SİYASİ TARİH İLK ÇAĞLARDAN 1918’E Oral SANDER

3. Dünya Dengesinin Sarsılması: Globalleşmeye Geçiş (1700-1850)

Avrupa’da ortaçağın düzeni Rönesans be reform hareketleriyle yıkılmış bulunuyordu. “Eski Rejim” 19. yy.daki endüstri ve demokrasi devrimleriyse modern yada çağdaş dünyayı doğurmuştur.

Globalleşme Sürecinin Önemli Özellikleri ve “Ulus-Devlet”in Güçlenmesi:

Önemli özelliklerinden biri, enerji kaynağı durumunda olan Avrupa şiddeti ve kibiridir. Avrupalının atılganlığı ve acımasızlığı gelişmiş askeri teknolojiyle birleştiğinde, Atlantik kıyı devletlerinin önce denizlere ve sonra karalara egemen olması işten bile değildi. Avrupa savaşkalığı tüm uluslar arası sistemin başat özelliği haline geldi.

İkinci çarpıcı özelliği, denizlerin ve denizciliğin kazandığı önemdir.

Üçüncü özelliği, örgütlemeyi, hükümet sistemi.

Bu güçlü hükümetleri kursa kursa, yeni “ulus devlet” kurabilirdi. Avrupa insanı için uluslar arası politika, monarklar ve prensler değil, ölümsüz “devletler” arasındaki bir alışveriş olmalıydı. Dininde birleştirici rolünün kalmadığı 18 ve 19. yy.larda, kişiler devletin üstünlüğü ve dokunulmazlığına” büyük bir inançla saldırdılar. 15. yy.a kadar Avrupa insanı “dindar” 19. yy.a gelindiğinde artık tümü “yurtsever”

18. Yüzyılın Büyük Savaşları ve Paris Barışı (1763)

“Batı’nın yükselişi”, Yedi Yıl Savaşları sonunda imzalanan Paris Barış Anlaşması’nda açıkça görülmektedir. İngiltere ilk kez dünya gücü olarak tanındı ve Fransa ile yüz yıllık mücadelesi İngiltere lehine sonuçlandı.

Otuz Yıl Savaşlarından Sonra, Avrupa devletleri arasındaki rekabet dini mücadeleye değil, kurulu ulus devletler arasında güç dengesini sağlama temeline oturdu. 18. yy. savaşları yıkıcılığı azaltıldı. Savaş alanlarını sınırlandırıldı. Gelişen ekonomiye zarar vermemek düşüncesiyle, ordular ekonomik bakımdan üretici olmayan kesimden oluşuyordu.

1748 tarihli Aixla-Chapelle barışı ile Prusya ile öte yanda hala büyük bir devlet olan Avusturya, sınırları tam belli olmayan ve “Almanya” denen bölgede iki önemli güç olarak ortaya çıktılar. Tarihte bu duruma “Alman İkiliği” (German Dualism) denecektir.

Hindistan İngiliz İmparatorluğu’nun ekonomik sisteminin en önemli parçası ve Hindistan’a giden deniz yolu ve bu yolun kıyı bölgeleri de “can damarları” haline geldi.

Devrimler Dönemi (1776-1848)

13. yy.da İngiltere’de başlayan anayasal süreç, Avrupa Kıtasının geriye kalan bölümlerinde değişik formlar aldıktan sonra, koca bir okyanus aşarak, Kuzey Amerika Kıtasına ulaştı. Bağımsızlık özgürlük ve eşitlik gibi üç kavram Amerikan Devrimi ile Yani Kıta’nın kuzeydoğu köşesindeki 13 Koloni’de iyice yerleşti.

AMERİKAN DEVRİMİ

Kuzey Amerika’daki İngiliz Üstünlüğü

İngiltere Hollanda’yı denizlerde ili kez yendi ve 1667’de Hollandalıları Kuzey Amerika’dan attı. Merkantilist kurama göre, güçlü bir devlet olmanın yolu Amerika’daki gibi koloniler elde etmekten geçmekteydi.

Kuzey Amerika Halkının Ayırıcı Özellikleri

Kuzey Amerika kolonileri feodal ve mutlakıyetçi bir biçimde değil, liberal bir temele dayanılarak sömürge hale getirilmişlerdi. Kuzey Amerika’ya göç edenler, bu kıtanın güneyine göç edenleri gibi, altın ve elmas olarak zengin olup, ülkelerine dönmek hırsıyla değil, dinsel baskıdan, işsizlik ve yoksulluktan kurtulmak kendilerine özgürce yaşayacakları yeni bir ortam yaratmak umuduyla göç etmişlerdi. Temelli yerleşmek düşüncesiyle göç ettiklerinden, ailelerini de yanlarına alarak yeni topraklara gelmişler, Kuzey Amerika kökenli insanlarla karışmak gereğini duymamışlardır. Bu durum bütünlüklerini korumada son derece önemli bir etken olmuştur (Kuzey Amerika’dakinin aksine Güney Amerika’da birbirlerinden ayrı melez ırklar ortaya çıkmıştır).

İkinci olarak, İngiltere be öteki Avrupa ülkelerindekinin aksine, kolonilerde aristokrasi yoktu ve monarşinin gücü hem uzakta hem de etkisizdi.

Üçüncü olarak çeşitli kolonilerde birbirinden çok değişik dinlerin varlığı daha başlangıcından kabul edilmişti ve hiçbir siyasal birim ya da kişi, tüm İngiltere Kuzey Amerikası’na tekbir dini zorla kabul ettirmeyi aklından bile geçirmedi. 13 koloninin çok değişik çevrelerden gelen insanları birleştiren, kader birliği yaptıran üç unsur, daha doğrusu “öfke” vardı. Fransa’nın yarattığı askeri ve ekonomik baskıya karşı öfkeydi. Kızılderililere karşı duyulan öfkedir. İngiliz sömürgeciliğine karşı öfkeleri ise Amerika’nın bağımsızlık savaşına yola açacaktır.

ABD’nin Bağımsızlığı ve Sonuçları

1774 te başlayan Amerika Bağımsızlık hareketi, Fransa’nın da cömert yardımıyla 1776 yılında resmen bağımsızlık ilanına vardı. İngiltere 1782 yılında ABD’nin bağımsızlığını tanıdı. 1867 yılında hemen hemen bugünkü sınırlarına ulaşmıştır. ABD İmparatorluk ve Hıristiyanlık kabuğunu kıran bir Batı Avrupa uygarlığıydı.

Fransa, Amerikan bağımsızlık mücadelesine girerken büyük ekonomik yük altına girmişti. Bunun doğurduğu ekonomik sıkındı 1789 Fransız Devriminin en önemli nedenidir.

Bu anayasalar ve Bağımsızlık Bildirgesi, çevirilerek 4778 yılında basılacak ve Avrupa’nın hemen hemen tüm entelektüel çevrelerinde hararetli tartışmalara konu olacaktır. Düşünürler artık model ülke olarak İngiltere’den çok ABD’yi alacaklardır.

Jean Jaques Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi’nin uygulanması gibi görünüyordu.

İç Savaş ve Sonrası

1861-1865 yıllarında kuzey ve güney eyaletleri arasında büyük bir iç savaş ve parçalanma tehlikesi. Savaşın nedenlerinden biri insancıl duygulardır. Zencilerin hala tutsak. Abraham Lincoln liberal çevrelerinde büyük bir “anakronizm”. Bir başka nedeni zenci köleliğinin ekonomik yönünde. Afrika insanları, güneyin geniş pamuk tarlalarında çalıştırılıyorlardı. Ekonomisi büyük ölçüde endüstriye dayanan kuzey eyaletleri ile köleliğin yasaklanmasıyla serbest kalacak ve kuzeye göç edecek zencilerle bol ve dolayısıyla ucuz elemeği sağlamayı amaçlıyorlardı.

Lincholn’ün başkanlığı sırasında, kuzey eyaletleri, köleliğe son vermektense birlikten ayrılmayı yeğleyen güney eyaletlerine savaş açtılar. 1865 te kuzey eyaletlerinin savaşı kazanmasıyla kölelik yasaklandı ve ABD’de kuzey ve güney diye ikiye bölünmekten kurtuldu.

ABD, kısa bir süre içinde ve üç aşamadan geçerek ekonomik olgunluğa erişti. Sonuç olarak 20. yy.a girildiğinde ağır sanayi kurulmuştu.

1867’de Rusya’dan Alaska’nın satın alınması dışında sömürge kazancı olmadı ispanya’nın Amerika’dan atılması görüşü güç kazandı.

İspanya’nın Amerika’dan atılması görüşü güç kazandı.

BÜYÜK FRANSIZ DEVRİMİ

Devrim Öncesi Ortamı

18. yy.ın ikinci yarısı ile 19. yy.ın büyük çaplı olaylarının tümü “liberalizm” akımı tarafından biçimlenmiş. Liberal nitelikteki Fransız Devrimi’nin iyici güçleri, zaman zaman köylüleri de yanına alan bu arta sınıf ve onların önündeki Amerikan Devrimi örneğidir.

Fransız Devrimi’nin kökeni de monarşinin aşırılılarında aranabilir. Dolayısıyla Fransız Devrimi’ne hareketi soylular vermiştir.

Devrimin Fransa’da başlamasının nedenlerinden biri de, bu devletin yüzyıllar boyunca monarşi tarafından sağlanan siyasi birliğidir. Fransızlar, 18. yy.da adına “Fransa” denen bir siyasal birimin üyesi oldukları duygusuna sahiptirler.

Halklar Bildirisi ve Anayasa

Orta sınıf, monarşiye karşı savaş açtı ve ana hatlarıyla şu isteklerde bulundu. İstekler ,syanın burjuva niteliğini ortaya koyuyordu.

Zamanın tarihçisi, “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi, eski rejimin ölüm fermanıdır”.

Devrimden sonra Savaşa ve Terör Yönetimine

Amerikan ve Fransız devrimlerinin doktrinleri, rahatlıkla Avrupa’nın her yerine ihracat edebilecek evrensel bir felsefe biçiminde gelişti. Zaman, yer, ırk ya da ulus farkı gözetmeksizin, insanların temel hak ve özgürlüklerinden söz etmekteydi. Soylular, devrime karşı bir cins “kutsal savaş”. Avrupa artık sınır tanımayan bir bölünmeyle karşı karşıyaydı.

Yenilgilerin yarattığı panik bir takım önlemler alınmasına yol açtı. Fransa’da “Ulusal Konvansiyon”

Fransa’nın dış tehditlere karşı birleşmesinde devrimci Girondin’lerin Danton Carnot’un payları vardı. Daha radikal devrimci bir kanat olan ve iktidarı daha demokratik bir temele oturtup, muhaliflere karşı şiddet, uygulayarak destek kazanan Jakobenler ve bunun unutulmaz önderi Robespierre geçti.

Robespierre gibi aşırı Konvansiyon önderleri içeride üç yıl tam “terör rejimi” kurdular. Terör dönemi boyunca idam edilenlerin %8’inin soylu, 14’ünün burjuva, 6 sının din adamı ve %70’inin köylü ve işçi kökenli olması, konvansiyon rejiminin niteliğini açıkça ortaya koymaktır. “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi” üzerinde kurulan “demokratik cumhuriyet” iç ve dış koşulların etkisiyle terör yönetimine dönüştü.

Ulusal Konvansiyon’un terör yönetimi, 1795’te yıkıldı be Fransa 1799 yılına kadar sürecek olan Anayasal Cumhuriyet ya da Direktuvar yönetimine girdi.

Savaşın Değişen Niteliği ve Napolyon Bonapart

Yurttaş-Ordu

18. yy. ve öncelerinin, subayların soylu, erlerinin de çapulcu olduğu orduları yerine Fransız Devrimi ile birlikte, subayları yetişmiş profesyonel asker, erleri de liberalizm, yani yönetilenin hükümetine sahip çıkmasının ve böylece doğan ulus bilincinin ürünü olan, “yurttaşlar”dan oluşan ordular Avrupa sahnesine çıktı. İkinci ordunun, soylulardan arınmasıyla, hareketliliği ve hızı arttı. Üçüncü savaş ekonomisi gereği. “kitle savaşı”nın tohumları atıldı.

Yeni Bir Sezar

Direktuvar yönetimini yıkarak, kendisinin büyük yetkilerle başında bulunduğu bir “Üç Konsül” yönetimi kurdu. Fransa kaderini tümüyle Napolyon’un ellerine bırakmış. Napolyon’a göre, Roma’ya bağlı din, ortalama yurttaşı “uslu” tutacak mükemmel bir kurumdu.

Konsüllük yönetimi ile Fransa’da devrim de bitmişti. Fransa, “köylü demokrasisi” ile “burjuva cenneti”nin ilginç bir bileşimi olmuştu. 1804 yılında bir plesibitle Konsüllük İmparatorluğuna dönüştü.

Napolyon Savaşları

Tüm Avrupa kıtasına siyasal birlik sağlamaya en çok yaklaşan ve hatta bu konuda başarılı olan Napolyon ‘dur. 1792’de Napolyon’dan önce başlayan Veraset Savaşlarından sonra bir başka “dünya savaşı” olarak değerlendirmek mümkündür.

Papa’nın da desteğiyle kendisini Sezar değil, Şarlman gibi görmeye başlayacaktır.

Napolyon’un bu Avrupa’da tek güç halin gelme yönündeki faaliyetlerine karşı Avusturya, Prusya, Rusya ve Kıta’da b,r devletin üstün duruma geçip güç dengesini bozmasını İngiltere, aralarında bir dizi koalisyonu kurarak mücadeleye girişmemişleridir. İngiltere bu sisteme deniz ablukasıyla yanıt vermiş ve kıta ile her türlü ticareti yasakladığı gibi, başka kıtalarla ticareti de engellemeye çalışmıştır. Her iki dünyada da İngiltere, Almanya’ya karşı bu yoka mücadele edecektir.

El altında İngiltere ile iş yapmayı yeğlediler. Rus Çarı Alexander’ın ablukaya dayanamayıp Kıta Sistemi’nden çekilmesi, Napolyon için sonun başlangıcı oldu.

VİYANA KONGRESİ

Cezalandırma Yerine Denge

Metternich ve dolayısıyla Viyana Kongresi’nin meşruiyet iddiası ise şuydu: Mevcut devletlerin sınırları kutsaldır, dokunulmaz ve her devlet bu kutsal sınırlarının içinde istediği gibi hareket etmekte ve istediği rejimi kurmakta serbesttir.

Viyana Düzenlemeleri

Sayıları 39’a indirilen ve Avusturya ile Prusya’yı da içeren Alman Devletleri, gevşek bir germen Konfederasyonu biçiminde örgütlendi.

Genel Değerlendirme

Sistem bir bakıma Rusya’nın vereceği güvenceye Yakındoğu’da kurulmuş bulunan statükoya saygı göstermesine dayanıyordu. Viyana’nın mimarı Metternich’in hiçbir ulusçuluğa en ufak sempatisi yoktu. Avusturya otokrasisi tüm 19. yy. boyunca ulusçuluk ve liberalizmin en güçlü düşmanıydı. Metternich’i sonunda yenmeyi başaran da Avrupa sahnesinde giderek çok önemli bir güç haline gelen ulusçuluk ve liberalizm oldu.

Matternich sistemi son derece güçlü bir akıma da sürekli ters düşmekteydi. Böyle bir ulusçuluğu ezmeye çalışması ileride görüleceği gibi I. Dünya Savaşı’nın ani nedenlerinden biri olacaktır.

1830 ve 1848 DEVRİMLERİ

Ekonomik ve Toplumsal Ortam

1798 Fransız Devrimi2nin doğrudan olan liberal ve milliyetçi düşünceler, Napolyon’un öteki Avrupa devletleriyle savaşları ve işgalleri ile hemen hemen tüm Avrupa’ya taşınmıştır.

Hemen hemen her Avrupa ülkesinde, mevcut rejimlerin yetersizliğine karşı, bir yandan işveren öte yandan işçinin hoşnutsuzluğu bir dizi devrime yol açtı.

Yöneticiler iki tehlike ortasında kaldılar: orta sınıf ve işçi sınıfı. Genel olarak orta sınıfa ödün vererek, onların desteğini sağlamak yoluna gittiler.

Avrupa’da 1848 Devrimleri

Ulusçuluk

Bilinçli toplumların kendi geleceklerini kendilerinin saptaması anlamındaki ulusçuluk.

1848 ayaklanmalarının Avrupa çapına en önemli siyasal başarısı, Mtternich’in ve onun simgelediği “eski düzen”in alaşağı edilmesidir. Doğu Avrupa açısından önemli ekonomik ve toplumsal sonuç ise, feodalizmin büyük ölçüde ortadan kaldırılmasıdır.

Alman Ulusçuluğu

Alman Ulusal birliğini gerçekleştirecek olan Prusya’da ordu tek bir “Almanya” özlemi duyuyor be Fransızlardan nefret ediyordu.

“Almanya”da ulusçuluk, Napolyon sisteminin zorla evrenselleştirme çabasına bir tepki olarak doğdu. Almanların hareketi Fransa-karşıtı, Napolyon’da bir otokrat olduğuna göre, otokrasi-karşıtı nitelik kazandı.

Öteki Ayaklanmalar

Her ulus, doğuştan hakkı olan isteklerini gerçekleştirmede özgür olmalı ve bu konuda hiçbir sınır tanınmamalıdır.

Genel Değerlendirme

Bastille’de liberalizm, Viyana’da ulusçuluk başarı kazandı.

Amerika ve Fransa’daki devrim, globalleşme sürecini hızlandırdı.

Amerika ve Fransa’daki devrim, geleneksel hükümetin temelini sarstı.

SİYASİ TARİH İLK ÇAĞLARDAN 1918’E – Oral SANDER

MODERN VE GLOBAL DÜNYAYA GEÇİŞ BATI EGEMENLİĞİ DÖNEMİ

(1500’DEN GÜNÜMÜZE)

Batı’nın Yükselmesinin Temel Nedenleri

Ağır Sabanın Bulunması ve Sonuçları

Tarım ürünlerinin bölgeler arasında değişiklik arz etmemesi, ticareti de son derece düşük bir düzeyde tutuyordu. “ağır saban”. Ağır saban grenaj sorunu çözüldü.

Yel değirmenlerinin bulunması da mevcut enerji kaynaklarını arttırmıştır.

Kuzey Avrupa düzlüklerinde gıda maddelerinin hızla artmasına ve bu da doğal olarak nüfusun birikmesine yol açmıştır. Tarım alanlarının genişlemesiyle ortaya çıkan ürün fazlası, eski Akdeniz uygarlık merkezlerini çok aşacak olan Batı zenginliğinin, gücünün ve kültürünün temeli olacaktır.

Feodalizm

Avrupa’nın askeri bakımdan gelişmesi de, bir bakıma, ağır saban ve hayvan gücünün sağladığı tarım ürünleri fazlasına dayanır.

Şövalyelik de dönemin en belirgin toplumsal ve siyasal kurumu olan feodalizmin temelini oluşturmuştur.

Tarımın gelişmesi için gerekli olan barış ve güvenlik, etkili merkezi otoritelerin henüz kurulamamış bulunduğu Avrupa’da, kısaca “feodalizm” denen kurumların, gelişip güçlenmesiyle sağladı. Feodalizmin özü, örgütlenmiş devletin bulunmadığı yerel düzeyde, bir çeşit hükümet görevini yürütmesiydi. Böylece, feodal “lord”, “vassal” ve toprağa bağlı,(serf) köylüleriyle, feodalizm ortaya çıkmıştır.

Feodalizm, “lord”, ile “vassal” arasında karşılıklı hak ve görevler ilişkisine dayanır. Lord, vassalı koruyacak, adaleti, toprağını işletme ve ürününü toplamasını sağlayacak, vassallar arasında çıkabilecek toprak anlaşmazlılarını çözecekti. Vassal vergide verecekti ama bu vergi ancak üç durumda alınabilirdi.

987 yılında Fransa’daki lordlar aralarında bir kral seçerek, onun vassalları oldular.

Almanya’da vassallar 911 yılında bir kral seçtiler ve bu kral 962 yılında imparator olarak taç giydi. Kutsal Roma İmparatorluğu çıktı. Ada, 1066 yılında Normandiya Dükü William tarafından fethedildi. İngiltere’de başlangıçtan beri kral önemli yeniliklere sahip oldu ve Ada’da Kıta’dakinden daha çok güvenlik ve toplumsal barış sağlandı.

Feodalizmin bizim açımızdan en önemli özelliği, lord ile vassal arasındaki “karşılıklı esas”dır. Lord ile vassal bir cins “mukavele” ile birbirlerine bağlıydılar. Gelecek çağların “anayasal hükümet” anlayışı, işte feodalizmin bu mukaveleye dayanan niteliğinden doğacaktır.

Avrupa’daki toprak sahibi olan lord, önemli bir kişi haline gelip, kralla karşılıklı hak ve görevlere sahip olurken, Doğu’daki karşıtı her yerinden atılabilecek bir cins “devlet memurun”nun ötesinde toplumsal ve siyasal bir statüye erişememiştir.

Feodal Avrupa göçebelikten kurulmuştu.

Ticaretin Doğuşu ve Kent Yaşamı

Yerel güvenliğin sağlanmasıyla, değer verilen maddelerin ele geçirilmesinde zora başvurma geçerli yol olmaktan çıkınca, bunların ticaretle sağlanması seçeneğine başvuruldu. Çoğu haydut ve korsan, meslek değiştirerek tüccar oldular.

Haydut ve korsan ile şimdi ortaya çıkan tüccarın aynı bağımsızlık ve özgür alışkanlıklarına sahip olmalarıdır. Köylü ve lordları yabancı ve işe yaramaz “aylaklar” olarak görüp, ayrı bir tüccar kişiliği yaratmışlar, çalışkanlığı en önemli ve soylu değer olarak benimsemişlerdir.

Lorda yıllık olarak verdiği para karşılığında kişisel özelliklerini kazanan ve kendi topraklarına sahip olan köylüler hızla artmaya başladı. 12. yüzyılda Kuzey Fransa ve Güney İngiltere’de 15. yüzyıla gelindiğindeyse hemen hemen tüm Avrupa’da serflik kurumu fiilen olmasa bile hukuken ortadan kalktı.

(Bu köylüler “tutsak” değil “serf”tiler. Serf, tutsaktan daha çok haklara sahiptir. En önemlisi, belirli bir toprağa bağlı bulunup, yer değiştirmeye zorlanmamalarıdır.

Rönesans

Başta Venedik ve Ceneviz olmak üzere İtalyan kent-devletlerinin refahı, deniz üstünlüğünün güvencesinde, büyük ölçüde Doğu Akdeniz’le ticarete bağlıydı.

Doğu Akdeniz’in eski uygar hakları İtalya’nın, yani Latin dünyasının bu üstünlüğüne karşıydılar.

“Yeniden Doğuş” anlamına gelen “Rönesans” sözcüğü, eski Roma ve Grek başarılarının yeniden canlandırılmak istemesi sürecini anlatır. Asıl yürütücü gücüyse kent insanları, yani bir bakıma tüccarlardır. Rönesans, Floransa, Venedik, Portekiz, Hollanda ve İngiltere gibi despotik olmayan küçük kent-devletlerinde ya da metropollerde doğmuştur.

Rönesans şu temel anlayışlara dayandığı ve anlam kazandığı görülüyor: (i) Yeryüzü ilgi çekici (ii) insan güçlüdür. (iii) İnsanın faal olması (iv) Gerçek.

Rönesans, bir bakıma, insanın kendisini ve çevresini yeni bir algılama ve kavrama biçimidir. Rönesans’la birlikte, zenginliğin olanaklarından doğrulukla yararlanılmaya başlandı.

Floransa “kamuya daha çok hizmet”. “Gerçek”, evrende görülebilen ve dokunulabilen kişi ya da nesneler olarak ele alındı. “Nesnellik”

Dini Reform (Reformasyon)

Dini reform, Katolik Kilisesi’ne muhalefet olarak. Prenslerin Kilise’ye baş kaldırmaları ortaçağın da önemli temalarından biriydi. Monarkların bu isyanı,üzerlerindeki siyasal hükümdarlık iddialarına karşı dini olmayan bir hareketti.

Sade vatandaşın Kilise’ye karşı isyanıysa, temelde dini nitelikteydi.

Monarklara, Roma’ya akan parayı sürdürmek ve kendi toprakları üzerindeki ruhani otoriteye, eğitim sistemine ve Kilise’nin mal ve mülklerine el koymak istiyorlardı. Halka göre Hıristiyanlığı <engin ve güçlü olanın haksızlık ve kötülüklerine karşı güçlü bir otorite haline getirmek istiyorlardı. Kilise içinde azizlerin başını çektiği bu hareket Kilise’yi doğru yola çekerek, onun gücünü arttırmak peşindeydi.

Monarkların Reformasyonu, dinin başı olarak Papa’nın yerine monarkın, yani devletin geçmesi biçimini aldı. Tahta bağlı kilise kurulmasıydı. İngiltere, İskoçya, İsveç, Norveç, Danimarka, Kuzey Almanya ve Bohemya monarkları Roma Kilisesi’nden ayrılarak dini denetimleri altına aldılar. İsa’nın ilk öğretisine geri dönüş yada İncil’in doğrudan yorumlanması gibi kendileri için de tehlikeli sonuçlar doğurabilecek değişikliklere karşı direndiler. İngiltere’de Anglikan Kilisesi, bu ikisi arasında başarılı bir uzlaşmanın örneğidir.

Ortalama vatandaşların reformasyonu daha az başarılı oldu. Yapmak istedikleri, Kilise’nin otoritesine karşı, kendi İncil’lerine sahip olmak. Alman Protestanlığı’nın büyük önderi Martin Luther’dir.

Luther, İncil’den çıkarılacak ilkeler üzerine yeni bir kilise kurmak istiyordu.

Luther’in öğretisi, devlet otoritesine boyun eğme biçimine dönüştü.

Dinin Papa’nın olduğu kadar, devletin de elinde olmasına karşı çıkan Protestanlar türedi. Bunlar, İngiltere’de güçlü bir mezhep oluşturdular. Alman ve İngiliz insanlarının davranışlarındaki ve belki de gelecek tarihlerindeki gelecek tarihlerdeki farklılık, bir bakıma Almanya’da özgür düşünce ve inancın bastırılmasıyla açıklanabilir.

2. Dünya Savaşı sonuna kadar olan dönemde Katolik Fransa’nın dış politikası, ister dinsel olsun, ister siyasal, Almanya’nın bölünmüşlüğünün sürdürülmesi üzerine kurulacaktır.

Cizvitlerin asıl başarıları eğitim alanındadır. Tüm Katolik Avrupa’da Kilise’nin itibarlarını yeniden kazanmasını sağlamaya çalışmışlar.

Hıristiyan dininin gerçeği üzerinde anlaşamamalarının, laiklik ve modern bilime giden kapıyı açmasıdır. Mükemmel bir dinsel uyum, sağladıkları devletlerdeyse, entelektüel bir durgunluk. Rönesans ile Reformasyon arasındaki karşılıklı etkileşim, Avrupa kültürünün özünde bulunan pagan Halen ile Hıristiyan geleneği arasındaki temel çelişkiyi çok belirgin hale getirerek, çeşitliliği ve Avrupa insanının  yaratıcılık potansiyelini arttırmış, kısaca Avrupa’nın entelektüel ve manevi enerjisini yükseltmiştir.

Batının Denizlerde Üstüğü Sağlaması (1500-1700)

Modern dünyanın temel özellikleri Avrupa’da belirginleşmiştir. Global eylemde bulunabilme yeteneğidir.

İkincisi bağımsızlıktır.

Üçüncüsü, milliyet düşüncesidir.

Okyanuslara Açılma: Portekiz ve İspanya’nın üstünlüğü (1500-1600)

Avrupa ve Asya’da 15. yüzyıla nasıl Osmanlıların dönemi diyorsak, 16. yüzyıla da tüm dünyada önce Portekiz, sonra İspanya’nın dönemi demek yanlış olmaz. İspanyol fatihlerinden Cortez Meksika’daki aztek, Pizarro, ise Prudaki inka uygarlıklarını tümüyle yok ettiler.

Doğu ile Batı’nın denizlerine tam yuz yıl portekiz ile ispanya egemen olacaklardır. Bu iki devlet 1494’te yaptıkları bir anlaşmayla yeryüzünü ikiye bölerek paylaştılar.

V. Charles 1556’da tahtından feragat etti. Habsburglar biri Avurturya, öteki İspanya olmak üzere ikiye ayrıldı.

Fiyat Artışı ve Merkantalizm

Onuncu ve onbaşinci yüzyıllar arasında gelişen ticaret, 16. yüzyıla varıldığında devletlerin en önemli uğraşı oldu. Kapitalist ekonominin ortaya çıkışı ve kentmerkezli ekonomik sistemden ulus-merkezli ekonomik sisteme geçiş. Bu ekonomik dönüşümün önemli özelliği fiyat artışıdır. 16. yy. enflasyonunun önemli bir nedeni, Amerikadan Avrupaya akan yeni bulunmuş değerli madenlerdir.

Tarım teknolojisi fazla gelişmiş olmadığı için, fiyat artışıda en çok tarım ürünlerinde görüldü. 16. yy.’ın mali bunalımı anayasal bunalımların ortaya çıkmasın ayardım etmiştir. Bu anayasal bunalım sonunda, 17. yy.da İngiltere’de parlamento zafer kazanmış öteki tüm avrupa ülkelerinde kraliyet despotizmi kurulmuştur.

Fiyat artışının bir başka sonucu, “merkantilizm”ın ortaya çıkışıdır. Merkantilist düşüncenin yemel noktaları şunlardır: mamül maddelerin ihracatını arttırmak, hammaddelerin ihracatını azaltmak; yaşamsan olan hammaddelerin dışında ithalatı yasaklamak ve böylece ticaret dengesini lehlerine çevirmek.

Tüm bu gelişmelerle biriken bu zenginlik Avrupa tarihinin gelecek yüzyıllarının en önemli siyasal birimi haline gelecek olan “ulus-devlet” doğuracaktır.

Savaş Teknolojisindeki Gelişmeler ve Ulus-Devlet

Ulus duygusu en başarılı örneğini İngiliz ve Fransız monarşilari vermiştir.

Ulus-devlet yaygın bir siyasal birim olarak ortaya çıkmasını olanaklı kılan, savaş teknolojisindeki gelişme ve özellikle topun bulunmasıdır. Tarihte ilk defa sırbistanı Osmanlılara tabi biçime sokan 1389Kosova savaşında kullanılmıştır. Topun yalnız kalelere karşı değil aynı zamanda savaş alanlarında düşman askerlerine karşı kullanılmasıda 1521’de Blgrad ve 1526’da Mohaç’ta Türkler tarafından gerçekleştirilmiştir. Tüfek askeri amaçlarla ilk kez 30 Yıl savaşlarında kullanılacaktır.

“Sürekli ordu”

Üstünlüğün İberikten Kuzey Batı Avrupa’ya Geçmesi

Başat güç (dominant power). Başat güç durumuna yükseliş ve düşüş kabaca 100 yıllık sürelerde olmaktadır. Dünya denizlerinde egemen.

15. ve 16. yy.lar önce Portekiz sonra İspanya’nın başat güç oldukları yüzyıllardır. 17. yy. Hollanda’nın 18. yy. ise Fransa’nın başatlığını 19. yy.da İngiltere denizlere egemen bu egemenliğe karşı Almanya’nın meydan okuması, 20. yy.da iki dünya savaşına yol açacaktır. Bu ikisi arasındaki mücadeleden ABD yararlanarak 20. yy.ın ikinci yarısında başat güç olacaktır.

Hollanda’nın Parlak Dönemi:

Hollanda, doğu Hindistan şirketi doğunun baharat ticaretini Portekiz’in elinden aldı. Hollanda Batı Hindistan Şirketi ise Amerika’daki İspanyol varlığına önemli bir tehdit oluşturdu.

Fransa’da Bütünleşme Almanya’da Parçalanma

1555 tarihli Augsburg barışı, her devletin vatandaşlarının dinini belirleme yetkisini tanımıştı. Katolik ve Protestan davası üzerinde Alman iç savaşıydı. Siyasal birliği korumak isteyen Kutsal Roma İmparatorluğu bağımsızlıklarını sağlamak için çabalayan iç devletler arasında bir iç savaştı. 30 yol savaşları uluslar arası bir savaştı.

30 yıl Savaşları Protestanların zaferi sonucu 1648 tarihli Westphalyia konferans, Avrupa’nın en büyük ilk konferansı sayılabilir. En önemli özelliklerinden biri, laik bir konferans, kilisenin gücü tam anlamı ile sınırlandırılışmış kutsal Roma imparatorluğunun parçalanmış olduğu doğrulanmıştır.

300 kadar Alman devleti, Avrupa’nın öteki devletleri mutlakıyetçi monarşi altında birleşir ve güçlenirken, Almanya, ömrü çoktan tükenmiş olan feodal bir karşılık içine itilmiş oldu.

Westhphalia barışın, Katolik Habsburgluların Avrupa’ya egemen olma tehdidini ortadan kaldırdığı söylenebilir. Almanya’yı küçük devletlere bölerek Fransa’nın dünya üstünlüğünü eline geçirmesinde yardımcı olmuştur.

SİYASİ TARİH 1918-1994 Oral SANDER

Avrupa’da Soğuk Savaşın Sonu ve Yeniden Yapılanma

Gorbaçov’un Yeni Politikası

Özellikleri

1985 yılında SBKP Genel Sekreteri olan Mihail Gorbaçov. otuz yıllık Stalin döneminin belirgin özellikleri: Stalik diktası ve kültü; Siyasal terör; Komünist Parti tekelli; Devlet işlerinin her alanında kapalılık; Kmünist dünyanın tek parçalı bütünlüğü.

20., 21., 22. Kongrelerinde Stalin döneminin ilk iki niteliği son buldu. Prestroika kitabıyla Sovyet yönetiminin aksayan yönlerini sert biçimde eleştirdi ve onu toplumun eleştirisine de açtı. “Açıklık” politikasıyla da, ayrıcalıklı ve kapalı bir bürokratik seçkinler gurubu tarafından yönetilen Sovyet toplumunda genç ve yetenekli kişilerin yönetici durumuna geçmelerini amaçlıyordu.

Gorbaçov işe, 1985’te alkolizmle mücadeleye başladı ve başarısı, Sovyet halkına, inandırıcı ve izlenmesi gereken bir önder olduğunu kanıtladı.

Gorbaçov, ekonomik alanda başarı kazanıp haklin günlük sıkıntılarını ortadan kaldırmadan reformları benimsemesinin ve dolayısıyla “yeniden yapılanma”nın gerçekleşmesinin mümkün olmadığını anlamıştı. Tüketim mallarında üretimi arttırmak yaşamsal bir önem kazandı.

Komünist Partinin etki alanını küçülterek parlamentoyu Komünist Partiye karşı yeni bir güç odağı haline getirmekten.

Demokrasi için gerekli olan güçler ayrımını gerçekleştirmekti.

Sonuçları

Direnme hareketleri 1989 yılında özellikle batlık ve Kafkas Cumhuriyetlerinde bağımsızlıkçı bir nitelik kaznadı.

Dışarıdaki etkileri, Doğu Avrupa’daki demokrasi hareketlerini hızlandırması ve ABD ile birçok konuda anlayış birliğine vararak Avrupa yumuşamasında katkıda bulunması sayılabilir. İki Almanya’nın birleşmesi karşısındaki olumsuz Sovyet tutumunu kaldırarak, 3 Ekim 1990’da birleşik bir Almanya’nın doğmasına yol açtı.

1989’da otuz yıllık bir aradan sonra Pekin’e giden ilk Sovyet önderi oldu ve iki ülke arasındaki ilişkileri normalleştirdi.

Sovyetler Birliğinin Dağılması

İmparatorluğu 26 Aralık 1991 tarihinde dağıldı.

Gorbaçov, 1990’da bir yanda çok ciddi ekonomik sorunlar öte yanda Sovyet Cumhuriyetlerinde etnik ve ulusçu huzursuzluklarla karşılaşmıştı. 21 Ağustos’ta darbe başarısızlığa uğradı. 19 Ağustosta Sovyet Parlamentosunun Komünist Partinin tüm faaliyetlerini sona erdirmesiyle noktalandı. 26 Aralık 1991’de Sovyetler Birliği resmen dağıldı. İşin aslına bakılırsa 8 Aralık, Rusya, Ukrayna ve Beyaz Rusya, Sovyetler Birliği’nin artık varolmayacağı konusunda görüş birliğine varmışlar ve yerine Bağımsız devletler Topluluğu’nun kurulduğunu açıklamışlardır.

Avrupa’da “Büyük Dönüşüm”

Bu büyük olayların nedeni devletçi ekonomik kalkınma modelinin, Sovyetler ve Doğu Avrupa ülkelerindeki ekonomik bunalım olarak ortaya çıkan başarısızlığında aramaktadırlar. Ekonomik nedenlerden çok siyasal ve toplumsal nedenlerin ağır bastığıdır.

Almanya’nın Birleşmesi ve Soğu Avrupa’ya Dönüş

İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda üç ulus, Almanya, Kore ve Vietnam ikiye bölünmüştü. Vietnam, 1970’lerde birleşti. İki Kore aralarındaki düşmanlığa son verip birleşmenin yolunu açarak görüşmelere başladılar. Alman ulusçuluğunun son 150 yıl içinde Avrupa’da üç savaşa yol açması da ülkenin gücünde yatar.

18 Mart 1990’da yapılan 1945 sonrasının ilk serbest seçimlerinden Hıristiyan Demokrat Parti birinci olarak çıktı. Nisan ayında iki Almanya ile İngiltere, ABD, Fransa ve Sovyetler Birliği arasında 2+4 olarak bilinen ve Almanya’ya egemenliğin geri verilmesini ve Berlin Duvarı’nın tümüyle yıkılmasını öngören görüşmeler yapıldı. 2 Ekim 1990 gecesi saat 24.00’te tek bir Almanya doğdu.

Bütünleşmenin yarattığı ekonomik sorunlar gerekse Doğu Avrupa ülkelerinden gelen göçmen işçilerle mülteciler, Almanya’da zaten potansiyel olarak varolan ırkçılığı hortlattı.

Birleşmeden hemen sonra, yeni özgürlüğünü kazanan Doğu Avrupa ülkelerine yönelik yeni politikası (Neu Ostpolitik) bölgede ve giderek Balkanlar’da Almanya’ya belirgin bir üstünlük sağladı. Yugoslavya’nın dağılmasında ve bu günkü Bosna-Hersek trajedisinin ortaya çıkmasında başrol oynadı.

Yeni Avrupa Mimarları

NATO, Avrupa Birliği

Maastricht (9-11 Aralık 1991) Mali ve siyasal birlik, ortak para birimine, ortak bir dış politika, ortak bir savunma politikası, sosyal politikada, Avrupa parlamentosunun yetkilerinin arttırılması.

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı. Avrupa Konseyi.

YUMUŞAMA DÖNEMİNİN ÇATIŞMALARI

1946 ile 1991 yılları arasında tüm dünyada ortaya çıkan 140 silahlı çatışmadan ancak 7 tanesi Avrupa kıyasında meydana gelmiştir.

Az gelişmiş ülkeler arasındaki çatışmaların temel nedenleri (i) modern teknolojiyi ele geçirme isteği (ii) gelişmiş ülkelerdeki yüksek yaşam standartlarına duyulan tepki (iii) geçmişin emperyalist sömürüsü (iv) bugünün ırk ayrımı.

Ulusçu duygu. % 10’u, yani 16 devlet tam anlamıyla homojen. Asıl sorun, hiçbir etnik gurubun nüfusun yarısını bile oluşturamadığı devletlerde ortaya çıkmakta.

Çin-Hint Çatışması

Çatışmanın Temeli

1962 yılındaki Çin-Hint sınır çatışması, temeli İngiliz sömürgeciliği döneminde iyi çizilmemiş olan sınırların (Mac Mahon Çizgisi) yarattığı toprak uyuşmazlıklarıdır.

Sınırların Niteliği

Çin, Batı sınırında 1962 Ekiminde Kitle halinde saldırıya geçti. Çin, 21 Kasım 1962’de tek yanlı olarak ateşkes ilan etti ve 1 Aralık 1962’den başlayarak geri çekileceğini belirtti. Çatışma böylece durdu.

Sonucu ve Tepkiler

Çin-Hint çatışmasının en önemli sonucu, Hindistan’ın o zamana kadar başarını bir biçimde sürdürdüğü bağlantısız dış politikadan ödünler vermesi, Batı Bloku ve özellikle ABD’ye yaklaşması olmuştur.

Bu çatışmanın, devletlerin dış davranışlarında, “prestijin” ne kadar önemli bir rol oynadığını göstermesidir.

Sovyetler Birliği, Çin saldırısı sonucunda ise Hindistan’ı açıkça destekleme durumuna geçti. Her iki taraf da istikrarlı bir Hindistan’dan yana oldular.

Hindistan-Pakistan ve Bangladeş

1965 Tarihli Hindistan-Pakistan Savaşı

Çatışma

Pakistan, kurulmasında ABD’nin önayak olduğu Merkezi Antlaşma Örgütü’ne (CENTO) üye olmuş, Hindistan Sovyet yönergesine yaklaşmaya başlamıştı.

5 Ağustos 1965’te Pakistan askerileri, Keşmir’in Pakistan’ın elinde bulunan bölgesinden, Hindistan’ın elinde bulunan bölgeye, bir ayaklanma çıkartmak amacıyla geçtiler. Savaş boyunca Pakistan’a desteğini açıklayan ÇHC.

CENTO’nun Tutumu

Hindistan suçlanırken, öte yandan çatışmaların sona erdirilmesi için Keşmir bölgesinde kurulacak BM barış gücüne asker verebilecekleri belirtiliyor ve bağlaşıkları olan Pakistan’ı desteklemeye hazır oldukları da açıklanıyordu.

Taşkent Bildirisi

Sovyetler Birliği, taraflar arasında arabuluculuk yapma önerisi, 1965 Kasımında Hindistan ve Pakistan tarafından kabul edildi.

22 Ocak 1966 tarihinde iki hükümet arasında imzalanan bir anlaşmayla, birlikler 1966 Şubatında eski yerlerine çekildiler ve daha sonra Keşmir’de bulunan kuvvetlerin sayısını 1949 tarihindeki düzeye indirme konusunda da anlaşmaya varıldı.

1971 Çatışması ve Bangladeş’in Doğuşu

Doğu Pakistan’da İç Savaş

Hindistan’ın Kuzey Doğu köşesinde bulunan Doğu Pakistan, tarihte Doğu Bengal olarak bilinmektedir. Ülkenin iki bölgesi arasında 1600 km.lik bir mesafe ve Hint toprakları kalmıştı. Aralık 1970’te yapılan seçimlerde Avami Birliği büyük bir üstünlük sağlayınca, ayrılıkçı hareket hız kazanmıştı. Asıl anlaşmazlık ekonomik nitelikte olup.

Avami Birliği 23 Mart 1971 tarihinde bölgenin “Bangladeş” adıyla ayrı bir bağımsız cumhuriyet olduğunu açıkladı. Bangladeş hükümeti Pakistan birlikleri tarafından işgal edildi. Bangladeş’te “Kurtuluş Ordusu” kurularak gerilla savaşına başlandı.

Hint-Pakistan Çatışması

26 Mart 1971’de Pakistan ordusunu Doğu Pakistan halkına karşı zor kullanmakla suçlayıp Hint hükümetinin “sınırlarına bu kadar yakın olan bir bölgedeki gelişmelere karşı kayıtsız kalmayacağını” açıkladı.

Pakistan ile Hindistan arasındaki ilişkiler de Ağustos-kasım ayları arasında Doğu Pakistan’dan kaçanların sayısı her gün artıp dokuz milyonu bulunca, daha kötüleşti. Sınır boyunca Hint ve Pakistan birlikleri arasında ciddi çatışmalar başladı. 1971 Aralık ayında Pakistan savaş uçaklarını Batı Hindistan’daki askeri havaalanlarına sürpriz saldırısıyla açık savaşa dönüştü.

Bangladeş’in Kurtuluşu

Çin ve ABD, Pakistan’ı, Sovyetler ise Hindistan’ı desteklediler. Şubat ayının sonunda Bangladeş’in bağımsızlığı, Sovyetler Birliği, İngiltere ve Batı Avrupa ülkeleri dahil 30 devlet tarafından tanındı. İndira Ghandi, 17-19 Mart 1972 tarihinde Dakka’yı ziyaret etti ve iki ülke arasında bir Dostluk ve İşbirliği Antlaşması imzalandı.

Bangladeş 1988 yılında İslami Cumhuriyet biçimine dönüştü.

90 milyonluk nüfusuyla dünyanın 8. kalabalık ülkesi. 1430.000 km. karelik ufak bir toprak parçası, sürekli bir açlık tehlikesiyle karşı karşıyadır. Komşu Birmanya’nın 1978 yılında 250.000 Müslümanı Bangladeş topraklarına sürmesiyle zaten kötü durumda bulunan ekonomi, daha da ürkütücü duruma gelmiştir.

Pakistan’da Ziya ül-Hak Dönemi ve Sonu

1977 seçimleri sonunda ülke bir iç savaşın eşiğine gelince Genel Kurmay Başkanı Ziya ül-Hak askeri bir darbe. 1984’te Pakistan’ı İslam Devleti yapan bir referandum uygulandı. 1988 Ağustosunda uçağına bilinmeyen kişiler tarafından bomba konması ve patlaması sonucu öldürüldü. Benazir Butto Müslüman bir ülkenin ilk kadın başbakanı oralar 1988 Aralık Ayında iktidara geldi. Butto’nun 1990 Ağustosunda Devlet Bakanı tarafından yolsuzlukla suçlanarak görevden alınması ve yargılanmasıyla Pakistan’da kısa süren demokrasiye yeniden ara verildi.

1991 yılında medeni hukuk yerine İslami hukuku getiren anayasa değişikliği yapıldı.

Vietnam Savaşı

Kennedy Dönemi ve Askeriyenin Artan Önemi

Kennedy, onun önderliğinde ABD Vietnam’da önemli bir geçiş dönemine girmiş, en alt düzeyde bir bağlılıktan, doğrudan müdahaleye geçilmiştir.

MacNamara da Amerikan zaferinden emindi. Sayılabilir veri ve istatistiğe o kadar bağlıydı ve sayıların üstünlüğüne o kadar inanıyordu ki.

Giderek, ABD gerici bir hükümetin müttefiki olarak görünmeye başladı. Güney Vietnam hükümetinin belki de tek erdemi komünizm karşıtı olmasıydı.

Johnson Dönemi: Yıkım

Başkan Johnson döneminde Vietnam savaşına kitle halinde savaşkan Amerika birlikleri gönderildi. Kuzey ve Güney Vietnam’ın sürekli bombalanmasına, 500.000 Amerikan askerinin cephede savaşmasına rağmen , düşman yenilmedi. Kuzey Vietnam’ı yanlış değerlendirdi,; halkını yanılttı; kendisini de aldattı.

Bombalama istenen sonuçları doğurmadı. 1965 Mart ayında bölgedeki Amerikan birlikleri, haziran ayında ise Westmoreland isteğini 200.000 askere yükseltti. Artık Vietnam bir Amerikan savaşı haline gelmişti.

Nixon Dönemi: Yirmi Yıllık Çember

ABD, kendisini Vietnam “bataklığından” kurtaracak “şerefli bir çekilmeye” hazırlanmaktaydı.

ADB gelecekte Vietnam gibi bağlantılara girmeyecek ve yerel savaşlara savaşkan askerlerle katılmaktansa ekonomik ve askeri yardım verecekti.

1971 yılı boyunca, Paris’te barış görüşmeleri sürer ve 200.000 Amerikan askeri evine dönerken Güney Vietnam’da savaş sürüyordu.

1972 Mayısındaki Sovyet-Amerikan doruk toplantısından sonra, Kuzey Vietnam kendi müttefikleri tarafından terkedilmiş durumda bulu. İlginç bir çelişki içinde. Sovyetler Birliği ile ÇHC’yi birlikte düşünürsek, 1 milyara yakın komünistle yumuşamaya varırken, 17 milyonluk bir köylü komünist ülkeyle kıyasıya savaşmaktaydı.

Bırakışma ve Paris Antlaşması

Savaş 23 ocak 1973 tarihinde, başlamasından 30 yıl sonra bir ateşkes ile bitti. Paris antlaşmasına göre; Amerikan askerleri ve danışmanları Vietnam’dan çekilecek, 1973 Paris Antlaşmasıyla yapılan, 1954 Cenevre Antlaşmasına geri dönmek olmuştur.

ABD’nin çekilmesinden ve Paris Antlaşması’ndan sonra 1975 Mart ayında Kuzey Vietnam Birlikleri, Güney’e saldırdılar. Güney Vietnam direnmesi çok kolay kırıldı ve savaş 30 Nisan 1975’te Güney Vietnamın şartsız teslimiyetiyle bitti.

ÇHC Vietnam’ı baskıcı bir politika izlemekle suçlayıp yaptığı mali yardımı kesti.

25 aralık 1978’de Sovyetler tarafından teçhizatlandırılan Vietnam birlikleri, ÇHC’nin desteğindeki Kamboçya’ya saldırdılar. Kızıl Khmer gerillaları tarafından iktidardan düşürüldü, Kamboçya’nın başına dört yıllık iktidarı boyunca Kamboçya nüfusunun dörtte birini öldürmüş, olduğu iddia edilen Pol Pot geçti. 1978 yılında tarihte iki komünist devlet arasındaki ilk savaşta, daha iyi techizatlandırılmış sayıca daha üstün ve daha iyi yönetilen Vietnam birlikleri Kamboçya’yı işgal ettiler. Bunu sonucu olarak, ÇHC Sovyet tepkisi riskini göze alarak, 1979 yılının başında Vietnam’ın kuzey bölgelerini işgal etmeye başladı.

SİYASİ TARİH 1918-1994 Oral SANDER

Doğu Avrupa Ülkeleri ve Çin

Endüstri alanında uzlaşmasının

Yeni Sovyet Politikasının Sonuçları

Polonya Olayları

Ayrıcalıklı bir sınıf. Polonya aydınları, yönetimi eleştiren yazılar şiirler ve bilimsel araştırmalar yayımlamaya başladılar.

Sovyetler Birliğinin Polonya’da askeri müdahaleye başvurmasının en önemli nedenini Gomulka’nın tutumunda aramak doğru olur.

Macar Ayaklanması

Rakosi yönetimi öteki Doğu Avrupa ülkelerine göre en sert, kapalı ve halktan kopuk olanıydı. Sovyet yöneticileri, Rakosi’nin tek adam yönetimine son vererek, 1953 Haziranında iktidara liberal görüşlü Imre Nagy’nin gelmesini sağladılar.

Birliği Güçlendirme Çabaları

21. Kongre

1959 yılının Ocak ayında toplanan SBKP’nin 21. Kongresi’nin en önemli özelliği, Sovyetler Birliği’nin artık tam anlamıyla sosyalizmi gerçekleştirdiğinin ilan edilmesidir. Burada Çin-Sovyet çatışmasının tohumlarının atıldığını görüyoruz. Yugoslav komünistlerin devlet edinememiş olmasıdır. Yugoslav Sovyet ilişkileri yeniden bozulmuştur.

22. Kongre

1961 Ekimindeki 22. Kongre’den sonra bu ayrılmalar “kervanına” Çin ve Arnavutluk’ta katılmıştır. 22. Kongre’den 1964 yılında iktidardan düşene kadar bu anlaşmazlık Kruşçev’i Mao’ya karşı öteki komünist partiler arasında destek almaya zorlamış ve bunun bedelini de Doğu Avrupa ülkelerine ödünler vermekle ödemiştir. Bu da Doğu Bloku içindeki çok merkezciliği güçlendirmiştir.

Romanya’nın Bağımsız Tutumu

Moskova’dan bağımsız tutumda Yugoslavya, Çin ve Arnavutluk’u Romanya izledi. Romanya’nın farklı üç önemli özelliği vardı: Latin ırkından; Rusya’yla işbirliği geleneği yoktu; Önemli toprak anlaşmazlıkları.

Güçlenen Romen milliyetçiliği, 1963 yılında ve ekonomik alanda ortaya çıktı. Doğu Avrupa’da bağımsız ekonomik planlamanın bayraktarlığını yapmaya başladı.

Çin-Sovyet Uyuşmazlığı

Uyuşmazlıkların Kaynakları

22. Kongre’nin beklenen sonuçlarından biri Kruşçev’le ÇKP önderleri arasındaki anlaşmazlıktır.

Tarihsel bir mücadele vardı. Dünyada bir önderlik mücadelesi de başlamıştı. Çin’in emperyalist olmayan, tam aksine sömürgeciliğe konu olmuş geçmişi ve renginin beyaz olmaması, yeni Asya ve Afrika ülkelerine sempatik geliyordu. Henüz endüstrileşmemiş.

İlk ülke önderliği Marksist-Leninist ideolojiyi de farklı yorumlamaktaydılar. Savaştan kaçınıla bileceği ve emperyalist devletlerle barış içinde yaşana bilineceği görüşü temel komünist ideolojiye aykırı olduğu gibi, doğru da değildi.

Toprak Anlaşmazlıkları

Haksız” sınır antlaşmalarını değiştirilmesi.

1969 yılında iki devletin silahlı kuvvetleri arasında ciddi çatışmalara varacak kadar büyüdü. 1978 yılında Ussuri akarsuyunda yeni ve ciddi çatışmalar başlamıştı.

Anlaşmazlığın Açığa Vurulması

Kongre’de Arnavutluk’a bu yolla dolaylı bir biçimde ÇHC yöneticilerine şiddetli saldırılarda bulundu.

Deng, Ocak 1979’da ABD’yi ziyaret edip iki ülke arasında Bilimsel teknik İşbirliği Antlaşması imzalarken, ABD’ye, Sovyetler’e karşı ittifak önerisinde bulunuyordu.1989 Mayısında Gorbaçov’un Pekin ‘i ziyaretinde Sovyet lideri ve Deng karşılıklı dostluk, egemenlik ve birbirlerinin iç işlerine karışmama sözü verdiler.

Rusya’nın bu günkü Uzakdoğu çıkarları ABD’nin siyasal rolü ve askeri varlığının devam ettirilmesini gerekli kılıyordu. ABD bölgeden çekilirse ve Çin’in ekonomik askeri gücünün hızla arttığı düşünülürse bu gelişmelere Japonya’nın tepkisi silahlanma olabilirdi

Çin daha önemli hale geldiğinden, Rusya Japonya ile ilişkilerine ikinci derecede önem verir görünmektedir.

BAĞLANTISIZLIK VE BAĞLANTISIZLAR

Bağımsızlık Hareketleri

Sömürge halkların ulusal benlik ve bütünlük kazanmaları, okuma-yazma oranın azalması, yaşam düzeylerinde azda olsa bir yükselişin sağlanması ve nüfusun artması sonucunda ortaya çıkan ulusal bilinç, ondokuzuncu yüzyılın ürünleri olan siyasal bağlılık, ırksal üstünlük ve ekonomik sömürünün karşısına çıkan temek güç olmuştur. Bu gücün belirli bir hedefe yönelmesine yardım edense özgürlük, eşitlik ve “self determination” gibi liberal ideallerdir.

Afrika ve Asya’da Batı’ya karşı bağımsızlık hareketlerini yürütenleri büyük çoğunluğu dünya savaşına katılmış askerler oluşturmuştur.

Büyük bir değişim ve hatta dönüşüm, Hindistan ile Pakistan’ın bağımsızlıklarını kazanmalarıyla başlamıştır.

Afrika

Kuzey Afrika

Libya 1951 yılında tam bağımsız oldu ve Kral İdris’in yönetimine girdi.

Libya 1964’te bütün İngiliz ve Amerikan üslerini kapattı. 1 Eylül 1969’da Libya’da kralı deviren askeri bir darbe oldu ve Kaddafi getirildi. “Özgürlük, sosyalizm ve birlik” üçlüsüne dayanan bir iç “antiemperyalizm ve Arap Birliği” ikilisine dayanan bir dış politika izlemeye başladı. ÇHC’nin 1971 yılında tanınması dışında, komünist dünyayla yakın ilişki kurulmadı.

1977 Temmuzunda Libya-Mısır sınır bölgesinde iki ülke silahlı kuvvetleri arasında şiddetli hava ve kara çatışmaları ortaya çıkmıştır. Libya’nın 1979 yılındaki saldırısı Çad kuvvetleri tarafından püskürtülmüştür.

Uluslararası terörizmi desteklediği iddiasıyla ABD 1986 ocak ayında Libya’ya ekonomik zorlama tedbirleri uyguladı.

Sudan 1956 yılında bağımsız oldu.

1988 yılında Sudan’ın kuzeyi ile güneyi arasında bir iç savaş başlamış.

Tunus ile Fas koruyuculuk altında devletler olmaktan çıkıp bağımsızlığa giden yolu hızla aştılar. Tunus’un bu yoldaki mücadelesi, 1954’te içişlerinde özerklik, 1956’daysa Fransa’dan tam bağımsızlığını kazanmasıyla sonuçlandı. 1955’te bölgesel özerklik, 1956’da bağımsızlık ilan edildi. Ocak 1974’te Libya ile Tunus’un birleşeceklerini açıklanmışsa da sonra Burgiba bu karardan vazgeçmiştir.

Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN)

Cezayir 3 Temmuz 1962’de tam bağımsızlığını kazandı. Cezayir’in 1980’lerin sonuna kadar izlediği dış politika, bloklarda yer almama, emperyalizmin her türüne karşı uyanık bulunma ve yeryüzünün her köşesindeki ulusal kurtuluş mücadelelerini destekleme biçiminde özetlenebilir.

Cezayir, 1967 yılında, coğrafi konumun uzaklığına aldırmayarak İsrail’e savaş ilan etmiş ve ABD’yle tüm bağlarını kopararak Sovyetler Birliği’ne yaklaşmıştı. İslamcı Köktendincilerin (FIS Partisi).

Orta Afrika

1950’lerden sonra Orta Afrika ya da “Kara Afrika”da bağımsızlık hareketleri yoğunluk kazandı. 1957 Martında İngiliz Altın Sahili Togo ile birleşerek Dr. Nkrumah’ın. Gana kurulduğu andan başlayarak dış politikasında anti emperyalist bir turum içine girdi. Bağımsız Afrika ülkelerinin ilk uluslararası konferansı 1958 yılında Akkra’da toplandı. 1966 yılında polis-ordu işbirliğiyle gerçekleştirilen darbe sonucunda Nkrumah iktidardan düştürüldü.

Fransız Ginesi yeni kurulan Fransız Birliği’ne katılmayı reddederek 1958 yılında bağımsızlığını ilan etti.

Afrika yılı” olarak nitelendirilen 1960’ta yenden örgütlenen Fransız Birliği içinde 12 Afrika ülkesinin ve “Malagaş Cumhuriyeti” adıyla Madagaskar’ın bağımsızlığı tanındı.

İngiliz sömürgesi olan Nijerya, 1960 yılında bağımsız oldu ve 1963’te Federal Cumhuriyet biçimini aldı. 20 kadar etnik guruba bölünmüştür. Nijerya’da siyasal iktidarın yerleşmesini engellemiştir. 15 Afrika ülkesiyle Batı Afrika Ekonomik Topluluğu’nu kuran Nijerya’nın ekonomisi büyük çölçüde petrole dayanmaktadır.

Eskinen Kuzey Rodezya olan Zambia, 1964 yılında İngiliz Ulusal Topluluğu içinde bağımsız oldu. Ancak Güney Rodezya’nın beyaz hükümeti 1965’te İngiltere’den bağımsızlığını ilan edince, Zambia ile Rodezya arasıdaki ilişkiler bozulmuş. 1978’de Uganda’nın Tanzanya’ya saldırması önemli bir çatışmaya yol açtı. Savaşı kazanan Tanzanya İdi Amin’in devrilmesinden sonra 1981 yılında Uganda’da birliklerini geri çekti.

Güney Rodezya’da 11 Kasım 1965’te Başbakan Ian Smith İngiltere’den tek yanlı bağımsızlık ilan etti. Afrikalı halkı çok az bir beyaz azınlığın yönetimi altına girmiş oldu. BM Rodezya’ya petrol ambargosu da dahil olmak üzere ekonomik tedbirler uygulamaya başladı. Zimbabwe 18 Nisan 1980’de bağımsızlığını kazandı.

Eski İngiliz Somalisi ile İtalyan Somalisi 1960 yılında birleşerek Somali Cumhuriyeti’ni kurdular.

İngiliz sömürgesi olan Uganda 1962 yılında bağımsız oldu.

Güney Afrika

Ümit Burnu Hollandalıların kitle haline yerleşimine sahne olmuş, ve bölge 1806 yılında İngiltere’nin eline geçmişti. İngiliz yönetimi ile Hollandalılar arasıda 1899 yılında başlayan “Boer Savaşı”, 1902 tarihinde İngiltere’nin zaferiyle bitmişse de bu Güney Afrika Biriliğini kurmuş, 31 Mayıs 1961’de Güney Afrika Cumhuriyeti adını alarak İngiliz Uluslar Topluluğundan çekilmiştir.

Çeşitli ırkların birbirinden ayrı gelişmesi ve kalkınması anlamına gelen “apartheid” politikası resmi hale getirildi.

Nambiya Güney Afrika Cumhuriyetinin işgali altında bulunduğu sürece ülkenin zengin elmas, uranyum ve kükürt kaynakları acımasızca sömürüldü.

1970 Sonrası Afrika

Genel Olarak

Dünyanın en fakir 25 ülkesinden 18’i Afrika’da bulunmaktadır.

1960’larda hızla gerçekleşen siyasal bağımsızlık, ekonomik bağımlılığı kıramadı.

Angola

Küba birlikleri, MPLA’nın yanında yer alınca bu örgüt 1976 Şubatında Angola’nın bağımsızlığını ilan etti ve hükümeti de kurdu.

İç savaşta merkezi hükümet Sovyetler ve Doğu Avrupa ülkeleriyle Angola’da asker bulunduran Küba, UNITA da ABD ve Güney Afrika Cumhuriyeti tarafından açıkça desteklenmekteydi. 1987 yılında UNITA etkili saldırılarda bulunmaya, ABD’nin UNITA’ya sağladığı askeri ve ekonomik desteğin payı büyüktü.

Somali’yi destekleyen Sovyetler Birliği tarafından değiştirilip Etiyopya’nın tarafını tutunca, bölgeye gelen Kübalı askerlerin de yardımıyla Etiyopya duruma hakim oldu.

Eritre 1993 mayısında bağımsızlığını ilan etti.

Batı Sahra

İspanya’nın Afrika’daki sömürgesi olan İspanyol Sahrası’nda komşu ülkeler olan Fas, Moritanya ve Cezayir kurma mücadelesi vermekteydiler.

Güney Afrika ve Nambiya

1990’da hükümet Afrika Ulusal Kongresi üzerindeki yasağı kaldırınca, 27 yıldır hapiste bulunan siyah ulusçu önder Nelson Mandela 11 şubatta serbest bırakıldı. Çok ırklı koruyucu meclis seçildi ve Nelson Mandela başkan oldu. Böylece yeryüzünün son resmi ırkçı düzeni ortadan kalktı.

Somali

1992 temmuzunda BM Genel Sekreteri Somali’yi “hükümetsiz bir ülke” ilan etti 1993 mayısında BM Somali Birliği fazla bir direnme ile karşılaşılmadan ülkeye yerleşti. General Mohammad Farah Aidid, bir mücadeleye girişti.

Ortadoğu

Mızır

İkinci Dünya Savaşı’na kadar ülkede birbirleriyle savaşan üç ayrı güç görmekteyiz: tam bağımsızlık için mücadele veren Valf Partisi, Saray ve İngiliz etkisi.

1952 yılının temmuz ayında Mısır’da asker bir darbe yapıldı. Nasır öce krallığı sonra da Vaft Partisini kaldırdı ve İngiliz etkisini tümüyle silmeye başladı.

İngiltere’nin istediği, Hindistan’da olduğu gibi Mısır’ı da ikiye bölmekti. Millet Partisi olmak üzere iki parti bulunuyordu. Yapılan plebisitte Birlik Partisi’nin görüşü kazanınca, Sudan’ın Mısır’la birleşeceği sanıldı, ama Birlik Partisi programını değiştirerek bağımsız bir Sudan’da karar kıldı.

Nil suları.

Rejimin meşrutiyetini önceleri toprak reformu ve Asuan baraj projesi gibi iç politika sorunlarıyla sağlamaya çalıştı. Nasır’a Arap dünyasında ve bu arada Mısır’da büyüklüğünü sağlayan, Arap milliyetçiliğine katkısı Filistin sorununa sarsılmaz bağlılığıdır.

6 Ekim 1981 de başkan Enver edat, aşırı İslamcı guruplar tarafından öldürüldü, yerine bu güne kadar Mısır kaderini elinde tutacak olan Hüsnü Mübarek geçti

26 Mart 1979’da Mısır ve İsrail Barış Antlaşmasını imzalayarak otuz yıllık savaşı sona erdirdiler ve diplomatik ilişkiler kurudular.

Irak

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere’nin “manda” yönetimi altına giren Irak’ta, yabancı yönetimlere karşı direnme başlayınca, İngiltere bu rejimi kaldırdı ve 1932 yılında, bir yandan Irak!a bağımsızlık verilirken, öte yandan bir ittifak anlaşmasıyla kendine bağladı. İngiliz-Irak ilişkileri gerginleşti. Bu gerginlik Nuri Sait Paşa döneminde ortadan kalktı ve Bağdat Paktı’nın kurulmasından sonra 1955 Nisanında iki ülke ilişkilerini düzenleyen bir anlaşma yapıldı.

Kasım Irak’ın bağımsız kalmasını, Arif ise Mısır’la bir federasyon kurulmasını istiyordu. Molla Barzani önderliğinde Kürt ayaklanması çıktı. Kasım, 1963 yılında bir ayaklanma sonucu iktidardan düşürüldü. Satt-ül Arap bölgesinde deniz ve su üstü taşımacılığı konularında İran’la anlaşmazlığa düşen Irak, 1975 bu ülkeyle yaptığı bir anlaşmayla İran’ın isteklerini kabul etti. İran-Irak savaşının temelini oluşturacaktır.

1968 yılında tam anlamıyla kurulan Baas rejiminin, daha önceki dönemlere göre alışılmadık uzun ömrüdür.

Suriye

İkinci Dünya Savaşı’ndan 1971’de hafız Esad İktidarı ele geçirene kadar Suriye politikasının en belirgin özelliği istikrarsızlıktır.

Bu istikrarsızlığın önemli bir nedeni dış müdahalelerdir. Fransa ise “böl ve yönet” politikası izledi. Suriye’yi beş ayrı yönetimsel bölüme ayırdı. ABD, özellikle 1950’lerdeki müdahaleleriyle sivil hükümetlerin istikrarını bozdu.

Suriye politikasının istikrarsızlığının bir başka nedeni de nüfusun ancak % 15 ‘ini oluşturan ve Şiiliğin bir kolu olan Alevilerin, Suriye politikası ve silahlı kuvvetlerindeki büyük ve üstün egemenliğidir.

1971’de sağa doğru bir dönüş görünmüşse de, Suriye temelde sosyalist eğilimli bir ülke olmaktan çıkmamıştır. Hükümet, dağılana kadar Sovyet yardımına bağımlı ve merkezi bir biçimde planlanan ekonomik politikaya bağlılığını sürdürmüştür.

Dış politikada Esad’ın tuttuğu yol. Arap devletlerinin çoğunluğuyla iyi ilişkiler kurma yoluna gidilmiştir. Sonunda yenilmiş olmalarına rağmen, 1973 yılında Golan tepelerinde yaptıkları sürpriz saldırı, Suriye ordusunun kendine güvenini arttırmıştır. Arap komşularına karşı tedbirli bir dış politika.

SİYASİ TARİH 1918-1994 Oral SANDER

SİVRİLMEYE BAŞLAYAN AVRUPA

NATO Stratejisinde Gelişmeler

Kitlesel Karışıklık

Niteliği

NATO 1949 yılında kurulduğu zaman, stratejisi ABD’nin atom tekeline dayanıyordu.

Kitlesel karşılık, kısaca, Kuzey Atlantik bölgesinde ortaya çıkan bir komünist saldırısı karşısında, ABD’nin Stratejik Hava Komutanlığı kanalıyla Sovyetler Birliği ve ÇHC’nin önemli nüfuz ve endüstri merkezlerine karışıklıkta bulunacağını öngörmekteydi.

Küresel karışıklık iki noktaya dayanmaktaydı. Düşmanı hem sınırlı hem topyekün bir savaştan cayıracaktı. Nükleer silahlar kullanılacaktır. Taktik nükleer silahları.

NATO ülkelerinin üzerinde ABD’nin “koruyucu nükleer şemsiyesi” açılmış olacaktı.

Değerlendirilmesi

NATO üyeleri şunu görmüşlerdir ki  üyelerden birisinin tek taraflı davranışına bağlı olan bir müttefik stratejisi, klasik ittifak anlayışına uygun değildir ve dolayısıyla tek yanlıdır. “İnanırlığını” yitirmeye başladı. Bölgesel nitelikteki savaşların çıkmasını önleyememişti. Siyasal etkinliği ortadan kakmıştı. En ufak bir bölgesel çatıştırmayı anında dünya ölçüsünde bir çatışma biçimine dönüştürmesiydi.

Spuntik ve Sonuçları

Kıtalar arası füze yapımındaki üstünlüğü de.

ABD, Sovyetler’e yakın olan müttefiklerinin topraklarında Orta Menzilli Güdümlü Füze (IRBM-Intermediate Range Ballistic) yerleştirmek için girişimlerde bulundu. ABD’nin savaş stratejisindeki ikinci ve değişik “sınırlı nükleer savaş”ın kitlesel karşılık stratejisinin yerini giderek almasıdır.

ABD kendi kurtuluşunun Avrupa’nın sırtından ve onun sağlayacağı kolaylıklar dolayısıyla olacağını anlamıştı. İşte de Gaulle’ü uyandıran Fransa’yı NATO’nun askeri bütünleşmesi dışına çıkartan temel düşünce budur. Fransa, bu olaydan sonra, Batı bloku içinde daha bağımsız bir politika izlemeye başlamıştı. ABD’nin yeni stratejisinin gereklerini yerine getirmeye yönelik önerilerine karşılık, Avrupalı müttefikler yüksek bedeller istemişler ve girecekleri risk büyük olduğundan, ABD ile pazarlığa başlamışlardı.

ABD’nin Avrupalı müttefiklerinden istediği özet olarak şuydu. Değişen savaş teknolojisine uygun olarak, Avrupa ülkeleri, NATO bölgesinin savunulmasında sorumluluklar yüklenmeliydiler. Ancak nükleer bir savaşa karar vermek ve müttefik ülkelere yerleştirilecek olan füzelerin nükleer başlıklarının anahtarları ABD’nin elinde olmalıydı. Batı Avrupa ülkelerinin istekleri; çok taraflı güç (MLF-Multileteral Force) önerileri, ABD’nin karşılaştığı ikileme, yani Atlantik’in iki yakasından gelen değişik isteklere, ortalama bir çözüm bulma çabalarının ürünüydü.

NATO’nun Avrupalı üyelerin açısından nükleer silahların tetiğinde parmakları olmadığı takdirde “sınırlı nükleer savaş” kabul edilir bir strateji değildi. “kanat ülkeleri” nükleer bir savaş “sınırlı” tutabilecekleri olasılığı, çoğu NATO müttefiklerini topraklarında orta menzilli füze bulundurmama politikasına itmişti.

Spuntik’in bir başka sonucu “çevreleme politikasının” da yavaş yavaş anlamını yitirmeye başlamadıydı.

Esnek Karşılık

Benimsenmesinin Nedenleri

ABD’ni ve dolayısıyla NATO’nun kitlesel karşılık stratejisini bırakmasının nedenleri;

Kitlesel karşılık, hareket serbestliğini sınırlandırıcı bir unsur.

Birbirlerine verebilecekleri zarar, önceden kolaylıkla kestirilmeyecek kadar artmış bulunuyordu.

Temel Unsurları

ABD’nin tam anlamıyla yaşamsal çıkarlarının söz konusu olduğu durumlarda güvenliğini nükleer silahlarla koruyacağı, öteki durumlarda ise savunmanın geleneksel silahlarla yapılacağı anlayışına dayanan bir doktrin geliştirmesi gerekmiştir. Saldırının niteliğine göre tepki “esnek karşılık” “tırmanma”.

Kennedy, 1963 Ocak ayında yaptığı açıklamada gerektiğinde Avrupa’yı savunmak için nükleer silahlarını kullanabileceğini belirtmişti.

“Çok taraflı nükleer güç” nükleer silahlar üzerinden Amerikan denetimin, nükleer silahlardaki denetim tekelini, hem de müttefikleriyle sıkı askeri işbirliğini bir arada sürdürerek.

“Pazarlık süresi” ABD, Avrupa’yı bir “ileri savunma” anlayışıyla savunma düşüncesindeydi.

Sonuçları

Kara kuvvetlerinin artırılması ve nükleer silahlarda “parmak” istekleri, müttefikler arasında mevcut oydaşmayı bozacak netelikteydi. Fransa’nın NATO’nun askeri bütünleşmesinden ayrılmasıyla ilk kez bir “çatlak”.

Avrupa’nın Bütünleşmesi

Avrupa Ekonomik Topluluğu

Kuruluş ve İşleyiş

Avrupa birliği konusunda yeni ve güçlü bir dürtü, 1947 yılında ABD’den geldi. Truman Doktrini ve Marshall Planıdır. 1948 Nisan ayında Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü’nü (OEEC) kurdular. Fransa, Almanya, İtalya, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg 1951 yılının Mayıs ayında “Schuman Planı”nı kabul ederek Avrupa Kömür ve Çelik Birliği’ni kurdular. CECA ise daha sonra girişilecek olan Avrupa bütünleşme çabaları için iyi bir başlangıç noktasını oluşturur.

“Benelux Memorandumu”. Ekonomik bakımdan bütünleşmesi, gümrük duvarlarının kaldırılmasıydı. AET ile EURATOM’u kuran anlaşmalar 25 Mart 1957’de Romanya’da (adı 1990’ların başında Avrupa Topluluğu, 1994’te ise Avrupa Birliği olarak değiştirilecektir). AET’nin başarısının Almanya ile Fransa arasında yakın ekonomik ve siyasal işbirliğine.

İngiltere, 1959 yılında, AET’ye karşılık olmak üzere “Avrupa Serbest Ticaret Bölgesi”ni. AET’ye göre son derece gevşek olup bütünleşmeyi kabul etmemekteydi. İngiltere’nin EFTA’yı kurmaktaki amacı, AET’nin gelişmesini engellemekti.

“Ortak bir Pazar ve mallar için gümrük birliği kurmak; ortak bir tarım politikası ve işçi hareketleri ile ulaştırma politikalarını saptamak ve ekonomik kalkınmanın gerçekleştirilmesi için ortak örgütler kurmak.”

AET’nin, antlaşmalarda yer almayan iki ana amacı vardır: Amerikan ekonomisi karşısından daha güçlü ve bağımsız bir duruma sokmak; kalkındırmak.

Toplulukta Fransız-Alman İlişkileri

General de Gaulle’ün 1958 yılında Fransa’da iktidara gelmesi Fransız-Alman ilişkilerinde de yeni bir dönemin.

Ekonomik Başarı: AET büyük ölçüde bu iki devletin ekonomik işbirliğinin temeli üzerine oturmuştur.

Fransız-Alman İlişkilerin Gelişmesi: Fransa ile Almanya 1963 yılında antlaşma yaptılar.  Yararlı sonuçlar de Gaulle’ün” Atlantik’ten Urallara kadar Avrupa” bütünleşmiş bir Avrupa’yı egemenlikleri altına almak amacıyla, iki milliyetçiliğin bir “mihver” gibi birleştirilmesi biçiminde yorumlayanlar az da değildir.

Siyasal Bütünleşme ve İngiltere’nin Üyeliği

EFTA’da aradığını bulamayan İngiltere, 1961 Temmuzunda AET’ye girmek için başvurduğunda başvuru AET’nin çoğunluğu tarafından olumlu karşılandı. Benelux devletleri için İngiltere’nin girişi, “Paris-Bonn mihverine” karşı bu mihverin giderek artan gücün dengelenmesinde, bir karşıt ağırlık oluşturabilir, bu da küçük üyeleri koruyabilirdi.

İngiltere’nin AET’ye girişini 1963 yılında veto etti. De Gaulle, İngiltere’nin AET’ye katılmasını bir “Anglosakson Truva Atı” olarak değerlendirmiştir.

(1967) İngiltere’nin girişi de Gaulle tarafından yine veto edildi. İngiltere AET’ye de Gaulle’ün 1970 yılından ölümünden sonra 1973 yılında tam üye olarak girecektir.

1987’de Avrupa Tek Senesi yürürlüğe girdi. Karar alma mekanizmasının hızlandırılması, amacı:

Bakanlar konseyi “veto sisteminin” kaldırılması; Avrupa Parlamentosu’na ek yetkiler verilmesi.

Fransa’nın Dış Politikası

Fransa bilmekteydi ki nasıl hareket ederse etsin ABD’nin nükleer “şemsiyesi” Fransa’nın üzerine açılacaktır. Coğrafi bakımdan çatışma alanına uzaktı. Ekonomik kalkınma, bu bağımsız tutumu kolaylaştırdı. De Gaulle’nin payı da.

Bağımsız ve uyumlu işbirliğine dayanan Avrupa’nın doğuşu, Almanya sorununu kendiliğinden çözecektir.

Bütünleşmiş bir Batı Avrupa yalnız ABD’nin bağımsız ortağı değil aynı zamanda Sovyetler Birliği’ne karşı dengeyi de koruyacak olan “Pan-Avrupa sistemi”nin de temel öğesi olacaktır:

Batı Avrupa siyasal bir işbirliğine doğru gider gibi görünmekteyse de ulus-devletin ve ulusal özelliklerin korunması gerektiği görüşü hala yaygındır.

Federal Almanya’nın Dış Politikası

Temel İkilem

Hem güvenliği sağlamak için bölünmüş durumunu sürdürmek, hem de gerginliği azalması için, gelecek bir birleşme konusunda belirli ödüneler vermek durumunda kalmıştı.

Konrad Adenauer, batılı devletlerle bütünleşmek. 1961-1966 yılları arasında Federal Almanya, öteki NATO ülkelerinden çok daha tedbirli bir dış politika izlemiştir.

Büyük Koalisyonun Dış Politika Anlayışı

Adenauer’in dış politika anlayışı değişerek, Alman sorununun çözüme bağlanmasında “yumuşama” gerekli bir önkoşul olarak kabul edildi. Willy Brandt böyle bir politika uygulamak için iki kavram geliştirdi: Avrupa Güvenlik İstemi ve Avrupa Barış Düzeni.

Kuvvet kullanımının reddi. Böyle bir güvenlik sistemi üzerinde sürekli ve istikrarlı bir Avrupa barış düzeni kurulabilirdi. Bu barış düzeninin temel taşıysa Federal Almanya ile Sovyetler Biriliği arasında gerçek bir yumuşama içinde, Federal Almanya’nın izleyeceği dengeli bir Doğu-Batı politikası ile mümkündü.

Doğu Politikası

Federal Almanya 1967 yılında “Osopolitik” adı verilen bir Doğu Politikası izlemeye başladı Moskova’yla doğrudan diyalogun; Doğu Avrupa ülkeleriyle ilişkilerin tam olarak normalleştirilmesi; Doğu Almanya’yı “geçici bir antlaşmaya” (modus vivendi)

İlk adımı, 12 Ağustos 1970’te Sovyetler’le Federal Almanya arasında yapılan antlaşmadır. Avrupa gerçeklerini kabul edeceklerini.

7 Aralık 1970 tarihli Barı Almanya-Polonya antlaşmasıdır. Postdam Konferansı’nın kararlarıyla belirlenen sınırı ve gelecekte de sınırların dokunulmazlığını kabul ettiler.

İki Almanya arasındaki antlaşma, 21 Ağustos 1972’de imzalandı.

Doğu politikasındaki son engel 11 Aralık 1973 tarihli Federal Almanya-Çekoslovakya antlaşmasıyla ortadan kaldırıldı. 1938 tarihli Münih Düzenlemesi’nin geçersiz.

Federal Almanya’nın bu davranışı, soğuk savaştan yumuşamaya geçişte en önemli basamak taşı olmuştur.

Stoica Planı ve Sonrası

Balkanlar’da işbirliğini savunan bir plan ortaya attı. 17 Eylül 1957 tarihinde açıklanmış.

Stoica, Balkanlar’da işbirliği önerisini 1959 Haziranında tekrarladı. Nükleer silahlardan arındırılmış bölge. Önerinin ana amacının, Güneydoğu Avrupa’daki Amerikan füze üsleri olduğunu göstermekteydi.

Bükreş Önerisi ve Sonrası

1956 yılından sonraysa 20. Komünist Parti Kongresi’nde “barış içinde bir arada yaşama” ilkesin benimsemiş ve dış politikasına belirli bir yumuşaklık vemişti.

1966’da Varşova Paktı balkanlar Konseyi’nin Bükreş’teki, Doğu Alman rejiminin tanınması yoluyla Orta Avrupa’da statükoyu korumak ve tümüyle bir Avrupa örgütü kurarak ABD’nin Avrupa’yla bağlarını gevşetmek amacındaydı. NATO ve Varşova paktlarının karşılıklı olarak ortadan kaldırılmasıyla.

Çekoslovak olayının yarattığı bunalım, Sovyetler Birliği’ne Doğu Avrupa statükosunun batılı devletler tarafından tanınmasının önemli ve acilliğini bir kez daha ortaya koyuyordu.

Budapeşte Önerisi

Sovyetler Birliği kurulacak olan Avrupa güvenlik sisteminin gereği olarak Doğu Alman rejiminin tanınmasında ve ABD’nin Avrupa’dan askerlerini çekmesinde ısrar ediyordu.

Budapeşte önerisinden sonra Avrupa güvenliği konusundaki çabalar, her iki blokta da hızla gelişecek ve 6 yıl sonra Helsinki Belgesi’ne varacaktır.

JAPONYA

Kolluk kuvvetlerinin dışında, silahsızlandırıldı ve ABD Japonya’nın güvenliğini sağlama yükümlülüğü altına girdi.

İşgal altında yenik bir devletken, Uzakdoğu’da Kore Savaşı ve Çin’de Komünist yönetimin kurulmasıyla ortaya çıkan komünist genişlemesinin durdurulmasında önemli bir rol oynayabilecek dost devletler haline geldi. 8 Eylül 1951 tarihinde barış antlaşması, savaşta Sovyet işgali altına düşen dört Kuril adası üzerinde hükümdarlık haklarıyla ilgili anlaşmazlık çözülemedi. Bugün de Rusya Federasyonu ile Japonya arasında önemli bir sorundur.

Batılı bir model içine oturtulan tek Doğu ülkesi olan Japonya, kısa bir süre içinde Doğu’nun endüstri devi haline geldi. Japonya’nın ABD ve öteki gelişmiş ülkelerle ticaret fazlası hala sürmekte ve bu da önemli ekonomik anlaşmazlıklara yol açmaktadır.

Japonya, petrol bağımlılığı dolayısıyla, kendisi kadar Ortadoğu petrolüne bağımlı olmayan ABD’nin İslam ülkelerine karşı politikasını gereksiz derecede sert bulmaktadır. 1978 Ekiminde, Çin’le 1931 yılından beri devam eden savaş durumuna son veren bir Barış ve Dostluk antlaşması imzalandı. Batı üstünlüğü Doğu tarafından dengelenecekse, Çin-Japon ittifakı olacak gibi görünüyordu.

ÇİN HALK CUMHURİYETİ

1950 yılında Sovyetler Birliği ile otuz yıllık Dostluk İttifak ve Karşılıklı Yardım Antlaşmasını imzaladı. Toplumsal suçlama, kendi kendine eleştiri sistemi ve beyin yıkama gibi Doğu gelenekleriyle, tüm toplumsal sınıfların ortadan kaldırılmasına yönelik Batı geleneğini başarılı bir biçimde birleştirerek, Mao putlaştırıldı ve siyasal “endoktrinazasyon” görülmemiş boyutlara ulaştı. 1949’dan sonra laik Marksizm, laik Konfüçyüs düşüncesinin yerini aldı.

İlk beş yıllık 1953. Sovyet yardımı ile endüstrileşmeye  ağırlık verildi ve maden ile işgücü kaynağı Sovyet teknik yardımıyla birleşince ÇHC Sovyetler’in en önemli pazarı haline geldi.

1966 yılında bir beş yıllık planıyla “Büyük Proleter Kültürel Devrim” bürokratlaşmayı önlemekti.

Mao ise 1976’da öldü. ÇHC sürekli sınıf çatışması yerine modernleşmeyi temek ilke kabul ederek, yavaş yavaş daha tutucu ve bir bakıma yenilikçi iç politikayla daha ılımlı bir dış politika izlemeye başladı.

Moskova-Pekin çatışmasının açıkça ortaya çıkmasından sonra ABD ile ilişkilerini önce normalleştirdi. 1980’lerin ilk yıllarından başlayarak üç madde altında toplanabilecek olan reform hareketlerini.

“Dörtlü Modernleşme” tarım, sanayi, savunma ve teknoloji.

Sosyalizmi piyasa koşullarına uydurma yolunda karma ekonomik bir yapının. Fiyatlar yükseldi.

Gençleştirme hareketi.

Tiananmen Meydan’ındaki bu demokratikleşme çağrısı 3-4 Haziran 1989’da çok kanlı bir biçimde bastırıldı. Batılı kaynaklar 5.000 kişinin öldüğünü ve 10.000 kişinin yaralandığını duyurdular.

Çin’de ekonomik reformları ve liberal politikaları siyasal yenilemenin izleyememesidir.

Ekonomileri gelişen ülkelerde tek partili siyasal sistem halkın yükselen özlemlerine cevap vermektedir.

DOĞU BLOKUNDA ÇOK MERKEZLİLİK

Komünist Blok’ta görülen tek parçalı ve Moskova’ya sıkı sıkıya bağlı birlik, 1960’larla birlikte zayıflamıştır.

Stalin’den Sonra Devlet Dış Politikası

Stalin’in ölümünden kısa bir süre sonra “Sovyetler Birliği’ni uluslararası ilişkilerin ulus-devlet dünyasında daha doğru bir perspektif içine yerleştirmek için gelişen bir gerçekçilik”

Avrupa Politikası

30 Mayıs 1953’te verilen bir nota ile Sovyetler Birliği Türk toprakları üzerindeki iddialarından ve Boğazlar üzerindeki özel ayrıcalık isteklerinden vazgeçtiğini bildirdi.

15 Mayıs 1955’te Avusturya Devlet Antlaşması imzalandı. Bloklara katılmama koşulu ile Avusturya tam bağımsızlığını kazandı. Stalin’in ölümünden sonra, bu konudaki Sovyet önerileri Doğu Almanya’yı bir birim olarak sürdürmek ve Batı Almanya içine karışıp kaybolmasını önlemek amacına yönelmiştir.

Doğu Avrupa devletleriyle askeri ilişkilerini sağlam temellere bağlamak için 14 Mayıs 1955’te yirmi yıl süreli Varşova Paktı’nı kurmuştu.

Asya Politikası

1949 yılında Çin’de komünistler işbaşına geçtikleri zaman Mao “Biz, uluslararası alanda, Sovyetler Birliği’nin önderliğinde emperyalizm karşıtı blokun içindeyiz” demişti. 14 Şubat 1950’de ÇHC ile Sovyetler Birliği arasında “Dostluk, İttifak ve Karşılıklı Yardım Antlaşması” imzalandı.

Ortadoğu Politikası

Ortadoğu sorunlarından uzak durdu. Böyle bir davranışın nedenleri, savaştan sonra bu bölgelerde Sovyet siyasal etkisinin azalması, güçlü komünist partilerin ve ulusal kurtuluş hareketlerinin bulunmamasıdır. Bağdat Paktı’nın kurulmasıyla Ortadoğu ikiye bölünmüş olmaktaydı. Ortadoğu’da Sovyet Politikası ideolojik amaçlardan çok basit bir güç politikasına dayalıydı.

Yani Sovyet önderleri 1917’de Lenin’in barış kampanyasıyla kazandığı büyük avantajı anımsamış görünmekteydiler.

SBKP’nin Yıkılması

Stalin “Putunun” Yıkılması

Stalin’in ölümünden hemen sonra başlayan Stalin’i kötüleme kampanyası 20. Kongre’de doruğuna vardı. Bu eleştiri iki nedenden dolayı gerekliydi: Bir kere, yeni otokratın çıkmasını önlemek için “kolektif önderlik” ilkesine önem vermek gerekiyordu.

20. Kongre’de açıkça ilan ettikleri ilk ilke “barış içinde bir arada yaşamadır”

Barış İçinde Bir Arada Yaşama

Kruşçev’in asıl amacı, ülkesini ekonomik bakımdan geliştirmekti.

İlkesi ve kapitalizm ile sosyalizm arasında bir savaşın kaçınılmaz olduğu görüşünü reddeden bir temel üzerine oturttu.

İkinci ideolojik değişiklik, emperyalizm döneminde savaşların önlenebileceği görüşünün kabul edilmesidir.

Sosyalizm İle Ayrı Yollar

20. Kongre’de çok önemli bir ideolojik değişiklik, sosyalizme ulaşmada ayrı yolların varolduğunun kabul edilmesidir. Nedenleri şöyle sıralanabilir: Yugoslavya’yla bozuk ilişkileri;  komünist güçlerin ortaya çıkmasını engellemek; Asya ile Afrika’daki ulusçu hareketlerle iyi ilişkiler kurmak.

20. Kongre’nin yumuşak havasının etkisi altında Polonya ve Macaristan’da bağımsızlık mücadelesi başladı. Yani Stalin ideolojisinin tam anlamıyla yana atmadılarsa da yeni koşullara uydurmaya çalıştılar.

Ulusal Kurtuluş Hareketleri ve Bağlantısızlar

Ekonomik ve siyasal etki şanslarının en yüksek olduğu bağlantısız devletlere eğildiler. “Bizimle olmayan bize karşı” biçimindeki geleneksel Sovyet ilkesini “bize karşı olmayan bizimle” haline getirmiştir.

20. Kongre’de “Afrika halklarının uyanışı” ve “Latin Amerika’da ulusal kurtuluş hareketlerine” önem vermesi.