Posts Tagged ‘öykü’

Uzun zamandır kendimi mayalanmış bir hamura benzetiyordum. Bu benzetme bana ilk başlarda komik gelse de uyku ile uyanıklık arasında kendimi koca bir tepsi kabarmış hamur yumrusu olarak hayal etmeden edemiyordum. Kendimi uykuya kaptırmaya başladığım anda daha önce görmediğim bir çocuk parmağını şişmiş ve katılaşmaya başlamış vücuduma batırır küçük tırnakları ufak bir acı ile bedenimden içeriye girerdi. Çoğu kez düşerek yaşadığım irkilmeler o küçük velet sayesinde dürtülemelerle oluyordu.

Tüm bunların sebebini biliyordum aslında. Çoğu kez gece yarısı sonlandırdığım iş hayatım ve ardından uykumu erteleyen belirsiz düşünceler. Çoğunu hatırlayamadığım, hatırladıklarımın ise gereksiz parçalardan ibaret olması… Bazen aklıma geldikçe gülüyorum. Karıncaların yemeklerini taşıması, uçan bir karga, batan bir balıkçı teknesi, konuşan devlet adamları, çoğu kez sonu tartışmalara uzanan televizyon açık oturumları, haberler… Uzun zamandır televizyon izlemediğimden olsa gerek sanıyorum zihnimde bir nokta bu açığı bu şekilde kapatıyor.

Tabi bu hayallerin tamamı sıkıcı karelerden ibaret değil. Son olarak hararetli bir tartışmanın sonuna doğru tüm konukların soyunup ilişkiye girmesi yada benim haberleri sunan spiker ile birlikte olmam belki de bu curcunaya katlanmamın tek sebebi. Demek ki bazen erkekliğim araya girip tüm bilinç altımı allak bullak edebiliyormuş.

Bu rüyalarımın hepsi yarım. Tam anlamıyla kimse ile birlikte olamadım. Belkide gerçek hayattaki başarısızlığım rüyalarımda da karşıma çıkıyor. Rüya diyorum ama sanki bilinen rüyalardan daha farklı. İçinde yaşayan bir şeyler olduğunun farkındayım…

Bir haftadır uykum çığlıklarla bölünüyordu. Çığlıklar uzaktan gelmesine ve uyanıkken bile zor durmama rağmen uyku esnasında sanki yanı başımda çıkıyormuş gibi şiddetle hissediyor ve irkiliyordum. İlk günlerde bu çığlıkları önemsemedim. Mart kedilerinin manalı feryatları olarak nitelendirdim hep. Ancak daha sonra düşündüğümde mart ayında değildik, hatta yakınlarında bile ve gün geçtikçe bu sesler bir kedi sesinden çok bir insan sesi gibi gelmeye başlamıştı bana. Bir kadın…

Çığlıklara bir türlü anlam veremiyordum. Bu anlamsızlık duyduğum bu seslere karşı merakımı günden güne arttırıyordu. Gece yarıları iki ile dört arası bu çığlıkları duyabiliyordum. Neye benzedikleri hakkında bir fikre sahip olsam belkide iştahlı başladığım uykuma aynı iştahla devam edebilecektim. Ama bu merak beni bıraktığım uykunun kollarını bir sis bulutundan öteye geçirmiyordu. Elbette aklımda bir kaç fikir vardı. Aslında sadece iki fikir. Bu çığlıklar bir kadına aitti artık bunun kesin olduğuna kanaat getirmiştim. Kadın ya her gece sürekli kocası yada sevgilisinden dayak yiyordu yada bu sesler her gece yaşanan şiddetli bir sevişmenin ürünüydü. Hep ikinci şıkkı düşünüyordum ben. Bazen düşüncelerimize çok saplanıyoruz…

Bir süre sonra bu çığlıklar rüyalarımın içinde de yerini aldı. Aynı şekilde çığlıklara karşı hassasiyetim devam ediyor ve ilk çığlıktan sonra gözlerimi açıyordum ama, ondan öncesinde bu çığlık şöleni rüyamda da bana eşlik ediyordu. Hem de en güzel haliyle büyük bir sevişme şekliyle… Biliyorum insanlar anormal olduğumu düşünecek, bazen bende öyle olduğumu düşünüyorum ama bu kimin umurunda.

Sanki biraz hayatıma renk gelmişti. Merak içimi kemirdikçe hazzım daha da artıyor, beynimde tüm yüklenmelere rağmen açığa çıkaramadığım düşünceler, bir bir dışarı çıkıyordu. Bazen ben bile bunlardan ürküyordum ama aldığım haz her şeye değerdi…

Sabahları çoğu kez uyanamıyor işe geç gidiyor zaten geç dönmem ve malum sebeplerden dolayı uykumu bir türlü alamıyordum. Ayakta olduğum vakit başım dönüyor, gözlerim kararıyordu. Bu sebepten dolayı sandalye ile bir bütün olmuştuk ama orada oturmam da üzerime büyük bir ağırlığın çökmesine sebebiyet veriyordu. Günde üç defa sabah, öğle, akşam olmak üzere, yarımşar saat tuvalette uyuyor bedenimin dinlenmesini bu şekilde sağlıyordum. Evet uykuyu seven biriydim ve uykuyu seven birinin uyumaması ona yapılabilecek en büyük işkencedir. Bu işkenceyi ise ben kendime yapıyordum. Aslında uykumun geldiğinden de değil. Hatta gündüzden bile daha ayık oluyordum…

Bu gün biraz daha diri hissediyorum kendimi. Dün geceye dair hiç bir şey hatırlamıyorum. Deliksiz uyku dedikleri bu olsa gerek. Ancak bir şeyler gördüğümü hissediyor gibiyim. O çığlıklar da yoktu dün gece yani onları da duymadım. Ne uykumda vardılar ne de gerçek hayatta. Belkide komşularım dün geceyi sakin geçirme konusunda karar kıldılar . Yada bu gün farkı bir yer seçtiler. Bir tatile çıkmış olabilirler mesela. Yada… evet aslında işin bu kısmını pek düşünmek istemiyorum ama aşırı şiddete maruz kalmış kadın evi terk etmiş olabilirdi. Adam kadını da öldürmüş olabilirdi, hatta kadın bile adamı öldürmüş olabilirdi. Eğer öyle bir şey olsaydı cesedi nerede saklarlardı acaba… Şu hava boşluğuna atsalar ne kadar süre içerisinde bulunabilirdi? hava boşluğuna bakan onlarca evden acaba kaç tanesinin bu boşluk ilgisini çekiyordu çoğu zaman kimseye görünmeden aşağıya atılan çöpler dışında. Kİmse merak etmezdi eminim. Ancak oluşacak bir koku tüm evleri sarar ve insanların bakmasına sebebiyet verirdi. Peki ya hava boşluğuna giren kuşlar… Bir bedeni kaç saat günde tüketebilirlerdi?

Bu düşüncelerle öğlen olmuştu bile. Şimdi yapmam gereken akşam için farklı düşünceler bulmak. Aslında bu düşünceler işim ile ilgili olsa güzel olacaktı ama biliyorum ki olmayacak. Bazen enden burada olduğumu unutuyorum. Yani benim gibi bir insanın farklı işler yapması gerekli. Evet biliyorum bu cümleyi herkes kendisi için kuruyor ama benimki öyle laf olsun diye değil herkesin de söylediği bir şey.

Kapı çalıyor. Üzerimdeki ince örtüyü apar topar atıp kapıya yöneliyorum, kapıdaki çok beklemişçesine bir kez daha basıyor zile. Dığ kapıyı açmak için butona basıyorum, bu arada boxerla olduğum gözüme ilişiyor. Odanın içinde üzerime geçirecek bir şeyler bakınıyorum. Gözüme ilişen birşey yok. Kapı birkez daha çalıyor. Öylece açıyorum. Küt saçlı hafif tombulca bir kız karşımda duran. Yüzünü, kim olduğunu hatırlamaya çalışıyorum, ancak herhangi çağrışım yapmıyor bana. Sanki çok uzak, çok soğuk bir esinti alıyorum ondan, ancak sesi bu esintiyi yalanlayacak kadar içten.
“Ooo hazırlanmamışsın bile, hadi çabuk ol, içeri davet etmeyecek misin beni? Sen hazırlanana kadar kapıda mı bekleyeceğim?”
“Ta tabi geç buyur.” Kimsin sen, ne arıyorsun burada, tanıyor muyum seni?
İçeri giriyor kapıyı kapatarak ardından odaya giriyorum. Sırtındaki çantayı çıkartıyor.
“Of ev çok havasız kalmış, bir iki pencere aç, bu ne, nasıl nefes alıyorsn burada?”. Pencereye yöneliyorum, şaşkın bir durumda olduğumu anlamış olsagerek tügüme gülümsemeyle bakıyor.
“Ayılamadın herhalde daha, git bir duş al istersen. Dur, dur bir öpeyim seni gel şöyle.”
Yanıma geliyor yanağıma uzanıp soluk kırmızı dudaklarıyla sağ ve sol yanağıma birer öpücük konduruyor. Burnumun içine dolan kokusu, beynime ulaştığında mor boxerımın altında bir hareketlilik hissediyorum, aynı zmaanda yüzümün kızardığınıda. Uzaklaşıyor kendini benden çekiyor. Ben de bir adım geriye atıyorum kendimi, kokusu henüz burnumdan uzaklaşmış değiş.
“Boxerin çok şirinmiş” diyor, anlayamadığım bir sırıtışın ardından.
“Ne o Leman karakteri mi resimde ki?” Başımı öne eğiyorum, üzerimde ne olduğu konusunda pek bir bilgim yok. Gözüme ilk çarpan mor renkli bir çıkıntı. Aklım oraya takılmış durumda. Ayıp oldumu acaba? Hem de kim olduğunu hatırlamadığım biri…

Hareketlerime dikketlice bakıyor, gözlerinin sürekli üzerimde olduğunu hissedebiliyorum, benim ise aklım önümde duran yükselti. Yatağın kenarından telefonumu alıyorum. Son aranan numaraya bakıp kim olduğunu hatırlamak amacım. Tanıyıp tanımadığımı bilmiyorum. Yüzü anlık değişimlerle farklı geliyor bana. Bir saniye içinde tanıdık, diğer saniye içersinde ise bir yabancı oluyor. Telefona son arayan numaraya bakıyorum. “Pınar” yazıyor. Pınar, ama kim? Nasıl biriydi?

Duş esnasında, su damlacıkları vücudumdan aşağıya süzülürken, sürekli Pınar’ın nasıl biri olduğunu düşünüyorum. evet, tanıdık biri ama nereden?

Gözlerimi kapadığım anda beynimdeki tüm sinir hücrelerinin tek bir amaç için savaş verdiklerini biliyorum. Rüya görmek. Çoğu zaman kabuslardan farkı olmayan rüyaların içinde kayboluyorum. Aslında tek amacım kendimi huzurlu hissedebileceğim bir rüya görmek. Belki cennette olmasa da ona benzer bir yerde fikren bir saat geçirmek ve başımı herhangi bir yere yasladığımdaki o yorucu karmaşa…

Gözlerim kapanıyor. Nerede olduğumu bilmiyorum. Ansızın geçen karelerin algılanmasıyla meşkul beynim. Vücudumu hissetmiyorum. Ellerimi, kollarımı, ağırlaşmaya başlamış ayaklarım yavaş yavaş kendini bırakıyor. Etrafımda dönen şekiller…

Derin bir uğuldamayla, boşluğa düşmüş ruhumun korku ve ilkilmesiyle uyanıyorum, ardından aynı uğultuya karışan bir müzik, uğultunun kaynağının çep telefonum olduğunu çağrıştırıyor bana. “La La” (Cortney Tidwell)yarı nakaratına kadar çalıyor. Ben açmak istemediçe, o da susmaya pek niyeli gözükmüyor. Müzik neyse de şu titreşimin korkunç gürültüsü…

“Efendim.”
“Merhaba, n’aber? Uyandırdım mı?”
Uzaktan gelen kadının sesi, algılarım dahilindeki bir ses tonuna benzemiyordu. “İyiym sen? Evet uyuyordum.”
“Bu saatte uyunur mu canım? Bak bir saat sonra sendeyim, bir film gösterimine gideceğiz.”
“Ya ben evden hiç çıkmasam kendimi iyi hissetmiyorum pek.”
“Sürekli evdesin canım, evde dura dura iyi hissetmiyorsun kendini bak biraz dışarı çık iki insan gör nasıl açılacaksın. Hem bu film çok eski bir film. İlginç yıllardır kayığmış yeni çıkmış ortalığa bu ilk gösterim.”
“Ya ama…”
“Anlamam ben görüşürüz bir saat sonra.” Lafı ağzıma tıkıyor ve telefonu kapatıyor. Bir süre yatakta duvarımda asılı sönük yıldızlara bakıyorum ve…

(biraz zorlayarak oldu ama neyse)

Ne kadar uzaksın. Gözlerin, ellerin. Aklıma yer eden sadece varlığın. Hayal meyal. Hiç bir şeyini hatırlamıyorum. Yazmak istediğimde bir boşluktan ibaretsin. Bazen yolda yürüyen biri, bazense markette aldığım ürünleri geçiren kasiyer oluyorsun. Hep güzel hayal ediyorum seni.

Çoğu kez yine hayalden ibaret olduğunu düşünüp kendimi akli testlere tuttuğum doğru. Vardığım sonuç ise her zamanki gibi olumsuz. Peki bu özlem neden? Cevaplayamadığım sorulardan biride bu…

On beş haziran akşamıydı hatırlıyorum. Sıcak bir geceydi. Hava durumları mevsim normallerinin dışında sıcaklık beklendiğini zaten söylemişlerdi. Güneş kendini kaybetmeye başlamıştı ancak giderken ısısını yanına almıyordu da…

Son trende gözümün alabildiğince bir boşluk vardı. Yalnızlık hissi beni yavaş yavaş esir almıştı. Öncelikle sırf gürültü olsun diye walkmanimin kulaklıklarını taktım. Radyoda çalan son derece gürültülü bir parça tüm dünyayla ilişkimi biraz olsun kesti. Ancak kendimi bir türlü müziğe kaptıramıyordum. İçimde bir güvensizlik, her an için vagonun içini kontrol etmemi söylüyordu bana. Bir süre sonra kulağımdaki bu gürültüyle aslında hakimiyet kurmam gerektiğini düşündüğüm vagona hakim olamadığımı anladım. Hızlı bir şekilde onları kulaklarımdan çıkartıp etraftaki sesleri dinlemeye başladım. Trenin raylara dokunuşu, pistonları çekişi, açık pencereden sızan yüzümü döven ılık rüzgar…

Rüzgar yüzüme öyle şiddetli çarpıyordu ki, gözlerim sulanmaya başlamıştı. Bir an içim yerimden kalkıp pencereyi kapatma fikrine düştüm ancak yerimde o kadar rahattım ki bunu yapmadım. Biliyorum şimdi ayağımı kıpırdatıp, bir milim oynasam eski rahatımı bulamayacaktım.

Vagonun ışıkları söndü. Camdan üzeriye dolan uzak ışıklar belirsizleşen şekillerle vagonun içine misafir oluyor, çoğu ürkütücü olan ancak gelip geçici bu misafirler bir an için oyalanmamı sağlıyordu. Şimdi bir ağaç, şimdi bir kuş, şimdi bir deve…

Hayal gücüm görebildiklerimle sınırlıydı elbet ve bildiğim isimleri yakmam beni rahatlatıyordu. Oysa boş vagon içimdeki tarifsiz duyguyu zaman geçtikçe arttırıyordu.

On dakika olmasına rağmen vagonun ışıkları yanmamıştı. Öndeki vagon da, hatta arkadaki vagonda da ışıklar yanmıyordum. Treni tam bir karanlık kaplamıştı. Bir süre sonra şehrin ışıkları da iyice uzaklaşmaya başladı. Koridorları aydınlatan hafif bir kırmızı ışık yandı ardından. Her ne kadar şu anki görünüm bir korku filmini andırsa da bu küçük ışıklar bana güven vermişti.

Yerimden kalktım. Çantamı sırtıma astım,diğer vagonlarda birilerini, oralarda da insanların varlığını görmek iyi gelecekti bana.

Üç vagon ilerlemiş ve ortalıkta gezinen bir kediden başka kimseyi görmemiştim. İnsan görememem beni ne kadar ürküttüyse, bu kediyi görmem de beni aynı şekilde mutlu etmişti. Türünüzü göremeseniz bile, bir canlıyı görmek sizi rahatlatıyor.

Sırtımı cama vererek ikili koltuğa oturdum. Kedi önce etrafımda dolaştı ve sonra karşımdaki koltuğa oturdu. İyi siyah gözleriyle bana bakıyordu. Gözleri yer yer parlıyor ama bu bana korkudan çok güven veriyordu. Biraz da insan aramamın saçma olduğunu düşünmeye başladım. Evet bulabilirdim belki ama onun ne olduğunu nereden bilebilirdim ki? Hırsız, psikopat, katil… Bir yerde yalnız olmak daha güvenli, hele şu kediyle olmak daha da….

Yirmi dakikadır karanlıkta ilerliyorduk. Trenin nerelerde olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. Kendimi bilinmezliğe doğru ilerliyormuş gibi hissediyordum. Bu yolculuk her yere olabilirdi. Her ne kadar İstanbul’a diye yola çıksam da içimden bir ses aslında farklı bir yöne gittiğimizi söylüyordu bana. Aslında içimden gelen sesler her zaman beni yanıltmıştır. Her ne olursa oldun şimdi içimdeki bir başka ses ise, diğer sesin doğru olduğunu söylüyordu. Kafam karışmıştı. Günün yorgunluğu üzerime çökmeye başlamış, bu saçma fikirler beni ayakta tutuyordu. Aslında biraz uyusam fena olmazdı.

Korkuyordum. Nereye gittiğim konusundaki bilinmezlik beni korkutuyordu. Aslında son zamanlarda hayatı boş vermiştim. Şimdi ise bu korkunun sebebini anlamıyorum. Beni dışarıdan görenlere korkusuz izlenimi verdiğim doğru ancak şimdi kendime korkak bir tavuktan başka bir şey olmadığımı kanıtlamaktan başka işe yarmıyorum. Neyse ki yalnızım. Şu karşıdaki kedide konuşamayacağına göre…

Gözlerimi kapattığım anda bir parlaklık göz kapaklarımın ardından gözlerime doldu. Gözlerimi biraz daha sıkıca yumdum. Az önce gözlerimi kapamakta tereddüt eden beynim şimdi aynı tereddütü göz kapaklarımı açmakta yaşıyordu. Parlaklık gitmişti. Zaten topu topu iki saniye sürdüğünü söyleyebilirim. Gözlerimi yavaşça açtım. İlk karşılaştığım karşı koltukta oturan kedinin parlayan gözleriydi. Korkup kendimi cama doğru biraz daha yapıştırdım. Neyse ki onun kedi olabileceği düşüncesi aklıma çabuk gelmişti ki bende kendimi camdan dışarıya sallandırmaktan kurtulmuştum.

Vagonun içi biraz daha aydınlanmıştı. Kırmızı ışıkların yanında beyaz ışıklar da yanmıştı. Yanan ışıklarla birlikte güvenimde artıyordu. İki dakika sonra piston sesleri yavaşlamaya başladı. Yavaşlıyorduk. İçimden bir ses durduğumuzda kendimi dışarıya atmam gerektiğini söylüyordu ama dışarıya göz gezdirdiğimde koca bir karanlıktan başka bir şey yoktu. Trenden inemezdim artık nereye gidiyorsa gitmek zorundaydım. Üç dakika sonra durduk. İnsan korkunca zamanla daha fazla haşır neşir oluyor.

Eski bir istasyonu. Duvarlarındaki sıvalar dökülmüş tavanında asılı bir florasan yanıp sönüyordu. Koku filmlerindeki hastahaneler gibiydi. Bu kanıya nereden kapıldım bilmiyorum.Belkide kapı açıldığında burumuma gelen ilaç kokusundan dolayı…

Kedinin gözleri bir kez daha parladı. Uzaktan ayak sesleri geliyordu. Bir kişiye ait ayak sesi. İnce ayak sesinden ya bayandı gelen ya da kösele ayakkabı giymiş bir adam. Bu ses yumurta topuklu bir ayakkabıdan da çıkıyor olabilirdi. Eğer gelen böyle biriyse. Gecenin bir yarısı hiç kimsenin olmadığı bir durakta. En kötü ihtimalle şu uçsuz bucaksız karanlığa bir ceset fırlatmış olabilirdi. Peki ya cesedi nasıl getirecekti? Trenle olabilir, bir bavulda… Bavulu fırlatıp attı ve şimdi diğer trenle de geri dönüyor. Saçmalamamalıyım… Belki de arabayla geldi arabada öldürdü ve bıraktı. Dönüşü ise trenle yapıyordu…

Zaman uzuyordu sanki. Ayak sesleri bir türlü bitmemiş ve giderek bana yaklaşıyordu. Kedi kafasını kaldırdı tekrar gözlerini parlatarak kapıya doğru sanki bir kavgaya hazırlanırmışçasına bir ses çıkardı. Kedinin bu tavrı beni daha da korkutmuştu. Belki biz insan olarak hissedemeyebilirdik ama onlar hayvan olarak kötülüğü daha iyi hissediyordu.

Elimi çantama attım. İçinde kesici delici bir şeyler olmalıydı. Hiç olmadı bir kalem bile benim işime yarayabilirdi. Biraz kurcaladıktan sonra daha iyisini, bir tornavida bulmuştum. Bu arada ayak sesleri kesilmiş, sessizlik bana ilk defa bu kadar güven vermişti ama bu kısa sürdü. Şimdi ayak sesleri vagonun içinden geliyordu. Vücudumdan soğuk bir ter boşandı. Kedi dikkatlice vagona binen şeye bakıyordu. Ben ise cesaretimi toplayıp kafamı çevirememiştim. Şakaklarımdan ter damladığını hissediyordum. Ayak sesleri durdu. Diğer sesler ise pistonların seslerine karıştı. Galiba o şey oturmuştu.

On dakika olmuştu henüz cesaretimi toparlayıp kafamı o şeye doğru çevirememiştim. Kedi gözlerini parlatarak bana baktı. Ardından orada oturan şeye. Gerneşti, ayaklarını ve vücudunu yaladı. Sonra koltuktan atladı. O şeye doğru yürümeye başladı. Gözlerim onu ve hareketlerini takip ediyordu. Bir an durdu. Uzun vücudu ardından bana baktı. Gözleri yine şimşek gibi çakmıştı. Bir kedinin bu kadar sıklıkla gözleri parlayabilir miydi? Belki de ışıklardan kaynaklanıyordu bu…

Durdu o şeye doğru bakmaya başladı. Ben gözlerimi kediden alamıyordum. O şeyde bir hareketlenme oldu. Kediye doğru dönmüştü sanki. Kafamı yola çevirdim. Görmek zorunda olacağım şeyi görmek istemiyordum. Kediden ince bir mırıldanma sesi çıktı.

Kedi için endişelenmeye başlamıştım. O son mırıldanmanın üzerinden iki dakika geçmişti ve sesi çıkmamıştı ve saniyeler şimdi daha yavaş hareket ediyordu. Arka taraftan bir ses geldi. Ne olduğunu bilmiyordum ama o şeyin olduğu yerdendi.

Düşüncelerim öyle yoğunlaşmış ve karmaşık hale gelmişti ki bir çoğu aklıma hücum eden saçmalıklardan başla bir şey değildi. Ancak onlardan kurtulup gelen sese odaklanamıyordum da. Ses biraz daha yükseldi. Sanki, sanki ürkütücü bir ses değildi…

“Merhaba sizin kediniz mi?”

Boğuk bir sesle “hayır” dedim. Ancak biraz aklı selim düşündüğümde neye hayır dediğimi hatırlamıyordum bile. Hala kedinin olduğu yöne bakmaya cesaret edemiyordum. Sanki çok uzaklardan tren katarlarından gelen bir sesti. Ses ile birlikte havada güzel bir kokunun yayıldığını hissettim. Bu koku sanki beni biraz olsun kendime getirdi. Birden vagonun içi aydınlandı sanki. İçime büyük bir umut çökmüştü. Aslında vagon yine eskisi gibiydi. Karanlık, yer yer aydınlanan… Ancak gelgitler yaşıyordum…

Cesaretimi topladım, kafamı kediye doğru çevirdim. ondan önce kırmızı topuklu ayakkabılı iki uzun bacak karşıladı beni. Aslında arka tarafta korktuğum gibi bir şeyin olmadığını fark etmeye başlamıştım. Başımı iyice çevirdim. Gözlerimin görebildiği yerde kırmızı bir elbise içinde ince bir vücut cezbedici haliyle koltuğa gömülmüş bir şekilde oturuyordu. Yüzünü göremiyordum ancak görebildiğim uzuvları bana güzel bir şeyle karşılaşacağımın haberini veriyordu.

Ayağa kalktım. Hızlı hareketlerle kalkıp arkaya doğru yürüdüm. Sonunda yüzünü görebilmiştim. Trenin hareketiyle birlikte dengesiz adımlarımla vücudum sarsılmış, yere düşen gölgem kadının üzerinde dengesizce büyümüştü. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Neden alelacele kalkmış ona doğru gelmiştim hiç bir fikrim yoktu. Birden kendimden utandım.

Bir gülümseme karşıladı beni. Sıcak bir gülümsemeydi. Kırmızı dudakların arasından hafifçe parlayan dişleri gözüküyordu. Saçları uzun ve siyahtı. Yada bu karanlıkta ben onları siyah algılamıştım. Gülümsemesinde bir samimiyet vardı, sanki onu yıllardır tanıyordum.

“Merhaba sizin kediniz mi?” diye takrar sordu. Bu kez ona daha yakın olabilmek için, “Evet, benim kedim, rahatsız ediyorsa alabilirim.” diye cevap verdim. Ancak o halinden memnundu.

“Çok güzel bir kedi.” diye cevap verdi. Kedinin yüzüne bile bakmamıştım ama şimdi bu yakınlık için na bir teşekkür etmem farz olmuştu. Başımı ona doğru çevirdim. Koltuğa uzanan kadının kucağına oturmuş, kadının parmağını kemiriyordu. Bir an için dehşete kapılmıştım. “Parmağınız” diyebildi. Kedi kadının parmağını büyük bir zevkle kemirmeye devam ediyordu. Dudaklarının altındaki süzülen tüylerden kan kadının kırmızı elbisesine damlıyor orada kayboluyordu sanki…
Gözlerimi bir an için kapadım. O tarifsiz koku o kadar artmıştı ki bedenimin sarsıldığını hissettim. Kadının gözlerine baktım. Beyaz yüzünün içinde simsiyah parlıyordu. Gülümsedi. Sol elini uzatarak “sen de ister misin?” diye sordu. Beyaz kolunu bana doğru uzanırken, o tarifsiz koku suratıma çarpıp geçmişti. Elini tuttum, yumuşak ve soğuktu. Eli parmaklarımın arasında parlıyordu sanki. Birden içimde susuzluk hissettim. Elini iki elimle tuttum. Kokladım. Öyle içime çektim ki amacım bütün kokusunu içime doldurmaktı. Yada bütün parçalarını içime çekmek…
Sanki bulutların üzerinde uçuyordum. Bir ara göz göze geldik. Gözlerini bana dikmiş hala gülümsüyordu. Göz kapaklarını yavaşça kapadı ve açtı. Sanki bu bir şeylere başlamam için bir işaretti. Orta parmağını ağzımın içine aldım. Parmak sanki çikolatadan ve ağzımda dağılıyordu. Onu emmeye başladım. Daha sonra da küçük küçük ısırıklar atmaya… Kan dudaklarımdan süzülmeye başlamıştı bile…

Ne kadar uzaksın. Gözlerin, ellerin. Aklıma yer eden sadece varlığın. Hayal meyal. Hiç bir şeyini hatırlamıyorum. Yazmak istediğimde bir boşluktan ibaretsin. Bazen yolda yürüyen biri, bazense markette aldığım ürünleri geçiren kasiyer oluyorsun. Hep güzel hayal ediyorum seni.
Çoğu kez yine hayalden ibaret olduğunu düşünüp kendimi akli testlere tuttuğum doğru. Vardığım sonuç ise her zamanki gibi olumsuz. Peki bu özlem neden? Cevaplayamadığım sorulardan biride bu…
On beş haziran akşamıydı hatırlıyorum. Sıcak bir geceydi. Hava durumları mevsim normallerinin dışında sıcaklık beklendiğini zaten söylemişlerdi. Güneş kendini kaybetmeye başlamıştı ancak giderken ısısını yanına almıyordu da…
Son trende gözümün alabildiğince bir boşluk vardı. Yalnızlık hissi beni yavaş yavaş esir almıştı. Öncelikle sırf gürültü olsun diye walkmanimin kulaklıklarını taktım. Radyoda çalan son derece gürültülü bir parça tüm dünyayla ilişkimi biraz olsun kesti. Ancak kendimi bir türlü müziğe kaptıramıyordum. İçimde bir güvensizlik, her an için vagonun içini kontrol etmemi söylüyordu bana. Bir süre sonra kulağımdaki bu gürültüyle aslında hakimiyet kurmam gerektiğini düşündüğüm vagona hakim olamadığımı anladım. Hızlı bir şekilde onları kulaklarımdan çıkartıp etraftaki sesleri dinlemeye başladım. Trenin raylara dokunuşu, pistonları çekişi, açık pencereden sızan yüzümü döven ılık rüzgar…
Rüzgar yüzüme öyle şiddetli çarpıyordu ki, gözlerim sulanmaya başlamıştı. Bir an içim yerimden kalkıp pencereyi kapatma fikrine düştüm ancak yerimde o kadar rahattım ki bunu yapmadım. Biliyorum şimdi ayağımı kıpırdatıp, bir milim oynasam eski rahatımı bulamayacaktım.
Vagonun ışıkları söndü. Camdan üzeriye dolan uzak ışıklar belirsizleşen şekillerle vagonun içine misafir oluyor, çoğu ürkütücü olan ancak gelip geçici bu misafirler bir an için oyalanmamı sağlıyordu. Şimdi bir ağaç, şimdi bir kuş, şimdi bir deve…
Hayal gücüm görebildiklerimle sınırlıydı elbet ve bildiğim isimleri yakmam beni rahatlatıyordu. Oysa boş vagon içimdeki tarifsiz duyguyu zaman geçtikçe arttırıyordu.
On dakika olmasına rağmen vagonun ışıkları yanmamıştı. Öndeki vagon da, hatta arkadaki vagonda da ışıklar yanmıyordum. Treni tam bir karanlık kaplamıştı. Bir süre sonra şehrin ışıkları da iyice uzaklaşmaya başladı. Koridorları aydınlatan hafif bir kırmızı ışık yandı ardından. Her ne kadar şu anki görünüm bir korku filmini andırsa da bu küçük ışıklar bana güven vermişti.
Yerimden kalktım. Çantamı sırtıma astım,diğer vagonlarda birilerini, oralarda da insanların varlığını görmek iyi gelecekti bana.


sayfaya ulaşamıyor musunuz? lütfen "açıklamaları" okuyun. kda@kisiseldepresyonanlari.com
  • Gantz 08 Şubat 2012
        Geçtiğimiz aylarda (ki on gün sonra tam bir sene olacakmış) Gantz‘tan bahsetmiştim. Sinema filmine uyarlanma ihtimali olan anime sonunda Shinsuke Sato tarafından sinemaya uyarlanmış. Tabi bu süre zarfında mangayı da okuyacağımı dile getiren ben bu eylemi de yerine getiremedim. Neyse biz konumuza dönelim. Gantz’ın sinema filmi olarak uyarlandığının haberi […]
  • Neverland 07 Şubat 2012
        Artık yeni bir hikaye üretemeyen Hollywood’un eskilere sarılmasının bir yansıması Neverland. Ancak bu bir sinema filmi değil SYFY kanalında yayımlamış olduğu mini bir dizi. Dizi kendi çapında bazı açıkları olsa da Peter Pan hikayesini yeniden yorumlamış. Peret Pan nasıl uçmaya başladı, Tinker Bell ile nasıl tanıştılar, dizi bu konuda kendi çapında açıkla […]
  • The Chronicles of Narnia: Prince Caspian 07 Şubat 2012
        Seri ikinci filmi ile devam ediyor. Kitap sıralamasına bakarsak dördüncü kitap. Film aynı kadro ile çekilmiş olmasına rağmen ben ilk filmdeki aksiyonu, göremedim. Bu film kendi içine çekmekte zorlandı beni. Yer yer sıkılmadım desem yalan olmaz. Olayların azlığı belkide fantastik öğelerden hikayenin biraz daha arındırılmış olması buna sebep belkide.   Bu […]
bu blogta yazmış olduğum tüm girdiler aksini belirtmemişsem bana aittir. izinsiz kullanılmaması, kullanıldığı takdirse ise link verilmesi rica olunur. ee ben kullanırım sana ne deyip yukarıda yazdığım cümleye aykırı davranan olursa, ona kafa göz Allah ne verdiyse girerim... he bide baktıkları yerde mahkeme duvarı görürler...
! Anladım Ki Anlamak Yetmiyor*Tam Bir Blog..hayat ucuz.. 1 lira..A Publicitária AbRaXasastronotdefterbazen içinde bazen dışındaben deli miyimBlog KazanıCellar DoorCESETİZLERİ ♀coffeéefsaescinsel sayiklamalarEuphoria of the SoulGaykediGoddess Artemis' BlogGüNaH YüKLeNeN ADaMgüven uyandıran delihayatin kendisihop-çiki-yayaihuzursuz ruhlar barınağıiHüzün Kovan Kuşuİç Ses.İçimdeki Denizİçimdeki ucu bilenmemiş kelimelerimJacqueline mutlu kalmak istiyorKarbonizmaK�yamet MelekleriLa FeaMegami Sama's Blogmy sci-fi lullaby -NİNJA'NIN KUNG FU İLE İMTİHANInörotoksikOyunun başı sonu...peşim sıraplease come in..Psychological Pollution!.Rendered BeautySelçuk Hocaseri katilsi-menSisteki Goriller, Pigmelerle Dans ve AIDS Yetim...Sophiet.u.b.a'nın karaladıklarıThe Daily Kimchi - Korea Blogtimsah avcısıTotal FutboluzaksinemaViva La Vida, Viva La Muerte!vız gelir tırıs giderYALNIZLIK OKULUYasak Filmâyine-i devrânÇÖLÜN İKİLEMİŞEKER PORTAKALIвαяιιѕѕѕ'ѕ ∂яєαмѕ||● uçuyoruz ne güzel balon ●爱的草莓物语-My Fallen Berries