜRK CUMHURİYETLERİYLE İLİŞKİLERİ
Gül TURAN
İlter TURAN
II) Tarihçe
Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetici kadrosu kendisini “Türk” olarak görmüyor, bu deyimi Anadolu’da yaşayan halkı tarif etmek için kullanıyordu.
Cumhuriyetin ilk yıllarından başlayarak, Pan-Türkçü hareketler genellikle baskı altında tutulmuştur. Her ne kadar İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman kışkırtmasıyla bir süre geçirmişseler de, hiçbir zaman dış politikayı etkileyecek kadar güçlü olmamışlardır.
Sovyetler Birliği’nin Türk kökenli halklarıyla açıkça ilgilenen bir siyasal hareketin varlığı, Türkiye’de Doğu Türkleri hakkında akademik veya diğer kaynaklı bir uzmanlık birikiminin var olduğu anlamına gelmiyordu.
Orta Asya bağlantısını canlı tutan diğer kaynak da çeşitli göçmen dernekleriydi.
III) Türkiye İle Türk Cumhuriyetlerinin İlişkilerindeki Aşamalar
İlk aşama iyimserlik ve parlak gelecek beklentileri, ikinci aşamayı ilişkilerin belirli sınırlar içinde kalmasını zorlayan faktörlerin mevcudiyetinin bilincine varılmasıdır. Üçüncü aşama ise ilişkilerin rutinleşmesi.
1) İyimserlik Dönemi
1991 sonbaharından itibaren Orta Asya ülkelerinin bağımsızlıklarını kazanmalarıyla birlikte, Türkiye’nin önderliğini üstleneceği bir Türk dünyasının kurulabileceği düşünülmüştür.
Turgut Özal “Türk yüzyılı” Süleyman Demirel “Adriyatik Denizi’nden Çin’e uzanan” bir Türk dünyasının doğuşuna…
a) Diplomatik İşbirliği
Türkiye’nin diplomaside rehberlik yapma ve destek verme önerisini memnuniyetle karşıladılar.
Türkiye, kısa süre içinde, bu devletlerle daha yakın ve çok yönlü ilişkilerin gelişebilmesi ve eşgüdümün sağlanabilmesi için kurumsal kapasitelerin geliştirilmesine ihtiyaç olduğunu anlamış ve bu görev bir süre önce Dışişleri Bakanlığı’na bağlı olarak kurulan Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı’na (TİKA) verilmiştir.
b) İletişim ve Taşımacılık
Türkiye başlangıç teşkil edeceği düşüncesiyle beş Türk cumhuriyetine birer dijital telekomünikasyon santrali hediye etmiştir.
Türk Havayolları 1992’nin ortasında itibaren Bakü, Taşkent ve Almatı’ya direkt uçuşlar başlatmıştır. Aşkabat ve Bişkek’e…
Havayolu ile karşılaştırıldığı zama, karayolu taşımacılığı o kadar geliştirilememiştir. “Doğu’ya açılma” başlayınca, Türkiye Acaristan’la bağlayan Sırp sınır kapısı açılmış. Karadeniz kıyısındaki Novorossisk’e gemiyle gelen mallar buradan trenle Almatı, Bişkek ve diğer merkezlere taşınabiliyordu. Orta Asya’ya diğer bir ulaşma imkanı ise İran üzerindendi.
d) Kültürel Bağların Kuvvetlendirilmesi
İlk önce Azerbaycan saha sonra da Türkmenistan ve Özbekistan olmak üzere Latin alfabesi benimsemiştir.
Türkiye 1992 yılında uydular aracılığıyla Türk cumhuriyetlerine televizyon yayınına başlamıştır.
Türksoy, 1994’te kurulan bu örgütün amacı Türk cumhuriyetlerinin aralarında kültürel ilişkiler geliştirmelerine yardımcı olmaktır.
e) İktisadi İlişkiler
Sovyetler Birliği’nin dağılması sonucu ortaya çıkan diğer ülkelere benzer bir biçimde, Türk cumhuriyetleri de iki temel sorunla karşı karşıya kalmışlardır: toplumların acil iktisadi ihtiyaçlarına taleplerine cevap vermek ve piyasa ekonomisine geçişi gerçekleştirmek.
f) Türk Modeli
Oldukça dinamik piyasa ekonomisi, laik devlet yönetimi, İslami geleneklere saygı ve demokratik bir sisteme sahip olmak.
g) Bağların Altyapısının Oluşması
DE;K’nin şemsiyesi altında karşılıklı olarak iş konseyleri, TİKA ve Eximbank gibi devlet kurumlarının finansal kaynakları ve kurumsal olanaklarının genişletilmesi desteklenmiştir. Türkiye bu devletlerin (KEİ) (ECO) gibi bölgesel örgütlere girmelerine yardımcı olmuştur. Kültürel ve eğitim programları…
2) Sınırların Bilincine Varılması
1992 Ekiminde toplanan Ankara zirvesi, kesin taahhütlerden kaçınılması, büyük ölçüde Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbey’in isteklerine cevap vermek içindi.
a) Rus Mevcudiyeti
Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla, Rusya’nın yeni cumhuriyetlerin yaşamı, üzerindeki etkisi azalmışsa da, tümüyle kalkmaktan çok uzak kalmıştır. Özel ilişkilerin devamı için uğraşılmıştır. Bu amaçlardan biri, Türk cumhuriyetlerinde bulunan Rus kökenli nüfustur (Kazakistan’da % 37.8, Kırgızistan’da % 21.5, Azerbaycan’da % 6, Türkmenistan’da % 905 ve Özbekistan’da % 8.3). özellikle Kazakistan ve Kırgızistan’da Rus nüfusunun çokluğu karşısında…
b) Rusya’ya İktisadi Bağımlılık
Rusya ile bir iktisadi entegrasyon ve bağımlılığın varlığı, Türkiye’nin iktisadi ilişkilerden beklediği potansiyelin tam olarak gerçekleşmesini engellemiştir.
Türk cumhuriyetleri, Rusya ile olan özel ilişkilerini tehlikeye düşürebilecek yeni politikalar başlatmakta isteksizlerdir.
c) Türk Cumhuriyetlerinin Aralarındaki Çıkar Antlaşmaları
Türkiye kısa süre içinde her biri kendi siyasal liderlerine sahip be her birinin ayrı milli menfaatleri olan beş ülkeyle karşı karşıya olduğunun farkına vardı.
Aralarında derece farkları olmasına rağmen bütün Türk cumhuriyetlerinde otoriter rejimler egemendir. Hepsinin ortak temsili milliyetçiliktir. Kastedilen mahalli (yerel) milliyetçiliktir. Bugünün şartları içersinde, bir liderin daha kapsamlı bir birlik anlayışını teklif etmesi diğerlerince bölgede hakimiyet kurma çabası olarak algılanabilecektir.
d) Türkiye ve Türk Cumhuriyetleri Arasında Çıkar Farkları
Türkiye her zaman, Kafkasya ve Orta Asya için geliştirdiği ve uygulamaya koyduğu politikaların Rusya ile olan ilişkilerinde önemli kayıplara yol açmamasına dikkat etmek zorundadır. Türkiye’nin Rusya ile olan ticareti Orta Asya Cumhuriyetleriyle olan ticaretinin yaklaşık 10 katıdır.
Ruslar, Ermeniler’in Azeri topraklarını istila etmesini, Rus birliklerinin Azerbaycan’a gönderilmesine karşı çıkmış olan Azerilere karşı bir silah olarak kullanmışlardır. İlk aşamada kuzey hattı açılmış, “erken petrol” Novorossisk’e akmağa başlamıştır.
Rus varlığı ve etkisi, Rusya’ya iktisadi olarak bağımlı olmaları, Türk cumhuriyetlerini temkinli hareket etmeye zorlamaktadır.
Yeni bağımsızlaşan bu cumhuriyetlere ağır baskılar içeren bir birliktelikten daha çıkmış olup, hala birliktelikten kalma sıkı bağları gevşetme uğraşısı içindedirler. Büyük olasılıkla yeni bir ağabeye sahip olmak yerine dış ilişkilerini daha fazla çeşitlendirmeyi amaçlamaktadırlar.
e) İlişkileri Sınırlayan Koşulların karşılıklı Olarak Farkına Varılması
Türkiye’nin 1992’de döviz rezervlerinin % 80’ine tekabül edecek kadar yüksek finansal yardım teklif ettiğini, ve bu sözünden dönmek zorunda kaldığını belirtmiştir.
3) Rutinleşme: İktisadi İlişkilerin Hakimiyeti
a) Kurumsal Yapıların Gelişimi
DEİK iki tarafın ticaret ve yatırım ortaklarını bir araya getirerek, iktisadi ilişkilerin gelişmesini sağlamaya gayret etmektedir.
Türk-Sovyet İş Konseyi 1986 gibi erken bir tarihte oluşturulmuştur.
b) İyi Niyet, Zor İlişkiler
Bu rizikolara aşina olan Türk iş dünyası, Türk hükümetinin desteği ve garantisi altında çalışmayı hedeflemiştir. Yatırım projelerinin ve ticaretin finansmanı için Türk Eximbank’tan krediler alınmıştır. Hükümetlerimiz tahsis işleminde oldukça cömert davranmakla beraber, gerekli fonları bankaya zamanında aktaramamakta, böylece tahsis işlemlerini fiilen yavaşlatmaktadırlar.
c) Ticari İlişkiler
Türk cumhuriyetlerinin Türkiye’nin dış ticareti içinde önemli bir paya sahip olmadığını göstermektedir. İran ve Türkiye bölgedeki en faal ülkelerdir. Bu ülkelerin Türkiye’den yaptıkları ithalatın azımsanamayacak miktarda olduğu söylenebilir. 1995’de Türk cumhuriyetlerinin toplam ithalatlarının % 5.9’u BDT dışındaki ithalatlarının % 14.5’i Türkiye kanyaklıdır. Sonuç olarak, Türkiye ile ticari ilişkilerinin genişlemesi için Türk Cumhuriyetleri’nin ekonomin,n büyümesini beklemek yerinde olacaktır.
d) Yatırım ve Finans
Rusya’dan sonra Orta Asya Cumhuriyetleri’ndeki en büyük yatırımcı ülke Türkiye’dir. İlk büyük yatırımlar otel, gıda ve tekstil alanında gerçekleşmiştir.
e) Çok Taraflı İlişkiler
Türk iş adamaları Batılı meslektaşlarıyla kıyaslandığında, Türkiye’nin bu ülkelerde “köprü” rolün oynanmasına elverişli bazı özelliklere sahip oldukları görülmektedir. Türk iş adamları devletin iktisadi işlerde müdahaleci bir aktör olduğu ortamlarda iş görmeye alışıktırlar. Mahrumiyetlere diğer yabancılara göre daha kolay uyum sağlayabilmektedirler. Türkler yerel hayata ve kültüre daha kolay uyabilmekte ve yerel dilerlide daha kolay öğrenebilmektedirler.
31) SOVYET SONRASI ORTA ASYA’DA
TÜRKİYE’NİN DIŞ POLİTİKA AÇILIMLARI :
ÖZBEKİSTAN VE TÜRKMENİSTAN İLE İLİŞKİLER
Erhan BÜYÜKAKINCI
Giriş
1991 yılı sonunda Aşkabat Zirvesi ve Almatı Deklarasyonu ile birlikte, eski SSCB’den ortaya çıkan tüm Orta Asya cumhuriyetlerinin Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) üyesi olmaları.
Rusya’nın eski SSCB alanındaki çıkarları çok boyutludur ve eski merkezi planlama sisteminin de yarattığı karşılıklı bağımlılık mekanizması, Rusya’nın ve Diğer eski SSCB’den ortaya çıkan devlet yapılarının çıkarlarının birbirlerinden kolayca ayrıştırılmasına da engel olmaktadır.
I) Sovyet Sonrası Orta Asya Coğrafyasının Temel Özellikleri : Güvenlik Sorunsalı ve Liderler
A) Özbekistan ve Türkmenistan’ın Orta Asya’nın Güvenlik Çerçevesine Bakış Açıları
Ülkelerin liderlerinin uluslararası konjonktürünün içsel dinamikler ışığında farklı algılama biçimleri de bölge içi bütünleşme hareketlerine ve bölgeselleşme eğilimlerine engel olmaktadır. 90’lı yıllarla birlikte bağımsızlık deneyimini daha çok ekonomik araçlarla algılamak ve geliştirmek isteyen Türkmen politikacılar, ülkenin doğal kaynaklarını uluslararası piyasalara sunma öncelikli politikalar üretme eğilimine girişmişler ve bölgenin bütününü ilgilendiren güvenlik sorunsalı çerçevesinden uzaklaşma tercihlerini “aktif tarafsızlık” politikası adı altında uluslararası çevrelere duyurma çabasına girişmişleridir.
Orta Asya’daki din anlayışı ya da İslam’ın yorumlanması çerçevesinde tasavvufi (Sufi) geleneğinin egemen bu anlayışının merkezi her zaman için daha yerleşik bir kültür altyapısına sahip Özbekler olmuştur. 70’lerden itibaren bu alt-bölgedeki dinsel nitelikteki hareketlerin (Vahhabilik çerçevesinde) etkinlik kazanmaları ve yoğunlaşmaları… 1997 yılındaki Afganistan’ın Sovyetler tarafından işgalinin ana gerekçelerinden birisi de buydu ve 1988 yılında Moskova’nın geri çekilmesiyle başlayan, ancak SSCB’nin yıkılması ve Necibullah yönetiminin devrilmesiyle birlikte gelen Taliban rejimi altındaki dinsel öğelerin egemenliği aslında yetmişli yıllarda yaşananların bir yenilenmesiydi. Din faktörü, Orta Asya güvenliği çerçevesinde iç tehdit kaynağından daha çok dış kaynaklı bir etki/yönlendirme aracı olarak yorumlanmaktadır.
Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan’ın Rusya yanlısı savunma ve güvenlik politikaları Ekim 2000’de Kolektif Güvenlik Paktı’na üye olmalarıyla daha netleşmiş durumdadır.
B) Orta Asya Politikasında Lider Değişkenleri ve Girişimci Stratejiler
J.N. Rouseau’nun “dış politikanın bilimsel incelemesi”, sistem, toplum, hükümet, bürokratik ve lider değişkenleri olarak kısaca anacağımız bu bağımsız değişkenlerin, belirli konjonktür ve saman aşamasında, farklı şiddet ve yoğunluklarda etkili olabilecekleri varsayımından hareketle, dış politika stratejilerindeki farklılıklarını sunabilmek amacıyla bir tipoloji geliştirme çalışmasında bulunmuştur.
Orta Asya’daki eski Sovyet cumhuriyetlerinin nerdeyse tamamında lider değişkenlerinin ülke dış politikasına yaptığı etkinin çok şiddetli olmasıdır.
Tek lider yaklaşımı ile müzakere etmek devletin, özellikle de Batılı ülkelerin dış politikası için daha kolay ve daha esnek bir yöntem olarak algılanmaktadır.
Tümken dış politika ilkelerine “sürekli tarafsızlık”, Türkmenistan’ın Rusya ve BDT karşısındaki bağımsızlığını güçlendirmek, Orta Asya bölgesi içersinde istikrarın genelleşebilmesi, ülkenin zengin doğal kaynaklarını pazarlamak, Türkmenistan’ın jeopolitik konumunu ön plana çıkartmak.
II) Doksanlı Yıllarda Gelişmekte Olan İkili İlişkiler
A) Türkiye’nin Orta Asya’ya Yönelik Dış Politikasının Ana Hatlar
1) Türk Modeli
Orta Asyalı liderlerin hem Rusya’ya karşı denge politikası izlemek için, hem de eski Sovyet alanındaki parçalanmalara engel olmak için hem Ankara’ya, hem de Bakü’ye karşı çok aşırı temkinli politikalar izlediklerini söylemek olasıdır.
2) Türkiye’nin Orta Asya’ya Yönelik İzlediği Dış Politika Stratejileri
Türkiye’nin Orta Asya cumhuriyetlerine yönelik ilişkilerini geliştirmek için birbirini destekleyen üç farklı strateji; ilk olarak, ikili ilişkiler bağlamında mali, ticari ve kültürel nitelikteki belirli politikalar izlemiştir. İkinci strateji ise, Türkiye’nin bu ülkelere yönelik politikalarını ve projelerini yönlendirecek ve birbirleriyle uyumlaştıracak kurumların oluşturulmasıydı. Üçüncü olarak da, devletin dışında özel girişimcilerin de dış politika aktöreleri olarak tanınması söz konusuydu.
İkinci stratejiye örnek, TİKA, Türk Eximbank, TÜRKSOY’u sayabiliriz.
Gülen okullarının ardında Batılı ülkelerin desteğinin bulunduğu savı, ılımlı ve devletçi bir İslam anlayışının Orta Asya ülkelerinde yaygınlaştırılması ve dolayısıyla Rusya ile köktendinci eğilimlerin söz konusu bölgedeki hegemonya arayışlarına set oluşturması gerekçelerine dayandırılmaktadır.
Doksanlı yıllar boyunca Türk hükümeti, Dostluk ve İşbirliği anlaşmaları imzaladığı Orta Asya ve bazı Kafkas devletleriyle askeri alanda eğitim teknik ve bilimsel işbirliği anlaşmaları ile savunma sanayi işbirliği anlaşmaları imzalanmıştır.
Türkiye’deki askeri makamların 1997 yılından itibaren, istikrarsız koalisyon hükümetlerinin dışında farklı bir dış politika aktörü konumuna geldikleri dikkat çekmektedir.
B) Doksanlı Yıllarda İkili İlişkilerin Değerlendirilmesi
1) Türk – Özbek İlişkilerine Özel Bakış : Siyasal Gerginliklerden Uzlaşı Sürecine
Özbekistan ile ilişkilerin gerginleşme nedenlerinden birincisi, Kerimov’a muhalif olan liderlerine…
1994’ten itibaren tüm Özbek vatandaşlarının ülkelerine dönmeleri emrinin getirilmesi ve bunu takiben Özbekistan’da etkinliklerini sürdüren Türk özel okullarının kapatılması, ikili ilişkilerdeki gerginleşmenin ikinci aşamasını oluşturmaktadır. Kerimov’un Türkiye’ye yönelik ilişkileri soğutma politikasının gerisinde yatan ikinci nedeni ise, köktendincliğe yönelik savaşımın gerekçelerinde bulunmaktaydı.
Özbek yönetiminin, gerek Orta Asya içinde gerekse Avrupa’da (özellikle Çek Cumhuriyeti’nde) meşru ve gayrı meşru nitelikteki operasyonlarla muhalifler avına çıkması, uluslararası kamuoyunda çok tepki uyandırmıştır.
11 eylül sürecinde mağdur olduğunu iddia eden devletlerin uluslararası teröre karşı uluslararası kamuoyu nezdinde sürdürdüğü islami hareketlere karşı baskıcı politikalarını meşru kılacak zemini de yaratıyordu.
2) Türk – Türkmen İlişkilerinde Ekonomik Araçların Kaçınılmaz Ağırlığı
Aktif tarafsızlık politikasının ana gerekçesini oluşturan ekonomik kalkınma hedefi, Türkmenistan’ın büyük ölçüde dış piyasalardan borçlanarak enerji sektörünün gelişimi ile tarımsal sanayinin desteklenmesi olarak özetleyebileceğimiz bir strateji içersine oturtulmuştur.
1997 yılının sonlarına Türkiye ile Rusya arasında imzalanan Mavi Akımca dair anlaşmadan sonra Türkmenbaşı’nın Ankara hükümetine yönelik söyleminde tok değişikliğine gittiği ve eleştirilerini arttırdığı gözlenmekteydi.
TÜRKİYE, RUSYA, KAFKASYA VE ORTA ASYA
28) SOĞUK SAVAŞ SONRASINDA TÜRKİYE – RUSYA İLİŞKİLERİ
Erhan BÜYÜKAKINCI
Giriş
Türk – Rus ilişkilerini daha çok siyasal sorunlar ve güvenlik kaygıları çerçevesinde ele almayı tercih etmiştir. 1980’li yıllardan itibaren ikili ilişkilerin daha işlevselci bir yaklaşımla farklı bir boyut aldığı gözlemlenmektedir. Türk dış politikasındaki karar alma sürecinde, dış dünyaya açılmak amacıyla ekonomik araçların daha da önemli olarak algılanmalarıdır.
Uluslararası ilişkilerin kuramsal açılımlarında işlevselci kulun önerdiği gibi, (siyasal) sorunların yoğunlaştığı ve kemikleştiği ilişkiler çerçevesinde işlevsel (örneğin, ekonomik) araçlarla işbirliği potansiyelinin araştırılması ve geliştirilmesi, her an krize dönüşebilecek olası gerginliklerin aşılabilmesi ve üzerinde uzlaşılabilecek ya da ortak kazanımlar elde edilebilecek alanların ön plana çıkarılmasını olanaklı kılar.
(Mitrany, işlevsel araçlarla işbirliğinin yaratılmasından dolayı bir ilişki çeşitlenmesi olacağından uzun vadeli uzlaşı potansiyellerinin attığı ve genelleştiği bir karşılıklı bağımlılık sürecini de öngörmektedir.)
I) Tarihte Türk – Rus Çekişmesi
A) Ampirik Model Olarak Türk – Rus Çekişmesinin İncelenmesi :
“Süregelen Rekabetler” Ve Büyük – Küçük Güçler Arasındaki İlişkiler
“süregelen rekabetler” yaklaşımı, toraksal yakınlık, uzun bir tarih biliminde belirli sıklıklarsa çatışan ulusların arasındaki ilişkilerin yapısını açıklamak amacındadır.
Small-Singer ikilisinin “büyük” (major power) ve “küçük” (minor power) güçler kategorilerinden…
Midlarsky, Singer ve Small’un çalışmalarında… 1815-1945 arasındaki uluslararası sistemin genel yapısı ve aktörlerin statüsü nicel çalışmalar bağlamında ele alındığında “genel/bütünsel sistemler” (total systems) ve “merkezi sistemler” (central systems) ayrımına giderler. Genel sistemler, uluslararası sistem içersindeki bütün bağımsız birimlerin etkinliklerini göz önüne alırken, merkezi sistemler yalnızca Avrupa eksenli diplomatik ilişkiler sürecinin parçasıdır.
Ünlü ikili çatışma modelleri Rusya – Türkiye, Çin – Japonya ve Fransa – Almanya üzerinde yoğunlaşmaktadır.
(Davranışsalcı J. Vazquez’in The War Puzzle adlı yapıtında ileri sürdüğü gibi çatışmacı eğilimlerin ortaya çıkış nedenleri üç kaynaktan olabilir: Topraksal yakınlık, iç dinamikler, ileri gelen etkileşimler.)
“Barış” ve “işbirliği” dönemleri, Rus – Türk ilişkilerinin beş yüzyıllık tarihinde istisnaları oluşturmaktadır.
B) Türk – Rus İlişkilerinin Tarihsel Boyutu
Sovyet Rus yönetimi, Osmanlı hükümeti İstanbul’da görev başında iken bile, Haziran 1920’de Ankara’daki TBMM hükümetinin meşruiyetini tanımakta tereddüt etmemiştir. 1921 yılında imzalanmış Moskova ve Kars Antlaşmaları, Türk – Sovyet sınırının ana hatlarını belirlemekteydi. 1925’te Paris’te imzalanan Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması, 1927 Mart’ında Ticaret ve Seyrisefarin Antlaşması.
Montreux Boğazlar Sözleşmesi çok taraflı müzakereler aşamasında Türk ve Sovyet tarafları birçok açılardan farklı görüşleri ileri sürmekteydi.
1936 yılından itibaren geliştirilmeye çalışılan Türk – İngiliz yakınlaşmasının ardında yatan nedenlerden birisi de, her an Moskova’dan gelebilecek istemlere karşı İngiliz kartını elde tutabilme çabasıydı.
Stalin yönetimi, Balkanlar ve Doğu Avrupa’ya yönelik yayılmacı politikalarını ön plana çıkarırken, Mart 1945’te Türk – SSCB 1925DostlukAntlaşması’nı artık uzatmayacağını duyurmuş ve Doğu Anadolu toprakları ile Boğazlarını Türk hükümetinden isteyecek kadar ileri gitmişti. Türk Amerikan yakınlaşması, bu bağlamda Moskova’ya karşı Ankara’nın belirli bağışıklık politikalarını geliştirme açısından çok önemlidir. Stalin’in ölümünden sonra Türk-Sovyet ilişkilerinde iyileşme sürecini gözlemlemek olasıdır.; Kruşçev’in SBKP’nin başına seçilmesiyle birlikte “barış için bir arada yaşama” ilkesinin SSCB dış politikasına yansıması, yayılmacı politikaların ve siyasal nüfuz yönteminin kısmen etkilerini yitirmelerine yol açmıştı. Sovyet yönetimi, Mayıs 1953’te verdiği nota ile güney komşusuna yönelik istemlerden vazgeçse de…
12 Eylül askeri darbesinin ardından, görev başındaki askeri hükümet ülkenin dış politika seçeneklerini çeşitlendirmeyi amaçlayarak Moskova ile Washington arasında belli bir denge politikası izlemeyi kararlaştırmıştı.
c) Doksanlı Yılarda Türkiye ve Rusya’da İç Politikada Alanındaki İstikrarsızlıklar
ve Uluslararası Plandaki Yeni Arayışlar
Türk karara alıcılarının daha esnek bir dış politika söylemiyle Soğuk Savaş sonrasına geçişi en az zarar ile atlatma çabasındaydılar, çünkü ülkenin azalan jeostratejik önemini yeniden tanımlama çabasında ön olana çıkan söylemler, Türkiye’nin ateş çemberi, ortasında bir huzur adası olduğu argümanı ile “Türk modeli” yaklaşımını geliştirmekteydi.
1991 yılı, Türk dış politikasının dönüm noktalarından biridir: Körfez Savaşı, SSCB’nin dağılması, eski Yugoslavya’daki savaşın bağlaşması ve Yukarı Karabağ’daki kıvılcımların yeniden ortaya çıkması.
“Türk modeli”, dem laik, hem demokratik hem de serbest piyasa anlayışını benimsemiş, nüfusun çoğunluğu Müslüman olan bir ülke seçeneği olarak sunulmaktaydı.
1980’li yılların getirdiği ekonomideki liberalleşme eğilimleri, küreselleşmeye uyum sağlama çabaları ve ekonomik bütünleşme grupları içinde yer alma arzusu, Türkiye’nin yeni pazarlara açılmasını ve dış dünya ile bütünleşmesini zorunlu kılmaktaydı. ECO (Ekonomik İşbirliği Örgütü) ve KEİB (Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü) yeni coğrafyalardaki ekonomik işbirliği potansiyellerini geliştirmeye yönelik çabalardı. İslam Konferansı Örgütü ile ilişkileri geliştirmek çabası, önemli bir politikadır.
D) Yeni Bir Kimlik Arayışında Çelişkiler ve Yapısal Sorunlar:
Rus Dış Politikasındaki Dönüşüm
Avrasyacılık ile Atlantikçi bakış açısı arasındaki rekabet farklı bakanlıklarda destek bulurken, Rus dış politikası için kısa ve orta vadede etkin olabilecek seçeneklerin belirginleşmesine de katkıda bulunuyordu; bu bağlamda eski SSCB alanı içersinde yer alan yeni bağımsız devletlerle olan ilişkiler, Moskova’daki karar alıcılar için, farklı bir duyarlılık alanı oluşturmaktaydı.
III) Doksanlı Yıllarda Türk – Rus İlişkilerinin Siyasal Yönleri :
Eski ve Yeni Sorunlar
A) Güvenlik Sorunları ve AKKA’ya Tarafların Bakışı
1990 Kasım ayında Paris Şartı ile birlikte imzalanan ve 1992 yılında yürürlüğe giren Avrupa’da Konvansiyonel Kuvvetler Antlaşması, Avrupa’nın güney kanadında konuşlandırılmış silahların ve askerlerin sayısının belirli kotalara indirilmesini öngörmekteydi.
Kafkaslar’daki etnik çatışmaları ve İran etkenini bahane göstererek, Rusya, söz konusu bölgenin AKKA kapsamından çıkarılmasını talep etmişti. Rusya, indirim kotalarını uygulamayacağını tek taraflı olarak Eylül 1993’te bir nota ile ilgili taraflara göndermiştir. Halen Ermenistan – Türkiye sınırı Rus askerleri tarafından korunmaktadır.
B) Türk Boğazları ve hazar Petrolünün Batı’ya Taşınması Sorunu
Her çağda bir dünya devleti olma arayışındaki Rusya’nın uluslararası taşıma yollarıyla bağlantılarını geliştirmek açısından tarih içersinde Türk Boğazlarına olan ilgisi zamanla kemikleşen bir sorunsala dönüşmüştür. Rusya federasyonu deniz yoluyla yaptığı dış ticaretin % 65’ini Türk Boğazları kanalıyla gerçekleştirmektedir.
Rus hükümeti, Montreux Sözleşmesi’nde düzenlenmiş serbest geçiş hakkına ilişkin ihlaller olduğu gerekçesiyle söz konusu tüzüğün geri çekilmesini talep etmekteydi.
1994 Tüzüğü’nün yumuşatılması ve gözden geçirilmesi konusu, 6 Kasım 1998 tarihinden itibaren yürürlüğe giren Türk Boğazları Deniz Trafiği Düzeni Tüzüğü’nün kabulüyle sonuçlanmıştır.
Karadeniz kıyısındaki Novorossiisk limanını Hazar petrollerinin dünya piyasalarına dağıtıldığı merkez yapma arayışları, 90’lı yıllarda ön plana çıkan bir politikaydı.
C) Nüfuz Alanları Tartışması
1993 – 1997 arasında aşırı ulusçu ve tarikatçı etkenler…
Türk lideri Rusya’nın tepkilerini önemsemekteydiler. Türkiye’yi yeni bir “Büyük Ağabey” konumunda görmek istemediklerini açık açık dile getirmekteydiler.
Rusya ile Türkiye arasında görüş ayrılığı, Yukarı Karabağ’daki Ermenistan-Azerbaycan çatışmalarıdır.
D) Çeçen Savaşları ile Kürt Sorununun İkili İlişkiler Üzerindeki Etkileri
1994 Aralık ayında Rusya’nın Çeçenistan’da başlattığı askeri müdahale Türk-Rus ilişkilerinde gerginliği tırmandıran yeni sorunlardan biri olarak ortaya çıkmıştı.
İç politikadaki baskıların tersine, Türk hükümeti Çeçen sorununu daima Rusya’nın içişleri kapsamında bir konu olarak değerlendirmiş ve Batılı ülkelerle ortak bir söylem benimseme yoluna gitmiştir. II. Çeçen Savaşı ile birlikte, Ankara’nın takipsizliğe yönelmesi Moskova’nın her an Kürt sorununu bir koz olarak kullanma riski yatmaktaydı.
III) İkili İlişkilerin İktisadi ve Ticari Boyutu
Siyasal sorunlardan dolayı oluşan gergin ilişkiler, genellikle iktisadi işbirliği olanaklarını kısıtlamaktadır.
Türk Müteahhitler Birliği 2000 yılı Temmuz ayı itibariyle Rusya’da aldıkları inşaat projelerinin tutarı 9.830 milyar doları bulmaktadır.
A) Türkiye ve Rusya Arasındaki Ticari İlişkilerde Enerji Ürünlerinin Yeri
Türkiye, Finlandiya’dan sonra Avrupa’da Rus doğal gazına en bağımlı ülke konumundadır.
B) Karadeniz Bölgesinde Yeni İşbirliği Girişimleri
KEİB girişimi, çatışmacı ilişkilere mahkum olmuş devletler arasındaki müzakere ortamının sağlanabilmesi ve dolayısıyla bölgesel işbirliği olanaklarının geliştirilebilmesi fırsatlarını da birlikteliğinde getiriyordu.
KEİB’teki kısmi kan kaybının ana gerekçeleri arasında, teşkilatın ana direkleri olan Türkiye ve Rusya’daki ekonomik krizlerle birlikte farklı gümrük rejimlerine yönelik yükümlülüklere girmeleri sayılabilir.
C) Doksanlı Yılların Ticari İlişkilerinde Yeni Bir Boyut: Bavul Ticareti
“Bavul Ticareti” olarak adlandırdığımız gayrıresmi yollarla mal ticaretinin Türk-Rus ilişkilerinde özel bir konumu bulunmaktadır.
1995 sonrasında Rus gümrük kitaplarında uygulanan sıkı denetimlerin ardından ve Türk mallarında belirli kalite sorunlarının yaşanmasıyla birlikte, Türkiye-Rusya arasındaki bavul ticareti hacminde belirgin bir azalma görülmüştür.
29) TÜRKİYE’NİN GÜNEY KAFKASYA’YA YÖNELİK DIŞ POLİTİKASI
Ali Faik DEMİR
Giriş
Traskafkasya ya da diğer bir ifadeyle Güney Kafkasya, üç devletten, Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan’dan meydana gelmektedir.
Transkafkasya Türkiye açısından stratejik değerde görülen Orta Asya ile ilişki kurulmasında da köprü vaziyetindedir.
I- Bölge Devletleri ile İlişkiler
1 – Azerbaycan
Başkenti Bakü’dür. 59 reyon (bölge), 11 şehir ve 1 özerk cumhuriyet (Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti) ve 1 özerk bölgeden (Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi) müteşekkildir.
Transkafkasya’daki tek Müslüman ülke olması… Şii olan Azerbaycan, mezhep bakımından İran’a yakın olmakla birlikte İran gibi radikal İslami anlayışı benimsememesi ve laik modeli hedeflemesi bakımından Türkiye’ye belki de daha yanındır.
a – Ayaz Muttalibov Dönemi
18 Ekim 1991’de bağımsızlık ilan edilmiştir. Türkiye, diğer sorunlarında da olduğu gibi, bölgeye yönelik bir master plan hazırlamıştır. Olaylar geliştikçe, sorunlar ortaya çıktıkça ve iç-dış dengeler değiştikçe dış politika üretilmiştir.
b – Elçibey Dönemi
ABD ve Batı ülkeleri ile iyi ilişkiler kurarken İran ve Rusya ile daha mesafeli olmuştur.
Elçibey’in başta Rusya’ya karşı bu mesafeli politikaları ve bölgesel dengeleri bozarak, Türkiye lehine tutum takınması doğal olarak Moskova’yı çok rahatsız etmiş, bu nedenle Dağlık Karabağ sorununda Azerbaycan’a karşı Ermeniler’i desteklemiş, ülke içi muhalif hareketleri kışkırtmıştır.
c – Aliyev Dönemi
Aliyev, dış politikayı Elçibey döneminin mutlak Türk taraftarı uygulamalarından çıkarmış, ülke çıkarlarına uygun olarak tüm bölge ve dünya devletlerinden faydalanacak politikalar izlemeye başlamıştır.
Türkiye, KKTC ile Azerbaycan arasındaki temasların arttırılmasını, iktisadi, sosyal ve kültürel alanlar başta olmak üzere tüm alanlarda ilişkilerini geliştirmesini arzu ettiğini açıklamıştır.
2 – Ermenistan
Bölgenin en küçük ülkesi olan Ermenistan başkenti Erivan’dır.
Türk Devletleri’nin birbirine yakınlaşmaları ve ortak politika uygulamaları, Ermeniler’de gittikçe büyüyen vir Türkler tarafından sarılma korkusunu yaratmıştır.
a – S.S.C.B. Sonrası Yaşananlar ve Ter Petrasyon Dönemi
Ermeni Parlamentosu 23 Eylül 1991’de bağımsızlığını ilan etmiştir. Turizm, iki halkı birbirine yakınlaştıran, birbirlerini tanımalarına olanak veren bir unsur teşkil etmiştir.
Ermenistan’da iç sorunlar ve özellikle Dağlık Karabağ çatışması, ülke yönetiminde değişimlere neden olmuştur. Petrosyan, muhalefetinin baskılarına daha fazla dayanamamış ve Şubat 1998’de görevinden istifa etmiştir.
b – Koçaryan Dönemi
27 Ekim 1999’da Ermenistan Parlamentosu’na yapılan bir baskın sonucunda Başbakan Sarkisyan, meclis Başkanı karen Demirciyan ve 6 kişi hayatını kaybetmiştir.
Rusya, bölgede Ermenistan’ın önem verdiği ve en yakın müttefiki olup, gerek ülke içindeki gerek bölgedeki sorunlarda desteği hayati önem taşımaktadır.
1922’den bu yana Yunanistan, ermeni askerilerinin yetiştirilmesine destek vermektedir. Haziran 1996’da iki ülke savunma işbirliği antlaşması imzalamışlardır. Bu gelişme, Türkiye tarafından anti-Türk bir cephe oluşturuluyor şeklinde kabul edilmiş ve tepki görmüştür.
Ermenistan, Yunanistan ile işbirliği projelerine İran’ı da katmak istemiştir. Sonunda üç devlet 12 Haziran 1999’da bir askeri işbirliği antlaşması imzaladıklarını açıklamışlardır. Türkiye’ye göre, Rusya da bu ittifakın gizli ortağıdır.
Petrosyan’ın dönemi Türkiye ile ilişkiler açısından genel anlamı ile olumlu geçmiştir. Ekonomik ilişkiler, ambargo ve Dağlık Karabağ ipoteğinde bulunmakla birlikte sürmektedir.
Koçaryan’ın başkanlığa gelmesi, ilişkilerde bir durgunluğu be güvensizliği getirmiştir. Türkiye’nin iki ülke arasındaki ilişkileri Sağlık Karabağ’a bağlanmasından rahatsız olduğunu belirtmiş ve o zaman Ermenistan’ın da soykırım ve başka konuları ilişkilerde ön koşul yapabileceğini ifade etmiştir.
Ermenistan, Türkiye’nin bir an önce Dağlık Karabağ yüzünden uyguladığı ambargoyu kaldırmasını ve yine iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin kurulmasını istemektedir.
Türkiye ile Ermenistan arasında ilişkilerin düzelmesi için son dönemde atılan en önemli adımlardan biri, Mart 200’de resmi bir niteliği olmayan “Türk Ermeni Uzlaşma komisyonu”nun meydana getirilmesidir.
3 – Gürcistan
Ülke içinde iki özerk cumhuriyet (Abhazya, Acarya) ve bir özerk bölge bulunmakta başkent ise Tiflis. Coğrafi olarak Gürcistan üçe ayrılmaktadır. Ülkenin kuzeyinde yer alan Büyük Kafkas bölgesidir. İkinci olarak güneyde yüksek platoların bulunduğu bölge, son olarak ise iki bölge arasındaki üçgen şeklindeki Karadeniz’e kıyısı olan ortadaki alan bulunur.
Kızıl Ordu Gürcistan’a girmiş ve 25 Şubat 1921’de Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ilan edilmiştir.
a – S.S.C.B. Sonrası Dönemde Yaşananlar
31 Mart 1991’de yapılan referandumla halkın % 93’ü bağımsızlık yönünde oy kullanmıştır. Gürcistan, SSCB içinde Batlık ülkelerinden sonra ilk bağımsızlığını alan ülke olmuştur.
Gamsahurdiya, milliyetçi politikalarıyla azınlıkları korkutmuştur.
b – Şevardnadze Dönemi
Şevardnadze, iktidara geldiği zaman önemli bir dış desteğe sahip olmuştur. Abhazya, Osetya ve Gamsahurdiya yanlılarının bulunduğu Megrelya’da savaş hali sürmüştür.
Şevardnadze Türkiye ile kurduğu bu sağlam ilişkilerden çok kısa bir süre sonra Rusya ile dostluk ve işbirliği antlaşması imzalamış, ardından Mart başında BDT’ye üye olma kararını onaylamış ve hemen ardından aynı ayın sonunda BİO’ya katılmıştır.
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel 15 Ocak 2000 tarihinde “Kafkas İstikrar Paktı” düşüncesini Şevardnadze ile tartışmıştır.
Türkiye Abhaz ve Oset sorunlarının bir an önce barış ile sonuçlanmasını arzulamaktadır.
II Türkiye’nin Bölge İle Ekonomik İlişkilerinin Genel Değerlendirmesi.
Aliyev ile birlikte Azerbaycan politikasında reelpolitik öne çıkmış ve Azerbaycan siyasi ve ekonomik beklentilerini açıkça ortaya koyarak bu ihtiyaçlarının karşılanmasında destek olana daha yakın olacağını ifade etmiştir.
Türkiye – Ermenistan ekonomik ilişkilerinin gerçekleşmemesi; Dağlık Karabağ sorunu,, iki ülkeyi hatta bir açıdan tüm Kafkasya’yı kilitlemektedir.
1991 ve 1992 yılları ekonomik ilişkilerin gerçekleşebildiği bir dönem olmuştur.
Türkiye – Ermenistan arasındaki ticari ilişkiler, Azeri – Ermeni savaşı ile son bulmuştur. Coğrafi anlamda Türkiye ile Azerbaycan arasında sıkışan Ermenistan için İran ve Gürcistan Hatay damarı haline gelmiştir.
Bu bölge ile ekonomik ilişkilerimiz BDT ile ta da KEİÖ ülkeleriyle ilişkilerimizin de altında kalmaktadır.
III Bölgedeki Çatışmalar ve Türkiye’nin Yaklaşımları
1 – Dağlık Karabağ Sorunu
Dağlık Karabağ sorunu, SSCB’nin dağılma sürecinde ortaya çıkan ve bölge açısından önemli sonuçlar doğuran bir gelişmedir. Büyük çoğunluğu Azerilerden oluşan özerk bölge, büyük oranda Ermeniler’in eline geçmiştir.
28 Mart 1988’de SSCB’nin Yüksek Sovyet’i Dağlık Karabağ’ın isteğini reddetmiştir. Ermeni Ulusal Hareketi ve Azerbaycan Halk Cephesi oluşturulmuştur.
1 Aralık 1989’da Ermenistan tarihi bir kara alarak, Dağlık Karabağ2ı kendisine bağlayan kararı dünyaya ilan etmiştir. Eylül 1991’de dağlık Karabağ bağımsızlığını ilan etmiştir. Bunun üzerine Azeri kuvvetleri Karabağ’a karşı harekete geçmiş ve Ermeniler de buna cevap vermişlerdir.
BM’nin ve AGİT’in çabaları sonunda Mart 1992’de Minsk Konferansı oluşturulmuştur. Konferansın on bir üyesi Karabağ’da bir ateşkes sağlamak, savaşan kuvvetlerin çekilmesini gerçekleştirmek ve Minsk’de yapılacak barış konferansını hazırlamayı hedeflemişlerdir.
Bir yandan İran’ın sorununun çözümünde öne çıkası, diğer yandan Ermeniler’in ateşkes yaparken saldırmaları Türkiye’nin tepkisine neden olmuştur.
2 – Abhazya Sorunu
Sovyetler’in dağılma süreciyle beraber, tüm eski cumhuriyetlerde olduğu gibi, Abhazya’da da milliyetçi hareketlenme görülmüştür.
22 Ekim 1993’de Gürcistan BDT’ye girmeyi kabul etmiş ve antlaşma imzalamışlardır. Gürcistan’ın yakınlaşması üzerine Rusya da hemen politikalarını değiştirmiş, Gürcistan’a yakınlaşmak için Abhazlar’a olan desteğini askıya almıştır.
Abhazya, bağımsızlık isteğini sürekli vurgulamakta ve diğer devletlerce tanımamakla birlikte bağımsızlığı uğruna mücadelesini sürdürmektedir.
Abhazya, her şeye rağmen, bağımsızlığını tanımamakla birlikte, rusya2nın desteğiyle BDT içinde eyrı bir statü kazanma mücadelesi vermektedir.
Abhazya savaşı, Türkiye’nin Kafkasya’ya yönelik resmi ve yarı resmi politikalarının farklılığının göstergesi olmuştur.
Gayrı resmi politikaların anlaşılması için Türkiye’deki Abhazlar’ın durumlarına ve yaklaşımlarına bakmak gerekmektedir. İstanbul, Adapazarı, Düzce, Eskişehir, Samsun gibi yörelerde yaşayan 600.000-700.000 arasında Abhaz kökenli Türk vatandaşı olduğu tahmin edilmektedir.
