Kara Kedi – Edgar Allan Poe

Geçtiğimiz gün Masters Of Horror dizisinin ikinci sezonunda bir E.A. Poe uyarlaması ile karşılaştım. Yönetmen Stuart Gordon gerçekten de başarılı bir yorumlamayla çıkmış karşımıza. Hal böyle olunca Poe’nun sevdiğim güzel hikayesine  yer vermeden geçemedim…

Anlatacağım bu şaşılası hikâyeye inanacağınızı sanmıyor, sizi de inanmaya zorlamıyorum. Benim, kendimin inanmadığım bir şeye sizleri inandırmağa kalkışmam delilik olur. Buna karşın deli değilim ve düş de görmedim. Ama yarın öleceğim için, bugün içimi dökmek istiyorum. Amacım herkese açık, kısaca, çeşitli düşünceler, görüşler ileri sürmeden, evimde olup bitenleri anlatmak. Bu olaylar, en sonunda beni dehşete düşürüp şiddetli, çok büyük sıkıntılar içinde kıvrandırdılar ve yıkıntımın nedeni oldular. Gene de bunları açıklamaya çalışmayacağım. Bana dehşetten başka bir şey vermeyen bu olaylar, başkalarına korkunç gelmediği gibi, abartılmış da gelebilir. Belki, ileride, benden daha sakin, daha bilinçli ve daha az etki altında kalan birisi, anlatacağım şeylerin birbirlerini doğal biçimde izleyen olaylardan başka bir şey olmadığını ortaya koyup, gördüğüm karabasanı gerçek basitliğine indirecektir.

Çocukluğumdan beri, uysallığım ve herkese, her şeye acıma duygum dikkati çekerdi. Bu acıma duygusu bende o kadar aşırıydı ki, arkadaşlarımın alaylarından yakamı kurtaramazdım. Özellikle hayvanlara çok düşkündüm ve ailem bir sürü yavru beslememe göz yummak zorunda kalırdı. Zamanımın çoğunu bu hayvanlara ayırıyor, en zevkli dakikalarımı onları besler ve severken duyuyordum. Bu acayip huy yaşım ilerledikçe daha belirgin bir hal almaya başladı ve belli başı zevklerimden biri olup çıktı, insana çok bağlı ve düşkün bir köpeği sevmiş olanlara bu zevkin derecesini anlatmam gereksiz. Bencillikten tamamiyle uzak ve çıkar gözetmeksizin kendini adamış hayvanın sevgisi ile, insanın hiç de sağlam temellere dayanmayan arkadaşlığı birbirinden çok farklıdır.

Genç yağımda evlendim ve karımın zevklerinin de benimkilere uygun olduğunu görerek çok sevindim Benim evcil hayvanlara düşkünlüğümü gören karım rasladığı acaip hayvan çeşitlerini eve taşıdı. Kuşlarımız, mercan balığımız, güzel bir köpeğimiz, tavşanlarımız, küçük bir maymunumuz ve bir kedimiz oldu. Olağanüstü iri ve güzel olan bu kedi kapkara ve son kerte kurnazdı. Kurnazlığından söz ederken köhne inançlara hiç de bel bağlamayan karım eski bir inanışa göre bütün kara kedilerin kalıp değiştirmiş cinler olduğunu söyler dururdu. Benim şimdi burada sözünü edişim, salt hatırıma geldiği içindir. Adı Pluto olan bu kedi en çok sevdiğim, uğraştığım hayvandı. Onu sadece ben beslerdim. Evin içinde nereye gitsem arkamdan gelirdi. Sokakta bile beni izlememesi için güçlük çekerdim.

Arkadaşlığımız bu şekilde yıllarca sürdü. Ne yazık ki, içkici oldum, (söylemeye utanıyorum) huyum suyum tamamiyle değişti, kötülüğe doğru yöneldi. Her geçen gün biraz daha sinirli, hırçın, başkalarının duygularına karşı saygısız oldum. Karıma da ağzıma geleni söylüyordum. Zamanda işi daha ileri götürerek dayak atmaya kadar vardırdım. Bu arada evdeki hayvanlar da huyumdaki değişiklikten paylarını almakta gecikmediler. Yalnız bakımsız bırakmakla kalmayarak, onlara kötü davranmağa da başladım. Buna karşın Pluto’ya olan aşırı sevgim, ona karşı sert davranmamı engelledi sayılır. Ama tavşanları, maymunu ve hattâ köpeği çevremde görünce tepelemekten kendimi alamıyordum. Alkolün etkisiyle hastalığım gittikçe arttı. Artık epey yaşlanmış ve dolayısiyle huysuzlaşmaya başlamış olan Pluto da tekmelerden sopalardan «nasibini» almağa başladı.

Bir gece şehrin meyhanelerini dolaşıp zilzurna eve döndüğümde, kedinin benden kaçmak ister tavırlar takındığını görür gibi oldum. Hayvanı yakaladım; kedi korkudan şaşkına dönerek elimi ısırdı. O anda sanki şeytan içime girdi ve sanki bir kötülük ruhuma sahip olmuş gibi, her yanım kötülük etmek zevkiyle titredi. Cebimden sustalı çakımı çıkardım, açtım ve zavallı hayvanın, boynundan yakalayarak, bir gözünü oydum. Bu yabanıllık sırasında titriyor, utancımdan yerin dibine geçiyordum. Sabahleyin aklım başıma gelince yaptıklarımı korku ve pişmanlıkla ansıdım. Ama bu duygular uzun sürmedi, yeniden içki âlemlerine dalarak yapmış olduğum bu kötülüğü belleğimden sildim. Bu arada kedi yavaş yavaş iyileşti. Oyulmuş olan gözünün çukuru her ne kadar korkunç görünüyorsa da, ıstırap çeker bir durumu yoktu. Her zamanki gibi evin içinde dolaşıp duruyordu ya, pek tabiî olarak beni görünce korkuyla kaçmaktaydı. Eskiden beni pek seven hayvanın bu hareketini görünce ilkin üzüldüm, ama bu duygu giderek tiksintiye dönüştü. Bundan sonra beni uçurumun kıyısına getiren KÖTÜLÜK bütün ruhumu sardı. Bu ruhsal durumu felsefede bulmak mümkün değildir. Yaşadığıma inandığım kadar, kötülüğün de insanlığın ilk ve temel içgüdülerinden biri olduğuna, insan karakterine yön veren belli başlı duyguların birini oluşturduğuna inanıyorum. Sadece yapılmaması gerektiği için, saçma yada kötü bir hareketi yüzlerce kez yapmamış insan var mıdır? Bütün bilincimize ve mantığımıza karşın, sırf kabul edilmiş oldukları için bozma eğilimi duyduğumuz töreler, düzenler yok mudur? İşte bu kötülük isteği beni uçuruma sürükleyen son güç oldu. Sırf eziyet etmek, huyuma aykırı davranış olmak için suçsuz hayvanlara kötülük ediyordum. Bir sabah, kedinin boynuna bir ip geçirip, onu bir ağacın dalına astım. Bunu yaparken gözlerimden yaşlar boşandı ve acı bir pişmanlık duydum. Bu günahı, ruhumun hiçbir şekilde bağışlanma olanağına kavuşamaması için işlemiştim.

Aynı günün gecesi «Yangın var!» çığlıklarıyla uyandım. Ateş her yanı sarmıştı ve bütün ev alev alev yanıyordu. Karım, ben ve hizmetçi, kendimizi zorlukla dışarı atabildik. Hiçbir şeyi kurtarmak mümkün olmamıştı. Elimde avucumda ne varsa yangın hepsini silip süpürmüş, beni acınası bir durumda bırakmıştı. Bu yıkımla, işlemiş olduğum cinayet arasında bir ilişki kuramayacak kadar bozguna uğramış durumdaydım. Ama her şeyi eksiksiz anlatmak, size tam bilgi vermek istiyorum. Yangının ertesi günü yıkıntıyı dolaştım. Birazı söz dışı, evin bütün duvarları yıkılmıştı. Yıkılmayan, sadece,, evin ortasında olup, yatağımın başucunun dayandığı duvardı. Sıva yeni olduğundan, yangın burasını yıkamamıştı. Bu duvarın çevresine bir sürü insan toplanmış, büyük bir dikkatle gözlerini bir yere dikmiş bakıyordu. «Çok garip, çok tuhaf..» diye söylenmeleri bende merak uyandırdı. Yaklaştım ve duvara bakınca, sanki özellikle çizilmiş gibi, kocaman bir kedinin biçimini gördüm. Biçim kusursuzdu, âdeta örnekti. Hayvanın boynunda bir ip vardı.

Bunu görünce, �bakmaktan bile çekmiyordum� şaşkınlık ve korku içinde kaldım. Nedir ki, biraz düşününce, sorunu iyi kötü çözümledim. Kediyi, ansıdığıma göre, eve bitişik olan bahçedeki ağaca asmıştım. Yangın çıkar çıkmaz bir sürü insan bahçeye dolmuştu. Bunlardan biri kedinin boynundaki ipi kesmiş ve herhalde, evde uyuyanları uyandırmak niyetiyle, hayvanı pencereden içeri fırlatmış olacaktı. Bu arada yıkılan duvarlar öldürmüş olduğum hayvanı sağlam kalan duvar üzerine sıkıştırmış ve alevlerin etkisiyle fosfor işe karışınca, gördüğüm biçim ortaya çıkmıştı. İşi mantığımı ve sağduyumu kullanarak çözümlemiş olmama karşın, fecî manzara hayalimi altüst etmekten geri kalmadı. Aylarca kedinin korkunç şekli zihnimden çıkmadı ve bu arada pişmanlığa benzer ama ondan çok uzak bir duyguya yakalandım. Daha da ileri giderek kedinin yokluğunu duymağa başladım. Daha sık olarak dalıp çıktığım meyhanelere gidip gelirken aynı renk ve benzerlikte bir kedi aramaya koyuldum. Bir gece, yarı ayık durumda pis bir meyhanede otururken gözüm büyük bir cin yada rom fıçısının üzerinde duran kara bir cisme takıldı. Bir iki dakikadan beri aynı yere baktığım halde bu kara cismi neden görmemiş olduğuma şaştım. Fıçıya yaklaştım ve bu kara cismin kara bir kedi olduğunu gördüm. Bu, Pluto kadar iri ve bir yanı söz dışı, tıpatıp Pluto’ya benzeyen bir kediydi. Pluto’nun bütün tüyleri kapkaraydı, bu kedininse göğsünü kaplayan ak tüyleri vardı. Hayvana dokununca hemen yattığı yerden kalktı, mırladı, kafasiyle elimi okşadı ve bu tanışıklıktan duyduğu sevinci belirtti. Tam istediğim, aradığım kediydi bu. Meyhaneciye, hayvanı bana satmasını önerdim. Kedinin sahibi olmadığını ve zaten onu ilk defa gördüğünü söyleyerek, alıp götürmeme izin verdi.

Hayvanı okşamayı sürdürdüm. Eve gitmek üzere kalktığımda baktım, benimle gelmek istiyor. Çıktım, hayvan da arkamdan gelmeye başladı. Arada sırada durarak, onu okşuyordum. Sonra birlikte yürüyorduk. Eve hemen alıştı ve karımın baş gözdesi oldu. Ben buna fena halde içerledim ve hayvandan tiksinmeye başladım, istediğimin tam tersi olmuştu. Hayvanı görmek bile istemiyordum. Ama Pluto’ya yaptıklarımı düşününce bayağı utanıyor bu yüzden kediye kötü davranmaktan çekiniyordum. Bir süre hayvana vurmadım, ama zamanla ona karşı büyük bir kin duymağa ve ondan vebadan kaçar gibi kaçmağa başladım. Bu kinimin nedeni, kediyi eve getirdiğimin ertesi günü, tıpkı Pluto gibi, bir gözünün oyuk olduğunu görmemdi. Gelgelelim bu durum, karımın kediye karşı daha acıyıcı, koruyucu davranmasına yol açtı. Çünkü daha önce söylediğim gibi, karım da acıma duygusu son kerte aşırıydı. Kediye olan tiksintim arttıkça, hayvan tersine, bana daha çok sokuluyordu. Evde nereye gitsem adım adım arkamdan geliyor, oturduğum iskemlenin yanına uzanıyor ya da kucağıma çıkarak yaltaklanıp duruyordu. Ayağa kalkıp yürüsem ayaklarımın arasına dolanıyor yada tırnaklarını pantolonuma geçirerek üstüme doğru tırmanmaya çalışıyordu. Böyle anlarda kediyi bir vuruşta yok etmek istiyordum; ama biraz, daha önceki kötü anının yılgısı ve �evet, buna inanın!� daha çok da hayvandan korkum dolayısiyle böyle bir şey yapamıyordum. Bu korkuyu tanımlayacak sözcük bulamıyorum. Bu cezaevi köşesinde �açıklamaya utanıyorum� bu korku akla gelebilecek en budalaca bir karabasanın sonucuydu. Karım birçok kez kedinin beyaz tüylerine dikkatimi çekmişti. Beyaz tüyler, asmış olduğum Pluto ile bu kedi arasındaki biricik ayrımı belirtiyordu, ilk gün dikkatimi çekmemişti, ama zamanla yavaş yavaş bu tüyler gözümde belirli bir biçim, almağa başladı. Bu biçim, korku ve dehşetin ta kendisini temsil eden ölüm ve karabasan makinası da darağacının biçimiydi. Artık insanlık duygusunu tamamiyle yitirmiş bir yaratık durumuna gelmiştim. Benim yerimi sanki canavar ruhlu bir yaratık almıştı. Gece gün düz bir dakika huzur kalmamıştı bende. Gündüzleri bu canavar ruhlu yaratık benim yerimi alıyor, geceleri ise sonu gelmeyen korkunç karabasanların ağırlığı altında eziliyordum. Bu sürekli karabasanların etkisiyle, iyilik kavramının son kırıntıları da silindi gitti ruhumdan. Beynimde sadece kötülük düşünceleri yer etti. Uğursuz ve korkunç düşünceler bir an olsun yakamı bırakmaz oldu. Herkesten, her şeyden gittikçe daha çok iğrenip tiksinmeye başladım. Sonucunda, sürekli bir bunalım içinde bulunuyordum ve karım bütün bunlara göğüs germek zorunda kalıyordu.

Bir gün bir iş dolayısiyle karımla birlikte oturduğumuz yıkıntı evin bodrumuna indik. Kedi ayaklarımın arasında dolaşarak beni az kalsın merdivenlerden aşağı düşürüyordu. Kızgınlıktan çılgına dönerek orada duran bir baltayı yakaladım ve korkumu unutarak hayvana vurmak üzere kaldırdım. Eğer kaldırdığım gibi de indirebilseydim, kediyi o anda öldürecektim. Nedir ki, karım kolumu yakalayarak vurmama engel oldu. Bu araya girmeye çok fena sinirlenerek kolumu kurtardım ve baltayı bütün şiddetiyle karımın beynine yerleştirdim. Bir tek söz söylemeden düştü, öldü. Bu cinayeti işledikten sonra hiçbir vicdan sızısı duymadan ölüyü gizlemek işine giriştim. Ne gündüz, ne de gece, komşulara göstermeksizin cesedi evden çıkaramayacağımı biliyordum. Çeşitli çözüm yolları düşündüm. Bir ara, cesedi küçük parçalara bölerek yakmayı tasarladım. Daha sonra, mahzenin altını kazarak oraya gömmeyi daha uygun buldum. Bundan başka, ölüyü bahçedeki kuyuya atmak, bir sandığa yerleştirip, sanki bir eşya imiş gibi bir hamal çağırtarak taşıtmak da aklıma gelmedi değil. En sonunda bütün bunlardan çok daha iyi olduğuna hükmettiğim bir yol buldum. Cesedi, ortaçağda papazların işkence ile öldürdüklerine yaptıkları gibi duvara gömmeye karar verdim.

Gerçekten de, bu iş için mahzen çok uygundu. Duvarları yer yer dökülmüş ve sıkı bir sıva ile yeniden badanalanmıştı. Islaklık dolayısiyle sıva sertleşme olanağını bulamamıştı. Bundan başka, duvarlardan birinde önceleri ocak olarak kullanılmış bir çıkıntı vardı. Bu çıkıntı sonradan doldurulmuş olup, mahzenin öbür kısımlarından ayırdedilemiyordu. Bu çıkıntıyı örten tuğlaları yerlerinden çıkartarak cesedi o boşluğa yerleştirmek, sonra tuğlalarla duvarı yeniden örmek işten bile değildi. Böylece kimse işin farkına varamazdı. Kestirilerimde aldanmadım; bir küskü ile tuğlaları yerlerinden söküp, ölüyü duvarın iç bölümüne yerleştirdim ve çok çaba harcamadan duvarı gene eskisi gibi ördüm. Kimseye bir şey sezdirmeden kireç, kum ve fırça sağlayarak bir harç kardım ve bununla tuğlaların üstünü güzelce sıvadım. Hiç kimse duvarın yeniden örüldüğünü anlayamazdı, iş bitince başarıma pek sevindim doğrusu. Duvarın eski durumu ile yeni durumu arasında en küçük bir ayrılık yoktu. Yere düşmüş kireç parçalarını büyük bir titizlikle teker teker topladım, işin mükemmelliğinin verdiği övünçle sağa sola bir göz gezdirdim, her şey yerli yerindeydi.

Daha sonra bütün bu işlerin nedeni olan kediyi araştırmaya başladım. Çünkü bu pis hayvanın canını cehenneme yollamayı kesinlikle kararlaştırmıştım. Eğer o dakikada elime geçirebilseydim işi tamamdı, ama pis hayvan benim durumumdan herhalde başına gelecekleri anlamış olacak ki, ortalıkta yoktu. Kedinin ortalarda olmaması bende âdeta rahatlık uyandırdı. Geceleyin de ortada görünmeyince, ilk olarak, vicdanımda cinayetin ağır yükünü taşırken, rahat bir uyku çektim, ikinci ve üçüncü gece kedi gene görünmedi. Ben de rahat bir soluk aldım. Hayvan herhalde korkmuş, evden kaçmıştı. Artık rahattım, işlemiş olduğum cinayet pek umurumda değildi. Bu arada sudan bir soruşturma yapıldıysa da, kuşku uyandıracak hiçbir şey çıkmadı. Üstelik evde bir arama da yaptılar, ama pek tabiî, bir şey bulamadılar. Geleceğe güvenle bakıyordum artık. Cinayeti izleyen dördüncü gün ansızın polisler gene geldiler ve evi baştan aşağı araştıracaklarını bildirdiler. Duruma güvenim olduğu için hiç kaygılanmadım. Polisler aramada beni de yanlarına aldılar. Bakılmadık kıyı bucak bırakmadılar. En sonunda üçüncü yada dördüncü kez, yeniden mahzene inildi. Kılım kıpırdamadı. Vicdanı rahat bir adam gibi, en küçük bir kaygı belirtisi göstermedim. Mahzeni boydan boya dolaştım. Kollarımı göğsüme kavuşturarak olup biteni seyre daldım. Polisler bir şey bulamamışlar, gitmeye hazırlanıyorlardı. Neşemden yerimde duramıyordum. Hiç değilse bir şeyler söyleyip onların suçsuzluğuma ilişkin inançlarını bir kat daha arttırmak istiyordum. Polisler mahzenin merdivenlerini çıkmağa başlamışlardı. En sonunda kendimi tutamayıp:

� Baylar! dedim. Kuşkularınızı giderdiğim için çok sevinçliyim. Hepinize sağlıklar, iyi günler dilerim. Ayrıca, biraz daha nazik olmanızı da dilerim. Güle güle baylar, bu ev çok sağlam yapılmıştır. (Tezce bir şeyler söylemek istediğimden, ne söyleyeceğimi bilemiyordum.) Evet baylar, çok sağlam yapılmış bir evdir bu. Bu duvarlar, ne o, gidiyor musunuz baylar? bu duvarlar çok sağlamdır.

Sözün burasında işi daha ileri vardırarak, elimdeki bastonla, ölünün bulunduğu bölüme hızla vurdum. Ama. Tanrı beni şeytanın gazabından korusun. Daha vurmamı bitirmemiştim, ki, duvardan önce bebek ağlamasına benzer kesik kesik iniltiler, sonra sürekli ve tiz bir çığlık yükselmeğe başladı. Bu çığlık sanki cehennemin ta dibinden gelen ve zebanilerin topuzları altında inleyen kötü ruhların ulumalarına benziyordu. O andaki düşüncelerimi anlatma olanağım yok. Bayılma kertesine gelerek karşı duvara doğru sendeledim.

Merdivenleri çıkmakta olan polisler bir an korku ve şaşkınlıktan donakaldılar. Sonra zaman yitirmeden altı çift kol hemen işe koyuldu. Kısa bir zamanda alçıları söküp tuğlaları yerlerinden çıkardılar. Çürümeye yüz tutmuş ve pıhtılı kana bulanmış karımın ölüsü dimdik bir şekilde, polislerin şaşkınlık ve korku dolu bakışları arasında, ortaya çıktı. Başının üstünde, beni cinayete sürükleyen, şimdi de darağacına gönderecek olan uğursuz kedi, keskin dişlerini gösteriyor ve pırıl pırıl parlayan tek gözüyle bana bakıyordu!

Canavarı cesetle birlikte duvara gömmüşüm..

Market…

Biraz daha öne eğildi kadın. Gözlerini burnunun ucuna dikmişti. İlk anda düşündüğüm şey şaşı olduğuydu ama şaşı değildi. Heyecanla “gördünüz mü” diye sordu. Basıl bir cevap verebilirdim? Aslında hiçbir şey görmüyordum, ne gördüğünden bile habersizdim ama erkek yanım “evet, evet, gördüm” diye haykırmaktan başka bir şey istemiyordu. Kadın gözlerini burnuna dikmiş heyecanla “gördünüz mü” demeye devam ediyordu. Otuz beş yaşlarındaydı, Bir altmış beş boyunda belkide orjinalinde koyu siyah saçlı olan bir kadındı. Şu an ise saçı kızıldı. Durun bir dakika ayrıntı vermek gerekirse, tam da kızıl değil, sanki bu rengi verecek boyaya birazda kahve katılmış gibi. Sanki çok kızılda değil. Gerçi ne olursa olsun kızıl iddialı bir renk. Öncelikle insanın kendine güveni olması lazım bu renk için. O yüzdendir ki bu renkte saçlı kadınları çok sevmeme rağmen genelde onların yanına yaklaşmam. KAdın eğer saçını boyatmıyorsa hayatını kabullenmiş demektir. Ama birde can alıcı, kızıl rengi düşünürsek o zaman yanına biraz temkinli yo hatta hiç yaklaşmamak gerekir. Bazen bu kadınları rüyalara bırakmak en iyisidir.
İçimden bir ses, belkide beynimin bastıramadığı erkekliğimin sesi “a evet gördüm” diye bir ses çıkardı ağzımdan. Sanki etraftaki tüm her şey durmuş, benim görmüş olduğumu sandıkları şey hakkında bir bildi istiyordu…
“O, o,o… şekli…” diyebildim sadece. Hiç bir şey görmüyordum. Aklımda uyanan bir tasvir, o kadınınkiyle çakışmayacağı için sorun olabilirdi. Sonuçta ikimizde kimsenin görmediği bir şeyi görüyorduk. Benimki biraz farklı görünebilirdi. Yani ortalıkta doğa üstü bir görüntü varsa bunun her insana farklı görünmesi imkansız değildi.
Kadın birden çığlık attı. “Kanatlarını görüyor musun?” Herkes şaşkın bir şekilde bize bakıyordu. Bu kalabalığın içinde kimse o yaratığı görmediği için, sanıyorum bu soruyu bana sormuştu. “Evet ne kadar güzel” dedim. Çünkü kadın korkup kaçmadığına göre gördüğü şey sevimli bir şeydi…
Öğle yemeğimi dışarıda yemiştim. Kilisenin köşesindeki kokoreççide. Eğer kokoreç yiyorsanız yanında bir açmıyorsanız bu için zevkini almıyorsunuz demektir. Bu ilk çan sesi, kiliseye o kadar girip çıkmışlığım vardır bu duyduğum ilk çan sesiydi. Gözlerimi etrafı izlemekten başka bir şeyde kullanmıyorum. Evet bende herkes gibi bakıyordum ama gördüklerim farkı idi.
O kızıl saçlı kadın ayrılırken bana numarasını vermişti. Gerçekten gözüme ilişen bir tipti. Bilmiyorum eğer saçları farklı renk olsaydı ona bu kadar yakınlık hissedebilir miydim? Bu saatten sonra bütün ipler benim elimdeydi. Kaç erkek kadınların gördüklerini görebilir duygularını anlayabilirdi ki? Gördüklerini görmek benim için büyük bir avantajdı. Aslında önemli olan hiç bir şey görmediğimi kadına çaktırmamaktı. Eğer sessiz kalır, yüzünüzde hayret verici bir ifade belirtip, cümlenizi yarıda keser ve gözlerinin içine beklermiş gibi bakarsanız, kadınlar sizin aslında bildiğinizi ve kendinizi ele vermek istemediğiniz için cümlelere vurmadığınızı anlar. Kendisi boşlukları doldurmaya başar. Bu saatten sonra yapmanız gereken tasdiklemek ve onaylamaktır. Hatta arada çok zeki olduğunu bile söyleyebilirsiniz.
Şu an karasızım. Aramalı mıyım? Son etler de soğuk hava deposuna yükleniyor. Belkide benim için son dakikalar bunlar. Acaba aramalı mıyım? Belki evet…
“Sizin gibi güzel bir hanımla aynı şeyleri görmek…” Bu biraz olaya balıklama dalmak gibi oldu… Ama numara verdiğine göre…
Birinci çalış… İkinci çalış… Üç… Dört… Sanırım bu kadar yeter…
“Efendim.” Karşıdaki ses sanki biraz farklıydı. Evet doğru o kadının numarasını almıştım ama adını bile bilmiyordum.
“Bbben Can marketten…” Ses birden değişti. Değişeceğini anlamıştım çünkü ahizenin diğer tarafındaki soluk alış verişler bir hayli hızlanmıştı.
“Aa siz o siz onu gören…”
“Evet” dedim sadece ve o konuşmaya başladı…
Yarım saat süren konuşmasından sadece hatırladığım yarın akşam yedide buluşacağımızdı. Gçzlerimi kapadım. Saçları ve vücudu canlandı gözlerimin önünde. Burnundaki o şeyle bana bakıyordu. Son sayım için soğuk hava deposuna girdim. Burnundaki o şeye bakarken, arada bana gözlerinin ucuyla bakıyordu. hayır aslında baktığıda ben değildim, benim bir parçamdı. Öne doğru eğildi. üstündeki eteği yukarıya doğru sıyrıldı. Saçları hafif rüzgarda dalgalanıyordu. Rengi kadar kokusuda beni tahrik etmişti. Eteği yukarı kaldırdı ve külodunu indirdi. “Onu görüyorsun değil mi?” diye sordu. “Evet” dedim sakin bir şekilde… O zaman gel dedi… Ne yapacağımı şaşırmıştım, heşey o kadar gerçekti ki, şimdi beni çağırıyordu… Elime bıçağı aldım, onu kısıtlayan herşeyi kesip attım. Sanki şimdi benim yarayyığım bir şeymiş gibi duruyordu ortada… Ona sahip olmak istiyordum. Neden bu kanya kapıldım bilmiyorum. Sadece belkide on dakikalığına. Şimdi onun içindeydim ve herşey gerçekti… Sağumaya başlayan burnunnun dikine giden uzuvumdan başka. Birden gendime geldim… Gördüğüm manzara karşısında hayret düşmüştüm. Asılı duran bir ölü hayvan etine sahip olmuştum… Bazı barçalarım açmış olduğum delikten sızıyordu. Önce kendimden utandım… Sonra ise bu bana başka eğlencelerin kapısını açtı… Mesela bunları bayan müşterilere yedirmek gibi…

2300 (notlar 3)

Yıl 2110

Gecenin sonu yaklaşmak üzere. Gözlerinin üzerinde gözlerini görüyor. Ellerini akşamın erken saatlerinden beri ellerinde tutmakta. Önce yazlık sinemada eskiden kalma bir film izlediler. Artık gerçeklik o kadar vardı ki duygular hep bir kenara atılmakla yetiniyor. Ama bu gün değil ve de bu yaşta. İnsanlar ağlamanın ne olduğunu unuttular mı? Hayır! İnsan varlığını hiçbir zaman unutamaz.

Gözlerini gözlerinde görüyor. Bir an hareket eden bir çalı parçasına bakarak gözlerini kaçırıyor kızın üzerinden ve ellerini uzun süredir süren tutsaklıktan kurtarıyor. Bedeni kaskatı kesiliyor birden. Anlaşılan yine şu hayallerden bir ama bu geceyi harap etmemeli. Ellerini kızın kırmızı eteğine yaklaşıncaya kadar ayaklarında gezdiriyor. Nefes alış verişleri otomatikman hırlanıyor birden bire, kalbi çarpma sınırın yaklaşıyor. Bu amatörlüğün verdiği şaşkınlık dürtüsü değil. Kırmızı dudakların ona yaklaştığını görüyor. Ve açık yeşil gözlerin göz kapaklarıyla birlikte kapandığını. Kendini arıyor yansımada göremiyor. İçinde bir burukluk doluyor. ‘Ya yoksam! Ya bunlar hayalse? Ya dağ başında aynayı nerde bulacağım kendi mi görmem lazım… haydi aç gözlerini, aç gözlerini…’ İsteklere sadece dudakların birleşmesi yanıt veriyor. Tükürüklerin birleşip uzaması, gerçeğin yansımasını veriyor sadece…

‘Bunu nasıl söylemeliyim. Elimi bırakmasını istiyorum. Uzaktan bir ışık geliyor. Baksana! Görmüyor mu? Ne kadar rahat olabilir? Yoksa yine şu hayaller mi? Sanırım, gidiyor mu? Lütfen tanrım şimdi olmasın… evet… evet…’ kız elinin sebes kaldığını hissediyor. Uzak ufka bakarken sorunlarından bir an için kurtulmanın hayalini güdüyor. Yaşıyor muyum? Yoksa yine o hayalleri demiyim? Sıcak bir demir parçası bacağında geziniyor sanki. Canı yanıyor. Çığlık atmalı mı? Biraz daha dayanması lazım. Biraz daha, biraz daha. Gözlerini bacaklarına indiriyor. Bir demir parçasının değil de bir elin bacaklarında gezdiğini görünce içi rahatlıyor. Isı birden bire yerini soğukluğa bırakıyor. Gözlerini kapatıyor. Gözlerini kapattığında nerde olursa olsun kendini hep güvende hisseder. Yeşil otların seçilmesi zor sesleri geliyor kulaklarına. Sonra saçlarının uçları vücudundan uzaklaşmaya başlıyor. Her şey o kadar yavaş gelişiyor ki. Sanki bu aralıkta Venüs gidip gelebilirdi. Yavaşça saçları başının altında toplanmaya başlıyor. Şu yapay kuş tüyü yastıklar gibi. Kürek kemiklerinin altından ona yavaşça yön veren el tekrar yavaşça altından çekiliyor. O an çimlerin ıslaklığını hissediyor tüm vücudunda. Dudakları diğer dudaklara endeksli. Sanki bitkisel hayatta onu yaşama bağlayan bir hortum bu. İçinden serum, yiyecek, hayati ne varsa akıtan. Hortum yavaşça uzaklaşmaya çalışıyor dudaklarından. ‘Hayır bunu yapma yaşamak istiyorum’ diye bağırmak istiyor. Dudaklarını yavaşça uzatıyor. Uzatabildiği yere kadar. Sonunda hayat kordonu kopuyor. Nefes alamıyor bir an gözlerini açıyor. Suratı kızarıyor. Gök yüzündeki yapay yıldızlar dahil hepsi birer birer üzerine gelmeye başlıyor. Boynunda bir sıcaklık hissediyor. Gözlerini kapatıyor. Yaşam kordonu şimdi boynundan hayat vermekte ona. Hayatsal fonksiyonları yerinde dönüyor. Yaşam ona boynu, göğüsleri, göbeği üzerinde gezerek bütün vücudundan enjekte ediliyor…

2300 (notlar 2)

DOĞUŞ 1:

Kapıyı açıyorum. Sabahın ilk ışıkları doluyor odaya. Gecenin yapay ışıklarından çok farklı. ‘o’nu merak ediyorum. Belirsizce aklıma kazınmış bir merak bu. Elimde… neye ulaşmak istiyorum. Bu son kapı mı yada son öldürmem gereken yaratıklar onlar mı? Bilmiyorum ama şuursuzca etrafa ateş ediyorum. Biliyorum onları ben öldürmezsem onlar beni öldürecek. Oysa artık savaşlar yok. Yoksa bunlarla mı oyalamaya çalışıyoruz kendimizi. Şu üç başlı yaratık. İsmini öğrenmek istemiyorum. Düşmanımı tanımak. Acıyı vücudumda hissediyorum hayır bugün seninle başa çıkamayacağım.
‘Çıkış istiyorum.’
‘OYUN SEÇENEKLERİ’
‘OYUNU KAYDET’
‘ÇIKIŞ’
Sonunda benliğime düşen yorgunluğu atabildim. İnsan rahatlıyor birden. Posta kutum yanıyor. Onu okumaya başlıyorum.

ULUSAL DÜNYA HASTANESİ
27 Haziran 2099

Ulusal Birlik Kurulundan çıkan 27062121-ebcexx-27 kodlu karar uyarınca ortalama yaşam sürenizin yirmi yıl daha uzatılmasına karar verilmiştir. Talebi gerçekleştirmek istemeniz dahilinde ULUSAL DÜNYA HASTANELERİNDE karar kodunuzu görevlilere bildirerek gerekli işlemleri başlatabilirsiniz.
ULUSAL DÜNYA HASTANESİ
BAŞ HEKİMİ
Gökçe Palmer

Hayır ömrümü uzatmak istemiyorum. Peki ya neden daha fazla yaşamıyorum neden yirmi yıl bana tanınan süre. Hayır, hayır çaresizce ortalarda dolanacağıma zamanım geldiğinde ölmek daha iyi. ‘O’nun gibi olmak istemiyorum.

‘YAŞANACAK ÇOK ŞEYİM VAR’ DİYORSANIZ,
ÖMRÜNÜZÜ UZATMAYA NE DERSİNİZ?
(Ulusal Dünya Hastanesi Tanıtım Broşürü)

Biliyoruz, hiç biriniz hayatınızın şu güzel günlerinde, eşlerinizi, dostlarınızı, sevdiklerinizi yalnız bırakmak istemiyorsunuz. Ama dünyanın varoluşundan beri ileri gelen bir sorun var ki bu da ölüm. Modern tıp biliminin hızla gelişmesine rağmen bu acı olaya hala bir çözüm bulabilmiş olmaması ne kadar acı…

Ama şimdi Ulusal Dünya Hastanesi olarak bu acınızı sizinle paylaşıyoruz. Önünüze ekstra bir hayatın konulmasını ister misiniz?

Kim istemez ki? O zaman 98562314788 nolu numaramızdan randevu alın.

Not: Ulusal Dünya Hastanesi, yapılan tahliller sonucunda vücudunuzun dayanabilirlik katsayısını hesaplayıp Ulusal Birlik Kurulu kararıyla birlikte ömrünüzün ekstra süresini hesaplayacaktır. Bu sürenin dışına çıkma talebinde bulunmak 45612345689-qwezx-8789 kodlu yasa itibariyle suç sayılacaktır.

2300 (notlar 1)

Giriş
‘O’nun varlığını biliyorum. Yani bunu gökyüzüne baktığımda rahatlıkla anlayabiliyorum. Ve biz ‘o’nun yanında çok küçüğüz. Belki de ‘o’ bizden milyarlarca ışık yılı uzakta. Ve biz bu uzaklığın sadece yüzde birine ulaştık. Bu bizim için küçük bir adım biliyorum. Ve ‘o’ orada. Uzaklarda bir yerde. İçimde kıpırdanan kana doluyor bazen. Onu hissedebiliyorum ve şimdi varlığın üçüncü aşaması.

Yıl 2071

Gazetelerden birini alıyor eline. Son zamanlarda televizyonda ve basında süreli tartışılan o konunun bütün bir açıklaması var. Elinde o eski saman kağıt.
Biliyorum bu zamanda o saman kağıtlardan okunan gazete benim ne kadar geri kafalı olduğumu bir kez daha kanıtlıyor. Ama bu geri kafalılıktan çok eskiye olan özlem. Ve birkaç ciddi gazetenin eskiye sahip çıkarak yine aynı şekilde gazetelerini matbaada basması ne güzel bir şey. Şu mürekkep kokusu. İçime çekerken bile içime dolan odun kokusu. Biliyor musunuz artık bu ülkede bile ‘lütfen çimlere basmayınız’ yazısı tarihe karışalı çok oldu. Gazetenin ilk sayfasına bakıyorum.

‘Bilim adamları uzun süredir uğraştıkları ölüsüzlük sırrına ulaştı mı?’

Gazetenin manşeti sanki gözlerimi dövüyor. Yine gözlerime gözlük takmak istiyorum nostalji yapmak için benim yaşımda birinin böyle şeylere ihtiyacı var. Ama yeni taktırdığım D.O.L. bu zevkime mani olmazsa. Gözlüklerim! Evet burada. Bir şeyleri yapmak için yerinden kalmamak ne güzel bir duygu. Ama artık vücut kaslarım bu tembelliğe yenik düşmüş durumda. Hayır doktorum bu lenslerim bu özel zevkime mani olmayacağını söylemişti. Yarım ay şeklindeki gözlüklerimi takıyorum gözüme herhangi bir bulanıklık hissetmeden gözlerim aynı netliğe ulaşıyor. Evet doktorumun D.O.L. hakkında söyledikleri doğru. Bu lens görüntünün yakınlığını ve uzaklığını otomatik olarak ayarlıyor. Dijital Optik Lens. Yalnız getirilen standartlarla insanın normal görüş açısının üzerinde görüntü alımı yasaklanmış ve bir standart konulmuş. Yapılacak bir şey yok. Her türlü göz hastalığınız bu alet sayesinde tedavi edilebiliyor. Çıkarma sorunu yok, düşme sorunu yok, temizleme sorunu yok…
Gözlüğün çerçevesini üzerinden duvara bakıyorum. BİTOSOFT şirketinin yeni ürünü duvara yansıtılmış. Postayı kapatıyorum gözlerimi indiriyorum.

‘Dr. Alex Prond’un insanın ömrünü belirleyen bir genin şifresini çözdüğünü ve geliştirilen yeni bir enzimle laboratuar ortamında yapılan deneylerde, kobayların ömrünün ortalama yaşam sürelerinden 1,5 kat daha uzattıklarını açıkladı. Dr. Prond bu konuda şunları söyledi: ‘Yaklaşık yirmi seneye aşkın bir süredir yürüttüğümüz bu deneyin böyle bir sonuçla finale ulaşması bizi çok mutlu etti. Bu enzim fiziksel olarak henüz insan üzerinde uygulanmadı ama bilgisayar ortamında insan üzerinde de işe yarayabileceği kanıtlandı. Şimdi yapılması gereken gerekli izinlerin alınıp bunun bir insan üzerinde uygulanması…’.’

Hayır, dediğimi duyar gibiyim. Ama bu kendi benliğimden kaynaklanan bir şey değil. İçimde bir şeylerin varlığını hissediyorum. Bu olmamalı. Yani henüz erken. Geleceğe dair varsayımlar… hepsinin birer birer çürüdüğünü gözlerimle gördüm. Ve şunu da hissediyorum ki insanlık bilinenden çok, bilinmeyene doğru gidiyor. Çok yaşamak istemiyor muyum? Elbetteki evet. Ama kaç kişi yar olacak bu…

Motzart’ın 9. Senfonisi çalkalanıyor kulaklarımda. Bu kapı zili. Önümdeki duvarda kapıdaki yüz beliriyor. Bu kızım ve şimdi zaman kısıtlıyken gerçeğe dönmenin sırası…