Behzat Ç. Her Temas İz Bırakır / Behzat Ç. Son Hafriyat – Emrah Serbes

Diziyi izledikten sonra kitabı okumak şekillenmiş karakterleri yeniden şekillendirmeye benziyor. Ancak şunu da söylemek lazım ki dizideki karakterler sanki kitaba göre daha da oturmuş.

Karakterlerin çokluğundan mıdır bilinmez karakterlerin fiziksel özellikleri hakkında kitap kesin şöyledir demiyor. Olayların arasına serpilmiş tanımlar karakterlerin okuyucu aklındaki betimlemesini biraz zor kılmış.

İlk kitap olan Behzat Ç. Her Temas İz Bırakır, için diz bir hikaye diyebiliriz. Kitapta düz bir anlatım kullanışmış. Süslemeli yada ağdalı cümlelere rastlamıyoruz. Hikaye olarakta diziyi izleyenler bilirler, dizinin ilk bölümü ele alınmış. Bu süreç Berna’nın ölümünde son buluyor.

Bu arada karakterlerin bir çok özelliğinin dizideki karakterlerden daha farklı olduğunu görüyorsunuz. Ancak bana dizi karakterleri daha sempatik gibi geldi.

İkinci kitap ise Berna’nın ölümünden sonra Behzat Ç.’nin alkolik olup tedavi alması ve konuşmadığı bölümü anlatıyor. Bu kitaptaki bazı noktalara zaten dizide değinilmiş. Karakterlerin başlarından geçenler bu iki kitapta anlatılmış.

İkinci kitap anlatım yönünden de ilk kitaba oranla daha zengin. Burada Emrah Serbes’in daha çok piştiğini hissedebiliyoruz. Zaten karakter ile ilgili ayrıntılar bu kitapta daha fazla verilmiş. Behzat Ç. Son Hafriyat, gelecek günlerde Behzat Ç. Seni Kalbime Gömdüm adıyla beyaz perdede olacak . Sinema filminde son çıkan tanıtımlarla birlikte dizinin devamı niteliği görüyorum. Yani direkt kitaptan bir alıntı olmayacak, dizide gördüğümüz karakterlerin kitaptaki cinayeti çözerken bulacağız.

Kitapların arka kapakları ile bitireyim yazıyı…

Kızılay, Sakarya Caddesi, SSK İşhanı, Dil-Tarih, Atakule, öğrenci evleri… ve Emniyet… Cinayet Masası. Behzat Ç., “yeni müktesebata” uyum sağlayamamış, lambur lumbur, “dişli” bir başkomiser. Müzik dinlemez, polis telsizi dinler. Kitap okumaz, gazeteye spor sayfasından başlar. Herhangi bir siyasi görüşü yok. “İçimizden birinin” üçüncü sayfa haberlerine yansımış hali gibi, adı bile tam değil. 1. Amatör’de duran toplara iyi vuran bir stoperken, topçuluğu bırakıp başkalarını tekmelemeye başlamış. Mesela beş lira için kalbinden adam bıçaklayanları, on üç yaşında kızlara tecavüz eden, namus için en yakın akrabalarını vuranları… Kendi adalet anlayışı bakımından sorun yok; “it uğursuz” kimdir, belli gibi görünüyor… Ama acaba öyle mi? Behzat Ç.’yi ve onun adalet duygusunu da rahatsız eden işler olabiliyor bazen hayatta… At izinin it izine karıştığı bir cinayet… Kim, niye öldürsün bu kızı? Hem niye bu şekilde? Siyaset karışmış desek?.. Garip… Öğrenci âlemine, başka âlemlere, ama asıl polis âlemine dikiz atan, entrikası bereketli bir polisiye…

Yazar:Emrah Serbes

Sayfa Sayısı: 299
Baskı Yılı: 2006
Dili: Türkçe
Yayınevi: İletişim Yayıncılık

Arka Kapak

Behzat Ç., Cinayet Büro Amirliği’nde başkomiser, hayata karşı işlenen suçlar uzmanı…

Başına gelenlerden sonra lanet etmiş, çekip gitmişti aslında. (Dizinin ilk kitabı Her Temas İz Bırakır’ı okuyanlar bilir.) Hayır, hâlâ işinin başında! Ama ağzını bıçak açmıyor. Tek bir laf çıkmıyor ağzından. El işaretleriyle, çehresiyle, suskunluklarla anlatıyor anlatacağını – ve tabii dellenmeleriyle…

Bu bir AnKara polisiyesidir…

Behzat Ç. ve ekibi, kötü bir Renault Toros’la Sakarya Caddesi’nden Ayaş’a kadar altını üstüne getiriyor Ankara’nın.

Sadece cinayetçiler değil, belediyenin envai çeşit birimi de altını üstüne getiriyor Ankara’nın. Her yer hafriyat. Kavşak inşaatıydı, kabloydu, boruydu, tamirattı…

Sadece onlar da değil ama… Kendine ‘Red Kit’ diyen bir adam da çukurlar kazıp duruyor. Öldürdüklerini tabuta koyup gömüyor o çukurlara – gömüp polise haber veriyor. Çok acayip, çok da zeki bir adam bu, feleğin çemberinden geçmiş, içinde intikam acısı… Belli, polisle bir meselesi var.

Behzat Ç. ve ekibi, Ahlak Bürosu’na bile nasip olup da hâlâ kendilerine verilmeyen bir Megane’ın hayalini kurarak, kötü Renault’yla Ankara’da fink atıp Red Kit’i arıyor.

Bir AnKara polisiyesi…

Yazar:Emrah Serbes

Sayfa Sayısı: 291
Baskı Yılı: 2008
Dili: Türkçe
Yayınevi: İletişim Yayıncılık

Yokyer (Neverwhere) / Neil Gaiman

Biz uzayda başka yaşamlar ararken Neil Gaiman, hemen dibimizdeki bir dünyadaki yaşama götürüyor bizi. Şüphesiz Neil Gaiman’ın kötü hikayesi yok. Bu hikaye de çok fazla sempati duyacağımız karakterler olmasa da yeni dünyanın varlığı ve bu dünyanın insanları bizi şaşırtıyor.
Neil Gaiman’ın usta yazımı her ne kadar bilinmedik fantastik bir dünya da olsa da o dünyanın içine kolaylıkla girmemize yarıyor. Öyle bir dil ki kitap iki gün içerisinde kolayca okunup bitebiliyor. Kitapta karakterle ne olacağını merak ederken aslında asıl merak edilenin, düğer dünya olduğunu görüyorsunuz. Oradaki ırklar olan biten sizi heyecanlandırıyor. Hikaye ise şöyle gelişiyor.
Richard Mayhew, yatırım uzmanı olarak Londra’nın en ünlü şirketlerinden birinde işe kabul edilir. Eski şehrini terk etmek üzere son kez eğlenirken yanına bir falcı yaklaşır ve falına bakar. Falcı ona kapılardan uzak durmasını söyler.
Richard Londra’ya yerleştiğinde, bu büyük şehre gayet çabuk alışır. Her sabah işe yetişmek için metroya, otobüslere koşturan insanlardan biri olur. Bir sanat galerisinde tanıştığı, ardından sürüklendiği Jessica adında çok güzel bir de nişanlısı vardır. Richard, Jessica’nın onunla neden birlikte olduğunu düşünürken evlilik noktasına kadar gelmiştir iş.
Richard ve Jessica bir akşam Jessica’nın patronu ile olan yemeğe giderken, bir tünel girişinde, yaralı bir kız görürler. Richard, Jessica’nın tüm uyarılarına aldırmayarak onu orada bırakır ve kızı evine götürür. Burada kızın talimatlarına göre kızı tedavi eder. Otoriter Jessica bunu kabullenmeyecektir de Richard ilişkinin bittiğini anlar.
Kızı tedavi ederken Richard’ın kapısı çalınır. İki kişi, ona kız kardeşinin kaçtığını ve onu görüp görmediklerini sorar. Hatta bu pekte tekin güzükmeyen iki kişi eve izinsiz girerler. Kızın saklandığı banyoyu kontrol ederler ancak kimseyi göremezler. Richard’da bu duruma şaşırmıştır. Adamlar gittiğinde, kız tekrar ortaya çıkar. Kız Richard’a bu işe pek bulaşmamasını söyler. Kızın adı ise Door’dur.
Door, Richard’dan ayrılır ancak ertesi gün yaşadığı dünyada onu kimsenin görmediğini ve varlığından haberdar olmadığını anlar. Bunun sebebini öğrenmek içinse, Door’un peşinden gider. Bu yolculuk onu Aşağı tarafın dünyasına götürür. Richard, Door’u bulur ancak eski hayatına dönmesi pek kolay değildir. Aşağı taraf çok garip bir yerdir. Kendi doğruları ve onların doğruları arasında, Lady Door, Marquise de Carabas, Avcı, Bailey, Sıçandilliler, Kadifeler gibi karakterlerle maceraya başlıyor.
Kitap dizi senaryosu olarak başlamış sonra romana dönüşmüş. Çizgi roman olarak da yayımlanmış. Bence çok başarılı bir filmde olabilir. Kesinlikle akıcı eğlenceli bir bir kitap. Türünün en iyilerinden.
Arka Kapak
Genç ve iyi kalpli Richard Mayhew’un sıradan hayatı, bir kaldırımda karşısına çıkan yaralı genç kızın hayatını kurtarmasıyla sonsuza dek değişir. Bu iyilik Richard’ı var olduğunu hayal bile etmediği bir dünyayla şehrin altındaki terk edilmiş Metro istasyonları ve kanalizasyonlarda gelişmiş karanlık bir yaşamla- tanıştırır. O artık, yarıklardan düşen insanların yaşadığı Aşağıtaraf’ın bir parçasıdır… ve eğer bildiği dünyaya dönmek istiyorsa, gölgelerin ve karanlığın, canavarların ve azizlerin, katillerin ve meleklerin şehrinde yaşamayı öğrenmek zorundadır…
Gaiman, basitçe söylemek gerekirse, hikâyelerin hazine evi gibi ve biz de ona sahip olduğumuz için şanslıyız… Stephen King
Orijinal ismi: Neverwhere
Yazar: 
Neil Gaiman
Çeviren: 
Evrim Öncül
Yayınevi: 
İthaki
Tür:
 Fantastik
Sayfa sayısı: 
371

ULUSLARARASI İLİŞKİLER TEORİLERİ Tayyar ARI

ULUSLARARASI REJİMLERİN KAPSAMI VE ALANI
Rejim daha ziyade belli bir alanda tüm devletler tarafından kabul edilerek sorunsuz uygulanan ve davranış kalıpları haline gelmiş olan ortak standartları ifade etmektedir.
Devletlerin doğrudan kendi egemenlik alanlarına girmeyen konularda uluslararası düzenlemeler oluşturulmasına daha yatkın oldukları gözlenmektedir. Devletler doğa durumundan ayrılarak “toplumsal sözleşme”  çerçevesinde kendi egemenlik yetkilerinin bir kısmından vazgeçerek global bir yönetim (global govemance) oluşturmaya razı olmaya başlamışlardır.
ULUSLARARASI REJİMLER VE İŞBİRLİĞİ
Uluslararası rejimler, haksız uygulamaları önlemektedir. Uluslararası rejimin olmadığı alanlarda devlet sorunları karşılıklı güç ilişkileri çerçevesinde çözmeye çalışacakları için bundan küçük ve zayıf ülkeler zarar görecektir.
Neoriberaller bu işbirliğinin hegomanyanın sona ermesinden sonra da devam etmesini sağlayan unsurun kurumlaşma olduğuna dikkat çekmektedir.
Jervis’in belirttiği bu faktörler mahkumun ikileminin güvenlik alanı için daha önemli olduğunu göstermektedir.
Uluslararası rejim teorisi uluslararası rejimin korunması için bir uluslararası polis gücünün gerektiğine de işaret etmektedir.
Liberal teorilerin ise uluslararası barışı ancak demokratik ülkelerin sayısının artmasına bağladığı bilinmektedir.
Uluslararası rejim oluşturulmasına devletleri sevk eden önemli bir neden, maliyetin düşürülmesi ya da devletlerin ortak çıkarlarının fazla olmasıdır.
Dolayısıyla uluslararası rejim oluşturulan alanlar ya devletlerin doğrudan egemenlikleri dışında kalan alanlar ya da bireysel düzenleme yapılmasının devletin kendi çıkarlarına olmadığı alanlardır.
Ortak rekabetin az ortak çıkarların yoğun olduğu alanlarda daha güçlü bir uluslararası bir rejim oluşturması söz konusu olurken, tersi durumlarda ya hiç uluslararası rejim oluşturulmamakta ya da oluşturulsa bile bu zayıf olmaktadır. Neoklasik iktisada göre, işbirliği tek tek devletlerin çıkarlarınadır.
Devletlerin en fazla üzerinde durdukları konu ise ülke içinde meşru zorlama yetkilerini herhangi bir dış müdahale olmadan kullanabilmeleridir.
Neoklasik iktisada göre, piyasa kusurlarını ve düzensizliklerini giderdiği için uluslararası düzenlemeler ekonomik verimliliği arttırmaktadır.
Devletler, teknik egemenliğin kaldırılması konusunda işbirliğine daha rahat yanaşmalarına karşın teknik olmayan (görünmeyen) engellerin ortadan kaldırılması konusunda işbirliği daha zor sağlanmaktadır. Devletler dış piyasalarını dış etkilere çarşı korumak için bu tür görünmeyen engellere başvurma eğilimi içindedirler. Bu nedenle ekonomik olanda oluşturulan rejimler güvenlik alanındaki rejimler kadar güçlü değildir.
ULUSLARARASI REJİMLER VE OYUN MODELLERİ
Uluslararası rejimler taraflar arasındaki etkileşimlerin sınırlı koşullarda cereyan ettiği veya bağımsız karar vermenin söz konusu olmadığı durumlarda gündeme gelmektedir. Serbest piyasanın işleyebilmesi mülkiyet haklarının olmasını gerektirmekle beraber ekonomik rekabet bireylerin eylemlerinin hiçbir sınırlamaya tabi olmadığı anlamına gelmemektedir.
Uluslararası rejimler devletlerin bağımsız karar verme yerine iradelerini ortak karar verme şeklinde kullanılmalarından doğmaktadır.
Devletlerin kendi çıkarları doğrultusunda bağımsız karar vermeyi tercih etmeleri ve bireysel davranma özgürlüğünden kolayca vazgeçmek istemeleri uluslararası politikayı karakterize eden önemli bir olgudur.

ULUSLARARASI REJİMLERİN KAPSAMI VE ALANIRejim daha ziyade belli bir alanda tüm devletler tarafından kabul edilerek sorunsuz uygulanan ve davranış kalıpları haline gelmiş olan ortak standartları ifade etmektedir. Devletlerin doğrudan kendi egemenlik alanlarına girmeyen konularda uluslararası düzenlemeler oluşturulmasına daha yatkın oldukları gözlenmektedir. Devletler doğa durumundan ayrılarak “toplumsal sözleşme”  çerçevesinde kendi egemenlik yetkilerinin bir kısmından vazgeçerek global bir yönetim (global govemance) oluşturmaya razı olmaya başlamışlardır.ULUSLARARASI REJİMLER VE İŞBİRLİĞİUluslararası rejimler, haksız uygulamaları önlemektedir. Uluslararası rejimin olmadığı alanlarda devlet sorunları karşılıklı güç ilişkileri çerçevesinde çözmeye çalışacakları için bundan küçük ve zayıf ülkeler zarar görecektir.Neoriberaller bu işbirliğinin hegomanyanın sona ermesinden sonra da devam etmesini sağlayan unsurun kurumlaşma olduğuna dikkat çekmektedir. Jervis’in belirttiği bu faktörler mahkumun ikileminin güvenlik alanı için daha önemli olduğunu göstermektedir. Uluslararası rejim teorisi uluslararası rejimin korunması için bir uluslararası polis gücünün gerektiğine de işaret etmektedir. Liberal teorilerin ise uluslararası barışı ancak demokratik ülkelerin sayısının artmasına bağladığı bilinmektedir. Uluslararası rejim oluşturulmasına devletleri sevk eden önemli bir neden, maliyetin düşürülmesi ya da devletlerin ortak çıkarlarının fazla olmasıdır.Dolayısıyla uluslararası rejim oluşturulan alanlar ya devletlerin doğrudan egemenlikleri dışında kalan alanlar ya da bireysel düzenleme yapılmasının devletin kendi çıkarlarına olmadığı alanlardır.Ortak rekabetin az ortak çıkarların yoğun olduğu alanlarda daha güçlü bir uluslararası bir rejim oluşturması söz konusu olurken, tersi durumlarda ya hiç uluslararası rejim oluşturulmamakta ya da oluşturulsa bile bu zayıf olmaktadır. Neoklasik iktisada göre, işbirliği tek tek devletlerin çıkarlarınadır. Devletlerin en fazla üzerinde durdukları konu ise ülke içinde meşru zorlama yetkilerini herhangi bir dış müdahale olmadan kullanabilmeleridir.Neoklasik iktisada göre, piyasa kusurlarını ve düzensizliklerini giderdiği için uluslararası düzenlemeler ekonomik verimliliği arttırmaktadır.Devletler, teknik egemenliğin kaldırılması konusunda işbirliğine daha rahat yanaşmalarına karşın teknik olmayan (görünmeyen) engellerin ortadan kaldırılması konusunda işbirliği daha zor sağlanmaktadır. Devletler dış piyasalarını dış etkilere çarşı korumak için bu tür görünmeyen engellere başvurma eğilimi içindedirler. Bu nedenle ekonomik olanda oluşturulan rejimler güvenlik alanındaki rejimler kadar güçlü değildir. ULUSLARARASI REJİMLER VE OYUN MODELLERİUluslararası rejimler taraflar arasındaki etkileşimlerin sınırlı koşullarda cereyan ettiği veya bağımsız karar vermenin söz konusu olmadığı durumlarda gündeme gelmektedir. Serbest piyasanın işleyebilmesi mülkiyet haklarının olmasını gerektirmekle beraber ekonomik rekabet bireylerin eylemlerinin hiçbir sınırlamaya tabi olmadığı anlamına gelmemektedir. Uluslararası rejimler devletlerin bağımsız karar verme yerine iradelerini ortak karar verme şeklinde kullanılmalarından doğmaktadır. Devletlerin kendi çıkarları doğrultusunda bağımsız karar vermeyi tercih etmeleri ve bireysel davranma özgürlüğünden kolayca vazgeçmek istemeleri uluslararası politikayı karakterize eden önemli bir olgudur.

<!– @page { margin: 2cm } P { margin-bottom: 0.21cm } –>

II. Dünya Savaşı Sonrasında devletleri uluslararası ticaret rejimi oluşturmaya yönelten etkenlerin başında büyük depresyona (1930’larda) yol açan süreçte kendi başına hareket eden devletlerin “komşuyu fakirleştirme politikalarına başvurmuş olmalarıdır.

<!– @page { margin: 2cm } P { margin-bottom: 0.21cm } –>

REJİM TEORİLERİNİN ELEŞTİRİSİ

Uluslararası rejim teorileri, devleti temel aktör olarak alan bir yaklaşım olduğu ve uluslaraşırı ilişkileri ve hükümetsel olmayan karşı uluslaraşırı ilişkileri ve hükümetsel olmayan uluslaraşırı örgütlenmeleri dikkate almadığı için eleştirilmektedir. Bazıları ise rejim teorisinin yalnız liberal devletlere uygulanabilecek bir teori olduğunu düşünmektedir.

Stone ayrıca rejim teorilerinin, devletler arasındaki güç ilişkilerinin asimetrik bir niteliğe sahip olduğu durumu ifade eden hegemonya kavramı üzerine inşa edildiğini iddia ederek, II. Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin hegemonik pozisyonuna dayalı bir teori olduğunu ileri sürmektedir. Hegemonya teorisine göre dominant gücün kurumsal işbirliğine yol açan rejimler oluşturmasını sağlayan önemli bir katalizör olduğu varsayılmaktadır. ,

Bölüm 4

ÇATIŞMA VE İŞBİRLİĞİ AYRIMI YAPMAYAN TEORİLER

1. Uluslararası Sistem Teorisi

SİSTEM KAVRAMI

Sistemi aralarında düzenli ilişkiler bulunan, ortak özelliklere sahip birinde meydana gelen bir değişikliğin diğerini de etkilediği bağımlı değişkenler dizisidir. Ekonomik sistemler sürekli ve bağımlı bir ilişki halinde olan bireyleri, grupları ve yatırımcıları içine alan diğer bir sistem biçimidir. Uluslararası sistem ise temel öğeleri belirli sınırlarla birbirinden ayrılan ve aralarında düzenli ve bağımlı ilişkiler bulunan devletlerin oluşturduğu bir yapıdır.

Morton A. Kaplan’a göre sistem, kendilerine özgü tanımlanabilen davranışsal düzenlikler ile dış çevreden ayrılan ve aralarında ilişkiler bulunan değişkenler dizisidir. McCelelland’a göre ise, sistem, kendilerini dış çevreden ayıran ve belirlenebilen sınırlar içinde etkileşmekte olan bir bütündür.

Uluslararası sistemi tek ve yekpare bir bütün olarak görmemek, onun da alt sistemlerinden oluştuğunu dikkate almak gerekmektedir. Birleşmiş Milletler Örgütü ve NATO gibi örgütlenmeler fonksiyonel alt sisteme, Orta Doğu sistemi, Latin Amerika sistemi, Güneydoğu Asya sistemi, Batı Avrupa sistemi ise coğrafik alt sisteme örnek olarak gösterilebilir.

ULUSLARARASI SİYASAL SİSTELER

Richard Rosecrance, sistem çözümlemesini 1740-1960 arası Avrupa tarihini dokuz tarihsel döneme ayırarak yapmaktadır. K. J. Holsti ise, beş uluslararası siyasal sistem ortaya koymuştur: 1) Hiyerarşik sistem, 2) güç dengesi sistemi, 3) gevşek iki kutuplu sistem, 4) sıkı iki kutuplu sistem, 5) çok kutuplu sistemdir.

MORTON A. KAPLAN VE ULUSLARARASI SİSTEM MODELLERİ

Altı uluslararası sistem modeli deliştirmiştir. 1) güç dengesi sistemi, 2) gevşek iki kutuplu sistem, 3) sıkı iki kutuplu sistem, 4) evrensel sistem, 5) hiyerarşik sistem ve son olarak, 6) birim veto sistemidir.

Kaplan, her sistemin durumunu incelemeye ve açıklamaya yarayan beş değişken dizisi öngörmektedir.

  1. Sitemde dengenin korunması için gerekli davranışları ifade eden temel kurallar

  2. Sistemin değişimine neden olan girdilerle ilgili değişim kuralları

  3. Aktörlerin yapısal özelliklerine ilişkin, aktörleri sınıflandırıcı değişkenler

  4. Silahlanma düzeyi, teknolojik gelişme, ekonomik durum gibi aktörlerin sahip oldukları güç öğelerine ilişkin kapasite değişkenleri

  5. Aktörler arasındaki iletişim düzeyi ile ilgili enformasyon değişkenleridir.

Temel kurallar,sistemdeki devletlerin karakteristik davranışlarını ifade etmektedir.

Güç Dengesi Sistemi

Güç Dengesi Sisteminin Genel Özellikleri

Kaplan’ın sistem modellerinden ilki olan güç dengesi sistemi, esas olarak XVIII. ve XIX. yüzyılda Avrupa’da yaşanan klasik güç dengesinden yola çıkılarak geliştirilmiştir. Güç dengesi sistemi, sayıları en az beş olması gereken ve güçlerinin yaklaşık eşit olduğu varsayılan uluslararası devletlerden oluşmaktadır. Hiçbir koalisyonun veya devletin sistemin yıkılmasına yol açacak şekilde üstünlük kurmasına izin verilmemektedir. Hiçbir devlet diğerlerinin üzerinde sürekli bir hakimiyet kuramaz.. güç dengesi sisteminde, devletler bu nedenle istikrarlı bloklar oluşturamazlar.

Waltz ve Morgenthau gibi özellikle gerçekçi okula mensup yazarlar bir güç dengesi sisteminin devam edebilmesi için birbirine yakın güçte üç devletin yeterli olacağını belirtmektedirler. K. J. Holsti, bir sayı vermekten ziyade bunun yerine çok sayıda devlet ifadesini kullanırken, Deutsch ve Singer, sistemde devlet sayısının arttığı ölçüde istikrarın sağlanacağını belirtmektedir.

Dengeleyici devletin tek endişesi dengenin bozulmasıdır. “Palmerston’un süslü ifadesiyle dengeleyicinin devamlı dostu olmadığı gibi düşmanı da yoktur; sadece devamlı bir çıkarı vardır: güç dengesini sürdürülmesi.” XVIII. yüzyılda İngiltere, Avrupa güç dengesi sisteminin dengeleyicisi durumundaydı. Nedeni, İngiltere’nin çatışma bölgesine uzaklığı, Avrupa’da toprak elde etme emellerinin olmaması ve büyük bir deniz güçüce sahip olmasıydı.

XX. yüzyılın İngiltere, artık Avrupa güç dengesi sisteminin taraflarından biri durumuna gelmiştir.

Güç Dengesi Sisteminde İstikrar ve Dönüşümü Etkileyen Faktörler

Kaplan’a göre bir güç dengesi sisteminde ittifakların dışında kalan devletlerin olması bir istikrara unsurudur.

Kural dışı hareket eden devletlerin artması, uluslarüstü örgütlenmelerin gelişmesi ve uluslararası ideolojilerin ortaya çıkması da güç dengesi sisteminin yıkılmasına yol açabilecek gelişmelerdir.

Gevşek İki Kutuplu Sistem

Gevşek İki Kutuplu Sistemin Genel Özellikleri

En büyük özelliği devletlerin iki blok etrafında yoğunlaşmış olmalarıdır. 1950’lerin ortalarından sonraki dönem itibariyle, Hindistan, Mısır, Endenozya, Gana ve benzeri bağlantısız devletler bunların örneklerini oluşturmaktadır. Gevşek iki kutuplu sistemde, güç dengesi sisteminden farklı olarak i dengeleyici rolü yerine arabulucu rolü vardı. Bu işlevi ya bağlantısızlar gibi blok dışı devletler ya da evrensel örgüt yerine getirmektedir. İkinci vuruş gücü anlam kazanmaktadır.

Gevşek İki Kutuplu Sistemin Temel Kuralları

Kaplan’a göre temel davranış kuralları şunlardır:

  1. Hiyerarşik örgütlenme yapısına sahip olan blok karşı bloğu ortadan kaldırmaya çalışır, ancak savaş yerine görüşmeleri, büyük savaşlar yerine küçük savaşları da tercih eder. Fakat karşı bloğu yok etmede başarısız olma durumu söz konusuysa büyük savaşlar da tercih edilebilir.

  2. Hiyerarşik örgütlenme yapısına sahip olmayan bloğun üyeleri kapasitelerini arttırma güdüsüyle hareket ederken savaş yerine görüşmeleri, kapasiteyi arttırmada başarısız kalmak söz konusuysa küçük savaşları tercih ederler. Fakat bunun için büyük savaşlardan kaçınırlar.

  3. Hiyerarşik örgütlenme yapısına sahip olsun veya olmasın tüm blok üyesi devletler, diğer bloğun üyelerine göre kapasitelerini arttırmaya çalışırlar ve karşı blok sisteminde üstünlük peşindeyse bunu kabul etmek yerine savaşa girmeyi tercih ederler.

  4. Tüm blok üyesi devletler, kendi bloğunun amaçlarını evrensel aktörün amaçlarına, evrensel aktörün amaçlarını da karşı bloğun amaçlarına üstün tutarlar.

  5. Bloksuz devletler ise , kendilerinin amaçları ile evrensel aktörün amaçlarını uzlaştırmaya çalışırlar; fakat evrensel aktörün amaçlarını blok devletlerin amaçlarına üstün tutarlar.

  6. Tüm blok üyesi devletler kendi bloklarının üye sayısını arttırmaya çalışırlar. Fakat bu çaba herhangi bir devleti karşı bloğa yanaşmaya veya onun amaçlarını desteklemeye itecekse bloksuz kalmasını tercih ederler.

  7. Bloksuz devletler, blok devletleri arasındaki savaş tehlikesini azaltmaya çalışırlar. Blok devrelerinden birini, diğer bloğun üyeleri karşısında ancak evrensel aktörün amacı doğrultusunda hareket ettiği zamanlarda destekler.

  8. Evrensel aktörler, bloklar arasındaki uyuşmazları azaltmaya çalışırlar ve sistemin istikrarını tehdit eden bozucu durumlarda bloksuz devletleri harekete geçirirler.

Gevşek iki kutuplu sistemde, güç dengesi sisteminden farklı olarak, blok devletleri, bloksuz devletler ve evrensel aktörler için farklı davranış kuralları ortaya konmaktadır.

Gevşek İki Kutuplu Sistemde İstikrarı ve Dönüşümü Etkileyen Faktörler

Evrensel örgütün devletler arasında uzlaştırıcı ve savaşı önleyici bir işlevi bulunmaktadır. İttifak daha uzun sürelidir ve ideoloji, ittifakların oluşmasında hemen hemen başlıca etkendir.

Bloklardan birinin diğerini ortadan kaldırması durumunda sistem Hiyerarşik sisteme dönüşebilir. Evrensel örgüt işlevini aşırı ve mükemmel bir şekilde yerine getirmesi durumunda sistemin evrensel sisteme dönüşme olasılığı büyüktür. Her iki blokta da Hiyerarşik örgütlenme yapısına sahip olursa sıkı iki kutuplu sisteme…

Sıkı İki Kutuplu Sistem

Sıkı iki kutuplu sistemde aktör sayısı daha azdır ve bütün aktörler bloklardan birine üyedir ya da taraftadır. Bu tür sistemlerde bloksuz aktörler ve evrensel aktörler ya yoktur ya da önemli bir etkileri görülmediği için yok sayılmaktadırlar.

Bu tür sistemlerde bütünleştirici ve arabulucu rolü ya hiç görülmez ya da etkileri çok zayıftır.

Evrensel Sistem

Gevşek iki kutuplu sistemdeki evrensel aktörün işlevinin genişlemesiyle ortaya çıkacak bir sistem olarak düşünülmektedir. Sistemi bütünleşmiş ve istikrarlı bir sistem özelliği taşımaktadır.

Hiyerarşik Sistem

Hiyerarşik sistem, demokratik veya otoriter bir karaktere sahip olabilir. Evrensel sistemdeki başarılı uygulamalardan doğan, bütünleşmiş bir sisteme olan talebi gündeme getirmesiyle, demokratik, herhangi bir devletin veya bloklardan birinin diğerine başat duruma geçmesiyle ortaya çıkmışsa otoriter niteliktedir. Fonksiyonel örgütlenmeler coğrafik örgütlenmelerden daha güçlüdür.

Birim Veto Sistemi

Birim veto sistemi, nükleer silahların yayılmasıyla ortaya çıkacak bir sitem olarak düşünülmektedir.

Devletlerin sahip oldukları nükleer silah kapasitesi diğerlerini caydıracağı için sistem genelde istikrarlı sayılmaktadır. Özel ittifaklara pek sık rastlanmaz; olanlar da ideolojik özellikler taşımaz. Nükleer savaşlar görülmez; olsa olsa sınırlı konvansiyonel bölgesel savaşlar olabilir. Sistemde arabulucu rolü oynayan evrensel aktörün etkisi gevşek iki kutuplu sisteme göre daha zayıftır. Sistem, çok kutuplu bir görünüm sergiler.

Detant sisteminin bir sonucu olarak her iki bloğun örgütlenmelerinde zayıflamalar görülmektedir. Hukuk alanında ise, diğer devletlerin içersine karışmama, detant sisteminin belirgin bir özelliği haline gelmektedir.

İstikrarsız blok sisteminde, dünyada gerilim artarken, ABD ve SSCB arasındaki ilişkilerde kuşku hakim olmaktadır. Sistem içindeki ittifak ilişkileri askerş kapasitelerle ve politikalarla çok yakın ilgilidir.

Bu devletler detant sisteminden farklı olarak çıkarların uyumlaştırılması yerine çatışmayı tercih etmektedirler. ABD, dış politikada, tutucu devletlerin statükolarının korunmasını savunurken, SSCB’nin dış politikası ulusal kurtuluş hareketlerinin desteklenmesine yönelikti. Evrensel örgüt (BM) arabuluculuk fonksiyonunu yerine getirmekle birlikte otoritesi zayıflamaktadır. İçişlere müdahale etmeme ilkesi sık sık ihlal edilmektedir.

Tamamlanmamış nükleer yayılma sistemi, daha ziyade istikrarsız blok sisteminin değişimiyle ortaya çıkmış bir sistem olarak düşünülmektedir. Savaşlar sınırlı kalmakla birlikte, hem gerginlik hem de tırmanma olasılığı istikrarsız blok sistemlerinden daha fazladır.

Evrensel örgütün (BM) arabuluculuk fonksiyonu, istikrarsız blok sisteminden daha fazladır. İçişlere müdahale çok yoğundur. Amerikan politikasının muhafazakar niteliği ön plana çıkarken Sovyetler de daha devrimci bir tutum içindedir.

SİSTEM MODELLERİNE YÖNELİK ELEŞTİRİLER

Güç dengesi ve gevşek iki kutuplu sistemin dışında kalan sistemlerin büyük ölçüde hipotetik nitelikte…

Sistem teorisi, devletlerin davranışlarını yapısal nedenlere dayandırılması…

2. Karar Verme Teorisi

Uluslararası politikanın araştırılmasının yanında, aynı zamanda bireylerin ekonomik ve siyasal tercihlerini nasıl oluşturduklarını da inceleyen bir yaklaşım olan karar verme yaklaşımına II. Dünya Savaşından sonra sosyal bilimciler tarafından ve özellikle siyasal süreci analiz eden siyasal bilimciler tarafından duyulan ilgide belirgin bir artış oluşmuş ve bu bağlamda yapılan çalışmalara uluslararası ilişkilerde dış politika çözümlemelerinin alanı genişlemiştir.

Pek çok bilim adamı kriz anlarındaki karar verme üzerine yoğunlaşmaktadır.

KARAR VERME TEORİSİ VE TEMEL VARSAYIMLAR

Karar verme yaklaşımlarında, analiz birimi olarak anılan devletlerin davranışları analiz edilirken, realizm ve sistem teorisi gibi, devleti rasyonel davranan bütüncül öğeler olarak görmek yerine, daha alt birimlerden oluşan ve politikalarını bunların belirlediği plüralist bir yapı olarak görülmesi söz konusudur. Karar vericinin çevresi, içsel ve dışsal olmak üzere önce ikili bir ayrıma, arkasından da kendi içlerinde alt ayrımlara tabi tutulmaktadır.

Sistem yaklaşımından farklı olarak karar verme teorisi, uluslararası sistemde cereyan eden tüm olayların bireylerin eylemlerine indirgenebileceği ve bununda bireylerin görüş ve davranışlarından ayrı tutulamayacağı varsayımından hareket eder.

Karar verme teorisi devleti realist teori gibi rasyonel kararlar veren üniteler, yekpare bir aktör olarak görmemekte; devlet dendiğinde devlet adına karar veren ve karar verme sürecine katılan bireylere de işaret etmektedir. Dolayısıyla kamuoyu, baskı grupları, ideolojik tercihler, seçim sistemleri, siyasal atmosfer ve bürokratik süreçler de dikkate alınması gereken öğelerdir. Devlettin içsel özelliklerini de dikkate almak gerekir.

KİŞİSEL ÖZELLİKLER, RASYONALİTE VE ALGILAMA SORUNU

Karar verme yaklaşımlarında, karar vericinin kişiliği ve dış politika ile ilgili gelişmeleri algılayış biçiminin önemli olduğuna yukarıda da dikkat çekilmeye çalışılmıştır.

Karar vericinin farklı oluşuna göre kararın farklı olmasında ise şüphesiz kararın algılanış biçimindeki farklılık önemli rol oynamaktadır. Algılamayı farklılaştıran esas faktör karar vericilerin kişisel özellikleridir.

Kişisel Özelliklerin Etkisi ve Rasyonalite

Karar vericinin içinde yer aldığı siyasal sistem, yakın çevresi, kamuoyunun ve baskı gruplarının etkileri, devletin sahip olduğu kaynakları, diğer devletlerin politikaları, uluslararası sistemin yapısı, uluslararası güç dağılımı karar vericilerin kararlarını etkilemekle beraber politikalarının değişimi karar verici ve onun kişisel özellikleri karar verme teorisi için temel değişken olarak alınmaktadır.

Kişinin kendi sosyo-psikolojik yapısı, karakteri doğuştan sahip olduğu özellikler, soğukkanlı ve rasyonel bir kişiliğe sahip olmaması, duygusal olup olmaması, olayları yorumlama kabiliyeti, inanç sistemi, siyasal ve kültürel değerleri, yetişme tarzı, aldığı eğitimler, çocukluk yıllarında başından geçen olaylar, mesleki eğitimi, iş deneyimi ve daha önceki siyasal aktiviteleri gibi çök sayıda faktörün etkisini dikkate almak gerekmektedir.

Tüm mevcut alternatifler araştırılmakta, her birinin gerçek değeri ölçülmeye çalışılmakta olasılıklar düşünülmekte ve karar verici optimal seçimi yapılmaktadır.

Ancak mutlak anlamda rasyonelliğin sağlanması neredeyse imkansız bir şey; çünkü uluslararası ilişkilerde bilgilerin sınırlı olması, buna ulaşmanın ve bu arda geçen zamanın maliyeti ve bunları yaparken gizliliğin korunmaya çalışması, karar vericilerin tüm alternatifleri dikkate almalarını önlemektir. Mutlak anlamda bir rasyonellik yerine, sadece görünen alternatifler arasında en tatmin edici oranı seçme durumu olacaktır.

Kişisel özellikler ile uluslararası olaylar karşısında benimsenen tutum arasında az çok bir ilişkinin olduğu anlaşılmaktadır.

Birey konuyla ne kadar ilgiliyse –diğer değişkenler aynı kalmak koşuluyla- kişisel özelliklerin etkisi de o denli fazla olmaktadır. İkinci varsayıma göre, kişinin söz konusu uluslararası olay hakkındaki bilgisi ne denli fazlaysa kişisel özelliklerinin etkisi de o denli az olacaktır. Üçüncü varsayıma göre, kişinin uluslararası sorun çözme yeteneği ne denli fazlaysa kişisel (subjektif) özelliklerinin etkisi o denli az olacaktır. Dördüncü varsayıma göre, kişi konuyu ne derece rasyonel bir değerlendirmeye tabi tutarsa bireysel özelliklerin etkisi o denli az olacaktır. Beşinci varsayım, kişinin olayı etkileme gücünün fazla olduğunu bilmesi ölçüsünde kişisel özelliklerin etkisinin azalacağıdır. Altıncı ve sonuncu varsayım ise, kişinin kararının sonuçlarından sorumlu olması ölçüsünde kişisel özelliklerin etkisinin azalacağı doğrultusundadır.

Rasyonel bir davranışın ne olduğu konusunda yapılan tanımlarda, bunun, soğukkanlı bir şekilde ve sonuçları hesaplanarak verilen karar olduğu belirtilmektedir.

Uluslararası ilişkilerde birçok karar kolektif biçimde alındığından kararın oluşum sürecine katılan herhangi birinin kendi değerlerini temel alarak bir hedefe ulaşmaya çalışması diğer karar vericilerin değerleriyle ve hedefleriyle çatışabilir. Pazarlılar sonucu.

Karar Verme Sürecinde Algılamanın Rolü

Karar vericilerin uluslararası sistem ya da diğer devletler hakkında sahip oldukları inançlarını ve imajlarını görmezden gelerek hayati kararları ve politikaları açıklamak olanaksızdır. Çoğu zaman algılamalar ile gerçekler arasında ciddi uçurumlar olduğu bilinmektedir. Tüm insanların aynı olay karşısında aynı davranışı göstermemeleri de işte bu algılama farkından kaynaklanmaktadır.

İlkine göre, karar vericilerin yaklaşımları ve imajları edindikleri bilgileri belirlemekte ve etkilemektedir. Karar verici dışarıdan kendisine gelen bilgileri kendi teorisine ve imajına uydurma eğilimindedir.

İkinci varsayıma göre, kendi teorilerinin değişmesine yol açacak yeni bilgilere karşı kapalı davranma eğilimindedirler ki hatalı bir davranıştır.

Üçüncü varsayıma göre, bilgiler toplu olarak değil de parça parça geldiğinde bunu, mevcut bilgi ve imajlarıyla çatışsa bile özümseyebilir.

Dördüncü varsayıma göre, karar vericinin imajı, eski deneyimlerden ve öğrendiklerin-den etkilenmektedir. Öncelikle karar vericinin içinde yer aldığı kendi siyasal sistemi diğer ülkelerin politikalarını belli bir ideolojik kalıpta değerlendirilmesine yol açmakta. İkinci olarak, karar vericinin bizzat kendi birikimleri ve iş deneyimleri olayları algılamasını ve değerlendirilmesini etkileyen önemli bir faktördür. Üçüncü olarak, uluslararası ilişkilerin geçmiş tarihi de karar vericinin algılanmasını etkileyen bir diğer önemli etkendir.

Beşinci varsayıma göre, karar vericilerin başından geçen bası olayları çağrıştırması dolayısıyla aynı olay farklı karar vericiler tarafından farklı algılanabilir.

Jervis’in altıncı varsayımına göre, kara verici bunun karşı tarafçakendi istediği biçimiyle algılandığını varsayar. Yedinci varsayıma göre karar vericiler kararların karşı tarafu üzerinden öngörülen etkiyi yapabileceğinin farkında olmayabiliyorlar. Sekizinci varsayıma göre, karar vericiler diğer ülkelerin kendilerine yönelik düşmanlığını her zaman olduğundan biraz fazla abarttılar. Dokuzuncu varsayıma göre, karar vericiler diğer ülkelerin davranışlarını olduğundan daha planlı daha disiplinli ve daha koordineli olduğunu sanırlar.

Jervis’in onuncu varsayımına göre ise, kara vericiler diğer ülkelerin büyük elçisinin tutum ve davranışlarının o ülkenin politikasını tamamen yansıttığını düşünür ki bu tür yanlış anlamalar yanlış politikalara yol açmaktadır. Onbirinci varsayıma göre, karar vericiler diğer ülkelerin davranışlarını ve tepkilerini tamamen kendi politikalarının bir sonucu olduğu noktasında abartılı bir değerlendirme içinde olurlar. On ikinci varsayıma göre karar vericiler kendi ülkeleri hakkında imajların aynı olduğunu sanırlar. Önçüncü varsayıma göre karar vericilerin kendi açılarından çok önemli olan bir olayın diğer ülke karar vericileri için de aynı derecede önemli olduğunu düşünenler. On dördüncü varsayıma göre karar vericiler, kendi yaklaşımlarına uyan ve destekleyen verilerin kanıtların diğer bakışları ve yaklaşımlar için de uygun kanıtlar olduğunu düşünerek yanılgıya düşebilirler.

<!– @page { margin: 2cm } P { margin-bottom: 0.21cm } –>

KARAR VERME MODELLERİ

Küçük Değişiklikler Modeli: İki Adım İleri, Bir Adım Geri

Hilsman’a göre, bir karar verici baştan verdiği kararları daha sonraki aşamalarda revize ederek genişletmekte ve geliştirmektedir.

İyi politika elbette bu değişik kaynaklardan gelen etkileri bürokratik ve örgütsel süreçleri işleterek ülkedeki tüm grupların çıkarlarını dikkate alacak şekilde formüle eden politikadır.

Genlikle gündelik (rutin) politika kararlarda sıkça görülen bu yöntem, sorunların kapsamlı reform programlarından ziyade küçük adımlarla ve aşama aşama geliştirile kararlarla çözülmesi anlamına gelmektedir. Verilen kararlarla karar verici kendini bağlamamakta; verilen kararlarda esnek davranılmakta ve bunun değişebileceğini de kabul etmektedir.

İki temel özelliği; biri, verilen kadar üzerinde daha sonra değişiklik yapılabileceğinin önceden görülmesi; ikincisi ise, bu değişikliklerin küçük değişiklikler şeklinde olacağıdır. Sürekli değişen bir toplum yapısına sahip olan çoğulcu demokratik ülkelerde durağan ve değişmeyen bir politika pek tercih edilmemektedir. İdeolojik söylemler bu tür esnekliğe ve tartışma ortamına izin vermediğinden, ideolojik toplumlarda tartışma ve değişiklik tekliflerini gündeme getirme olanağı bulunmaktadır.

Rastgele Adımlar: Sarhoş Yürüyüşü Modeli

Devletlerin dış politikası zikzaklar çizmekte. Bazen karar vericilerin aldığı kararlarda ve politikalarda da böyle rastgelelik söz konusu olmaktadır.

Risk ve Başarının Hesaplanması: Kumarbazın İflası Modeli

Risk artıkça ve oyuncuların varlığında (sahip olduğu kaynaklarda) dalgalanmalar ve belirsizlikler çoğaldıkça küçük oyuncunun iflas etme olasılığı artmaktadır. Kaynakları bol olan güçlü oyuncu ya da ülke hatalar yapsa ya da işler bir an ters gider gibi olsa da, oyunda kalmaya devam ederken zayıf bir oyuncunun sürdürebilmesi çok şanslı olmasına veya çok yetenekli olmasına bağlıdır.

Edbund Bruke’ın “devlet adamı kötülükte bulunma ve düşman kazanma konusunda her zaman cimri davranmalıdır” sözünü hatırlamalıdırlar.

Küçük Gruplarla Karar Verme

Özellikle her zaman kriz durumunda normal mekanizmalar atlanarak, kararlar küçük bir lider grubu tarafından alınabilir. Buna karşılık, sayının az olması gerekiyor olsa bile ağır sorumluluk gerektiren durumlarda liderler bu sayıyı mümkün olduğunca arttırarak sorumluluğu paylaşma ve diğer uzman kişilerin görüşlerini almaya özen gösterirler.

Küçük gruplarda hafif baskı altında bulunmanın karar vericilerde verimliliği ve üretkenliği arttırdığı, moralleri yükselttiği ve problem çözme yeteneğimi geliştirdiğini ortaya koymuştur. Ancak belli bir noktadan sonra davranış bozukluğuna yol açtığı gözlenmiştir.

Stres ve zaman baskısının söz konusu olduğu durumlarda küçük grup içinde yer alan bireyler, geniş bir araştırma yaptırmak yerine hafızlardaki geçmişe ilişkin bilgilere dayanarak karar verirler. Küçük gruplar kapsamlı dış politikalar belirlemezler.

Standart Uygulama Prosedürleri

Oldukça karmaşık yapı içinde gündelik politikalar yürütülürken çok sayıda bireyin davranışı arasında bir koordinasyon sağlanmaya çalışılmaktadır.

Genellikle rutin sorunlar, üstleri tarafından belirlenmiş kurallar doğrultusunda daha alt tabakalardaki bürokratlar tarafından çözülmektedir. Sadece gizlilik özelliği olan ya da beklenmeyen olaylarda liderler devreye girer. Fakat alt düzey bürokratların karar alabilmesi ve eylemde bulunabilmesi için genel prosedürlerin bulunması gerekir.

Genellikle liderler, politikayı tüm yönleriyle değerlendirecek yeterli zamana, bilgiye ve uzmanlığa sahip değildirler. Diktatörler uygulanan politikanın tüm yönleriyle ilgilenmeye çalışırlar.

Bürokratik örgütlenmeler nadiren değişim gösterir.

Rasyonel Politika Rolleri

Karar vericilerin devlet adına karar alırken rasyonel davrandıklarını varsayan “rasyonel politika modeli” Graham Allison’un üzerinde durduğu üç karar verme modelinden (diğerleri “örgütsel süreç modeli” ve “bürokratik modeldir) ilkidir.

Morgenthau, Savaşın Avrupa’daki güç dengesinin bozulması korkusundan çıktığını ileri sürmektedir.

Thomas Shelling!in “çatışma analizi” modelinde de devletlerin rasyonel davrandıkları kabul edilmektedir. Nükleer savaş olasılığını azaltan karşılıklı caydırıcılık “denge”den değil; “istikrar”dan kaynaklanmaktadır.

Rasyonel davranışları zekice davranma değildir. Olası sonuçları hesap ederek, avantaj ve dezavantajları dikkate alarak bilinçli bir davranışta bulunmaktır.

Rasyonel modelde temel aktör olan devlet, stratejik sorunları hesap ederek, belirlenmiş hedeflere iyice tasarlanmış bilinçli eylemlere ulaşmaya çalışmaktır.

Örgütsel Süreç Modeli

Devlet birçok yari feodal gevşek yapılı örgütsel topluluğun bir araya gelmesinden oluşmuş bir görünüme sahiptir. Dolayısıyla devlet politikası her zaman liderlerin temkinli davranışlarının sonucu olmayıp belirli davranış kalıplarına göre hareket eden örgütlerin çıktıları olabilmektedir.

Genlikle yarı bağımsız.

Bir ulusal dış politika kararı, bu birimler arasındaki mücadele ve rekabetin sonucunda alındığı gibi uzun vadeli politika amaçlar da bu rekabet ve mücadelenin sonucunda oluşmaktadır.

Bürokratik Politika Modeli

Devletin tepe örgütünün başında bulunan liderleri kuşkusuz monolitik bir grup oluşturmamakta; her birinin kendi doğrusu bulunmaktadır. Oyuncular arasında sürekli pazarlık süreci yaşanmaktadır. Rasyonel politika modelinden farklı olarak bürokratik politika modelinde tek bir aktörden ziyade çok sayıda aktörden söz edilmektedir. Hükümetin politikası rasyonel bir seçim olmaktan öteye mücadele sonunda varılan bir uzlaşma halini almaktadır.

İnanlar yetkiyi paylaştığından ne yapılması gerektiği konusunda aralarında farklılık gündeme gelebilmektedir. Bu tür durumlar sorunun politik yolla çözülmesini gerektirmektedir. Dış politikayı ilgilendiren konularda bürokratik rekabet iç politika konularına göre daha az yaşanır çoğu zaman yarı feodal yapılardır. Uygulamada birçok dış politika kararı, hükümet içindeki siyasal örgütlenmeler içinde rekabet ve ittifak ilişkilerinin sonucunda alınmaktadır.

Şelale Modeli

Karl Deutsch’a (1988:124-125) ait olan şelale modeline (crascade model) göre ülke içinde kararlar karmaşık ve karşılıklı bağımlılık içeren ve yukarıdan aşağıya doğru beş ana grup arasında işleyen karmaşıkmışsa şelale modeline (crascade model) enmeler içinde rekabet ve ittifak ilişkilerinin sonucunda alınmaktadıbir iletişim ağıyla belirlenmektedir. Bu gruplar arasında sürekli iletişim bulunmakta ve birbirlerini etkilemektedirler.

Bu grupların en üstünde, gelişmiş ülkelerde bile genel nüfusa oranları yüzde 2-3’ü geçmeyen sosyo ekonomik seçkinler bulunmaktadır ancak bu grupların da bir bütün olarak bakıldığında monolitik bir özellik taşımadıkları görülmektedir.

Gelimiş Batı toplumlarındaki sosyo ekonomik seçkinlerdir. Ulusla hükümetin merkezinde bulunurlar, monolitik değildirler; yürütme bürokrasisi personeli; yasama üyeleri, yargı üyeleri, seçimle gelmiş üst düzey yöneticiler ve üst düzey sivil ve askeri bürokratlar gibi alt gruplara ayrılmaktadır.

Bu grupta sistem bir öncekini gibi işlemekte olup, bunlar da dışarıdan ve kendi içlerinden gelen ve kendi çıktılarının oluşturduğu girdileri değerlendirerek dış dünyaya ve diğer gruplara (ve tekrara kendilerine) çıktı olarak göndermektedir.

Üçüncü düzeyde grubu kitle haberleşme seçkinleri; gazeteciler, magazin habercileri, televizyon ve radyo çalışanları, reklam şirketleri ve ajansları ve yayıncılık sektörü…

Dördüncü düzeyde yerel kanaat önderleri. Nüfusun yaklaşık yüzde 5-10’u.

Beşinci düzeydeki grubu ise siyasal konulara ilgi duyan daha geniş bir halk yığını oluşturmaktadır. Seçmen nüfusun yaklaşık yüzde 50’si ile 90’ını oluşturan.

Enformasyon akışı yada direkt etkileşimin yönü, ilk dört düzeyden aşağıya doğru gerçekleşmektedir.

Şelale modeli içinde yer alan beş grubun her biri, kısmen özerk olduğu gibi birbirlerine de bağımlıdır.

Medyanın, hükümetin ya da ulusal seçkinlerin iç politikada ya da uluslararası alandaki itibarı bu grupların mesajlarının halkın, diğer grupların ve dış dünyanın gerçekleriyle paralellik göstermesi halinde artar ya da azalır.

Çıkarların gereği olarak farklı düzeylerde çapraz gruplaşmaları ve koalisyonlar oluşabilmektedir.

Önceden belirlenmiş standart davranış kurallarına göre alınan kararlar dışında dış politika kararları yatay ve dikey iletişim ve pazarlıkların sonucunda gerçekleşmektedir.

Bu, seçimlerde desteğini çakma, iktidardan düşürme, muhalefet etme, protesto veya ihtilal girişiminde bulunma gibi şekillerde gündeme gelebilir.

Bürokratlar ve seçkin grupları arasında aşırı rekabetin söz konusu olması halinde dış politika oluşumunda bir takım sorunlar yaşanmaktadır.

Kendi istedikleri doğrultuda bir gelişme olması için bürokratlar ve siyasal liderler, konuların o okuya inanmış uzmanlar tarafından ele alınmasını sağlamaya çalışırlar.

ULUSLARARASI İLİŞKİLER TEORİLERİ Tayyar ARI

OKUMA PARÇASI

NEOLİBERALİZM: BİREYSEL ÖZGÜRLÜK, SİYASAL

ÖZGÜRLÜK VE TOPLUMSAL EŞİTLİK İLİŞKİSİ

1940’lardan (…) Keynesyen iktisatçıların ortaya koymuş oldukları politikalar 1960’lardan sonra meydana gelen genel iktisadi bunalımı aşamada yetersiz kalırken…

Ekonomik özgürlük mü yoksa siyasal özgürlük mü öncelikli?

Yeni Sağın Bireysel Özgürlük, Siyasal Özgürlük ve

Toplumsal Eşitlik İlişkisine Bakışı

Tartışma başta da belirtildiği gibi, ekonomik özgürlüklerin siyasal özgürlükleri beraberinde getirip getiremeyeceği üzerinde yoğunlaşmaktadır.

Milton Friedman: Siyasal ve Ekonomik Özgürlük İlişkisi

Friedman’a göre, ekonomik özgürlük tek başına bir amaçtır.

Siyasal özgürlüğe ulaşmasında bir araç olarak görüldüğünde ekonomik düzenlemeler gücün merkezleşmesi ya da yayılmasını etkilediği için önemlidir.

Siyasal özgürlüğün serbest piyasa modeliyle birlikte yer aldığıdır daha doğrusu.

Friedman ekonomik özgürlüğün siyasal özgürlükten önce geldiğini ve tarihsel olarak da bunun kanıtlandığını ileri sürmektedir.

Temelde milyonların ekonomik etkinliklerinin eş güdümü için yalnızca iki yol vardır. Biri zor kullanılmasını gerektiren merkezi yönlendirme ki bu teknik ile olur ve modern totaliter devletin tekniğidir. Öbürü ise bireylerin gönüllü işbirliği ile olur ve bu da piyasa alanının tekniğidir.

F.A. Hayek, Bireysel Özgürlük ve Neoliberalizm

Hayek’in özgürlük kavramından anladığı şey, “insanların başkalarının keyfi düşünceleri yüzünden zora koşmaması şartıdır”. İktisadi özgürlük siyasal özgürlük için gerekli olurken, bireysel özgürlüğün garanti altına alınmasını da sağlamaktadır.

Devlet bir dizi yasalara uymaya zorlanmalıdır ve bürokrasinin etki alanını genişletmek amacıyla yasaları istediği gibi kullanmasını önlemek için otoritesi sınırlanmalıdır. İşte kollektivist sistem (…) bu yüzden totalitarizme giden ilk adımı oluşturur ve bireyin özgürlüklerini yıkıp devirir.

Hayek’e göre siyasal özgürlük bireysel özgürlük için gerekli bir önkoşul değil ve demokrasi de bir amaçtan öte bir araçtır.

Hayek’e göre “özgür bir toplumu özgür olmayan bir toplumdan ayıran özellik, özgür bir toplumda her bireyin kurumsal alandan açıkça ayrılan ve iyice tanımlanmış özel bir alan olmasıdır ve bireylerin herkese eşit şekilde uygulanan kurallara uyması beklenir.

Beklentileri gerçekleşmeyen bireyler ya da sosyal gruplar siyasi mekanizma yolluyla ödüllendi-rilmeye başlandığı ölçüde sistem dinamizmini kaybeder ve uzun dönemde bu tür ödüllerin kaynağı tamamen kurur.

Hayek’e göre, sosyal adalet olgusu devlet müdahalesi için bir gerekçe olmalıdır.

Bireysel Özgürlük Toplumsal Eşitlik İlişkisi ve

Yeni Sağ: Eleştirel Bir Yaklaşım

Macpherson ve Bireysel Özgürlük

Tarihsel bağlantı, kapitalizmin siyasal özgürlük için zorunlu bir koşul olduğunu çok ender olarak ortaya koymaktadır.

Ekonomik zorlayıcı iktidarla siyasal zorlayıcı iktidarı tam rekabetçi kapitalist toplumda olduğu gibi ayı insan kümlerine vermek, birincinin ikinciyi denetlemesini değil, ikincinin birinciyi desteklemesine yol açmaktadır.”

Yeni sağın otoriter ve totaliter sistemler arasında bir ayrım yapıldığında birinciyi ikinciye tercih ettikleri görülmektedir.

Altvater ve Toplumsal Eşitlik

Başta Freidman ve Hayek tarafında ortaya konulan yeni sağın ideolojisi, eşitliği en büyük tehlike sayılmaktadır.

Aşırı nüfusa karşı bir tek fren vardır, o da yalnız kendilerini besleyebilen halkın yaşayıp çoğalmasıdır.

Ayrıca neoliberal yeni sağa göre, “eşitlik yeknesaklığa, yeknesaklıkta doğruca totalizme götürür”.

Farklılık=eşitsizlik=özgürlüktür, oysa eşitlik=özdeşlik=totalizm demektir.

Sonuç

Bireysel özgürlüğü geliştirmenin tek yolunun serbest piyasanın bütün kurallarıyla işletilmesini ve devletin müdahalesinin azaltılması, bunun için de yetkilerinin sınırlandırılması olduğu düşüncesi Friedman ve Hayek’in temsil ettiği yeni sağın temel tezlerini oluşturmaktadır.

Transyonalizm Ve Karşılıklı Bağımlılık Yaklaşımı

R. O. Keohane ve J. S. Nye ikilisi tarafından gündeme getirilen uluslararası politikada geleneksel devlet merkezli analizlere bir meydan okuma olan transnasyonalizm ve karmaşık karşılıklı bağımlılık, geleneksel uluslararası ilişkiler teorilerinden özellikle plüralist bir yaklaşım olması bakımından ayrılmaktadır.

DEVLET MERKEZLİ PARADİGMAYA KARŞI TRANSNASYONALİZM

Uluslararası sistemin yeni görünümü, uluslararası politikanın analizinde geleneksel devlet merkezli (state centric) paradigmanın eksikliğini ve yetersizliğini (Morse, 1972: 23; Sullivan, 1989: 255), dolayısıyla ya Lakatos’un ileri sürdüğü gibi çetin özü korunarak varsayımlarının gözden geçirilmesini (Warrall, Currie ve Lakatos, 1978: 49-50) veya Kuhn’un dediği gibi yeni bir paradigmanın onun yerini almasını gerekli hale getirmiştir.

Geleneksel devlet merkezli yaklaşıma göre, coğrafya, teknolojik düzey ve iç politika devletler arası ilişkilerin fiziki çevresini oluşturur.

Transnasyonal ilişkiler paradigması, devletleri önemli aktörler olarak dikkate almakla beraber, devletlerin tek aktör olmadıkları gerçeğine dikkat çekebilmektedir.

Transnasyonal Örgütlenmeler ve Etkileşimlerin Tanımı

Dolayısıyla Nye ve Keohane (1972: xii-xvi) global etkileşimleri dört grupta toplamaktadır: 1) İletişim (inanç, düşünce ve doktrinlere ilişkin bilgileri içerir); 2) ulaşım (savaş malzemelerinden ticari amaçlı mallara kadar tüm fiziksel nesnelerin bir ülkeden diğerine hareketi); 3) finans (para ve diğer kredi araçlarının hareketi); 4) seyahat (insanların bir ülkeden diğerine birtakım amaçlar için seyahat etmesi).

En azından tarafından birinin hükümet veya hükümetler arası (intergovemmental) örgüt olmadığı (yani hükümetsel olmayan aktör olduğu) ulusal sınırları aşan etkileşimlere uluslaraşırı etkileşimler ve ilişkiler denmektedir (Nye ve Koehane, 1972: xii)

Bir örgütün geocentric olabilmesi için karar alma ve örgüt yapısı açısından belli bir ülkeye bağlı gözükmemesi gerekmektedir. Şeklen ya da görüntü itibariyle geocentric olma çabası gerçekte bu örgütlerin başta ABD olmak üzere birkaç ülkenin denetiminde olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. BM, IMF, Dünya Bakası gibi örgütlenmeler buna verlecek çarpıcı örneklerdir.

Transnasyonalizmin Temel Karakteristliği

Sullivan (1989: 256-68), transnasonalizm temel niteliklerini dört noktada toplamaktadır: ilki ulus devletlerin uluslararası politikadakirollerinin artık değiştiğidir. İkinci niteliği, askeri ve güvenlik konuları dışındaki; üçüncü niteliği karşılıklı bağımlılığı arttırdığının; dördüncü, savaş artık dış politikada temel bir opsiyon olmaktan çıkmıştır.

Uluslararası Politikanın Gündeminin Değişmesi ve Çeşitlenmesi

Transnasyonalizmin ikinci karakteristiği, dünya politikasının konularının artık değiştiğini ifade etmesidir.

Savaşın Öneminin Azalması

Werner Levi, “The Coming End og War” isimli çalışmasında ulusal çıkarların giderek uluslararasılaştığı bir ortamda olası bir savaş durumunda, devletlerin kayıplarının kazançlarından yüksek olacağını belirtmekte.

Transnasyonalizmin Sonuçları

Uluslararası Politikaya Etkisi

Uluslaraşırı/uluslarötesi (transnasyonal) ilişkilerin toplumların birbirlerine karşı olan duyarlılıklarını arttırdığını ifade etmek gerekir.

Çok uluslu şirketlerin, aynı zamanda batı düşünce, davranış ve yaşam biçiminde diğer ülkelere yayılmasında da önemli rol oynayarak nerdeyse bir misyoner faaliyeti yürüttüğünü ileri sürmektedir.

Ulusaşırı ilişkilerin yol açacağı bağımlılık ve karşı bağımlılığın devletleri sınırlamasına gelince, Nye ve Keohane, bunun özellikle uluslararası ticari ve taşımacılık ilişkilerinin gelişmesiyle yakından ilişkisi olduğuna işaret etmektedir. Bağımlılık, bir devletin aksini yapılmasının kendi için daha maliyetli hale geldiği bir davranışta bulunması veya bir politikayı takip etmek zorunda kalmasıdır. Küçük devletlerin benimsedikleri politikaların sonuçlarını ve diğer ülkelerin gösterecekleri tepkileri hesap ederken, gelişmiş ülkelerinde izleyecekleri politikaların uluslaraşırı ilişkiler sistemine yapacağı etkiyi dikkate almak zorunda kaldığını belirtmektedir.

Örneğin ADB, 1960’larda Fransa’nın nükleer gücünü geliştirmesini engellemek için ültimatom veya savaş ilan etmek yerine bu ülkede faaliyet gösteren IBM şirketini kullanmış ve bu şirketlin Fransa’ya kompüter parçası satmasını yasaklayarak Fransız hükümetini etkilemeye çalışmıştır.

Gilpin’e göre, II. Dünya Savaşı sonrasında ekonomik yapı da büyük ölçüde Amerika çıkarlarının geleneklerine göre biçimlendirilmiştir.

Devletlerin Denetimlerinin Zayıflamasına Yol Açması

Uluslaraşırı ilişkilerin bir anlamda devletlerin artan faaliyetleri ile bu olaylar üzerindeki denetim kapasiteleri arasında bir boşluk oluşturduğu ve uluslaraşırı ilişkileri bu konuda denetim açısından merkezdeki ülkeleri (karmaşık karşılıklı bağımlılıktan doğan ilişkiler bağlamında ) perifer ülkelere göre daha avantajlı hale getirdiği savına temel oluşturmaktadır.

KARMAŞIK KARŞILIKLI BAĞIMLILIK

Karşılıklı Bağımlılığın Anlamı

Transnasyonelizmde olduğu gibi karşılıklı bağımlılık teorisinde de uluslararası ilişkiler kavramı, (…) temel aktörü devlet olan bir siyasi süreç olmaktan çıkarak, tüm bu çok taraflı ilişki ve etkileşimler bağlamında birden çok aktörün rol aldığı veya alabileceği bir siyasal etkileşim süreci olarak analiz edilmektedir.

Bağımlılık, bir devletin dış politikalarının diğer bir devlet tarafından belirlenebildiği tek taraflı bir etkileşimi ifade ederken, karşılıklı bağımlılık farklı ülkeler arasındaki ilişkilerde gündeme gelen, karşılıklı etkileşimi ifade eden bir kavramdır. Bu etkileşimlerin kaynağı, parasal, mali, toplumsal ya da güvenlik konuları ya da sorunları olabilir. Eğer karşılıklı etkileşim sadece fayda temeline dayalıysa ve taraflar üzerinde bir maliyete yol açmıyorsa karşılıklı bağımlılık politikası ve teorisinin kapsamı dışında tutulmamaktadır.

İlişkinin asimetrik bir ilişki olması halinde taraflardan biri diğerine tek taraflı bağımlı olup politik etkiye açık hale gelmektedir. Diğer bir ekstrem durum ise, karşılıklı olarak bağımlılık derecelerinin simetrik olduğu durumdur. İlişkinin zarar görmesinin her iki tarafta aynı ölçüde olumsuz etkilenmektedir. Gerçek hayattaki durumlar bu iki uç noktanın arası bir yerde yer almaktadır.

Karşılıklı bağımlılık ilişkisinde taraflardan birinin (A’nın) diğeri (B) üzerindeki pazarlık gücü (bargaining power) diğer tarafın (B’nin) bu ilişkiye karşı hassasiyeti (sensitivity) ve etkilenebilirliliğine (vulnetability) bağlıdır. Bir devletin etkilenme derecesi diğer devletlerin politikalarına karşı söz konusu olduğu politikanın olumsuz etkilerini azaltıcı ya da ortadan kaldırıcı politikalar uygulayabilme becerisine ve olanağına da bağlıdır.

Karşılıklı bağımlılık teorisine göre, etkinin ve gücün kaynağı bağımlılık ve bunun derecesidir. Hassasiyet bir devletin diğer devletin ya da devletlerin politika değişikliklerine karşı duyarlı olmasıdır.

Karşılıklı Bağımlılığın Varsayımları

Keohane be Nye (1977: 24-29), çok taraflı bağımlılığın temel nitelikleri ve koşullarını üç noktada toplamaktadır: Bunlar, uluslararası ve toplumlararası iletişim kanallarının çokluğu, uluslararası konularının gündemine ilişkin bir öncelik sıralamasının olmaması ve askeri gücün öneminin giderek azalmasıdır.

İletişim Kanallarının Çokluğu

Gayrı resmi iletişim kanalları da bulunmaktadır. Uluslararası/devletlerarası ilişkiler, örneğin realist kuramcılarında üzerinde durduğu gibi resmi kanallar aracılığıyla kurulan ilişkilerdir.

Dış ekonomik politikaların iç ekonomik faaliyetlerle ilişkisi geçmişe oranla artmakta; iç ve dış politika arasındaki ayrım gittikçe bulanıklaşmakta.

Konular Arasında Önceliğin Bulunmaması

Gündemin bu denli farklılaştığı bir ortamda artık içerdeki baskı gruplarının çıkarlarına ters gelen fakat ulusal çıkarlar için gerekli olan konularda bu ikisi arasında uyumu sağlayacak bir dış politika belirlemek hükümetlerin karşılaştığı güçlükler arasında yer almaktadır.

Askeri Gücün Öneminin Azalması

Aralarında karmaşık karşılıklı bağımlılık bulunan ülkeler arasındaki sorunlarda askeri gücün uygulanabilme olasılığı oldukça azalmış bulunmaktadır.

Tüm ülkeler için güvenlik sorunu acil bir sorun haline geldiğinde, ekonomik unsurlar ve diğer kaynaklarla desteklenmiş bir askeri güç temel güç kaynağı haline gelir.

Çoğu durumlarda askeri gücün hedefe yönelik etkisinin hem belirsiz hem de maliyetli olduğunu ifade etmek olanaklıysa da askeri güzcün kullanılma olasılığının bütünüyle ortadan kalktığını söylemek inandırıcı değildir.

Herhangi bir bağımsız ülkeye karşı bir konu yüzünden güce başvurma diğer pek çok konuda çok daha yararlı ilişkiler kurabilme olanağını tamamen ortadan kaldırabilmektedir. Doğrudan güvenliği ilgilendirmeyen konularda güç kullanımı son derece maliyetli ve riskli hale gelmiştir.

Karşılıklı Bağımlılığın Siyasal Süreçleri

Bağlantı Stratejileri

Güçlü devletler zayıf oldukları konularda avantaj elde edebilmek için üstün konumlarını kullanarak diğer konularda da üstünlük sağlamaya çalışarak askeri ve ekonomik gücün genel yapısı arasındaki uyumu da sağlamaya çalışırlar.

Askeri gücün önemi azalırken askeri bakımdan güçlü devletlerin zayıf oldukları konularda sonuçları etkileyebilecek ölçüde bir denetim sağlayabilmeleri olanağı ortadan kalkmaktadır.

Güçlü devletlerin zayıf oldukları konularda sonuçları etkileyebilecek ölçüde bir denetim sağlayabilmeleri olanağı oradan kalkmaktadır.

Güçlü devletlerin ekonomik bağlantı stratejisini uygulayabilmesi kamuoyunun, hükümetlerötesi aktörlerin çıkarlarını etkilediği için ve bunların gösterebileceği muhalefet yüzünden çok da kolay olmayabilir. Güçlü devletlerin askeri güç gibi bir aracı bağlantı stratejisi için birbirlerine karşı kullanmaya kalkışmaları tehlikeli sonuçlar doğurabilirken, uluslararası örgütler gibi bağlantı enstrümanının kullanılması yoksul ve zayıf devletler için mümkün olduğu gibi hem daha kolay hem de daha az risklidir.

Devletler arasındaki asimetrik bağımlılığı bir güç unsuru olarak kullanma yoluna gideceklerdir. Devletler bunun yanında uluslararası örgütleri ve uluslaraşırı aktörleri ve ilişkileri de bu amaçla kullanmak isteyeceklerdir.

Gündem Belirleme

Karmaşık karşılıklı bağımlılık bağlamında gündemin, ekonomik büyüme ve karşılıklı bağımlılıktan kaynaklanan içsel ve uluslararası sorunlardan etkileneceğini söyleyebiliriz. 0

Politizasyon ve çatışma bir konuyu derhal gündemin ilk sırasına yerleştirebilir.

Uluslaraşırı ekonomik örgütlenmelerin ve uluslarötesi bürokrasilerin politizasyondan kaçınması beklenir.

Uluslaraşırı ve Uluslarötesi İlişkiler

Diğer hükümetlerle ilişki söz konusu olduğunda hükümet organlarının bir bütün oluşturacaklarının veya diğer ülkelerle müzakereler söz konusu olduğunda her bir organın ulusla çıkarları yorumlama konusunda diğerleri gibi davranacağının bir garantisi söz konusu değildir. Ulusal çıkarlar farklı konularda, farklı zamanlarda ve farklı hükümet organları tarafından farklı biçimlerde tanımlanacaktır.

Uluslararası Örgütlerin Rolü

Uluslararası örgütlerin siyasal pazarlıklardaki rolü de gittikçe artmaktadır. Uluslararası gündemi belirleyebildikleri ve koalisyon oluşturma sürecinde katalizör rolü gördükleri gibi, zayıf ve küçük devletlerin siyasal inisiyatif kullanma ve bağlantı stratejisi uygulama zemini olarak da rol oynamaktadırlar.

Bir çoğunun diğeri nezdinde diplomatik temsilciliği olmayan azgelişmiş ülke temsilcilerini bir araya getirmesi açısından uluslararası örgütler gerçekten büyük öneme sahiptir.

Bir devlet bir oy ilkesinin işlediği BM sistemi küçük ve güçsüz ülkelerin koalisyonu için iyi zemin oluşturmaktadır. Uluslararası örgütlerin büyük çoğunluğunun kuralları devletlerin toplumsal ve ekonomik eşitliği prensibine dayanmaktadır.

Uluslararası örgütler aynı zamanda küçük ve zayıf devletlerin bağlantı stratejileri için de uygun bir zemin oluşturmaktadır.

Devletlerin temel amaçlarının güç ve güvenlik elde etmek olduğunu düşünen realistler, devletlerin güvenlikleri için sürekli tehdit ve tehlikenin söz konusu olduğunu varsayarlar. Liberal düşünürler için ekonomik konular askeri ve güvenlik konuları kadar önemlidir.

Karşılıklı bağımlılık özetle çok sayıda kanalla sadece devletlerin değil toplumların da birbirine bağlı hale geldiğini, konular arasında bir hiyerarşinin olmadığını ve devletlerin birbirlerine karşı askeri güç kullanımının azaldığını ortaya koymaktadır.

KARŞILIKLI BAĞIMLILIK VE

TRANSRASYONALİZME YÖNELTİLEN ELEŞTİRİLER

Karşılıklı bağımlılığı bir efsane olarak niteleyen Kenneth Waltz, karşılıklı bağımlılığın uluslararası ilişkilerle etkisinin ancak marjinal düzeyde olduğunu iddia etmektedir. Waltz, devlet ve uluslararası toplum arasındaki ayrımdan yola çıkarak karşılıklı bağımlığa karşı argümanlarını sıralamaktadır. Devletler az çok birbirlerine benzeyen dolayısıyla aralarında derin farklılıklar olmayan üniteler olduğundan bunlar arasında ileri derecede bir karşılıklı bağımlılık olması söz konusu değildir. Birbirlerine benzeyen homojen öğelerin arasında karşılıklı bağımlılığın düşük olması genel bir kuraldır. Uluslararası politikayı etkileyen faktörler Waltz’a göre “yüksek politika” adını verdiği güvenlik ve askeri konulardır.

Artan karşılıklı bağımlılığın barışın ve güvenliği artırmasının söz konusu olmadığı, daha ziyade gelişmiş ülkelerin diğer ülkeler üzerinde baskı uygulamasına olanak sağladığı ileri sürülmektedir.

Uluslararası politikada transnasyonel unsurların ağırlık kazanmasına karşılık iç politikalarda ulusçuluğun giderek önem kazanması gözden kaçmıştır.

  1. Uluslararası Entegraston Teorileri

Entegrasyon uluslararası politika ile ilgilenenler için ili açıdan önemli olmuştur. Birisi, çok sayıda uluslararası ve uluslar üstü örgütlenme bulunmakta ve gün geçtikçe bunlara yenileri eklenmektedir. İkincisi ise ulusal devletlerin başta barış ve güvenlik sağlama gibi yetersiz kalmaları global yapıların üst ve kurumlaşmalarının bu amaçların gerçekleştirilmesindeki önemini arttırmıştır.

Entegrasyonlar, öğeleri arasında şiddet unsurlarının azaldığı, bunların yerini karşılıklı bağımlılık, ortak yarar ve işbirliği kavramlarının aldığı yapılardır.

Entegrasyon, Deutsch’a göre, genel anlamda aralarında karşılıklı bağımlılık bulunun birimlerin ayrı ayrı tek başlarına sahip olmadıkları özelliklere sahip yeni bir sisten meydana getirmeye dönük ilişkileridir. Siyasal topluluklar alan bakımından üyeliğin herkese açık olması halinde “evrensel” belli bir bölgedeki ülkelere açık olması halinde ise “özel topluluklar” olarak nitelenebilmekte; belli bir amacı gerçekleştirmeyi öngören bir topluluk ise “spesifik topluluk”, biden çok amacı gerçekleştirmeye yönelik topluluk ise “yaygın topluluk” olarak nitelendirilmektedir.

(Eğer işbirliğinin maliyeti kazanımlardan daha fazlaysa topluluk bir çatışma topluluğuna dönüşmektedir. Tersine topluluk üyeleri kazanımları işbirliğine gidişiyle orantılıysa pozitif çıkar topluluğu olarak nitelendirilmektedir.)

FONKSİYANALİZM VE ENTEGRASYON

Fonksiyonalizm kavramının çağdaş entegrasyon teorisiyle ilgilenenlerin hareket noktasını oluşturduğu bilinmektedir.

Fonksiyonalist teori yine de bir çoklarınca savaşın önlenmesi ve barışın korunması için gerekli uluslararası ekonomik ve toplumsal işbirliğinin gelişmesini açıklayan bir teori olarak nitelendirilmektedir.

Fonksiyonalist teori, çatışan çıkarların uzlaştırılmasından öteye ortak sorunların çözülmesi için öngörülen yapıcı işbirliği üzerinde odaklanmaktadır.

İlk olarak fonksiyonalizm, savaşın, insanın topluluk halinde yaşamasının nesnel ürünü olduğunu varsaymaktadır. Savaş, global toplumun bir hastalığıdır ve insanlığın sahip olduğu ekonomik ve diğer kaynakların eşitsiz ve adil olmayan dağılımından kaynaklanmaktadır. Fonksiyonalizm, hayat standardının iyileştirilmesini…

Fonksiyonalizm ikinci olarak, savaşların ulusal devlet sisteminin kurumsal yetersizliğinden kaynaklandığını varsaymaktadır.

Üçüncü olarak savaşların, insanların içinde bulundukları subjektif koşulların ürünü olduğunu, barışın sağlanmasını bu koşulların değiştirilmesine ve iyileştirilmesine bağlamaktadır. Fonksiyonel örgütlenmelere gidilmesini önermektedirler.

ENTEGRASYONUN AMAÇLARI, ARAÇLARI VE KOŞULLAR

Entegrasyonun amaç ve yararları Karl Deutsch tarafından dört başlık altında toplanmaktadır. 1) Barışı korumak 2) daha büyük çok amaçlı kapasitelere ulaşmak; 3) belli spesifik görevleri yapmak; ve 4) yeni bir imaj ve kimlik kazanmak.

Bir entegrasyonun beklenen amaçları gerçekleştirip gerçekleştirmediği Deutsch’a göre, aşağıdaki faktörlere bağlı bulunmaktadır. Entegrasyonun koşulları dört başlık altında özetlenmektedir. 1) Birimlerin birbirlerine olan yakınlık duygusu; 2) değerler veya ortak kazanımlarsa uyum olması; 3) karşılıklı hassasiyet; ve 4) belli ölçüde ortak kimlik ve sadakate bağlı olmaları.

Entegrasyonun gerçekleştirilebilmesinin süreç ve araçları Deutsch tarafından dört başlıkta toplanmaktadır: 1) değer üretimi; 2) değer tahsilatı; 3) zorlama ve 4) tanımlamadır.

ENTEGRASYONUN ANLAMI

Ernst Haas entegrasyonu, siyasal aktörlerin sadakatlerini beklentilerini be siyasal eylemlerini, kurumlar aracılığıyla üye devletler üzerinde yetkilere sahip olabilecek yeni bir merkeze kaydırma konusunda ikna edilmeleri süreci olarak tanımlanmaktadır.

Charler Pentland ise uluslararası siyasal entegrasyonu modern devletlerin egemenlik yetkilerinin azaltılması veya ortadan kaldırılması süreci olarak tanımlamaktadır.

Uluslararası alanda entegrasyon, iki veya daha fazla devlet arasındaki siyasal sürecin kurumsallaştırılması olarak kavramlaştırılabilir. Entegrasyon eskileri kapsamakla beraber tamamıyla onların yerini de almayan (not replace) yeni yapıların olgunlaştırılmasıdır.

Entegrasyon, siyasal, ekonomik be toplumsal entegrasyon olarak (…) Karşılıklı bağımlılık entegrasyona yol açtığı gibi entegrasyonda karşılıklı bağımlılığı arttırmaktadır.

SİYASAL TOPLULUK (ENTEGRASYON) ÇEŞİTLERİ

Eğer entegrasyonun amacı, entegre olmuş (bütünleşmiş) siyasal birimler arasında barışın korunması değil de, genel ve özel amaçlar için daha büyük bir güç elde etmek, ortak bir rol kimliğine sahip olmak veya belli ölçüde bu amaçların tamamına ulaşmaktansa o zaman ortak bir hükümete sahip bir amalgam topluluk (birlik) tercih edilmelidir. Pluralistik güvenlik topluluğu.

Amalgam Güvenlik Toplulukları

ABD ve Birleşik Krallık İngiltere’si birer amalgam güvenlik topluluğudur. Amalgam güvenlik topluluğu (birlik) şu şekilde sıralanmaktadır.

1. Siyasal davranış oluşturmak için gerekli temel değerlerin karşılıklı olarak uyumlu olması.

2. Kendine özgü ve cazip yaşam biçimi.

3. Güçlü beklentiler ve ekonomik bağlardan kazanımlar elde etme veya ortak kazanımların olması.

4. En azından bazı üyeler içinde siyasal ve idari kapasitelerinde belirgin bir artış olması.

5. Bazı üyeler içinde olsa süper ekonomik büyüme.

6. Entegre olacak ülkeler arasında karşılıklı kopmaz güçlü ve önemli toplumsal iletişim bağlarının bulunması.

7. En azından bazı siyasal birimlerdeki siyasal elitlerin ve bunun ortaya çıkacak genişlemesi ve bunun ortaya çıkacak geniş toplulukta da gerçekleşmesi.

8. Göreceli olarak kişiler arasında veya en azından belli bir üst kesim için coğrafik ve toplumsal hareketliliğin yüksek olması.

9. Karşılıklı iletişim ve etkileşimin sayıca da çok olması.

10. Entegre olacak birimler arasında iletişim ve değişimden doğan kazanımların genelleştirilmesi.

11. Siyasal parti birimlerin bazı grup rollerindeki (çoğunlukta mı yoksa azınlıkta mı kalacak, faydalanan mı yoksa fayda üreten mi olacak, tepki uyandıran mı yoksa tepki veren mi, olacak) karşılıklı değişim.

12. Davranışların nispeten önceden belirlenebilmesi.

Tüm siyasal bilimlerin yapması gerekenler:

  1. Ortak hükümetsel kuramları kabul etmesi ve desteklemesi.
  2. Bunlara karşı daha fazla siyasal sadakat göstermeleri ve bu oluşumu korumaya çalışmaları.
  3. Faaliyet esnasında, bu ortak kurumların, katılan siyasal bilimlerin gereksinimlerine ve mesajlarına yeterli hassasiyeti ve dikkati göstermesi.

Amalgam güvenlik topluluğu federasyon veya imparatorluk biçiminde ortaya çıksa da bunun dağılmasına yol açacak en az yarım düzine neden bulunmaktadır.

Entegrasyon sürecinde psikolojik olarak savaş karşıtı bir tutum hakim olur. ABD’nin 1861’de dağılma tehlikesi geçirmesi bunun başlıca örnekleridir.

Fonksiyonel Amalgam Topluluklar

Fonksiyonalizm yada fonksiyonel düzenlemelerin bir amalgam güvenlik topluluklarının oluşması için gerekli bir ön koşul olduğu yolundaki tez çok kuvvetli gözükmemektedir.

Plüralist Güvenlik Toplulukları

Plüralist (çoğulcı) güvenlik toplulukları üyeleri arasında barışı korumak açısından da çok etkili olabilmektedir. Varlığını üç koşula bağlamaktadır.

  1. Temel siyasal değerlerin uygunluğu
  2. Hükümetlerin kapasitesi ve katılımcı devletlerin üst tabakalarının birbirlerinden gelen mesajlara gereksinimlere ve eylemlere karşı duyarlı olmaları ve yeterince hızlı cevap vermeleri.
  3. Birbirlerinin siyasal, ekonomik ve toplumsal davranışlarını önceden belirleyebilme (karşılıklı davranışların önceden belirlenmesi olgusu amalgam güvenlik topluluklarıyla karşılaşıldığında daha düşük düzeydedir.

Temel koşul, plüralist güvenlik topluluğunu oluşturan siyasal birimler arasında savaş olasılığının azalmış ve cazip olmaktan çıkmış olduğuna ilişkin bir algılamanın siyasal entelektüel hareketliliğin hazırlanması. Üçüncü olarak barışçık değişimim gerçekleşmesini sağlayabilmek için karşılıklı ilgi, iletişim ve hassasiyetin geliştirilmesidir.

NEOFONKSİYONALİZM

Neofonksiyonalizm konusunda çalışma yapan yazarlar.

Ernst Haas

Mitrany’in dallanma (ramification) olarak ifade ettiği görüşler Haas’ın çalışmasında sprill-over kavramıyla ifade edilerek temel bir kavram niteliğine dönüşmektedir. “bir alanda oluşturulan supranasyonal kurumların avantajlarından yararlananların diğer alanlarda da benzer oluşumları destekleyecekleri”…

Hass, uluslararası örgütlerin ulusal sınırlarını aşarak bir uluslararası sistem haline dönüşeceğinin varsaymaktadır.

Joseph Nye

Neofonksiyonalist “süreç mekanizması” ve “bütünleşme potansiyeli” Joseph Nye, entegrasyon sürecini dayandırdığı neofonksiyonalist teorinin yedi süreci (süreç mekanizmasını) öngördüğünü ileri sürmektedir.

Leon Lindberg

Lindeberg entegrasyonu, belirlenmesi, tanınması, karşılaştırılması, ölçülmesi ve analiz edilmesi gereken çok boyutlu bir interaktif süreç olarak görülmektedir. Hindberg, kolektif karar vermede hangi devletler grubunun yer alacağını belirleyen değişken özellikleri şu şekilde sıralamaktadır:

* kolektif karar vermenin fonksiyonel kapsamı (çok fazla sayıda konuyu mu yoksa belli konularımı kapsayacak);

* kolektif süreçlerde karar verme aşaması (başlangıç mı yoksa opsiyonların ve onların uygulanması da dahil tüm karar verme aşamaları);

* kamu tahsisatlarının belli önemli konularımı yoksa sadece marjinal anlara mı yapıldığının belirlenmesine ilişkin kolektif karar vermenin önemi;

* taleplerin (fazla sayıda veya az sayıda olabilir) eylem için kolektif alana taşınma ölçüsü;

* kolektif düzeyle liderliğin sürekliliği ve güçlülüğü;

* sistemin pazarlık gücü devletlerin bireysel çıkarlarını maksimize etmelerini teşvik etmekte veya kolektifliği genişletmekte;

* bireylerin davranışları üzerinde kolektif kararların etkisi (çok ya da az sayıdaki insan etkilenebilir);

* kolektif kararların şikayetleri, lakaytlıkları, ilgisizlikleri ve dış muhalefeti karşılama derecesi;

* kolektif kararların dağılımına ilişkin sonuçlar (çok önemli beya marjinal bir konuda mı);

Amitai Etzioni

Etzioni’ye göre siyasal birimlerin birleşmesi daha önce aralarında siyasal bir bağ bulunmayan birimlerin güçlü bir siyasal bağla birbirlerine bağlanmalarıdır.

Deutsch’un kullandığı merkez bölge (core area) kavramlaştırmasına benzediğini, bir devletin süreci başlatan devlet olabileceğini belirtmektir.

Bazı ulus birliklerinde bir devlet açıkça süper devlet rollü oynarken bazılarında birkaç tane devletin süper devlet rolünü yerine getirdikleri gözlenebilmektedir.

Dışarıdan bir gücün bazı devletleri birleştirme doğrultusunda teşvik etmesine örnek olarak Marshall yardımı alacak Avrupa ülkelerinin Avrupa Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (OEEC, 1948) şeklinde örgütlenmelerini verebiliriz.

Amitai Etzioni, spill-over kavramından önce take-off kavramının anlaşılması gerektiğini düşünmektedir.

Entegrasyonlara uygulayan Etzioni’ye göre bir uluslararası örgütün take-off aşamasına kadarki durumunu hükümetin talimatlarıyla hareket eden bir uluslararası örgüte, take-off sonrasını ise supranasyonal bir örgüte dönüşmesine benzetmektedir.

Etzioni’ye göre fonksiyonel entegrasyon saat yönünde ya da ters yönde gerçekleşmektedir. Saat yönünde olduğunda ilk başlangıç aşamasından sonraki aşamalar intibak aşaması (yükümlülükten ziyade ödüllerin olduğu bir dönem)i tahsis edici aşama, sosyal bütünleştirici aşama ve son olarak normatif bütünleştirici aşamadır.

Saat tersi sıranın daha yaygın olduğu anlaşılmaktadır.

  1. Çoktaraflılık (“Teorisi”)

Dünya Bankası ve IMF’nin SSBC’nin katılmaması dolayısıyla Batı’ya özgü kalması, BM’nin ise iki kutupluluk ve ideolojik çatışma dolayısıyla yeterince etkin olamaması çoktaraflılığın uluslararası barışçıl dönüşümün gerçekleşmesi için uygun bir yöntem olduğu yönünde genel bir kanının oluşmasını engeller.

Williams (995: 218-18), Soğuk Savaş sonrası dönemde ortaya çıkan koşulların çoktaraflılığı teşvik edici bir özelliğe sahip olduğunu belirtmektedir.

Robert Keohane, çoktaraflılığı, tamamen resmi ve sayısal anlamda ele alarak üç ya da daha fazla sayıda devletin (oluşturduğu grubun) ulusla politikalarını koordine etmeye çalışması olarak tanımlanmaktadır.

Kolektif güvenlik sisteminde (collective security system) temel varsayım barışın bölünmezliğidir (peace is indivisible).

Kolektif güvenlik sistemiyle ittifaklar (alliances) arasında belirgin farklar bulunmaktadır. İttifaklarda, tarafların sorumlulukları belli durumlarda ve belli devletlere karşı gündeme gelirken, kolektif güvenlikte herhangi birine saldırıda bulunması halinde güvenlik topluluğu için yer alan her bir üyenin saldırgana karşı koyma sorumluluğu söz konusu olmaktadır. Çok taraflılığın iki temel ilkesi olan “tehdidin bölünmezliği” ve “koşulsuz kolektif tepki” ilkeleri devreye girmektedir.

Çoktaraflılık kurumu, diğer benzer oluşumlardan üç farklı özelliğe ayrılmaktadır. Bunlar, “bölünmezlik ilkesi”, “genel yönetim ilkesi” ve “yaygınlaşmış mütekabiyet ilkesi”dir.

Sistem bütünü ifade ederken, rejim bunun parçalarından birini ifade eder. Düzen ise rejimlerin oluşturduğu bir yapıdır.

Çok taraflı kavramı ile bir örgütlenme ilkesine gönderme yapılmaktadır. Çoktaraflılık, ise çok taraflı kavramını da içermekle beraber belli devletler grupları arasındaki eylemlerin evrensel düzeyde nasıl örgütleneceğine ilişkin bir inançtır. Normatif bir içeriğe sahiptir.

Uluslararası kurumsal işbirliği için hegomonya kavramı üzerinde duran realist ve Marksist yaklaşıma karşın liberal teoriler uluslararası kurumsal işbirliği için hegomonyanın zorunlu olmadığını düşünmektedir.

6. Uluslararası Rejim Teorileri

KAVRAMSAL SORUN

Rejim teorisi bu konuda işbirliğinin mümkün olabildiğine ilişkin yeni bir yaklaşım sunmaktadır.

Keohane’e (1993:23) göre de rejim teorisi devletler arasında çıkarların uyumlaştırılması ve koordinasyonunu amaçlayan uluslararası işbirliğini anlamaya yönelik bir teoridir. İşbirliğinin bir kısmı yukarıdan aşağıya dayatma şeklinde (dikey biçimde) gerçekleşse de pek çoğu karşılıklı rıza sonucu oluşan yatay işbirliği biçimindedir. Hurrell (1993: 50) da rejim teorisinin egemenlik iddialarını sürdüren devletlerin güç ve çıkar için mücadele ettikleri anarşik bir ortamda işbirliğinin nasıl olanaklı olduğunu gösteren bir teori olduğunu ifade etmektedir.

Uluslararası rejim kavramı, Krasner ve Ruggie’ye ait olmakla beraber genel kabul gören tanımıyla rejim, belli konulara ilişkin örtülü ve açık ilkeler, normalar, kurallar ve karar verme süreçleri anlamına gelmektedir.

Rejim kavramını uluslararası anarşik yapıda devletlerin işbirliği durumu olarak almaktadır.

Uluslararası rejim kavramı aynı zamanda, uluslararası arenadaki aktörler (genellikle ulusal devletler) arasındaki oyun kuralları, bu aktörler için belirlenmiş bir eylem çerçevesindeki meşru görülen ve kabul edilebilir davranışları ifade etmektedir. Rejim en basit anlamda oyunun (uluslararası politika oyununun) kuralları anlamına gelmektedir.

Hedley Bull ise rejimi, devletlerin ve bireylerin davranışlarına yön veren ve yol gösteren kurallar ve kurumların toplamı olarak göstermektedir. Rejimlerin bir amacı da o alanda bir çerçeve oluşturarak tarafların aralarındaki sorunları anlaşmalar yaparak çözümlemelerini kolaylaştırmaktır.

ULUSLARARASI İLİŞKİLER TEORİLERİ Tayyar ARI

KUZEY-GÜNEY İLİŞKİLERİ

Uluslararası sistemdeki çatışmaların nedenlerini Kuzey-Güney ilişkilerinden arayan yaklaşımlasın başında bağımlılık ve neo-Marksist yaklaşımlar gelmektedir.

Güney Ülkeleri Hangileri

Üçüncü Dünya kavramının eynı zamanda dördüncü ve beşinci dünya kavramlarını çağrıştırdığını düşünerek Güney ülkelerini yeni bir sıralamaya tabi tutmaktadır.

Güney-Güney İlişkileri Ne Durumda?

Güney-Güney ilişkisi de Kuzey-Güney ilişkisi tarafından belirlenmiştir.

Güney ülkelerinin en önemli ortak özelliği siyasal olarak güçsüz ve ekonomik olarak sa zayıf ülkeler olmalarıdır.

Bu ülkelerin diğer bir ortak özelliği ise bir iki istisna dışında büyük çoğunluğunun sömürge geçmişine sahip olmasıdır.

Kuzey-Güney İlişkileri İçin Bir Formül Geliştirilebilir mi?

Azgelişmiş Güney ülkelerinin gelişmiş ülkelere bağımlılığı, gelişmiş Kuzey ülkelerinin azgelişmiş ülkelere olan bağımlılığından çok daha ileri boyutlardadır.

Güneyin dünyadaki fiyat dalgalanmalarından daha az etkilenecek veya hiç etkilenmeyecek dallarda üretim yapması kendi yararına olabilir. Güney ülkeleri daha çok Kuzey ülkelerinde problem olarak görülen sektörlerde üretim yaparak bu pazarlara girmeye çalışabilir.

Kuzey- Güney İlişkileri Nasıl Gelişti?

Serbest ticaret sistemini kurumsallaştırmaya çalıştılar. Gelişmiş ülkelerin içerde Keynesyen politikalar benimserken dışarıda Adam Smith anlayışını savunmaları anlamına gelmekteydi.

Çoğunun tarım ürünleri üreten yada hammadde üretici ülkeler olmaları bilerek ve belki de kasıtlı olarak teşvik edildi. IMF ve Dünya Bankası gibi Soğuk Savaş sonrasının kurumsal düzenlemeleri, azgelişmiş ülkelerin retim yapılarını belirlemede öne çıka araçlar oldu.

ABD ilk başta destek verdiği bu bağımsızlık hareketlerini kısa bir süre sonra Batılı sömürgeci ülkelere verdiği destek çerçevesinde bağımsızlıklarını engellemeye ve hatta sert bir şekilde karşı çıkmaya başlamıştır.

Bandung Konferansıyla başlatılan bağlantısızlık hareketi… bunları birbirine bağlayan bağlar gelişmiş ülkelere bağlayan bağlardan daha zayıf olduğundan bağlantısızlık bir türlü beklenildiği kadar güçlü bir hareket olmamıştır.

IMF ve Dünya Bankası oy verme ekonomik güçle orantılı.

Batılı sanayileşmiş ülkeler 1950-1960 yılları arasındaki dönemde yüzde 4, 1960-1973 döneminde ise yüzde 5’lik bir gelişme hızına ulaşırken, bu oran 1973-1979 döneminde ancak yüzde 2,5 artmıştır.

Güney ülkeleri her ne kadar karar verme mekanizmaları Kuzey ülkelerinin denetiminde olan IMF, Dünya Bankası ve GATT gibi kuruluşlara karşı BM Genel Kurulu bir manivela olarak kullanmaya çalıştılarsa da seslerini istedikleri gibi duyurabilmeleri söz konusu olmamıştır.

Vermon’un üretin dönemleri. Kuzey ülkelerindeki geri teknolojilerin, tüketici beğenisine hitap etmeyen ürünlerin, hammadde yoğun teknolojilerin, çevreyi kirleten ve doğal kaynakların tükenmesine yol açan sektörlerdeki üretim yapan teknolojilerin ve işletmelerin, bu ülkelere kaydırılması söz konusu olabilirdi. Bu durum hem eski teknolojileri yeniden değerlendirerek ana şirketin yapmak istediği teknolojik değişimin finansmanının karşılanmasına, hem de az gelişmiş ülkelerde uygulanan korumacı politikalardan yararlanılarak yüksek tekelci karın ana firmaya aktarılarak, o firmanın uluslararası bir rekabetçi konumunun korunmasına yaradığı için gelişmiş ülkelerin çok uluslu şirketlerinin işine gelmekteydi.

Kuzey ülkeleri borç sonuna yaklaşırken bunu, az gelişmiş ülkelerin yapısal sorununda arayarak uluslararası ekonomik sistemin yapısında ciddi bir değişikliği gündeme getirmek yerine ilişkiyi ikili çerçeveye oturtarak alacaklı-borçlu ilşikisi biçiminde yaklaşmayı tercih etmişlerdir. IMF ve Dünya Bankası tarafından da desteklenerek borçlu ülkelerin ekonomileri açıkça ipotek altına alındı.

Soğuk Savaşın sona ermesiyle ideolojik rekabetin yerini bütünüyle ekonomik rekabet almıştır.

Soğuk Savaş sonrasında liberal ekonominin temel ideoloji haline gelmesinin ve ekonomik rekabetin uluslararası ilişkilerin ana gündemini oluşturmasının bu rekabete ayak uyduramayan ülkeler açısından ciddi olumsuz yansımaları olmuştur.

Bir Kuzey-Güney İlişkileri Teorisi Olabilir mi?

Bilindiği gibi güçlü bir koalisyon oluşturabilmenin ön koşulu ortak duygu ve sloganlardan ziyade taraflar arasında ortak çıkarların bulunmasıdır.

Bölüm III

ULUSLARARASI İLİŞKİLERDE İŞBİRLİĞİNİ AÇIKLAYAN TEORİLER

1. Pluralizm

1970’li yıllarda uluslararası ilişkiler alanında uluslararası politika ve iç politika arasında ayırıma giden ve devlet merkezli bir analizi benimseyen düşünce okullarına bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Devletin sınırlarını giderek önemini yitirmeye başladığında ve iç politikanın dış politikadaki ağrırlının arttığına…

uluslararası ilişkiler alanındaki (…) iki modele işaret ettiğini belirtmektedir. Devlet merkezli paradigmanın benimsediği bilardo topu diğeri ise örümcek ağı modelleridir. Örümcek ağı modeli göreceli bir kavram… Dünya toplumunu düzenleyen ana unsur güç olmaktan çıkmış; haberleşme ve iletişim olmuştur. Haberleşme ve iletişimi kontrol eden, diğer devletleri ve ilişkileri etkileyebilme yeteneğine daha fazla sahip olmaktadır.

Enst Hass da gücün kaynağının bilgi olduğuna dikkat çekmektedir.

Yukarıda vurgulananlar ışığında plüralist teorileri karakterize eden özellikleri Viotti Kauppi’ye (1993:7-8,228-29) dayanarak dört noktada özetlemek mümkündür: Öncelikle pluralistler, devlet dışı aktörlerin de varlığını kabul ederek (…) pluralist teoriler (…). Uluslararası ilişkilerin aktörleri arasında devletin yanında bireyi, ulusal ve uluslararası baskı gruplarını uluslaraşırı ve uluslararası örgütleri de dahil etmektedirler.

İkinci olarak plüralistler, devleti üniter yani yekpare olarak görmemekte. Plüralist yaklaşım bir anlamda, devleti parçalara ayırarak onu oluşturan bireyleri, bürokrasiyi ve çıkar gruplarını da uluslararası ilişkiler aktörü olarak kabul etmektedir.

Plüralistlerin üçüncü özelliği, rasyonellik konusuna kuşkuyla yaklaşmalarıdır.

Dördüncü oalrak, uluslararası politikanın gündemi oldukça yoğundur. Sadece askeri ve güvenlik konuları uluslararası ilişkilerin ana gündemi olarak alan realistlerin tersine, plüralistler ekonomik ve toplumsal konuların da en az bunlar kadar önemli hale geldiğine dikkat çekmektedirler. Plüralistler realistlerin yüksek politika-alçak politika (high politics-low politics) ayrımını kabul etmemektedirler.

Realistler ekonomik birleşmelerdeki asıl etkenin siyasal nedenler olduğunu düşünülmektedir.

Realistlerin uluslararası ilişkileri sıfır toplamı olarak görmesi (…) Plüralist yada liberal teoriler hızla artan iletişim ve etkileşimin, işbirliği yapmanın maliyetini arttırdığına işaret etmektedirler.

Plüralist teoriler, artan karşılıklı bağımlılık olgusunun devletin egemenliğini tartışmalı, sınırlarını ise yapay bir hale getirdiğini vurgulamaktadır.

Rosenau, transnasyonalizmin uluslararası sistemin dönüşümünde belirleyici bir role sahip olduğunu ileri sürerken, realistler transrasyonalizmin uluslararası yapının anarşik özelliğine de bir değişiklik yapmadığını iddia etmektedirler.

Neolibaralizm teorilerde de realist varsayımlardan devlet merkezlilik ve anarşi varsayımı kısmen benimsenmekte; fakat anarşinin işbirliğine engel olduğu yönündeki realizmin varsayımları kabul edilmemektedir. Uluslararası ilişkilerin analizinde bürokrasileri, çıkar gruplarını ve uluslararası aktörleri esas almanın Amerikan etnosentrizmini yansıttığı iddia edilmektedir.

Pluralizm, devletlerin çıkarlarını sadece güvenlik ve askeri konulara indirgememesiyle, bireyin ve devletin çıkarlarının içsel ve uluslararası çevre tarafından belirlendiğini kabul etmesiyle, devletin kararlarını farklı unsurlar arasında yürütülen ve pazarlık ve konsensüs sonucunda alındığını varsaymasıyla, yerel ve uluslararası karşılıklı bağımlılığın savaş olasılığını azalttığını düşünmesiyle, silahsızlanmayı barışın sağlanmasında önemli bir unsur olarak görmesiyle, uluslararası hukuk ve uluslararası işbirliğinin geliştirilmesinin önemli araçları olarak kabul etmesiyle realist paradigmadan ayrılmaktadır.

2. Liberalizm

LİBERALİZM VE TEMEL VARSAYIMLARI

Klasik liberal düşünce, eşitlik, rasyonellik, özgürlük ve mülkiyet kavramları üzerinde inşa edilmiştir. Aydınlanma çağı dendiğinde 1688 ile 1789 yolları arasını kapsayan dönem akla gelmektedir. İngiltere’den Locke, İskoçya’da David Hume ve Adam Smith, Fransa’dan Montesqueu, Voltaire ve Almanya’dan Kant bu döneme damgasını vuran bilim adamları arasında yer almaktadır.

John Locke’un tüm insanlar eşit yaratılmışlardır, dokunulmaz haklarla donatılmışlardır. Fırdat eşitliği kavramı, XIX. Yüzyıl liberalizminin birinci temel kuralını oluşturmuştur. Liberalizmin ikinci kuralı bireyin doğal gereksinimlerini rasyonel yollarla karşılama ve isteme kapasitesine sahip olduğu ilkesidir. Üçüncü ilke bireyin temel alınması ve özgürleştirilmesidir. Liberalizmin dördüncü ilkesi özel mülkiyetin önemidir.

Hobbes’un düşüncelerinden bu noktada tamamen ayrılmaktadır. Locke’a göre doğa durumu savaş durumu değildir. Bireyler doğal özgürlüğünden köle duruma düşmek için değil; doğal haklarından güvenlik içinde ve özgür olarak yararlanmak amacıyla vazgeçerler.

Pozitif hukukun kurucusu sayılan Hugo Grotius “Savaş ve Barış Hukuku Üzerine”. Grotius’un insan doğasına olumlu yaklaştığı söylenebilir. Grotius’ta Machiavelli’nin tersine olarak hukuk devletten değil devlet hukuktan doğmuştur. Oysa Machiavelli’nin temel kaygısı güçlü bir ulusal devlet kurmaktı. Grotius’a göre ise böyle bir devlet düzeni oluştururken de doğal haklar sınırlanamaz ve kısıntıya uğratılamaz.

Grotius, savaşa uluslararası ilişkilerin doğal bir parçası olarak bakmaktadır. Doğal hukuk ve devletler hukukunu çiğneyen devlet ileride kendi barışının savunma siperlerini yıkmaktadır.

Montesquieu, bu alana da savaş ile yönetim biçimlerini arasında doğrudan ilişki kuran ilk kişi sayılabilir. Otoriter rejimlerin savaşa daha yatkın olduğunu ileri sürmüştür. Montesquieu güçler ayrımı ilkesi üzerinde durmuştur.

Vattel, her bir devletin özgür, bağımsız ve egemen olduğunu ileri sürmüştür.

Analiz birimi olarak bireyin önemi üzerinde duran bilim felsefesi anlayışıyla David Hume.

Devleti, yurttaşların özgürlük ve eşitlik için doğuştan, vazgeçilmez hakları ve kendi yazgılarını belirleme güçleri yoluyla katıldıkları bir toplumsal sözleşme üzerine dayalı politik bir örgüt olarak tanımlayan Rousseau…

Kant’a göre çeşitli devletler arasındaki ilişkileri yönetmek için hazırlanacak bir uluslararası yasanın şu ön koşulları kapsaması gerekmekteydi: 1) Dünya barışını korumaya yönelik tüm antlaşmalar hiçbir gizli terim yada sınırlamayı kapsamamalıdır. 2) Hiçbir devlet başka herhangi bir devleti boyunduruk altına almayacak ya da denetlemeyecek ve her biri özgür ve bağımsız kalacaktır. 3) Sürekli ordular kaldırılacaktır. 4) Her ulus dış politikasının bir aracı olarak ödünç para kullanmaktan kaçınacaktır. 5) Hiçbir devlet başka devletlerin kendi anayasa ve yasalarını uygulamalarını engellemeyecektir. 6) birbirleriyle savaşan devletlerin barış görüşmelerini olanaksızlaştıracak savaş yöntemi ve araçlarını kullanmaları yasaklanacaktır (Sahaikan, 1997:165).

Kant da Montesquieu ve Voltaire gibi savaşları önlemek için mutlakıyetçi yönetimlere son verilmesi ve tüm dünyada demokratik ideallerin ve halk egemenliğinin geçerli hale gelmesi gerektiğini savundu.

Çıkarların uyumu” ilkesi laissez faire liberalizminin temel unsurlarından birini oluşturmaktadır.

Bentham, devletin zora dayanarak kurulduğunu ve alışkanlıklarla devam ettiğini ileri sürer.

Adam Smith’in “bırakınız yapsınlar” (laissez faire) ilkesini benimsemekte.

Hobson ayrıca serbest ticaretin devletler arasında karşılıklı bağımlılığı arttırarak savaşı daha maliyetli kılacağı için barışı sağlayacağını savunmuştur.

Toplumlardaki eğitim seviyelerinin yükseltilmesi uluslararası barışı sağlamada önemli bir unsur olarak görüldü.

Carr’a dolayısıyla 1919 düzenlemesi ile liberal demokrasinin tüm dünyaya yayılacağı beklentisi de aynı şekilde bir ütopyadan ibaretti.

ULUSLARARASI LİBERAL TEORİ

Klasik liberal teoride birey temel analiz birimi olarak alınırken, liberal uluslararası ilişkiler teorisinde hem analiz birimi sadece birey değildir hem de analiz düzeyi olarak plüralist bir yaklaşım benimsenerek, uluslararası ilişkiler ve devletin dış politikası birey, ulusal baskı grupları, devleti uluslararası örgütler ve uluslaraşırı örgütlenmeler düzeyinde (yani aktör düzeyinde) analiz esilmektedir.

Moravcsik, liberalizmin üç temel varsayımı üzerinde durmaktadır. Birincisi, liberalizmde uluslararası ilişkilerin temek aktörleri yalnız devletler değildir; aynı zamanda bireyler ve sivil toplum kuruluşlarıdır. İkincisi, tüm hükümetler toplumun belli bir temsilcileridirler; hangi kesimin çıkarlarının yansıtıldığı veya temsil edildiği önemlidir. Üçüncüsü, uluslararası çatışma ve işbirliğiyle uluslaraşırı ekonomik etkileşimler devletlerin davranışlarının yansımaları ve tercihlerinin sonuçlarıdır. Liberal uluslararası ilişkiler teorisi birim (aktör) düzeyindeki nedenlerden yola çıkarak sistem düzeyindeki sonuçlara ulaşmaktadır.

Demokrasinin barışı teşvik ettiği tüm liberal görüşü savunanların üzerinde durduğu en önemli noktadır.

Liberalizm, Neoliberalizm ve Realizm

Uluslararası liberal teori, realizmden faklı olarak çatışma yerine barış ve işbirliği konuları üzerinde yoğunlaşmaktadır.

Liberal kurumsalcılardan örneğin fonksiyonalistler için uluslararası örgütler, neofonksiyonistler için işçi sendikaları, siyasal partiler, ticari örgütlenmeler ve suranasyonal bürokrasiler, karşılıklı bağımlılık okulu için çok uluslu şirketler ve uluslaraşırı koalisyonlardır. Modern devlette karar alma süreci adem-i merkezi bir özelliğe sahiptir.

John Locke ve J. J. Rousseau’dan Woodrow Wilson, Hobson, David Mitrany’e kadar birçok liberal düşünür uluslararası örgütlerle barışın korunması, geliştirilmesi ve garanti edilmesi arasında doğrudan ilişki kurma gereği duymuşlardır.

Neoliberaller, birim düzeyi (aktör düzeyi) analizleri benimserken neorealistler sistem düzeyi (yapısalcı) analizleri benimsiyorlar. Diğer bir değişle liberalizm, savaşları uluslararası sistemdeki güç dağılımının bir fonksiyonu olarak görmek yerine neorealizm savaşları devlet (birim) düzeyindeki değişkenlerle ve iç toplumsal güçlerin çatışmasıyla açıklamaktadır. Halkın küçük bir kısmını temsil eden devletler de o oranda şiddete daha fazla başvurma eğiliminde olacaklardır.

Realistlerin tersine neoliberallere göre ekonomik güç askeri güçten daha önemlidir. Neoliberaller, realistlerin tersine ahlak ve moral unsurların önemini kavrıyorlar ve uluslararası barışı geliştireceğine inanıyorlar.

Neoliberalizmle neorealizm benzerlikler… Her ikisi de uluslararası sistemi anarşi olarak tanımlıyorlar. Uluslararası işbirliğini mümkün görüyorlar. Neoliberaller mutlak kazanç (diğer-lerinin ne kadar kazandığına bakmaz), neorealistler nisbi kazanç…

Uluslararası İşbirliği: Liberalizm ve Realizm

Modern gelişmiş demokrasiler aynı zamanda refah devletleri olup, güç ve prestij yerine ekonomik gelişme ve sosyal güvenlik konularına ağırlık vermektedirler. Devletin birbirlerini uluslararası güvenliği ve ülke içi refahı arttırmada işbirliği yapabilecekleri ortak noktalar görmektedirler.

Neoliberalizme göre rasyonel bireycilik maksimum fayda üzerinde durmayı gerektirmekte olup bir devlet için söz konusu olan fayda diğer devletlerin elde edeceği fayda ile bağlantılı olarak ele alınmamaktadır.

Realistlere göre, biri devletlerin birbirlerini aldatabileceği diğeri ise nisbi kazanç olgusu olmak üzere işbirliğinin önünde iki önemli engel bulunmaktadır.

Fonksiyonalistler Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) gibi uzmanlık kuruluşlarının işbirliğini geliştirici etkisi üzerinde durmaktadır. Neofonksiyonalist teori de AB gibi supranasyonal örgütlenmeleri, ulusal devletlerin ulusla refahı arttırma amaçlarını bölgesel işbirliği ile gerçekleştirebilmelerine olanak sağlayan yapılar olarak görmektedir.

(Oyun teorisine göre, taraflardan her birisi daha ziyade kendilerine en avantajlı stratejiyi seçmek isteyeceğini ve işbirliğinden kaçınabileceğini varsaymasıdır.)

Neorealistlerden farklı olarak neoliberallere göre uluslararası ilişkileri tek bir oyun modeli-ne indirgemek doğru değildir.

Realist ve Marksist paradigma tarafından benimsenen hegemonik istikrar teorisine göre, uluslararası anarşinin söz konusu olduğu bir yapıda, işbirliği ve düzenin sağlanması bir hegemonyanın varlığını getirmektedir. Hegemonya işbirliğini kolaylaştırmaktır.

Liberalizm: Barışın Korunması ve Savaşın Önlenmesi

Birincisi, “ticari liberalizm”. Ekonomik karşılıklı bağımlılığın artması nedeniyle savaşın bu ilişkilere zarar vermesi veya ortadan kaldırılacak olması devletin savaştan kaçmasına yol açmaktadır. İkinci olarak, “demokratik liberalizm”in gelişmesine paralel olarak liberal demokratik sistemlerinde artması savaşı ve barışı sadece bir ülkedeki siyasi ve askeri seçkinlerin karar verdiği bir iş olmaktan çıkarmıştır. Artık siyasal konulara karşı duyarlı olan kamuoyunun savaş karşıtı bir tutum içinde olması karar vericileri etkilemektedir. Üçüncü, olarak “düzenleyici liberalizm” uluslararası hukukun ve uluslararası örgütlerin… Sonuncusu, savaş karşıtı bir tutum.

Karşılıklı bağımlılıkta devletler arasında dinamik ekonomik güçlerin etkisi söz konusu olup, etkin ekonomik güçlerin desteğin, kaybetme endişesi taşıyan bir devletin savaşa başvurma olasılığı da düşüktür.

Liberal teoriyi otoriter liderlerin ve totaliter partilerin daha saldırgan oldukları ve savaşa daha fazla başvurdukları iddia edilmektedir.savaşları devletlerin liberal olup olmamasına bağlayan liberal teori…

Liberal devletlerin uluslararası ilişkilerde barış ve savaş karşısındaki tutumları üç ana görüşe dayalı olarak açıklanmaktadır. Bunlar Schumper’ın “liberal pasifizm”, Machiavelli’nin “liberal emperyalizm” ve Kant’ın “liberal uluslararasıcılık” anlayışlarıdır.

Schumpeter liberal kurumların ve ilkelerin savaş ve saldırganlığı engellediğini avunmaktadır. Modern emperyalizmin üç nedeni üzerinde duran Schumpeter’a göre bunlar, savaş makinesı, saldırganlık içgüdüsü ve tekelciliğin ihracıdır.

Savaşın ve emperyalizmin irrasyonel bir davranış olduğunu ifade eden Schumpeter’a göre, tümünün temelinde atavist toplumsal kültürün kalıntıları bulunmaktadır.

Demokratik kapitalizmin barışı teşvik edeceği savunulmaktadır.

Liberal emperyalizm anlayışını savuna Machiavelli cumhuriyetlerin sadece pasivist olmadığını ileri sürmekle kalmamakta, aynı zamanda bunların emperyalist genişleme için en uygun devlet keşli olduğunu düşünmektedir. Machiavelli’nin cumhuriyeti klasik karma bir cumhuriyettir.

Machilavelli iki tür cumhuriyetten bahseder. Roma gibi halk cumhuriyeti, Sparta ve Venedik gibi aristokratik cumhuriyetlerdir. Emperyalist genişleme ile siyasal enerjileri dışa yöneltilmediği zaman devlet için tehlikeli hale gelebilirler. Machiavelli’ye göre, Roma ve Atina emperyalist cumhuriyetlerdi.

Kant!a dayandırılan liberal uluslararasıcılık anlayışına göre ise liberal devletler genelde barış ve işbirliğine daha yatkındırlar.

Demokrasinin genişlemesinin devletlerin saldırganlıklarını azalttığı liberalizmin temel savlarından diridir.

Dünyada başlıca büyük ekonomik ve askeri güçlere bakıldığında bunların çok partili sistemi ve serbest piyasa ekonomisini benimsemiş ülkeler oldukları görülüyor.

Demokratikleşme sürecini yaşayan ülkelerin bu geçiş döneminde dış politikada saldırgan bir tavır içinde olabileceğini söylüyorlar.

Rusya gibi otokrasiden demokrasiye geçen ülkelerde süreç bir kere başladıktan sonra bu süreci geri döndürmeye çalışmak bile savaşa girme olasılığını azaltmaktadır.

Bilişsel liberalizm, daha ziyade demokrasi ve eğitim arasında doğrudan ilişki…