Posts Tagged ‘Kitap Özetleri’
OKUMA PARÇASI
NEOLİBERALİZM: BİREYSEL ÖZGÜRLÜK, SİYASAL
ÖZGÜRLÜK VE TOPLUMSAL EŞİTLİK İLİŞKİSİ
1940’lardan (…) Keynesyen iktisatçıların ortaya koymuş oldukları politikalar 1960’lardan sonra meydana gelen genel iktisadi bunalımı aşamada yetersiz kalırken…
Ekonomik özgürlük mü yoksa siyasal özgürlük mü öncelikli?
Yeni Sağın Bireysel Özgürlük, Siyasal Özgürlük ve
Toplumsal Eşitlik İlişkisine Bakışı
Tartışma başta da belirtildiği gibi, ekonomik özgürlüklerin siyasal özgürlükleri beraberinde getirip getiremeyeceği üzerinde yoğunlaşmaktadır.
Milton Friedman: Siyasal ve Ekonomik Özgürlük İlişkisi
Friedman’a göre, ekonomik özgürlük tek başına bir amaçtır.
Siyasal özgürlüğe ulaşmasında bir araç olarak görüldüğünde ekonomik düzenlemeler gücün merkezleşmesi ya da yayılmasını etkilediği için önemlidir.
Siyasal özgürlüğün serbest piyasa modeliyle birlikte yer aldığıdır daha doğrusu.
Friedman ekonomik özgürlüğün siyasal özgürlükten önce geldiğini ve tarihsel olarak da bunun kanıtlandığını ileri sürmektedir.
Temelde milyonların ekonomik etkinliklerinin eş güdümü için yalnızca iki yol vardır. Biri zor kullanılmasını gerektiren merkezi yönlendirme ki bu teknik ile olur ve modern totaliter devletin tekniğidir. Öbürü ise bireylerin gönüllü işbirliği ile olur ve bu da piyasa alanının tekniğidir.
F.A. Hayek, Bireysel Özgürlük ve Neoliberalizm
Hayek’in özgürlük kavramından anladığı şey, “insanların başkalarının keyfi düşünceleri yüzünden zora koşmaması şartıdır”. İktisadi özgürlük siyasal özgürlük için gerekli olurken, bireysel özgürlüğün garanti altına alınmasını da sağlamaktadır.
Devlet bir dizi yasalara uymaya zorlanmalıdır ve bürokrasinin etki alanını genişletmek amacıyla yasaları istediği gibi kullanmasını önlemek için otoritesi sınırlanmalıdır. İşte kollektivist sistem (…) bu yüzden totalitarizme giden ilk adımı oluşturur ve bireyin özgürlüklerini yıkıp devirir.
Hayek’e göre siyasal özgürlük bireysel özgürlük için gerekli bir önkoşul değil ve demokrasi de bir amaçtan öte bir araçtır.
Hayek’e göre “özgür bir toplumu özgür olmayan bir toplumdan ayıran özellik, özgür bir toplumda her bireyin kurumsal alandan açıkça ayrılan ve iyice tanımlanmış özel bir alan olmasıdır ve bireylerin herkese eşit şekilde uygulanan kurallara uyması beklenir.
Beklentileri gerçekleşmeyen bireyler ya da sosyal gruplar siyasi mekanizma yolluyla ödüllendi-rilmeye başlandığı ölçüde sistem dinamizmini kaybeder ve uzun dönemde bu tür ödüllerin kaynağı tamamen kurur.
Hayek’e göre, sosyal adalet olgusu devlet müdahalesi için bir gerekçe olmalıdır.
Bireysel Özgürlük Toplumsal Eşitlik İlişkisi ve
Yeni Sağ: Eleştirel Bir Yaklaşım
Macpherson ve Bireysel Özgürlük
Tarihsel bağlantı, kapitalizmin siyasal özgürlük için zorunlu bir koşul olduğunu çok ender olarak ortaya koymaktadır.
“Ekonomik zorlayıcı iktidarla siyasal zorlayıcı iktidarı tam rekabetçi kapitalist toplumda olduğu gibi ayı insan kümlerine vermek, birincinin ikinciyi denetlemesini değil, ikincinin birinciyi desteklemesine yol açmaktadır.”
Yeni sağın otoriter ve totaliter sistemler arasında bir ayrım yapıldığında birinciyi ikinciye tercih ettikleri görülmektedir.
Altvater ve Toplumsal Eşitlik
Başta Freidman ve Hayek tarafında ortaya konulan yeni sağın ideolojisi, eşitliği en büyük tehlike sayılmaktadır.
Aşırı nüfusa karşı bir tek fren vardır, o da yalnız kendilerini besleyebilen halkın yaşayıp çoğalmasıdır.
Ayrıca neoliberal yeni sağa göre, “eşitlik yeknesaklığa, yeknesaklıkta doğruca totalizme götürür”.
Farklılık=eşitsizlik=özgürlüktür, oysa eşitlik=özdeşlik=totalizm demektir.
Sonuç
Bireysel özgürlüğü geliştirmenin tek yolunun serbest piyasanın bütün kurallarıyla işletilmesini ve devletin müdahalesinin azaltılması, bunun için de yetkilerinin sınırlandırılması olduğu düşüncesi Friedman ve Hayek’in temsil ettiği yeni sağın temel tezlerini oluşturmaktadır.
Transyonalizm Ve Karşılıklı Bağımlılık Yaklaşımı
R. O. Keohane ve J. S. Nye ikilisi tarafından gündeme getirilen uluslararası politikada geleneksel devlet merkezli analizlere bir meydan okuma olan transnasyonalizm ve karmaşık karşılıklı bağımlılık, geleneksel uluslararası ilişkiler teorilerinden özellikle plüralist bir yaklaşım olması bakımından ayrılmaktadır.
DEVLET MERKEZLİ PARADİGMAYA KARŞI TRANSNASYONALİZM
Uluslararası sistemin yeni görünümü, uluslararası politikanın analizinde geleneksel devlet merkezli (state centric) paradigmanın eksikliğini ve yetersizliğini (Morse, 1972: 23; Sullivan, 1989: 255), dolayısıyla ya Lakatos’un ileri sürdüğü gibi çetin özü korunarak varsayımlarının gözden geçirilmesini (Warrall, Currie ve Lakatos, 1978: 49-50) veya Kuhn’un dediği gibi yeni bir paradigmanın onun yerini almasını gerekli hale getirmiştir.
Geleneksel devlet merkezli yaklaşıma göre, coğrafya, teknolojik düzey ve iç politika devletler arası ilişkilerin fiziki çevresini oluşturur.
Transnasyonal ilişkiler paradigması, devletleri önemli aktörler olarak dikkate almakla beraber, devletlerin tek aktör olmadıkları gerçeğine dikkat çekebilmektedir.
Transnasyonal Örgütlenmeler ve Etkileşimlerin Tanımı
Dolayısıyla Nye ve Keohane (1972: xii-xvi) global etkileşimleri dört grupta toplamaktadır: 1) İletişim (inanç, düşünce ve doktrinlere ilişkin bilgileri içerir); 2) ulaşım (savaş malzemelerinden ticari amaçlı mallara kadar tüm fiziksel nesnelerin bir ülkeden diğerine hareketi); 3) finans (para ve diğer kredi araçlarının hareketi); 4) seyahat (insanların bir ülkeden diğerine birtakım amaçlar için seyahat etmesi).
En azından tarafından birinin hükümet veya hükümetler arası (intergovemmental) örgüt olmadığı (yani hükümetsel olmayan aktör olduğu) ulusal sınırları aşan etkileşimlere uluslaraşırı etkileşimler ve ilişkiler denmektedir (Nye ve Koehane, 1972: xii)
Bir örgütün geocentric olabilmesi için karar alma ve örgüt yapısı açısından belli bir ülkeye bağlı gözükmemesi gerekmektedir. Şeklen ya da görüntü itibariyle geocentric olma çabası gerçekte bu örgütlerin başta ABD olmak üzere birkaç ülkenin denetiminde olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. BM, IMF, Dünya Bakası gibi örgütlenmeler buna verlecek çarpıcı örneklerdir.
Transnasyonalizmin Temel Karakteristliği
Sullivan (1989: 256-68), transnasonalizm temel niteliklerini dört noktada toplamaktadır: ilki ulus devletlerin uluslararası politikadakirollerinin artık değiştiğidir. İkinci niteliği, askeri ve güvenlik konuları dışındaki; üçüncü niteliği karşılıklı bağımlılığı arttırdığının; dördüncü, savaş artık dış politikada temel bir opsiyon olmaktan çıkmıştır.
Uluslararası Politikanın Gündeminin Değişmesi ve Çeşitlenmesi
Transnasyonalizmin ikinci karakteristiği, dünya politikasının konularının artık değiştiğini ifade etmesidir.
Savaşın Öneminin Azalması
Werner Levi, “The Coming End og War” isimli çalışmasında ulusal çıkarların giderek uluslararasılaştığı bir ortamda olası bir savaş durumunda, devletlerin kayıplarının kazançlarından yüksek olacağını belirtmekte.
Transnasyonalizmin Sonuçları
Uluslararası Politikaya Etkisi
Uluslaraşırı/uluslarötesi (transnasyonal) ilişkilerin toplumların birbirlerine karşı olan duyarlılıklarını arttırdığını ifade etmek gerekir.
Çok uluslu şirketlerin, aynı zamanda batı düşünce, davranış ve yaşam biçiminde diğer ülkelere yayılmasında da önemli rol oynayarak nerdeyse bir misyoner faaliyeti yürüttüğünü ileri sürmektedir.
Ulusaşırı ilişkilerin yol açacağı bağımlılık ve karşı bağımlılığın devletleri sınırlamasına gelince, Nye ve Keohane, bunun özellikle uluslararası ticari ve taşımacılık ilişkilerinin gelişmesiyle yakından ilişkisi olduğuna işaret etmektedir. Bağımlılık, bir devletin aksini yapılmasının kendi için daha maliyetli hale geldiği bir davranışta bulunması veya bir politikayı takip etmek zorunda kalmasıdır. Küçük devletlerin benimsedikleri politikaların sonuçlarını ve diğer ülkelerin gösterecekleri tepkileri hesap ederken, gelişmiş ülkelerinde izleyecekleri politikaların uluslaraşırı ilişkiler sistemine yapacağı etkiyi dikkate almak zorunda kaldığını belirtmektedir.
Örneğin ADB, 1960’larda Fransa’nın nükleer gücünü geliştirmesini engellemek için ültimatom veya savaş ilan etmek yerine bu ülkede faaliyet gösteren IBM şirketini kullanmış ve bu şirketlin Fransa’ya kompüter parçası satmasını yasaklayarak Fransız hükümetini etkilemeye çalışmıştır.
Gilpin’e göre, II. Dünya Savaşı sonrasında ekonomik yapı da büyük ölçüde Amerika çıkarlarının geleneklerine göre biçimlendirilmiştir.
Devletlerin Denetimlerinin Zayıflamasına Yol Açması
Uluslaraşırı ilişkilerin bir anlamda devletlerin artan faaliyetleri ile bu olaylar üzerindeki denetim kapasiteleri arasında bir boşluk oluşturduğu ve uluslaraşırı ilişkileri bu konuda denetim açısından merkezdeki ülkeleri (karmaşık karşılıklı bağımlılıktan doğan ilişkiler bağlamında ) perifer ülkelere göre daha avantajlı hale getirdiği savına temel oluşturmaktadır.
KARMAŞIK KARŞILIKLI BAĞIMLILIK
Karşılıklı Bağımlılığın Anlamı
Transnasyonelizmde olduğu gibi karşılıklı bağımlılık teorisinde de uluslararası ilişkiler kavramı, (…) temel aktörü devlet olan bir siyasi süreç olmaktan çıkarak, tüm bu çok taraflı ilişki ve etkileşimler bağlamında birden çok aktörün rol aldığı veya alabileceği bir siyasal etkileşim süreci olarak analiz edilmektedir.
Bağımlılık, bir devletin dış politikalarının diğer bir devlet tarafından belirlenebildiği tek taraflı bir etkileşimi ifade ederken, karşılıklı bağımlılık farklı ülkeler arasındaki ilişkilerde gündeme gelen, karşılıklı etkileşimi ifade eden bir kavramdır. Bu etkileşimlerin kaynağı, parasal, mali, toplumsal ya da güvenlik konuları ya da sorunları olabilir. Eğer karşılıklı etkileşim sadece fayda temeline dayalıysa ve taraflar üzerinde bir maliyete yol açmıyorsa karşılıklı bağımlılık politikası ve teorisinin kapsamı dışında tutulmamaktadır.
İlişkinin asimetrik bir ilişki olması halinde taraflardan biri diğerine tek taraflı bağımlı olup politik etkiye açık hale gelmektedir. Diğer bir ekstrem durum ise, karşılıklı olarak bağımlılık derecelerinin simetrik olduğu durumdur. İlişkinin zarar görmesinin her iki tarafta aynı ölçüde olumsuz etkilenmektedir. Gerçek hayattaki durumlar bu iki uç noktanın arası bir yerde yer almaktadır.
Karşılıklı bağımlılık ilişkisinde taraflardan birinin (A’nın) diğeri (B) üzerindeki pazarlık gücü (bargaining power) diğer tarafın (B’nin) bu ilişkiye karşı hassasiyeti (sensitivity) ve etkilenebilirliliğine (vulnetability) bağlıdır. Bir devletin etkilenme derecesi diğer devletlerin politikalarına karşı söz konusu olduğu politikanın olumsuz etkilerini azaltıcı ya da ortadan kaldırıcı politikalar uygulayabilme becerisine ve olanağına da bağlıdır.
Karşılıklı bağımlılık teorisine göre, etkinin ve gücün kaynağı bağımlılık ve bunun derecesidir. Hassasiyet bir devletin diğer devletin ya da devletlerin politika değişikliklerine karşı duyarlı olmasıdır.
Karşılıklı Bağımlılığın Varsayımları
Keohane be Nye (1977: 24-29), çok taraflı bağımlılığın temel nitelikleri ve koşullarını üç noktada toplamaktadır: Bunlar, uluslararası ve toplumlararası iletişim kanallarının çokluğu, uluslararası konularının gündemine ilişkin bir öncelik sıralamasının olmaması ve askeri gücün öneminin giderek azalmasıdır.
İletişim Kanallarının Çokluğu
Gayrı resmi iletişim kanalları da bulunmaktadır. Uluslararası/devletlerarası ilişkiler, örneğin realist kuramcılarında üzerinde durduğu gibi resmi kanallar aracılığıyla kurulan ilişkilerdir.
Dış ekonomik politikaların iç ekonomik faaliyetlerle ilişkisi geçmişe oranla artmakta; iç ve dış politika arasındaki ayrım gittikçe bulanıklaşmakta.
Konular Arasında Önceliğin Bulunmaması
Gündemin bu denli farklılaştığı bir ortamda artık içerdeki baskı gruplarının çıkarlarına ters gelen fakat ulusal çıkarlar için gerekli olan konularda bu ikisi arasında uyumu sağlayacak bir dış politika belirlemek hükümetlerin karşılaştığı güçlükler arasında yer almaktadır.
Askeri Gücün Öneminin Azalması
Aralarında karmaşık karşılıklı bağımlılık bulunan ülkeler arasındaki sorunlarda askeri gücün uygulanabilme olasılığı oldukça azalmış bulunmaktadır.
Tüm ülkeler için güvenlik sorunu acil bir sorun haline geldiğinde, ekonomik unsurlar ve diğer kaynaklarla desteklenmiş bir askeri güç temel güç kaynağı haline gelir.
Çoğu durumlarda askeri gücün hedefe yönelik etkisinin hem belirsiz hem de maliyetli olduğunu ifade etmek olanaklıysa da askeri güzcün kullanılma olasılığının bütünüyle ortadan kalktığını söylemek inandırıcı değildir.
Herhangi bir bağımsız ülkeye karşı bir konu yüzünden güce başvurma diğer pek çok konuda çok daha yararlı ilişkiler kurabilme olanağını tamamen ortadan kaldırabilmektedir. Doğrudan güvenliği ilgilendirmeyen konularda güç kullanımı son derece maliyetli ve riskli hale gelmiştir.
Karşılıklı Bağımlılığın Siyasal Süreçleri
Bağlantı Stratejileri
Güçlü devletler zayıf oldukları konularda avantaj elde edebilmek için üstün konumlarını kullanarak diğer konularda da üstünlük sağlamaya çalışarak askeri ve ekonomik gücün genel yapısı arasındaki uyumu da sağlamaya çalışırlar.
Askeri gücün önemi azalırken askeri bakımdan güçlü devletlerin zayıf oldukları konularda sonuçları etkileyebilecek ölçüde bir denetim sağlayabilmeleri olanağı ortadan kalkmaktadır.
Güçlü devletlerin zayıf oldukları konularda sonuçları etkileyebilecek ölçüde bir denetim sağlayabilmeleri olanağı oradan kalkmaktadır.
Güçlü devletlerin ekonomik bağlantı stratejisini uygulayabilmesi kamuoyunun, hükümetlerötesi aktörlerin çıkarlarını etkilediği için ve bunların gösterebileceği muhalefet yüzünden çok da kolay olmayabilir. Güçlü devletlerin askeri güç gibi bir aracı bağlantı stratejisi için birbirlerine karşı kullanmaya kalkışmaları tehlikeli sonuçlar doğurabilirken, uluslararası örgütler gibi bağlantı enstrümanının kullanılması yoksul ve zayıf devletler için mümkün olduğu gibi hem daha kolay hem de daha az risklidir.
Devletler arasındaki asimetrik bağımlılığı bir güç unsuru olarak kullanma yoluna gideceklerdir. Devletler bunun yanında uluslararası örgütleri ve uluslaraşırı aktörleri ve ilişkileri de bu amaçla kullanmak isteyeceklerdir.
Gündem Belirleme
Karmaşık karşılıklı bağımlılık bağlamında gündemin, ekonomik büyüme ve karşılıklı bağımlılıktan kaynaklanan içsel ve uluslararası sorunlardan etkileneceğini söyleyebiliriz. 0
Politizasyon ve çatışma bir konuyu derhal gündemin ilk sırasına yerleştirebilir.
Uluslaraşırı ekonomik örgütlenmelerin ve uluslarötesi bürokrasilerin politizasyondan kaçınması beklenir.
Uluslaraşırı ve Uluslarötesi İlişkiler
Diğer hükümetlerle ilişki söz konusu olduğunda hükümet organlarının bir bütün oluşturacaklarının veya diğer ülkelerle müzakereler söz konusu olduğunda her bir organın ulusla çıkarları yorumlama konusunda diğerleri gibi davranacağının bir garantisi söz konusu değildir. Ulusal çıkarlar farklı konularda, farklı zamanlarda ve farklı hükümet organları tarafından farklı biçimlerde tanımlanacaktır.
Uluslararası Örgütlerin Rolü
Uluslararası örgütlerin siyasal pazarlıklardaki rolü de gittikçe artmaktadır. Uluslararası gündemi belirleyebildikleri ve koalisyon oluşturma sürecinde katalizör rolü gördükleri gibi, zayıf ve küçük devletlerin siyasal inisiyatif kullanma ve bağlantı stratejisi uygulama zemini olarak da rol oynamaktadırlar.
Bir çoğunun diğeri nezdinde diplomatik temsilciliği olmayan azgelişmiş ülke temsilcilerini bir araya getirmesi açısından uluslararası örgütler gerçekten büyük öneme sahiptir.
Bir devlet bir oy ilkesinin işlediği BM sistemi küçük ve güçsüz ülkelerin koalisyonu için iyi zemin oluşturmaktadır. Uluslararası örgütlerin büyük çoğunluğunun kuralları devletlerin toplumsal ve ekonomik eşitliği prensibine dayanmaktadır.
Uluslararası örgütler aynı zamanda küçük ve zayıf devletlerin bağlantı stratejileri için de uygun bir zemin oluşturmaktadır.
Devletlerin temel amaçlarının güç ve güvenlik elde etmek olduğunu düşünen realistler, devletlerin güvenlikleri için sürekli tehdit ve tehlikenin söz konusu olduğunu varsayarlar. Liberal düşünürler için ekonomik konular askeri ve güvenlik konuları kadar önemlidir.
Karşılıklı bağımlılık özetle çok sayıda kanalla sadece devletlerin değil toplumların da birbirine bağlı hale geldiğini, konular arasında bir hiyerarşinin olmadığını ve devletlerin birbirlerine karşı askeri güç kullanımının azaldığını ortaya koymaktadır.
KARŞILIKLI BAĞIMLILIK VE
TRANSRASYONALİZME YÖNELTİLEN ELEŞTİRİLER
Karşılıklı bağımlılığı bir efsane olarak niteleyen Kenneth Waltz, karşılıklı bağımlılığın uluslararası ilişkilerle etkisinin ancak marjinal düzeyde olduğunu iddia etmektedir. Waltz, devlet ve uluslararası toplum arasındaki ayrımdan yola çıkarak karşılıklı bağımlığa karşı argümanlarını sıralamaktadır. Devletler az çok birbirlerine benzeyen dolayısıyla aralarında derin farklılıklar olmayan üniteler olduğundan bunlar arasında ileri derecede bir karşılıklı bağımlılık olması söz konusu değildir. Birbirlerine benzeyen homojen öğelerin arasında karşılıklı bağımlılığın düşük olması genel bir kuraldır. Uluslararası politikayı etkileyen faktörler Waltz’a göre “yüksek politika” adını verdiği güvenlik ve askeri konulardır.
Artan karşılıklı bağımlılığın barışın ve güvenliği artırmasının söz konusu olmadığı, daha ziyade gelişmiş ülkelerin diğer ülkeler üzerinde baskı uygulamasına olanak sağladığı ileri sürülmektedir.
Uluslararası politikada transnasyonel unsurların ağırlık kazanmasına karşılık iç politikalarda ulusçuluğun giderek önem kazanması gözden kaçmıştır.
- Uluslararası Entegraston Teorileri
Entegrasyon uluslararası politika ile ilgilenenler için ili açıdan önemli olmuştur. Birisi, çok sayıda uluslararası ve uluslar üstü örgütlenme bulunmakta ve gün geçtikçe bunlara yenileri eklenmektedir. İkincisi ise ulusal devletlerin başta barış ve güvenlik sağlama gibi yetersiz kalmaları global yapıların üst ve kurumlaşmalarının bu amaçların gerçekleştirilmesindeki önemini arttırmıştır.
Entegrasyonlar, öğeleri arasında şiddet unsurlarının azaldığı, bunların yerini karşılıklı bağımlılık, ortak yarar ve işbirliği kavramlarının aldığı yapılardır.
Entegrasyon, Deutsch’a göre, genel anlamda aralarında karşılıklı bağımlılık bulunun birimlerin ayrı ayrı tek başlarına sahip olmadıkları özelliklere sahip yeni bir sisten meydana getirmeye dönük ilişkileridir. Siyasal topluluklar alan bakımından üyeliğin herkese açık olması halinde “evrensel” belli bir bölgedeki ülkelere açık olması halinde ise “özel topluluklar” olarak nitelenebilmekte; belli bir amacı gerçekleştirmeyi öngören bir topluluk ise “spesifik topluluk”, biden çok amacı gerçekleştirmeye yönelik topluluk ise “yaygın topluluk” olarak nitelendirilmektedir.
(Eğer işbirliğinin maliyeti kazanımlardan daha fazlaysa topluluk bir çatışma topluluğuna dönüşmektedir. Tersine topluluk üyeleri kazanımları işbirliğine gidişiyle orantılıysa pozitif çıkar topluluğu olarak nitelendirilmektedir.)
FONKSİYANALİZM VE ENTEGRASYON
Fonksiyonalizm kavramının çağdaş entegrasyon teorisiyle ilgilenenlerin hareket noktasını oluşturduğu bilinmektedir.
Fonksiyonalist teori yine de bir çoklarınca savaşın önlenmesi ve barışın korunması için gerekli uluslararası ekonomik ve toplumsal işbirliğinin gelişmesini açıklayan bir teori olarak nitelendirilmektedir.
Fonksiyonalist teori, çatışan çıkarların uzlaştırılmasından öteye ortak sorunların çözülmesi için öngörülen yapıcı işbirliği üzerinde odaklanmaktadır.
İlk olarak fonksiyonalizm, savaşın, insanın topluluk halinde yaşamasının nesnel ürünü olduğunu varsaymaktadır. Savaş, global toplumun bir hastalığıdır ve insanlığın sahip olduğu ekonomik ve diğer kaynakların eşitsiz ve adil olmayan dağılımından kaynaklanmaktadır. Fonksiyonalizm, hayat standardının iyileştirilmesini…
Fonksiyonalizm ikinci olarak, savaşların ulusal devlet sisteminin kurumsal yetersizliğinden kaynaklandığını varsaymaktadır.
Üçüncü olarak savaşların, insanların içinde bulundukları subjektif koşulların ürünü olduğunu, barışın sağlanmasını bu koşulların değiştirilmesine ve iyileştirilmesine bağlamaktadır. Fonksiyonel örgütlenmelere gidilmesini önermektedirler.
ENTEGRASYONUN AMAÇLARI, ARAÇLARI VE KOŞULLAR
Entegrasyonun amaç ve yararları Karl Deutsch tarafından dört başlık altında toplanmaktadır. 1) Barışı korumak 2) daha büyük çok amaçlı kapasitelere ulaşmak; 3) belli spesifik görevleri yapmak; ve 4) yeni bir imaj ve kimlik kazanmak.
Bir entegrasyonun beklenen amaçları gerçekleştirip gerçekleştirmediği Deutsch’a göre, aşağıdaki faktörlere bağlı bulunmaktadır. Entegrasyonun koşulları dört başlık altında özetlenmektedir. 1) Birimlerin birbirlerine olan yakınlık duygusu; 2) değerler veya ortak kazanımlarsa uyum olması; 3) karşılıklı hassasiyet; ve 4) belli ölçüde ortak kimlik ve sadakate bağlı olmaları.
Entegrasyonun gerçekleştirilebilmesinin süreç ve araçları Deutsch tarafından dört başlıkta toplanmaktadır: 1) değer üretimi; 2) değer tahsilatı; 3) zorlama ve 4) tanımlamadır.
ENTEGRASYONUN ANLAMI
Ernst Haas entegrasyonu, siyasal aktörlerin sadakatlerini beklentilerini be siyasal eylemlerini, kurumlar aracılığıyla üye devletler üzerinde yetkilere sahip olabilecek yeni bir merkeze kaydırma konusunda ikna edilmeleri süreci olarak tanımlanmaktadır.
Charler Pentland ise uluslararası siyasal entegrasyonu modern devletlerin egemenlik yetkilerinin azaltılması veya ortadan kaldırılması süreci olarak tanımlamaktadır.
Uluslararası alanda entegrasyon, iki veya daha fazla devlet arasındaki siyasal sürecin kurumsallaştırılması olarak kavramlaştırılabilir. Entegrasyon eskileri kapsamakla beraber tamamıyla onların yerini de almayan (not replace) yeni yapıların olgunlaştırılmasıdır.
Entegrasyon, siyasal, ekonomik be toplumsal entegrasyon olarak (…) Karşılıklı bağımlılık entegrasyona yol açtığı gibi entegrasyonda karşılıklı bağımlılığı arttırmaktadır.
SİYASAL TOPLULUK (ENTEGRASYON) ÇEŞİTLERİ
Eğer entegrasyonun amacı, entegre olmuş (bütünleşmiş) siyasal birimler arasında barışın korunması değil de, genel ve özel amaçlar için daha büyük bir güç elde etmek, ortak bir rol kimliğine sahip olmak veya belli ölçüde bu amaçların tamamına ulaşmaktansa o zaman ortak bir hükümete sahip bir amalgam topluluk (birlik) tercih edilmelidir. Pluralistik güvenlik topluluğu.
Amalgam Güvenlik Toplulukları
ABD ve Birleşik Krallık İngiltere’si birer amalgam güvenlik topluluğudur. Amalgam güvenlik topluluğu (birlik) şu şekilde sıralanmaktadır.
1. Siyasal davranış oluşturmak için gerekli temel değerlerin karşılıklı olarak uyumlu olması.
2. Kendine özgü ve cazip yaşam biçimi.
3. Güçlü beklentiler ve ekonomik bağlardan kazanımlar elde etme veya ortak kazanımların olması.
4. En azından bazı üyeler içinde siyasal ve idari kapasitelerinde belirgin bir artış olması.
5. Bazı üyeler içinde olsa süper ekonomik büyüme.
6. Entegre olacak ülkeler arasında karşılıklı kopmaz güçlü ve önemli toplumsal iletişim bağlarının bulunması.
7. En azından bazı siyasal birimlerdeki siyasal elitlerin ve bunun ortaya çıkacak genişlemesi ve bunun ortaya çıkacak geniş toplulukta da gerçekleşmesi.
8. Göreceli olarak kişiler arasında veya en azından belli bir üst kesim için coğrafik ve toplumsal hareketliliğin yüksek olması.
9. Karşılıklı iletişim ve etkileşimin sayıca da çok olması.
10. Entegre olacak birimler arasında iletişim ve değişimden doğan kazanımların genelleştirilmesi.
11. Siyasal parti birimlerin bazı grup rollerindeki (çoğunlukta mı yoksa azınlıkta mı kalacak, faydalanan mı yoksa fayda üreten mi olacak, tepki uyandıran mı yoksa tepki veren mi, olacak) karşılıklı değişim.
12. Davranışların nispeten önceden belirlenebilmesi.
Tüm siyasal bilimlerin yapması gerekenler:
- Ortak hükümetsel kuramları kabul etmesi ve desteklemesi.
- Bunlara karşı daha fazla siyasal sadakat göstermeleri ve bu oluşumu korumaya çalışmaları.
- Faaliyet esnasında, bu ortak kurumların, katılan siyasal bilimlerin gereksinimlerine ve mesajlarına yeterli hassasiyeti ve dikkati göstermesi.
Amalgam güvenlik topluluğu federasyon veya imparatorluk biçiminde ortaya çıksa da bunun dağılmasına yol açacak en az yarım düzine neden bulunmaktadır.
Entegrasyon sürecinde psikolojik olarak savaş karşıtı bir tutum hakim olur. ABD’nin 1861’de dağılma tehlikesi geçirmesi bunun başlıca örnekleridir.
Fonksiyonel Amalgam Topluluklar
Fonksiyonalizm yada fonksiyonel düzenlemelerin bir amalgam güvenlik topluluklarının oluşması için gerekli bir ön koşul olduğu yolundaki tez çok kuvvetli gözükmemektedir.
Plüralist Güvenlik Toplulukları
Plüralist (çoğulcı) güvenlik toplulukları üyeleri arasında barışı korumak açısından da çok etkili olabilmektedir. Varlığını üç koşula bağlamaktadır.
- Temel siyasal değerlerin uygunluğu
- Hükümetlerin kapasitesi ve katılımcı devletlerin üst tabakalarının birbirlerinden gelen mesajlara gereksinimlere ve eylemlere karşı duyarlı olmaları ve yeterince hızlı cevap vermeleri.
- Birbirlerinin siyasal, ekonomik ve toplumsal davranışlarını önceden belirleyebilme (karşılıklı davranışların önceden belirlenmesi olgusu amalgam güvenlik topluluklarıyla karşılaşıldığında daha düşük düzeydedir.
Temel koşul, plüralist güvenlik topluluğunu oluşturan siyasal birimler arasında savaş olasılığının azalmış ve cazip olmaktan çıkmış olduğuna ilişkin bir algılamanın siyasal entelektüel hareketliliğin hazırlanması. Üçüncü olarak barışçık değişimim gerçekleşmesini sağlayabilmek için karşılıklı ilgi, iletişim ve hassasiyetin geliştirilmesidir.
NEOFONKSİYONALİZM
Neofonksiyonalizm konusunda çalışma yapan yazarlar.
Ernst Haas
Mitrany’in dallanma (ramification) olarak ifade ettiği görüşler Haas’ın çalışmasında sprill-over kavramıyla ifade edilerek temel bir kavram niteliğine dönüşmektedir. “bir alanda oluşturulan supranasyonal kurumların avantajlarından yararlananların diğer alanlarda da benzer oluşumları destekleyecekleri”…
Hass, uluslararası örgütlerin ulusal sınırlarını aşarak bir uluslararası sistem haline dönüşeceğinin varsaymaktadır.
Joseph Nye
Neofonksiyonalist “süreç mekanizması” ve “bütünleşme potansiyeli” Joseph Nye, entegrasyon sürecini dayandırdığı neofonksiyonalist teorinin yedi süreci (süreç mekanizmasını) öngördüğünü ileri sürmektedir.
Leon Lindberg
Lindeberg entegrasyonu, belirlenmesi, tanınması, karşılaştırılması, ölçülmesi ve analiz edilmesi gereken çok boyutlu bir interaktif süreç olarak görülmektedir. Hindberg, kolektif karar vermede hangi devletler grubunun yer alacağını belirleyen değişken özellikleri şu şekilde sıralamaktadır:
* kolektif karar vermenin fonksiyonel kapsamı (çok fazla sayıda konuyu mu yoksa belli konularımı kapsayacak);
* kolektif süreçlerde karar verme aşaması (başlangıç mı yoksa opsiyonların ve onların uygulanması da dahil tüm karar verme aşamaları);
* kamu tahsisatlarının belli önemli konularımı yoksa sadece marjinal anlara mı yapıldığının belirlenmesine ilişkin kolektif karar vermenin önemi;
* taleplerin (fazla sayıda veya az sayıda olabilir) eylem için kolektif alana taşınma ölçüsü;
* kolektif düzeyle liderliğin sürekliliği ve güçlülüğü;
* sistemin pazarlık gücü devletlerin bireysel çıkarlarını maksimize etmelerini teşvik etmekte veya kolektifliği genişletmekte;
* bireylerin davranışları üzerinde kolektif kararların etkisi (çok ya da az sayıdaki insan etkilenebilir);
* kolektif kararların şikayetleri, lakaytlıkları, ilgisizlikleri ve dış muhalefeti karşılama derecesi;
* kolektif kararların dağılımına ilişkin sonuçlar (çok önemli beya marjinal bir konuda mı);
Amitai Etzioni
Etzioni’ye göre siyasal birimlerin birleşmesi daha önce aralarında siyasal bir bağ bulunmayan birimlerin güçlü bir siyasal bağla birbirlerine bağlanmalarıdır.
Deutsch’un kullandığı merkez bölge (core area) kavramlaştırmasına benzediğini, bir devletin süreci başlatan devlet olabileceğini belirtmektir.
Bazı ulus birliklerinde bir devlet açıkça süper devlet rollü oynarken bazılarında birkaç tane devletin süper devlet rolünü yerine getirdikleri gözlenebilmektedir.
Dışarıdan bir gücün bazı devletleri birleştirme doğrultusunda teşvik etmesine örnek olarak Marshall yardımı alacak Avrupa ülkelerinin Avrupa Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (OEEC, 1948) şeklinde örgütlenmelerini verebiliriz.
Amitai Etzioni, spill-over kavramından önce take-off kavramının anlaşılması gerektiğini düşünmektedir.
Entegrasyonlara uygulayan Etzioni’ye göre bir uluslararası örgütün take-off aşamasına kadarki durumunu hükümetin talimatlarıyla hareket eden bir uluslararası örgüte, take-off sonrasını ise supranasyonal bir örgüte dönüşmesine benzetmektedir.
Etzioni’ye göre fonksiyonel entegrasyon saat yönünde ya da ters yönde gerçekleşmektedir. Saat yönünde olduğunda ilk başlangıç aşamasından sonraki aşamalar intibak aşaması (yükümlülükten ziyade ödüllerin olduğu bir dönem)i tahsis edici aşama, sosyal bütünleştirici aşama ve son olarak normatif bütünleştirici aşamadır.
Saat tersi sıranın daha yaygın olduğu anlaşılmaktadır.
- Çoktaraflılık (“Teorisi”)
Dünya Bankası ve IMF’nin SSBC’nin katılmaması dolayısıyla Batı’ya özgü kalması, BM’nin ise iki kutupluluk ve ideolojik çatışma dolayısıyla yeterince etkin olamaması çoktaraflılığın uluslararası barışçıl dönüşümün gerçekleşmesi için uygun bir yöntem olduğu yönünde genel bir kanının oluşmasını engeller.
Williams (995: 218-18), Soğuk Savaş sonrası dönemde ortaya çıkan koşulların çoktaraflılığı teşvik edici bir özelliğe sahip olduğunu belirtmektedir.
Robert Keohane, çoktaraflılığı, tamamen resmi ve sayısal anlamda ele alarak üç ya da daha fazla sayıda devletin (oluşturduğu grubun) ulusla politikalarını koordine etmeye çalışması olarak tanımlanmaktadır.
Kolektif güvenlik sisteminde (collective security system) temel varsayım barışın bölünmezliğidir (peace is indivisible).
Kolektif güvenlik sistemiyle ittifaklar (alliances) arasında belirgin farklar bulunmaktadır. İttifaklarda, tarafların sorumlulukları belli durumlarda ve belli devletlere karşı gündeme gelirken, kolektif güvenlikte herhangi birine saldırıda bulunması halinde güvenlik topluluğu için yer alan her bir üyenin saldırgana karşı koyma sorumluluğu söz konusu olmaktadır. Çok taraflılığın iki temel ilkesi olan “tehdidin bölünmezliği” ve “koşulsuz kolektif tepki” ilkeleri devreye girmektedir.
Çoktaraflılık kurumu, diğer benzer oluşumlardan üç farklı özelliğe ayrılmaktadır. Bunlar, “bölünmezlik ilkesi”, “genel yönetim ilkesi” ve “yaygınlaşmış mütekabiyet ilkesi”dir.
Sistem bütünü ifade ederken, rejim bunun parçalarından birini ifade eder. Düzen ise rejimlerin oluşturduğu bir yapıdır.
Çok taraflı kavramı ile bir örgütlenme ilkesine gönderme yapılmaktadır. Çoktaraflılık, ise çok taraflı kavramını da içermekle beraber belli devletler grupları arasındaki eylemlerin evrensel düzeyde nasıl örgütleneceğine ilişkin bir inançtır. Normatif bir içeriğe sahiptir.
Uluslararası kurumsal işbirliği için hegomonya kavramı üzerinde duran realist ve Marksist yaklaşıma karşın liberal teoriler uluslararası kurumsal işbirliği için hegomonyanın zorunlu olmadığını düşünmektedir.
6. Uluslararası Rejim Teorileri
KAVRAMSAL SORUN
Rejim teorisi bu konuda işbirliğinin mümkün olabildiğine ilişkin yeni bir yaklaşım sunmaktadır.
Keohane’e (1993:23) göre de rejim teorisi devletler arasında çıkarların uyumlaştırılması ve koordinasyonunu amaçlayan uluslararası işbirliğini anlamaya yönelik bir teoridir. İşbirliğinin bir kısmı yukarıdan aşağıya dayatma şeklinde (dikey biçimde) gerçekleşse de pek çoğu karşılıklı rıza sonucu oluşan yatay işbirliği biçimindedir. Hurrell (1993: 50) da rejim teorisinin egemenlik iddialarını sürdüren devletlerin güç ve çıkar için mücadele ettikleri anarşik bir ortamda işbirliğinin nasıl olanaklı olduğunu gösteren bir teori olduğunu ifade etmektedir.
Uluslararası rejim kavramı, Krasner ve Ruggie’ye ait olmakla beraber genel kabul gören tanımıyla rejim, belli konulara ilişkin örtülü ve açık ilkeler, normalar, kurallar ve karar verme süreçleri anlamına gelmektedir.
Rejim kavramını uluslararası anarşik yapıda devletlerin işbirliği durumu olarak almaktadır.
Uluslararası rejim kavramı aynı zamanda, uluslararası arenadaki aktörler (genellikle ulusal devletler) arasındaki oyun kuralları, bu aktörler için belirlenmiş bir eylem çerçevesindeki meşru görülen ve kabul edilebilir davranışları ifade etmektedir. Rejim en basit anlamda oyunun (uluslararası politika oyununun) kuralları anlamına gelmektedir.
Hedley Bull ise rejimi, devletlerin ve bireylerin davranışlarına yön veren ve yol gösteren kurallar ve kurumların toplamı olarak göstermektedir. Rejimlerin bir amacı da o alanda bir çerçeve oluşturarak tarafların aralarındaki sorunları anlaşmalar yaparak çözümlemelerini kolaylaştırmaktır.
KUZEY-GÜNEY İLİŞKİLERİ
Uluslararası sistemdeki çatışmaların nedenlerini Kuzey-Güney ilişkilerinden arayan yaklaşımlasın başında bağımlılık ve neo-Marksist yaklaşımlar gelmektedir.
Güney Ülkeleri Hangileri
Üçüncü Dünya kavramının eynı zamanda dördüncü ve beşinci dünya kavramlarını çağrıştırdığını düşünerek Güney ülkelerini yeni bir sıralamaya tabi tutmaktadır.
Güney-Güney İlişkileri Ne Durumda?
Güney-Güney ilişkisi de Kuzey-Güney ilişkisi tarafından belirlenmiştir.
Güney ülkelerinin en önemli ortak özelliği siyasal olarak güçsüz ve ekonomik olarak sa zayıf ülkeler olmalarıdır.
Bu ülkelerin diğer bir ortak özelliği ise bir iki istisna dışında büyük çoğunluğunun sömürge geçmişine sahip olmasıdır.
Kuzey-Güney İlişkileri İçin Bir Formül Geliştirilebilir mi?
Azgelişmiş Güney ülkelerinin gelişmiş ülkelere bağımlılığı, gelişmiş Kuzey ülkelerinin azgelişmiş ülkelere olan bağımlılığından çok daha ileri boyutlardadır.
Güneyin dünyadaki fiyat dalgalanmalarından daha az etkilenecek veya hiç etkilenmeyecek dallarda üretim yapması kendi yararına olabilir. Güney ülkeleri daha çok Kuzey ülkelerinde problem olarak görülen sektörlerde üretim yaparak bu pazarlara girmeye çalışabilir.
Kuzey- Güney İlişkileri Nasıl Gelişti?
Serbest ticaret sistemini kurumsallaştırmaya çalıştılar. Gelişmiş ülkelerin içerde Keynesyen politikalar benimserken dışarıda Adam Smith anlayışını savunmaları anlamına gelmekteydi.
Çoğunun tarım ürünleri üreten yada hammadde üretici ülkeler olmaları bilerek ve belki de kasıtlı olarak teşvik edildi. IMF ve Dünya Bankası gibi Soğuk Savaş sonrasının kurumsal düzenlemeleri, azgelişmiş ülkelerin retim yapılarını belirlemede öne çıka araçlar oldu.
ABD ilk başta destek verdiği bu bağımsızlık hareketlerini kısa bir süre sonra Batılı sömürgeci ülkelere verdiği destek çerçevesinde bağımsızlıklarını engellemeye ve hatta sert bir şekilde karşı çıkmaya başlamıştır.
Bandung Konferansıyla başlatılan bağlantısızlık hareketi… bunları birbirine bağlayan bağlar gelişmiş ülkelere bağlayan bağlardan daha zayıf olduğundan bağlantısızlık bir türlü beklenildiği kadar güçlü bir hareket olmamıştır.
IMF ve Dünya Bankası oy verme ekonomik güçle orantılı.
Batılı sanayileşmiş ülkeler 1950-1960 yılları arasındaki dönemde yüzde 4, 1960-1973 döneminde ise yüzde 5’lik bir gelişme hızına ulaşırken, bu oran 1973-1979 döneminde ancak yüzde 2,5 artmıştır.
Güney ülkeleri her ne kadar karar verme mekanizmaları Kuzey ülkelerinin denetiminde olan IMF, Dünya Bankası ve GATT gibi kuruluşlara karşı BM Genel Kurulu bir manivela olarak kullanmaya çalıştılarsa da seslerini istedikleri gibi duyurabilmeleri söz konusu olmamıştır.
Vermon’un üretin dönemleri. Kuzey ülkelerindeki geri teknolojilerin, tüketici beğenisine hitap etmeyen ürünlerin, hammadde yoğun teknolojilerin, çevreyi kirleten ve doğal kaynakların tükenmesine yol açan sektörlerdeki üretim yapan teknolojilerin ve işletmelerin, bu ülkelere kaydırılması söz konusu olabilirdi. Bu durum hem eski teknolojileri yeniden değerlendirerek ana şirketin yapmak istediği teknolojik değişimin finansmanının karşılanmasına, hem de az gelişmiş ülkelerde uygulanan korumacı politikalardan yararlanılarak yüksek tekelci karın ana firmaya aktarılarak, o firmanın uluslararası bir rekabetçi konumunun korunmasına yaradığı için gelişmiş ülkelerin çok uluslu şirketlerinin işine gelmekteydi.
Kuzey ülkeleri borç sonuna yaklaşırken bunu, az gelişmiş ülkelerin yapısal sorununda arayarak uluslararası ekonomik sistemin yapısında ciddi bir değişikliği gündeme getirmek yerine ilişkiyi ikili çerçeveye oturtarak alacaklı-borçlu ilşikisi biçiminde yaklaşmayı tercih etmişlerdir. IMF ve Dünya Bankası tarafından da desteklenerek borçlu ülkelerin ekonomileri açıkça ipotek altına alındı.
Soğuk Savaşın sona ermesiyle ideolojik rekabetin yerini bütünüyle ekonomik rekabet almıştır.
Soğuk Savaş sonrasında liberal ekonominin temel ideoloji haline gelmesinin ve ekonomik rekabetin uluslararası ilişkilerin ana gündemini oluşturmasının bu rekabete ayak uyduramayan ülkeler açısından ciddi olumsuz yansımaları olmuştur.
Bir Kuzey-Güney İlişkileri Teorisi Olabilir mi?
Bilindiği gibi güçlü bir koalisyon oluşturabilmenin ön koşulu ortak duygu ve sloganlardan ziyade taraflar arasında ortak çıkarların bulunmasıdır.
Bölüm III
ULUSLARARASI İLİŞKİLERDE İŞBİRLİĞİNİ AÇIKLAYAN TEORİLER
1. Pluralizm
1970’li yıllarda uluslararası ilişkiler alanında uluslararası politika ve iç politika arasında ayırıma giden ve devlet merkezli bir analizi benimseyen düşünce okullarına bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Devletin sınırlarını giderek önemini yitirmeye başladığında ve iç politikanın dış politikadaki ağrırlının arttığına…
uluslararası ilişkiler alanındaki (…) iki modele işaret ettiğini belirtmektedir. Devlet merkezli paradigmanın benimsediği bilardo topu diğeri ise örümcek ağı modelleridir. Örümcek ağı modeli göreceli bir kavram… Dünya toplumunu düzenleyen ana unsur güç olmaktan çıkmış; haberleşme ve iletişim olmuştur. Haberleşme ve iletişimi kontrol eden, diğer devletleri ve ilişkileri etkileyebilme yeteneğine daha fazla sahip olmaktadır.
Enst Hass da gücün kaynağının bilgi olduğuna dikkat çekmektedir.
Yukarıda vurgulananlar ışığında plüralist teorileri karakterize eden özellikleri Viotti Kauppi’ye (1993:7-8,228-29) dayanarak dört noktada özetlemek mümkündür: Öncelikle pluralistler, devlet dışı aktörlerin de varlığını kabul ederek (…) pluralist teoriler (…). Uluslararası ilişkilerin aktörleri arasında devletin yanında bireyi, ulusal ve uluslararası baskı gruplarını uluslaraşırı ve uluslararası örgütleri de dahil etmektedirler.
İkinci olarak plüralistler, devleti üniter yani yekpare olarak görmemekte. Plüralist yaklaşım bir anlamda, devleti parçalara ayırarak onu oluşturan bireyleri, bürokrasiyi ve çıkar gruplarını da uluslararası ilişkiler aktörü olarak kabul etmektedir.
Plüralistlerin üçüncü özelliği, rasyonellik konusuna kuşkuyla yaklaşmalarıdır.
Dördüncü oalrak, uluslararası politikanın gündemi oldukça yoğundur. Sadece askeri ve güvenlik konuları uluslararası ilişkilerin ana gündemi olarak alan realistlerin tersine, plüralistler ekonomik ve toplumsal konuların da en az bunlar kadar önemli hale geldiğine dikkat çekmektedirler. Plüralistler realistlerin yüksek politika-alçak politika (high politics-low politics) ayrımını kabul etmemektedirler.
Realistler ekonomik birleşmelerdeki asıl etkenin siyasal nedenler olduğunu düşünülmektedir.
Realistlerin uluslararası ilişkileri sıfır toplamı olarak görmesi (…) Plüralist yada liberal teoriler hızla artan iletişim ve etkileşimin, işbirliği yapmanın maliyetini arttırdığına işaret etmektedirler.
Plüralist teoriler, artan karşılıklı bağımlılık olgusunun devletin egemenliğini tartışmalı, sınırlarını ise yapay bir hale getirdiğini vurgulamaktadır.
Rosenau, transnasyonalizmin uluslararası sistemin dönüşümünde belirleyici bir role sahip olduğunu ileri sürerken, realistler transrasyonalizmin uluslararası yapının anarşik özelliğine de bir değişiklik yapmadığını iddia etmektedirler.
Neolibaralizm teorilerde de realist varsayımlardan devlet merkezlilik ve anarşi varsayımı kısmen benimsenmekte; fakat anarşinin işbirliğine engel olduğu yönündeki realizmin varsayımları kabul edilmemektedir. Uluslararası ilişkilerin analizinde bürokrasileri, çıkar gruplarını ve uluslararası aktörleri esas almanın Amerikan etnosentrizmini yansıttığı iddia edilmektedir.
Pluralizm, devletlerin çıkarlarını sadece güvenlik ve askeri konulara indirgememesiyle, bireyin ve devletin çıkarlarının içsel ve uluslararası çevre tarafından belirlendiğini kabul etmesiyle, devletin kararlarını farklı unsurlar arasında yürütülen ve pazarlık ve konsensüs sonucunda alındığını varsaymasıyla, yerel ve uluslararası karşılıklı bağımlılığın savaş olasılığını azalttığını düşünmesiyle, silahsızlanmayı barışın sağlanmasında önemli bir unsur olarak görmesiyle, uluslararası hukuk ve uluslararası işbirliğinin geliştirilmesinin önemli araçları olarak kabul etmesiyle realist paradigmadan ayrılmaktadır.
2. Liberalizm
LİBERALİZM VE TEMEL VARSAYIMLARI
Klasik liberal düşünce, eşitlik, rasyonellik, özgürlük ve mülkiyet kavramları üzerinde inşa edilmiştir. Aydınlanma çağı dendiğinde 1688 ile 1789 yolları arasını kapsayan dönem akla gelmektedir. İngiltere’den Locke, İskoçya’da David Hume ve Adam Smith, Fransa’dan Montesqueu, Voltaire ve Almanya’dan Kant bu döneme damgasını vuran bilim adamları arasında yer almaktadır.
John Locke’un tüm insanlar eşit yaratılmışlardır, dokunulmaz haklarla donatılmışlardır. Fırdat eşitliği kavramı, XIX. Yüzyıl liberalizminin birinci temel kuralını oluşturmuştur. Liberalizmin ikinci kuralı bireyin doğal gereksinimlerini rasyonel yollarla karşılama ve isteme kapasitesine sahip olduğu ilkesidir. Üçüncü ilke bireyin temel alınması ve özgürleştirilmesidir. Liberalizmin dördüncü ilkesi özel mülkiyetin önemidir.
Hobbes’un düşüncelerinden bu noktada tamamen ayrılmaktadır. Locke’a göre doğa durumu savaş durumu değildir. Bireyler doğal özgürlüğünden köle duruma düşmek için değil; doğal haklarından güvenlik içinde ve özgür olarak yararlanmak amacıyla vazgeçerler.
Pozitif hukukun kurucusu sayılan Hugo Grotius “Savaş ve Barış Hukuku Üzerine”. Grotius’un insan doğasına olumlu yaklaştığı söylenebilir. Grotius’ta Machiavelli’nin tersine olarak hukuk devletten değil devlet hukuktan doğmuştur. Oysa Machiavelli’nin temel kaygısı güçlü bir ulusal devlet kurmaktı. Grotius’a göre ise böyle bir devlet düzeni oluştururken de doğal haklar sınırlanamaz ve kısıntıya uğratılamaz.
Grotius, savaşa uluslararası ilişkilerin doğal bir parçası olarak bakmaktadır. Doğal hukuk ve devletler hukukunu çiğneyen devlet ileride kendi barışının savunma siperlerini yıkmaktadır.
Montesquieu, bu alana da savaş ile yönetim biçimlerini arasında doğrudan ilişki kuran ilk kişi sayılabilir. Otoriter rejimlerin savaşa daha yatkın olduğunu ileri sürmüştür. Montesquieu güçler ayrımı ilkesi üzerinde durmuştur.
Vattel, her bir devletin özgür, bağımsız ve egemen olduğunu ileri sürmüştür.
Analiz birimi olarak bireyin önemi üzerinde duran bilim felsefesi anlayışıyla David Hume.
Devleti, yurttaşların özgürlük ve eşitlik için doğuştan, vazgeçilmez hakları ve kendi yazgılarını belirleme güçleri yoluyla katıldıkları bir toplumsal sözleşme üzerine dayalı politik bir örgüt olarak tanımlayan Rousseau…
Kant’a göre çeşitli devletler arasındaki ilişkileri yönetmek için hazırlanacak bir uluslararası yasanın şu ön koşulları kapsaması gerekmekteydi: 1) Dünya barışını korumaya yönelik tüm antlaşmalar hiçbir gizli terim yada sınırlamayı kapsamamalıdır. 2) Hiçbir devlet başka herhangi bir devleti boyunduruk altına almayacak ya da denetlemeyecek ve her biri özgür ve bağımsız kalacaktır. 3) Sürekli ordular kaldırılacaktır. 4) Her ulus dış politikasının bir aracı olarak ödünç para kullanmaktan kaçınacaktır. 5) Hiçbir devlet başka devletlerin kendi anayasa ve yasalarını uygulamalarını engellemeyecektir. 6) birbirleriyle savaşan devletlerin barış görüşmelerini olanaksızlaştıracak savaş yöntemi ve araçlarını kullanmaları yasaklanacaktır (Sahaikan, 1997:165).
Kant da Montesquieu ve Voltaire gibi savaşları önlemek için mutlakıyetçi yönetimlere son verilmesi ve tüm dünyada demokratik ideallerin ve halk egemenliğinin geçerli hale gelmesi gerektiğini savundu.
“Çıkarların uyumu” ilkesi laissez faire liberalizminin temel unsurlarından birini oluşturmaktadır.
Bentham, devletin zora dayanarak kurulduğunu ve alışkanlıklarla devam ettiğini ileri sürer.
Adam Smith’in “bırakınız yapsınlar” (laissez faire) ilkesini benimsemekte.
Hobson ayrıca serbest ticaretin devletler arasında karşılıklı bağımlılığı arttırarak savaşı daha maliyetli kılacağı için barışı sağlayacağını savunmuştur.
Toplumlardaki eğitim seviyelerinin yükseltilmesi uluslararası barışı sağlamada önemli bir unsur olarak görüldü.
Carr’a dolayısıyla 1919 düzenlemesi ile liberal demokrasinin tüm dünyaya yayılacağı beklentisi de aynı şekilde bir ütopyadan ibaretti.
ULUSLARARASI LİBERAL TEORİ
Klasik liberal teoride birey temel analiz birimi olarak alınırken, liberal uluslararası ilişkiler teorisinde hem analiz birimi sadece birey değildir hem de analiz düzeyi olarak plüralist bir yaklaşım benimsenerek, uluslararası ilişkiler ve devletin dış politikası birey, ulusal baskı grupları, devleti uluslararası örgütler ve uluslaraşırı örgütlenmeler düzeyinde (yani aktör düzeyinde) analiz esilmektedir.
Moravcsik, liberalizmin üç temel varsayımı üzerinde durmaktadır. Birincisi, liberalizmde uluslararası ilişkilerin temek aktörleri yalnız devletler değildir; aynı zamanda bireyler ve sivil toplum kuruluşlarıdır. İkincisi, tüm hükümetler toplumun belli bir temsilcileridirler; hangi kesimin çıkarlarının yansıtıldığı veya temsil edildiği önemlidir. Üçüncüsü, uluslararası çatışma ve işbirliğiyle uluslaraşırı ekonomik etkileşimler devletlerin davranışlarının yansımaları ve tercihlerinin sonuçlarıdır. Liberal uluslararası ilişkiler teorisi birim (aktör) düzeyindeki nedenlerden yola çıkarak sistem düzeyindeki sonuçlara ulaşmaktadır.
Demokrasinin barışı teşvik ettiği tüm liberal görüşü savunanların üzerinde durduğu en önemli noktadır.
Liberalizm, Neoliberalizm ve Realizm
Uluslararası liberal teori, realizmden faklı olarak çatışma yerine barış ve işbirliği konuları üzerinde yoğunlaşmaktadır.
Liberal kurumsalcılardan örneğin fonksiyonalistler için uluslararası örgütler, neofonksiyonistler için işçi sendikaları, siyasal partiler, ticari örgütlenmeler ve suranasyonal bürokrasiler, karşılıklı bağımlılık okulu için çok uluslu şirketler ve uluslaraşırı koalisyonlardır. Modern devlette karar alma süreci adem-i merkezi bir özelliğe sahiptir.
John Locke ve J. J. Rousseau’dan Woodrow Wilson, Hobson, David Mitrany’e kadar birçok liberal düşünür uluslararası örgütlerle barışın korunması, geliştirilmesi ve garanti edilmesi arasında doğrudan ilişki kurma gereği duymuşlardır.
Neoliberaller, birim düzeyi (aktör düzeyi) analizleri benimserken neorealistler sistem düzeyi (yapısalcı) analizleri benimsiyorlar. Diğer bir değişle liberalizm, savaşları uluslararası sistemdeki güç dağılımının bir fonksiyonu olarak görmek yerine neorealizm savaşları devlet (birim) düzeyindeki değişkenlerle ve iç toplumsal güçlerin çatışmasıyla açıklamaktadır. Halkın küçük bir kısmını temsil eden devletler de o oranda şiddete daha fazla başvurma eğiliminde olacaklardır.
Realistlerin tersine neoliberallere göre ekonomik güç askeri güçten daha önemlidir. Neoliberaller, realistlerin tersine ahlak ve moral unsurların önemini kavrıyorlar ve uluslararası barışı geliştireceğine inanıyorlar.
Neoliberalizmle neorealizm benzerlikler… Her ikisi de uluslararası sistemi anarşi olarak tanımlıyorlar. Uluslararası işbirliğini mümkün görüyorlar. Neoliberaller mutlak kazanç (diğer-lerinin ne kadar kazandığına bakmaz), neorealistler nisbi kazanç…
Uluslararası İşbirliği: Liberalizm ve Realizm
Modern gelişmiş demokrasiler aynı zamanda refah devletleri olup, güç ve prestij yerine ekonomik gelişme ve sosyal güvenlik konularına ağırlık vermektedirler. Devletin birbirlerini uluslararası güvenliği ve ülke içi refahı arttırmada işbirliği yapabilecekleri ortak noktalar görmektedirler.
Neoliberalizme göre rasyonel bireycilik maksimum fayda üzerinde durmayı gerektirmekte olup bir devlet için söz konusu olan fayda diğer devletlerin elde edeceği fayda ile bağlantılı olarak ele alınmamaktadır.
Realistlere göre, biri devletlerin birbirlerini aldatabileceği diğeri ise nisbi kazanç olgusu olmak üzere işbirliğinin önünde iki önemli engel bulunmaktadır.
Fonksiyonalistler Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) gibi uzmanlık kuruluşlarının işbirliğini geliştirici etkisi üzerinde durmaktadır. Neofonksiyonalist teori de AB gibi supranasyonal örgütlenmeleri, ulusal devletlerin ulusla refahı arttırma amaçlarını bölgesel işbirliği ile gerçekleştirebilmelerine olanak sağlayan yapılar olarak görmektedir.
(Oyun teorisine göre, taraflardan her birisi daha ziyade kendilerine en avantajlı stratejiyi seçmek isteyeceğini ve işbirliğinden kaçınabileceğini varsaymasıdır.)
Neorealistlerden farklı olarak neoliberallere göre uluslararası ilişkileri tek bir oyun modeli-ne indirgemek doğru değildir.
Realist ve Marksist paradigma tarafından benimsenen hegemonik istikrar teorisine göre, uluslararası anarşinin söz konusu olduğu bir yapıda, işbirliği ve düzenin sağlanması bir hegemonyanın varlığını getirmektedir. Hegemonya işbirliğini kolaylaştırmaktır.
Liberalizm: Barışın Korunması ve Savaşın Önlenmesi
Birincisi, “ticari liberalizm”. Ekonomik karşılıklı bağımlılığın artması nedeniyle savaşın bu ilişkilere zarar vermesi veya ortadan kaldırılacak olması devletin savaştan kaçmasına yol açmaktadır. İkinci olarak, “demokratik liberalizm”in gelişmesine paralel olarak liberal demokratik sistemlerinde artması savaşı ve barışı sadece bir ülkedeki siyasi ve askeri seçkinlerin karar verdiği bir iş olmaktan çıkarmıştır. Artık siyasal konulara karşı duyarlı olan kamuoyunun savaş karşıtı bir tutum içinde olması karar vericileri etkilemektedir. Üçüncü, olarak “düzenleyici liberalizm” uluslararası hukukun ve uluslararası örgütlerin… Sonuncusu, savaş karşıtı bir tutum.
Karşılıklı bağımlılıkta devletler arasında dinamik ekonomik güçlerin etkisi söz konusu olup, etkin ekonomik güçlerin desteğin, kaybetme endişesi taşıyan bir devletin savaşa başvurma olasılığı da düşüktür.
Liberal teoriyi otoriter liderlerin ve totaliter partilerin daha saldırgan oldukları ve savaşa daha fazla başvurdukları iddia edilmektedir.savaşları devletlerin liberal olup olmamasına bağlayan liberal teori…
Liberal devletlerin uluslararası ilişkilerde barış ve savaş karşısındaki tutumları üç ana görüşe dayalı olarak açıklanmaktadır. Bunlar Schumper’ın “liberal pasifizm”, Machiavelli’nin “liberal emperyalizm” ve Kant’ın “liberal uluslararasıcılık” anlayışlarıdır.
Schumpeter liberal kurumların ve ilkelerin savaş ve saldırganlığı engellediğini avunmaktadır. Modern emperyalizmin üç nedeni üzerinde duran Schumpeter’a göre bunlar, savaş makinesı, saldırganlık içgüdüsü ve tekelciliğin ihracıdır.
Savaşın ve emperyalizmin irrasyonel bir davranış olduğunu ifade eden Schumpeter’a göre, tümünün temelinde atavist toplumsal kültürün kalıntıları bulunmaktadır.
Demokratik kapitalizmin barışı teşvik edeceği savunulmaktadır.
Liberal emperyalizm anlayışını savuna Machiavelli cumhuriyetlerin sadece pasivist olmadığını ileri sürmekle kalmamakta, aynı zamanda bunların emperyalist genişleme için en uygun devlet keşli olduğunu düşünmektedir. Machiavelli’nin cumhuriyeti klasik karma bir cumhuriyettir.
Machilavelli iki tür cumhuriyetten bahseder. Roma gibi halk cumhuriyeti, Sparta ve Venedik gibi aristokratik cumhuriyetlerdir. Emperyalist genişleme ile siyasal enerjileri dışa yöneltilmediği zaman devlet için tehlikeli hale gelebilirler. Machiavelli’ye göre, Roma ve Atina emperyalist cumhuriyetlerdi.
Kant!a dayandırılan liberal uluslararasıcılık anlayışına göre ise liberal devletler genelde barış ve işbirliğine daha yatkındırlar.
Demokrasinin genişlemesinin devletlerin saldırganlıklarını azalttığı liberalizmin temel savlarından diridir.
Dünyada başlıca büyük ekonomik ve askeri güçlere bakıldığında bunların çok partili sistemi ve serbest piyasa ekonomisini benimsemiş ülkeler oldukları görülüyor.
Demokratikleşme sürecini yaşayan ülkelerin bu geçiş döneminde dış politikada saldırgan bir tavır içinde olabileceğini söylüyorlar.
Rusya gibi otokrasiden demokrasiye geçen ülkelerde süreç bir kere başladıktan sonra bu süreci geri döndürmeye çalışmak bile savaşa girme olasılığını azaltmaktadır.
Bilişsel liberalizm, daha ziyade demokrasi ve eğitim arasında doğrudan ilişki…
OYUN TEORİSİ MODELLERİ
Sıfır Toplamlı Oyunlar
Sıfır toplamlı (zero-sum) ya da sabit toplamlı (fixed-sum) oyunların, birinin kazancının diğerinin kaybı anlamına gelen oyunlar olduğu… Sıfır toplamı oyunlar, uzlaşması mümkün olmayan çatışmalara ve gerilimlere sıkça uygulanan bir yöntem olagelmiştir.
Bu tür oyunlarda izlenen stratejiler maksimin veya minimaks olarak ifade edilir.
Optimal denge noktası olmayan sıfır toplamı oyunlarda tarafların izlediği karışık strateji minimaks stratejisidir.
Rasyonalite maksimin/minimaks stratejinin temel unsurudur.
Amerikan hükümeti, SSCB’nin geliştirdiği SS-9 füzelerini bir ilk vuruş esnasında kullanması halinde ABD’nin misillemede bulunma yeteneğini önemli ölçüde nötralize edeceği varsayımıyla hareket ederek füze savar füze (anti balistik füze) sistemi geliştirmiştir. Rakibin niyetiyle ilgilenmemiş; sadece rakibin bulunduğu potansiyel dikkate alınarak en kötü duruma göre hareket edilmiştir. Bu şartlarda rakibin kapasitesini tahmin etmek, niyetini tahmin etmekten daha kolaydır. Bir savaş esnasında bir devlet ya rakibin kapasitesinden yola çıkarak ne yapabileceğini ya da niyetinin ne olduğunu tahmin etmeye çalışarak strateji geliştirecektir. Kuşkusuz birincisi ikincisine göre hem daha kolay hem de daha güvenlidir.
Uluslararası politika da devletlerin rasyonel davranması gerekir. Taraflar aynı oyunu tekrar tekrar oynayacağını düşünerek uzun dönemdeki kazanç ve kayıplarını hesap etmek durumundadırlar. Burada devletler ya kısa dönemi dikkate alarak ve diğer oyuncunun davranışıyla ilgilenmeden kendileri için rasyonel olan en az zararla en fazla kazanç sağlayan stratejiyi seçebilirler ki buna stratejik olmayan rasyonalite adı verilmektedir. Stratejik rasyonalitede karar verici rakibin uzun vadede göstereceği davranışları da hesaba katmaktadır.
Sıfır Toplamlı Olmayan Oyunlar
Gerek günlük yaşamdaki gerekse uluslararası politikadaki çatışmaların hepsi sıfır toplamı değildir. Bunların bir çoğu değişken toplamlı olmayan (non-zerosum) oyunlara benzer. Oyuncular ikiden fazlada olabilir. Oyuncular birlikte kaybedebilecekleri gibi ortak çıkarları doğrultusunda işbirliğine gitmeleri halinde birlikte kazanabilirler.
Bazen çatışan tarafların farklı algılamaları nedeniyle değişken toplamlı bir oyun sıfır toplamlı bir oyun haline dönüşebilir. Oyun modelleri arasında özellikle üçü önemlidir. Bunlar: Tavuk oyunu (chicken game) modeli, geyik avı (stag hunt) modeli ve mahkumun ikilemi (prisoners dilemma) modelidir.
Karşılıklı Tehdit algılaması ve Tavuk Oyunu
Tavuk oyunu modeli, aynı şeritten karşı yönde son hızla seyreden iki genç sürücünün cesaretlerini göstermek amacıyla oynadıkları ve yıllar önceki bir Hollywood filminden esinlenerek geliştirilen popüler bir oyun modelidir.
İki oyuncu için minimaks (maksimin) durum birinci durum olup, -5’er puana razı olarak kaybı minimize etmektedir. Bu oyunda en rasyonel olan opsiyon her iki oyuncunun da işbirliğine yönelik bir strateji izlemesidir.
Oyun teorisinin genel niteliğini işbirliğinden kaçınmaya dönük olduğunu; işbirliğinin ise işbirliği yapmamanın maliyetinin yüksek olduğu durumlarda gerçekleştiğini belirtmekte yarar var.
Soğuk Savaş döneminde Süper devletler arasındaki çatışma genel olarak sıfır toplamlı olmayan bir tarzda cereyan etmiştir.

Geyik Avı Modeli
Değişken toplamlı (sıfır toplamı olmayan) ve ikiden fazla (n) oyuncunun söz konusu olduğu çatışmalarda kullanılan diğer bir oyun teorisi modeli ise “geyik avı” (stang hunt) örneğindeki avcıların durumudur. Amaca ulaşılması işbirliğinin tam olarak gerçekleşmesine bağlıdır. Dolayısıyla her bir avcı için iki alternatif söz konusudur; ya daha tatmin edici bir sonuca ulaşmak için işbirliğini seçmek, ya da bireysel çıkarları küçük ölçüde tatmin etmeye çalışarak durumu riske sokmak. En rasyonel olanı işbirliğini tercih etmektir.
Tehditler ve Vaatler Öngören Çatışmalar ve “Mahkum İkilemi” Modeli
Değişken toplamlı (sıfır toplamı olmayan) oyunlara verilebilecek diğer bir ilginç örnek ise mahkumun ikilemi oyunudur. Tarafların karşılıklı istenmeyen bir durumdan kaçınmaları için işbirliği yapmaları gerekmekle beraber aralarında iletişim olmadığından diğerlerine güvenmeleri ve işbirliğinden kaçınabileceği riskini göze almaları gerekir. Arkadaşı erken konuşursa aynı şey bunun için söz konusu olacak ve arkadaşı ödüllendirilerek serbest kalırken kendisi idama mahkum olacak. İkisi de aynı gün itiraf ederlerse idama mahkum olmayacaklar fakat onar yıl hapis yatacaklar. İkisi de konuşmamayı tercih ederse para ödülü alamayacaklar ama ikisi de serbest kalacaklar. En rasyonel strateji sonuncusudur.

En rasyonel seçim mavi butona basmaktır.mahkumun ikileminde genellikle oruncuların daha önce birbirlerini tanımadıkları, birbirlerinin geçmişlerini hakkında hiçbir şey bilmedikleri, daha sonra da görüşmeyecekleri, aralarında haberleşmenin ve güvenin bulunmadığı be oyunun bir defa oynandığı ve tekrar edilmeyeceği varsayılmaktadır.
Her ikisi de rasyonel davranarak silahlanmaya devam edeceği için sonuç 2,2 olacaktır.

Diğer taraftan, eğer mahkumun ikilemi oyunu bir defa değil de belirli bir toplumsal çevrede birçok defa tekrarlanıyorsa modelin adı “mahkumun ikilemi süper oyunu” olarak ifade edilmektedir.
(güçler dengesi ittifak ant.)
Örneğin 20 defa tekrarlanacak bir oyunda taraflar ilk başlarda işbirliğine daha yakın bir tutum içinde olacaklardır. Bu aşamada işbirliği yapmak daha rasyonel bir stratejidir. Oysa oyunun sonuna doğru taraflar yeniden işbirliğinden uzaklaşacaklarından işbirliğinden kaçınma taraflar için daha rasyonel bir stratejidir.
Gelecekten ziyade mevcut gün ile ilgilen ve hazır kazancı gelecekteki kazanca tercih eden bir oyuncu için oyunun tekrarlanmaması fazla bir anlam ifade etmeyebilir.
OYUN MODELLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ
Bu nedenle silahlanma yarışları ve çeşitli nedenlerle başlayan tırmanma durumları ile aralarında ideolojik vb. nedenlerle çatışma yaşanan ülkeler arasındaki sorunların bir türlü çözülememesi mahkumun ikilemine benzemektedir.
Uluslararası çatışmalarda X devleti, Y devletine karşı (veya tersi) niye böyle davranıyor diye sormak yerine; X devletinin Y devletine (veya tersi) böyle davranmasına Y devletinin hangi davranışlarının sebep olduğunu araştırmak daha anlamlı olabilir. Dolayısıyla provakatif davranışlarla kilitlenmeye sebep olmak veya sürekli işbirliğini tercih etmek yerine taraflar şöyle bir strateji izleyebilirler (1) Önce işbirliğiyle başlamak, (2) bu işbirliğini diğeri de aynı şekilde davrandığı sürece sürdürmek, (3) diğerlerinin suistimali halinde misillemede bulunmak, (4) zaman zaman işbirliğini arzuladığı göstererek rakibe de sürekli bir işbirliğinin gerçekleşe-bilmesi konusunda bir şans vermek.
Strateji şu şekilde ortaya konmuştur; (1) Diğerleri de aynı şekilde davrandığı sürece işbirliğini tercih ederek gereksiz çatışmalardan kaçınmak; (2) diğer oyuncunun aksi yönde provakatif şekilde davranması halinde misillemede bulunmak; (3) gerekçeli bu misillemelerden sona geçmişi bir tarafa bırakmaya çalışarak yeniden işbirliğine fırsat tanımak; (4) bu aşamada artık bu tutum suistimal edilemeyeceğinden işbirliğini sürdürmek. Bu aşamada işbirliğinin sürdürülebilmesi için; (1) Rakibine geçmişteki provakatif davranışlardan dolayı (bir takım kazanımları olmuş dahi olsa) kin tutma ve bağışlamaya çalışır.; (2) ilk başta ihanet eden (provakatif) taraf olma; (3) ihanetin ve işbirliğinin karşılıklı olmasına çalış; (4) fazla açıkgöz davranmaya çalışma.
ABD’nin Küba Krizi’ndeki tutumu bu açıdan değerlendirildiğinde tavuk oyunundaki rasyonel stratejiye, ticari çatışmalar ve tarife görüşmeleri ise mahkumun ikilemi durumuna benzetilmektedir.
Fransa ile Almanya arasındaki ilişkiler Fransa’ya karşı kazanılan savaşın arkasından 1871’de alman birliğinin sağlandığı andan itibaren hep sıfır toplamlı olarak devam etmesine karşılık Avrupa Birliği süreciyle ve bu oluşum içinde yer almalarıyla beraber sıfır toplamlı olmayan bir görünüme dönüşmüştür.
OYUN TEORİSİNE YÖNELİK ELEŞTİRİLER
Eleştirilerde, teorinin tipik bir özelliği olarak gerçekleri basitleştirdiği ve insan davranışı ve pratik hayattaki durumlar üzerinde yapılmış geniş bir araştırmaya dayanmadığı için emprik değerlerin fazla olmadığı…
Uluslararası ilişkilerin indirgemeci bir yöntemle analiz ettiği için de eleştirilmektedir. Oyun teorisi bu varsayımlarıyla realizmin etkisi altında kalmış bir görüntü sergilemektedir. Oyun teorisinde de tarafları işbirliğine yönelten ana unsur toplam fayda değil net faydadır. Devletler genellikle net faydadan ziyade kendi, toplam faydasını (kazancını) dikkate almaktadır.
Oyun teorisinin modellerinde rasyonel çözümler genellikle işbirliğini öngörmemektedir.
4. Globalizm ve Globalist Teoriler
GLOBALİZM
Uluslararası sistemi ekonomik kavramlarla açıklamaya çalışan globalistlere göre, dünya sistemini anlamak için onun tarihi gelişimine bakmak gerekir. Yoksul ülkelerden sürekli olarak zengin ülkelere doğru bir artı değer transferi söz konusu. Globalistlere göre bu adaletsiz gelir dağılımı dünya sisteminde yaklaşık dört yüzyıldır devam etmektedir.
Nitekim Soğuk Savaş sonrası dönemde Doğu-Batı ayrımının yerini Kuzey-Güney ayrımı ile Kuzey ülkelerinin kendi aralarındaki ekonomik rekaber almış durumdadır.
Globalistler uluslararası sistemi kapitalist üretim tarzının şekillendirdiği bir yapı olarak gördükleri halde…
Globalistlere göre çağdaş dünya sisteminin gelişimini ve işleyişini anlamada ekonomik faktörler anahtar rol oynamaktadır.
Realistler analiz düzeyi olarak birey ve devleti, neorealistler ise devlet ve sistemin esas alırken diğer iki yaklaşım (pluralizm ve globalizm) uluslararası ilişkilerin bunların dışında çok daha farklı düzeyde de analiz edilebileceğini göstermektedir.
Değişimin barışçıl mı yoksa devrimle mi gerçekleşeceği sorunsalı Globalistler açısından tam çözülmüş değildir.
Dolayısıyla bağımlılığın az gelişmişliğin nedeni mi yoksa sonucu mu olduğu sorunsalının çözümlenmiş olduğuna dikkat çekilmektedir.
Katı bir bağımlılık tezi, az gelişmiş Üçüncü Dünya ülkelerindeki geri kalmışlığım suçunu bütünüyle sanayileşmiş ülkelere yüklemektedir. Bu ülkelerdeki baskıcı yönetimlerin beceriksizliğinin de şüphesiz payı ve rolü bulunmamaktadır.
Globalizm, özellikle Poperyan anlamda bilimsel bir teori olarak kabul edilmemektedir.
Venezüella, Brezilya, Singapur ve Güney Kore, Japonya’nın gösterdiği başarının otonom davranmanın mümkün olduğunun örnekleri olarak sunulmaktadır.
Eleştiri sahiplerine göre, bu tür çabalar dikkatleri azgelişmişliğin içsel nedenlerinden uzaklaştırarak ve başka taraflara kaydırarak, bir anlamda çözmeye çalıştıklarını sandıkları sorunu derinleştirmektedirler.
GLOBALİST TEORİLER: EMPERYALİZM,
BAĞIMLILIK VE MERKEZ-ÇEVRE TEORİLERİ
Yaşam standartlarının yükselmesinin ve ulusal ekonomideki büyümenin devletler arasında barışa yol açtığı uluslararası ilişkiler teorilerinin bir çoğunda açıkça veya örtülü olarak vurgulanmaktadır.
Marksist Teori ve Çalışma Olgusu
Marksist paradigmanın temel varsayımlarından hareket eden emperyalizm teorileri uluslararası ilişkiler ve olayları siyasal güçten ziyade ekonomik getiriye dayandırmaktadır. Karl Marx’ın (1818-1883) felsefesinin temelini oluşturan diyalektik materyalizme… Bir Tanrı inancını bütünüyle yadsıyan Marx, her şeyin temelinde doğanın kendisini ve maddeyi koymakta; Hegel’den yola çıkmakla beraber onun benimsediği töz yada manevi öz kavramını reddederek doğayı esas kabul etmekte ve bir anlamda Hegel idealizmini tersine çevirmektedir. Marx’ın, kurumsal ve ideolojik yapısının ekonomik üretim ilişkileri tarafından belirlendiği, ekonomik sistemi denetleyebilen siyasal sistemi de denetler. Siyasal kuruluşlar ekonomik alt yapıya dayanan üst yapılardır.
Günümüze kadarki bütün savaşlar sınıf savaşıdır. Ezen ile ezilen arasında. Son kertede burjuvazi ile proleteryanın savaşına dönüşmüştür. Marksist düşünceye göre sınıf çatışması toplumsal değişimin ana nedeni oluşturmaktadır. Burjuvazi (tez) ile proleterya (antitez) arasındaki çatışmanın sosyalizme (sentez) yol açacağını, çünkü tarihte her zaman egemen sınıf (tez) ile halk yığınları (antitez) arasındaki çatışmanın yeni bir ekonomik, siyasal ve toplumsal yapının (sentez) ortaya çıkmasını sağladığı ifade etmektedir.
Marx’a göre sosyalist devrim önce ulusal düzeyde olacaktır. Her ülkenin proleteryası kendi burjuvasını alt edecektir.
Kapitalist sistemde toplumun büyük bir kısmı köleleştirilmektedir.
Emperyalizm Teorileri
Hobson
Hobson’a göre, emperyalizm kapitalizm içindeki yanlış uygulamalardan kaynaklanmaktadır. Kapitalist toplumlar aşırı üretim ve yetersiz tüketim ikilemini yaşamak zorunda kalıyor. Ülke içinde kullanılmayan sermaye ve tüketilmeyen mal için yeni yatırım ve pazar olanaklarının araştırılması emperyalizme yol açmaktadır.
Hobson’a göre, XIX. Yüzyılın sonlarında Avrupa’nın genişleme çabalarında esas olarak ekonomik olmayan askeri, politik, psikolojik ve dini faktörler etkili olmuştur.
Marksist-Leninist Okul ve Emperyalizm Olgusu
Marks’ın kendi başına bir emperyalizm teorisi geliştirmediği yukarıda ifade edildi. Bu konu üzerinde ağırlıklı olarak ilk defa duran Lenin olmuştur. Lenin’e göre kapitalist tekel grupları –karteller, teröristler- önce kendi ülkelerinin iç pazarını paylaşırlar.
Lenin’e göre modern kapitalizmin temel özelliği büyük kapitalistlerin bir araya gelerek oluşturdukları kartellerdir.
Lenin’e göre emperyalizm kapitalizmin gelişmenin zorunlu bir sonucu olarak ortaya çıkmış ve emperyalizm kapitalizmin en ileri aşamasını simgelemektedir. Emperyalizm kapitalizmin tekelci aşamasıdır.
Lenin’e göre emperyalizmin tanımının şu nitelikleri göz ardı etmemesi gerektiğini belirtmektedir: Üretim ve sermayede tekellerin oluşması; mali oligarşinin oluşması; sermaye ihracının özel bir önem kazanması; uluslararası kapitalist temellerin kurulmuş olması; toprak bakımından, paylaşmanın tamamlanması.
Emperyalizm, tekellerin ve mali-sermayenin (finans kapitalin) egemen olduğu, sermaye ihracının birinci planda önem kazandığı, dünyadaki tüm toprakların en büyük kapitalist ülkeler arasında pay edildiği bir genişleme aşamasındaki kapitalizmin adıdır.
“Barışçı ittifaklar, savaşları hazırlar ve savaşlardan doğar.”
Marsist-Leninist’lere göre, finans kapital emperyalizmin kaynağını ve uluslararası çatışmaların temel nedenini oluşturur.
Lenin’den önemli ölçüde etkilenen Sweezy de emperyalizmi dünya ekonomisinin gelişiminde bir aşama olarak tanımlamaktadır. Sweezye’ye göre bu aşamada (a) endüstri malları için dünya pazarında ileri kapitalist ülkeler rekabet halindedir; (b) tekelci sermaye hakim sermaye şeklidir; (c) birikim sürecinin zıtlaşmaları öyle bir derecede olgunlaşmıştır ki sermaye ihracı dünya ekonomik ilişkilerinin belirgin özelliğidir. Bu temel ekonomik koşulların bir sonucu olarak iki özellik daha ortay çıkmıştır: (d) dünya pazarında birbirinin ardı sıra, boğaz boğaza düşmanlık ve uluslararası tekelci birleşmelere yol açan ciddi rekabet ve (e) dünyanın işgal edilmemiş yerlerinin önde gelen kapitalist güçler (ve onların uyduları) tarafından paylaşılması.
Emperyalizm Teorilerine Yönelik Eleştiriler
Morgenthau, hatırlanacağı üzere farklı bir emperyalizm tanımı yaparak Lenin ve Hobson çizgisinden farklı olarak bir dış politika biçimi olarak gördüğü emperyalizmi “iki veya daha fazla devlet arasındaki güç ilişkilerini değiştirmeyi be statükoyu kendi lehinde bozmayı amaçlayan dış politikalar”. Morgenthau, emperyalizmi ekonomik bir temeledayandıran teorilerin kapitalizm öncesi emperyalist politikaları açıklamakta yetersiz kaldıklarını, hatta 1870-1914 arasındaki kapitalist dönemdeki emperyalist uygulamalara da inandırıcı bir açıklama getiremediğini iddia etmektedir.
Kapitalistlerin büyük çoğunluğu çıkacak bir savaşın kendilerine zarar vereceğini düşündüklerinden genellikle barıştan yanadırlar. Kapitalist toplum savaşa, silahlanmaya ve profesyonel büyük ordular oluşturulmasına muhalefet ederek bu yönde sosyolojik bir altyapı oluşturmaktadır.
Schumpeter eleştirisinde özellikle 1870’te sonraki savaşların büyük çoğunluğunun ekonomik nedenlerden kaynaklanmadığını belirtmekte.
Bağımlılık ve Tapısalcılık Teorileri
Sermayenin Uluslararasılaşması
Dünya ekonomisinin günümüze kadar üç aşamada; ilk aşama da, ticaret yoluyla kurulan ve sadece mal alışverişinin harekete geçtiği bir işbölümü söz konusu olmuştur. Bu iş bölümü kapitalistleşen bölgelerin gereksinimlerine uygun bir şekilde gelişmiştir. Bir başka deyişle azgelişmiş ülkeler kapitalistleşmiş ülkelerin gereksinimlerinin karşılandığı bölgeler olarak görülmüştür. Dolayısıyla işbölümünün boyutu kapitalistleşen ülkenin gereksinmesiyle ilişkili olmuştur. İkinci aşamada, kapitalizmin yerleştiği ülkelerden azgelişmiş bölgelere yapılan yatırımlar bu bölgelerin ticaret potansiyelini yükseltmiştir. Yani ticaret sermayesinin akışkanlığı dünya ekonomisinin sürükleyici gücü olmuştur. Bu dönemde azgelişmiş bölgelerde hakim olan ticaret sermayesi kapitalist ülkelerdeki üretici sermayenin gereksinimlerine uygun olarak hareket etmiş ve dünya ekonomisi içindeki iş bölümünü ilerletmiştir. Ticari sermayenin uluslararalılaşması. Üçüncü aşamada ise üretici sermayenin uluslararalılaşması söz konusudur.
II. Dünya Savaşı’na kadar ki dönemde dünya ekonomisini ve uluslararası iş bölümünü işlevsel bir bütün içinde devam ettiren ticaret sermayesiydi. II. Dünya Savaşından sonra ise üretici sermaye ülkeler arası nitelik kazanmaya başladı.
Çok Uluslu Şirketler ve Uluslararası Sermaye Hareketleri
Klasik ve neo-klasik dış ticaret teorileri uluslararası sermaye hareketlerini ve çok uluslu şirket yatırımlarını açıklamakta yetersiz kaldığı için..
Veron’un “Üretim Dönemleri Teorisi”
Yeni teknolojileri içeren malların üretimine ilk önce doğal olarak, en yüksek gelir ve teknoloji düzeyinde bulunan ülkede başlanmakta daha sonra, ihracat ve dolaysız yatırımlar yoluyla malın üretimi diğer sanayileşmiş ve nihayet azgelişmiş ülkelere kaymaktadır.
Firmanın tekelci gücü kaybolmaktadır. Bu dönem ise üretimin olgunlaşma dönemi. Büyük şirketi ihracat yerine yabancı ülkede kendine bağlı yavru şirketler kurarak dolaysız yatırıma sevk eder.
Üçüncü dönem, üretimin ve teknolojinin standardize olduğu dönemdir. Talebin gelir ve fiyat elastikiyetinin eşitlendiği, bu tek rekabet yolu malı daha ucuza üretebilmek.
Hymer-Kindleberger ve “Tekelci Rekabet Teorisi”
Bu teori yerli firmaların daha avantajlı olduğu düşüncesine dayanır. Çok uluslu şirket yatırımlarını ve bunun sonucu ortaya çıkan uluslararası üretim olgusunun arkasındaki nedenleri oluşturmaktadır. 1- Ürün piyasalarında tem rekabetten uzak bir ortam, 2- faktör piyasalarında da tam rekabetten uzaklaşmayı 3- dışsal ekonomiden yararlanmak.
Uluslararası Sermaye Hareketlerinin Marksist Teoriyle Açıklanması
Gelirin adil olmayan dağılımı ülkede tüketim talebinin gerekli hızla artmasını sağlayamadığından tekelci şirketler ellerinde biriken sermayeyi yabancı ülkelerde yatırıma yöneltmişlerdir. Ülkede tüketimin yeterli ölçüde artmayışından çok kapitalist ülkelerin deniz aşırı ülkelerde Pazar kapatma ve doğal kaynakları kontrol etme yarışının bir sonucudur. Eski kapitalizmde uluslararası mal ihracı sistemi temel niteliğini oluştururken tekelcilerin egemen olduğu tekelci kapitalizmde mal ihracının yerini uluslararası ölçekte sermaye ihracı almıştır.
Nihayet Magdoff’a göre, çağdaş emperyalizm belirgin yeni özelliklere sahiptir. (1) düşmanlık yerine emperyalist sistem (2) Amerika Birleşik Devletleri’nin, dünya emperyalist sisteminin örgütçüsü ve lideri (3) uluslararası olan bir teknolojinin ortaya çıkması.
Luxemburg’a göre kapitalist ülkelerin gelişmesi ancak azgelişmiş Üçüncü Dünya ülkelerinin varlığıyla gerçekleşmektedir.
Sermaye ihracı kapitalizmin ilk dönemlerinde de XX. Yüzyılsa ulaştığı tekelci aşamada da daima tek yönlü olarak azgelişmişlerden gelişmişlere doğru olmuştur.
Azgelişmişlik Sarmalı
Çünkü, gelişmiş ülkeler tarihin hiçbir döneminde azgelişmiş ülke olmadılar. Kendileri gelişirken bugünkü azgelişmiş ülkelerin geri kalmalarına neden oldular.
Azgelişmişliğin ilk niteliği kapitalizme geçişin özerk ve bağımsız bir yoldan değil, dışarıdan gelen bir koşullanmayla olmasıdır.
Frank’a göre azgelişmişlerin geri kalmışlığı gelişmiş kapitalist ülkelerin kolonileşme politikalarının bir sonucudur. Uydu ülkelerin gelişmelerinin ancak merkezle olan bağlarını gevşetmeleri durumunda olanaklı olacağını savunmaktadır.
Çok Uluslu Şirketler ve Uluslararası Sermaye Hareketlerinin
Azgelişmiş Ülkelerin Ekonomik Yapılarına Etkisi
Baran’a göre ise, sömürgelerdeki yatırımlar yalnız bu ülkelerin kalkınmalarına katkıda bulunmakla kalmamış aynı zamanda ticari kapitalizmi teşvik ederek bu ülkelerin endüstriyel kapitalizme geçmelerini önlemiştir.
Baran’a göre “kapitalist ülkelerle ilişkilerini koparıp yarattıkları artık değeri kendilerini üretken sektörlerde yatırıma dönüştürmedikçe mümkün değildir”.
Baran’ın önerdiği yeni sistem sosyalist sistemdir.
Fakat bu bağlar kapitalist bir dünya sistemi içinde yer aldığı sürece uydu tarafından gevşetilemez. Bağların gevşetilmesine neden olan şey yaşanan büyük ekonomik bunalım ve ardından gelen dünya savaşı olmuştur.
Yapısalcılık ve Merkez-Çevre Teorileri
Galtung’un Merkez-Çevre Teorisi ve Emperyalizm
Galtung’un yapısalcı emperyalizm teorisine göre dünya, Merkez ve Periferi olarak nitelenen iki grup ülkeden oluşmaktadır. Metropol ve uydu ilişkisi. Bu ilişki biçimini emperyalizm olarak nitelendirmektedir. Hegamonik bir ilişki… Merkez ülkenin merkezi ile Preferi ülkenin merkezi arasındaki ortak çıkar ilişkisi üzerine kurulmaktadır.
Galtung’a göre emperyalizm yapısal bir ilişki biçimidir.
Galtung, emperyalizmi Merkez ülkelerin Pariferi ülkeler üzerindeki hegemonyası* sonucu oluşan çıkar farklılaşması olarak tanımlamaktadır.
(* Kavramı ilk defa kullanan Gramsci. İşçi sınıfının örgütlenmesi sonucunda verilen mücadeleyle burjuvazinin hegemonyasının yerini de proloteryanın hegemonyasının** alacağını düşünmektedir. Gramsci, devleti bu anlamda egemen sınıfın hegemonyasını sürdürme aracı olarak görmektedir. Gramsci, hegemonyayı aynı zamanda bir devletin diğeri üzerindeki hakimiyeti olarak görmektedir.
** Lenin, “proleterya diktatörlüğü”.)
Galthung, feodal bir ilişki olarak gördüğü emperyalizmi, yine Merkez be Perferi ülkeler arasındaki ekonomik, siyasal, askeri, iletişimsel ve kültürel olarak üzere beş gruba ayırmaktadır.
Galthung’a göre, koloniyalizm, neo-koloniyalizm ve neo-neo-koloniyalizm.
Uluslararası alanda geniş kaynaklara sahip olan gelişmiş ülkeler azgelişmiş ülkelere yönelik bilgi akışını da kontrol edebilmektedirler. Merkez ülkelerin diğer Merkez ülkenin periferiyle bir ilişkiye girmemeye özen göstererek birbirlerinin etki alanlarına saygı göstermeleriydi.
Gri bölgeler, I. Dünya Savaşı öncesinde Almanya ve İngiltere arasındaki çatışmalarda II. Dünya Savaşı sonrasında ise ABD ile SSCB arasındaki özellikler Orta Doğu, Almanya, Kore, Vietnam, Tayvan, Afganistan gibi ülkeler üzerindeki çatışmalarda belirleyici bir rol oynamıştır.
Periferi ülkeler bu tür Merkez ülkelerin tek taraflı belirleyebilecekleri bir ilişki yapısının içine çekilmektedirler. Bu durum Pariferi ülkelerin kendi aralarında Merkez ülkelere karşı bir ittifak ilişkisi oluşturmalarını olanaksız hale getirmektir.
Wallerstein’in Merkez-Çevre ve Dünya Sistemi Modeli
Wallerstein anlamında dünya ekonomisi bir toplumsal iş bölümüdür. Kapitalist bir yapıya sahiptir.
“Kapitalist dünya ekonomisi” sistemi öncelikle Avrupa’da şekillenmekle beraber artık günümüzde evrensel bir boyut kazanmıştır. Temel mantığı dışarıya doğru ve mevcut sınırların ötesine doğru sürekli genişlemedir. Kapitalist dünya ekonomisi emek ile sermaye arasındaki toplumsal ilişkiyi ifade etmektedir. Artı değer bu ilişki sonucu proleteryadan kapitaliste akratılmaktadır.
Coğrafik bir tanımlama gibi gözükse de ilişkisel bir ayırımdır. Periferi bölgeden Merkeze artı değer transferi söz konusu olmaktadır.
“Üretim dönemleri” (product cycles) teorisinden dolayı Merkez ülkede üretilen bir ürün daha sonra Preiferiye kakabilmektedir.
Periferi ülkelerde yarı-proleteryanın oldukça fazla olması, yani ücretli işçi olmak isteyenlerin çokluğu ücretlerin düşük olmasına ve kapitalistin daha fazla kar elde etmesine tol açmaktadır.
Wallerstein’a göre Merkez ve Periferinin dışında bu iki bölgenin özelliklerini de yansıtan bir ara bölgede Semi-Periferi bölgesidir.
Wallerstein’a göre, tarihsel sistem dönüşümseldir ve 50-60 yıllık aralarla bazı dönemlere durgunluk bazı dönemlere ise üretkenlik hakim olmaktadır. Her durgunluk dönemi üretim süreçleri ağının yeniden yapılanmasına yol açmakta ve sermaye birikimine yol açan toplumsal ilişkilerin yeniden gözden geçirilmesine yönelik baskıları gündeme getirmektedir.
(Cox’a göre hegemonik güç, sömüren ülke değildir. Hegemonik güç devletler arası çatışmaları engelleyerek düzeni sağlamaktadır. Dolayısıyla hegemonya sadece dünya politikası için düzen anlamına gelmemekte; aynı zamanda dünya ekonomisi için düzen anlamına gelmektedir. Hegemonyayı temsil eden hakim üretim biçimi, dalga dalga diğer ülkelere de yayılmakta ve diğer ekonomileri kendine tabi kılan bir bağ oluşturmaktadır. Dünya hegemonyası kavramı, toplumsal, siyasal ve ekonomik yapıları içine alan bir kavramdır. Dünya hegemonyası, hakim üretim biçiminin sürmesini sağlayan ve sınırları aşan sivil toplum güçlerinin ve devletlerin davranışlarını etkileyen genel kurallar anlamına gelen evrensel normları, kurumları ve mekanizmaları temsil etmektedir.)
Modern devlet sistemi (kapitalist dünya ekonomisi) tarihinde üç hegemonik güçten söz edilmektedir. Bunlar XVIII. Yüzyıldaki Hollanda (Birleşik Eyaletler); XIX. Yüzyıldaki ;İngiltere (Birleşik Krallık) ve XX. yüzyılın ortalarından itibaren ABD* (Birleşik Devletler)dir. Bunların hegemonik pozisyonları askeri güçlerinden ziyade ekonomik güçlerinden kaynaklanmaktaydı.
(*Cox’a göre, 1945’ten 1875’e kadar süren ilk dönemde İngiliz hegemonyası söz konusuyken arkasından gelen 1875-1945 dönemi hegemonyanın olmadığı dönem olarak nitelendirilir. 1945-1960 dönemi ise Amerikan hegemonyasının geçerli olduğu dönemdir.)
Holtsi, kapitalist dünya sistemi modelinin sadece Batı-Güney ilişkilerini analiz etmeye alıştığını, Doğu-Doğu, veya Doğu-Güney ilişkilerine uygulanmadığını iddia etmektedir.
KLASİK REALİZM VE NEOREALİZM
Yapı olarak tanımlanan sistemin devletlerin dış politikası üzerindeki belirleyici ve sınırlayıcı etkisi üzerinde durulması, uluslararası politikada davranışsal düzenlikler olduğunun varsayması, dış politikadaki benzerliklere dikkat çekmesi, bilim felsefesinin ilkelerini önemsememesi, tarihsici bir yaklaşım yerine yapısalcı bir yaklaşım benimsememsi ve anarşi kavramına yüklediği anlam bakımından neorealizm klasik realizmden farklılık göstermektedir.
Klasik realizm insan doğasından hareket ederek devletin güç peşinde koşmasından kaynaklanan güç mücadelesi üzerinde yoğunlaşırken, neorealizm ise uluslararası yapıdaki anarşi olgusu üzerinde durmaktadır. Uluslararası yapıda sürekli bir düzenin bulunması, diğer taraftan devletlerin farklı çıkarlara sahip olma savaşlarına yol açmaktadır.
Klasik realistler de neorealistler gibi, “yapısal anarşi” veya sorunların çözümünü sağlayacak “merkezi bir otoritenin yokluğu” üzerinde durmakla beraber bunu bir sonuç olarak değerlendirerek devletlerin dış politikası üzerinde belirleyici bir etkisi olduğu üzerinde durmuyor oysa neorealistler anarşi olgusuna bir neden olarak bakarak devletlerin dış politikasını açıklamada önemli bir çıkış noktası olarak kabul edilmektedirler. “Güvenlik ikilemi” (security dilemma) ve ve “kendine güvenme” (self help: kendine yardım) kavramları üzerinde duran neorealistlere göre, her hangi bir devletin güvenliğini tehlikeye sokmaktadır. Dolayısıyla “nisbi kapasite” (relative capabilities) sorunun realist yaklaşımda merkezi bir öne sahip olduğunu vurgulamak gerekir. Ayrıca idealistlerin ve liberallerden farklı olarak realistleri için devletler arasındaki çatışmalar, kötü liderlerin hatalarından, bilgi eksikliğinden, yanlış algılamadan, eğitimsizlikten, sosyo-politik yapıdan ve tarihsel nedenlerden kaynaklanan bir durum olmayıp tamamıyla doğal ve olağan bir durumdur.
Morgenthau’ya göre rasyonel bir dış politika riskin minimize edilmesi, kazancın ise maksimum kılınmasıdır. Morgenthau’nun rasyonel politika varsayımında da ideoloji gibi unsurlara yer verilmemektedir. Realistler tarafından devletler üniter ve bütüncül bir yapı olarak görüldüğünden bunların politikaları, iç siyasal koşulların bir sonucu olmaktan ziyade dışsal gelişmelere verilen bir tepki olarak (bilardo topu varsayımı) düşünülmektedir.
Bununla beraber, klasik realizmin temel özelliklerinden olan, “moral unsurlarının siyaset dışı tutulması ve etikten arındırılmış bir siyaset anlayışı”. Bir taraftan bilimsellik kaygısıyla hareket ederken diğer taraftan pozitivizmin önemli ilkelerinden biri olan “değerden arındırılmış bilim” ilkesini yadsıması neorealizme yöneltilen önemli bir eleştiridir.
Uluslararası politikanın temel aktörünün devlet olarak görülmesi, devletlerin üniter yapılar olarak değerlendirilmesi, devletlerin ve devlet adamlarının rasyonel sayıldıklarının varsayılması ve devletlerin bencil ve kendi çıkarları doğrultusunda hareket eden birimler olarak kabul edilmesi, hem klasik realizmin hem de neorealizmin ortak varsayımları ve özellikleridir.
Neorealizm, devletin en temel amacı varlığını sürdürmektir. Devletler en azından varlıklarını korumak, ancak mümkünse genişletmek ve etkilerini arttırmak amacını gütmektedirler.
Neorealizmde; korkunun yanlış anlamadan, önyargıdan veya eksik bilgilenmeden kaynaklanabileceği bazı devletlerin yayılmacı politika izlemeyebileceği dikkate alınmaktadır.
Neorealizmde insan doğası faktörün dışlanıp uluslararası yapıya öncelikli bir rol tanıması; klasik realizmde ise uluslararası yapı ve insan doğası faktörlerinin birlikte düşünülmesidir.
Keohanne’e göre neorealizm, realizmi bir uluslararası politika teorisi haline getirme çabasıdır.
Genelde realistlerin gözardı ettikleri uluslararası siyasal değişim sorununu ele anan Gilpin ise, “Dünya Politikasında Savaş ve Değişim” adlı çalışmasında uluslararası sistemin oluşumundaki amaçları ile toplumsal ya da siyasal sistemin oluşumundaki temel amacın anynı olduğunu düşünmektedir.
Değişim tamamen çıkarların ve gücün dağılımına bağlı bir durum.
Gilipin, uluslararası siyasal değişime ilişkin bazı varsayımlardan hareket etmektedir. Bunlardan ilki, hiçbir devletin sistemin değişiminden bir çıkar elde edeceğini düşünmediği sürece sistemin istikrarlı, yani dirgin olacağıdır. İkincisi, herhangi bir devletin, elde edeceği faydanın katlanacağı zararı aşılması (net kazanç) durumunda sistemi çıkarları doğrultusunda değiştirmek isteyeceğidir. Üçüncüsü, bir sistemin uluslararası bir sitemi değiştirmek istemesinin ana nedenlerinin ülkesel, ekonomik ve siyasal anlamada genişlemesinin getireceği ek marjinal fayda eşit yada daha fazla olduğu noktaya kadar genişlemek arzusundan kaynaklandığıdır. Dördüncüsü, yeni değişimin doğurduğu fayda ile maliyet arasındaki dengeye ulaşıldığında genişlemenin duracağıdır. Sonuncu varsayım ise, uluslararası sistemde dinginsizlik ve istikrarsızlık çözülemediğinde sistemin değişeceği ve yeni dinginliğin yeni oluşan güç dağılımını yansıtacağıdır.
Gilpin’e göre dönüşüm, hegemonik savaşlarla ya da hegemonya savaşıyla (sistemin yönetecek hakim gücü/güçleri belirleyen savaşlar) gerçekleşir ve savaş sonunda yapılan araştırmalar yeni güç dengesini ve oluşturulan statükoyu ifade eder. Çünkü egemen güçlerin uluslararası sistemin yapısından kaynaklanan fayda/maliyet sorunu mevcut yapı içinde çözememeleri krize yol açmakta; krizin barışçıl yöntemlerle çözülmesi mümkün olsa bile tarihe bakıldığında savaş, kriz aşamanın temel aracı olarak görülmektedir.
REALİZMİN ELEŞTİRİSİ
Realizmi eleştirenler, özellikle Soğuk Savaş sonrasında uluslararası ilişkilerin marjinal konuları olarak görülerek alçak politika olarak nitelendirilen konuların, yüksek politika, olarak görülen askeri ve güvenlik konuları kadar önemli hale geldiğini ve bu ayrımı anlamsız hale getirdiğini ileri sürmektedirler.
Meksika için “Tanrı’dan çok ABD’ye yakın.”
Günümüzde çatışmadan ziyade işbirliği anlayışının uluslararası ilişkilerin temel normu olduğuna dikkat çekilmektedir.
Realizm 1939-1989 arası dönemdeki gelişmelerde uluslararası politikayı açıklayan temel bir paradigma. Realizm ve neorealizm Sovyetlerin yıkılmasını, silahsızlanmaya dönük radikal denebilecek gelişmeleri, yaşanan demokratik devrimleri, global işbirliğini ve uluslararası entegrasyonları içeren sitemin öngörememiştir.
Global gündemde meydana gelen gelişmelere dikkat çekenler, hegemonya mücadelesinin karakterize ettiği Soğuk Savaşın gündeminin yerini uluslaraşırı karşılıklı bağımlılık, çevre sorunları, AIDS, ozon tabakasının tahribi, uyuşturucu kaçakçılığı, doğal kaynakların etkin kullanımı, hız nüfus artışı, okyanuslar ve atmosferdeki kirlenme, uluslararası borç sorunları, ekonomik resesyon, uluslararası ticaretin serbestleştirilmesi ve insan hakları gibi konuların aldığına işaret ederek.
Keohane’e göre realizm başlı başına tatmin edici bir dünya politikası değildir.
Lakatos’un araştırma programı kavramından. Lakatos’a göre bir teorinin her türlü sınamaya karşı korunmuş ve reddedilmeyen varsayımlardan oluşan bir çetin özü ve bir de olası yanlışlamalara karşı teorinin çetin özünü korumak amacıyla oluşturulmuş koruyucu kuşak adı verilen varsayımları (negatif heuristic) bulunmaktadır.
2. Jeopolitik Teoriler
insan-çevre ilişkisini araştıran pek çok yazar, çevresel faktörlerin siyasal davranışlar üzerindeki belirleyici ve koşullandırıcı etkisi üzerinde durmuşlardır.
Jeopolitik, Rudolf Kjellen coğrafi oluşum ve mekan içinde devlerin bilimsel olarak tetkik edilmesi ifadesini kullanmaktadır. Jeopolitik, devletin varlığının doğa kanunları ve insanların davranışları açısından araştırılması ve değerlendirilmesidir. Haushofer’a göre coğrafi bölgenin ve tarihsel gelişmelerin etkisi altında değişen politikanın devlet üzerinde yaşadığı toprak parçası ile ilişkisinin araştırılmasıdır.
Siyasal coğrafyacılar coğrafyanın yanı sıra toplumsal, kültürel, ekonomik ve siyasal nedenlere yer verirken…
Jeopolitikçilerin coğrafya ile dış politika arasında doğrudan bir nedensellik ilişkisi kurmasına karşılık, siyasal coğrafyacılar coğrafya faktörünü diğer unsurlarla birlikte dikkate almaktadırlar.
ULUSAL GÜÇ, REALİZM VE JEOPOLİTİK TEORİ
Güç ve ulusal güç devlete bir şey yaptırmayı ya da bir davranıştan vazgeçilmeyi sağlayan araçtır. Başında askeri güç; siyasal yapı, ekonomik durum, coğrafik konum ve büyüklük, nüfuz ve teknolojik düzeyde aynı derecede önemli unsurlardır. Bu öğeler dikkate alınarak süper devlet(ler), büyük devletler, orta boy devletler ve küçük devletler olarak sıralanmaktadır.
Deniz gücünün unsurları adını verdiği öğeler; coğrafik konum, topografik özellik, ülke büyüklüğü, nüfus, askeri güç, ulusal karakter ve hükümetin karakteridir. Morgenthau’ya göre ise ulusal gücün öğeleri, coğrafya doğal kaynaklar, endüstriyel kapasite, askeri güç, nüfus, ulusal karakter, ulusal moral, diplomasinin niteliği ve hükümetin niteliğidir. Frederic H. Hartmann’a göre ulusal gücün öğeleri; askeri durum, altyapı (enfrastrüktür), demografik yapı, coğrafya, ekonomik durum, bilimsel-teknolojik düzey ve psikolojik durumdur askeri güç, termonükleer güç, psikolojik durum, kültürel özellikler, inanç sistemleri ve moral unsurlar olarak…
Jeopolitiğe realist anlayışın egemen olduğu söylenebilir. Jeopolitik teoriler de devlet, uluslararası ilişkilerin temel ve tek aktörü olarak görülmektedir.
Frankel’e göre, iletişim, ulaşım ve askeri teknolojideki gelişmeler de ülkenin coğrafik ve topografik özelliklerinin geçmiş dönemlerdeki önemini azaltmıştır.
Frankel coğrafyanın dış politikadaki önemini kabul etmekle beraber toprak genişliği ile dış politika arasında sürekli bir bağlantının kurulamayacağına inanıyordu.
Strausz-Hupe, Orta Avrupa, Baltık, Adriyatik ve Ege’yi içine alan bölgeyi ele geçiren devletin Avrupa’ya hekim olacağını ifade etmektedir.
Strausz-Hupe, Avrupa kıtasının tek bir gücün hakimiyeti altına girmesini ekonomik ve teknolojik dengeyi bozmasının yanı sıra Amerika Birleşik Devletleri’nin güvenliği açısından da tehlikeli olacağına işaret etmektedir.
JEOPOLİTİK DETERMİNİST TEORİ VE DIŞ POLİTİKA
Çevresel determinizm de denen jeopolitik determinizm, dış politika davranışlarını belirlemeye yönelik emprik araştırmalarsa çevresel koşullar ve coğrafyayı temel veri olarak almaktadır.
Mahan, denizlerin ve özellikle stratejik su yollarının denetimini elinde bulundurmayı büyük devlet olmanın önkoşulu olarak görmektedir. O dönemlerde okyanusa çıkışın sağladığı kolaylığında etkisiyle deniz ticaretinin avantajlarından Almanya ve Rusya’ya göre çok daha fazla yararlanan İngiltere ve Amerika Birleşik devletleri mutlak bir üstünlüğe sahip olmuşlardır.
(Mahan, ulusal güç ile coğrafyayı özdeşleştirirken, burada karalardan çok denizlerin önemi üzerinde durmaktadır.)
Mackinder’e göre tarih nerdeyse deniz güçleri ile kara güçleri arasındaki mücadelenin tarihi biçiminde gelişmiştir.
Mackinder analizinde, kenar kuşak teorisini ortaya atarak Mankinder’in “heartland” kavramına tutarlı bir alternatif getiren Nicholas J. Spykman “rimland” (kenar) kavramı üzerinde durmuşlardır.
Spykman’a göre, Avrupa ve Asya’da uzun bir süre güç dengesinin sürmesi nedeniyle, Transatlantik ve Transpasifik’te herhangi bir gücün tek başına egemenliği söz konusu olmamış ve bu burum ABD’nin bugünkü hegamonik pozisyonuna erişmesinde oldukça önemli rol oynamıştır.
(Spykman’a göre, Eski Dünya, Yeni Dünya’dan toprak bakımından 2,5, nüfuz bakımından ise 7 defa daha büyüktür. Bunun yanında endüstriyel kapasite bakımından dengede bulunsalar da kendi kendine yeterlilik bakımından Avrasya, Afrika, Avustralya’nın da içinde bulunduğu Eski Dünya daha yi durumdadır.)
Friedrich ratzel, Rudolf Kjellen, devletleri canlı bir organizmaya benzetmekte ve onların da tıpkı hayvanlar gibi hayatta kalma için mücadele etmek zorunda olduklarını… “dinamik sınırlar” Ratzel, Kjellen… Haushofer… iki savaş arası dönemdeki Alman yayılmacı politikasının düşünsel temelini oluşturmuştur.
(En önemli sorunun Almanya ve SSBC’nin dengelenmesi, bu iki devletin arasında kurulacak bir siyasal birliğin oldukça geniş bir coğrafyayı içine alan bir “Doğu Avrupa Federasyonu” olacağına dikkat çekiyor.)
coğrafya ile ulusal gücün özdeşleştirdiği Alman jeopolitik düşüncesi, ulusların yeterli hammadde, sanayi ve pazarına ulaşabilmek, büyük bir nüfusa ve özellikle “lebensraum”a (“hayat sahası”; “yeterli toprak parçası”) sahip olmak amacıyla sınırlarını genişletmelerini normal karşılamaktadır.
(Ratzel bir çalışmasında, sınırlar için, bunun bir ülkenin genişlemesinin gerçekçi olarak durduğunu gösteren hatlar olduğunu belirtmektedir.)
JEOPOLİTİK TEORİ VE EMPERYALİZM
Emperyalist genişlemeyi ve yayılmacı politikaları devletler için doğal kabul eden klasik realizm gibi jeopolitik teori de emperyalizm ve yayılmacı politikalara kılavuzluk eden bir uluslararası politika teorisidir.
Coğrafya, sömürgeci politikaların bilimsel altyapısını hazırladığından giderek emperyalizmin aracı haline gelmiştir.
Friedrich Ratzel’in “doğal genişleme yasası”na göre, savaşlar devletlerin coğrafik anlamda genişlemesinin gerekli bir aracıdır. Harlford Mackinder’in “global güç dengesi” teorisi de emperyalist politikaya kaynak teşkil eden bir yaklaşımdır. Teori, Amerikan karar vericilerinin Savaş sonrasında başlayan çevreleme politikasının da temelini oluşturmuştur.
JEOPOLİTİK DETERMİNİZM YERİNE
ANALİZ ÇERÇEVESİ OLARAK JEOPOLİTİK (ÇEVRESEL) OLASILIK
“Poisbilist” Lucien Febvre ve Vidal de la Blanche. Çevre, insan davranışlarının sınırlarını tek başına belirleyememekteyse de eylemler üzerinde sınırlı da olsa koşullandırmacı bir etkiye sahip olduğunu kabul etmek gerekir.
Sprout’lara göre coğrafya bize ne yapmamızı emreden bir öğe olmayıp tercihlerimizi oluşturmada yol göstericidir.
Olasılıkçı doktrine göre, çevre ve dış ortam karar vericiyi bir davranışa zorlayan bir öğe olmayıp karar vericinin önündeki olanaklara ve sınırlamalara işaret etmektedir.
Genellemelerde bulunmak mümkündür, örneğin coğrafyanın birinci yasası da denen, “mesafe uzadıkça devletin etkisinin azalacağı” veya “devlet ülkesel (alansal) olarak büyüdükçe etkileyeceği mesafenin artacağı” gibi.
Mekan unsuru analizin çerçevesini meydana getirmektedir. İkinci bir katkı ise model kurmaya ilişkindir. Jeopolitikçilerin üzerinde durduğu bir diğer nokta da mekansal heterojenik ve mekansak bağımlılıktır.
Siyasal coğrafyacılar, coğrafyanın belirleyici bir etken olmadığını fakat posibilistlerden bir adım daha ileri giderek en fazla koşullandırıcı bir etkiye sahip olabileceğini savunmaktadırlar.
JEOPOLİTİK DÜŞÜNCE OKULUNUN SINIFLANDIRILMASI
Jeopolitik düşünürler altı gurupta ele alınabilceği… Geofrey Parker bunları a) ikili düşünce (binarist) b) marjinlistler (marginalist) c) üçlü düşünce (trinary) d)bölgeciler (zonalist) e) merkezciler (centralist) ve son olarak f) çoğulcular (pluralist) olarak ele alıyor.
İkili düşünceye göre, iki güç odağına. Mackinder kara gücü ve deniz gücü… ikili ayrıma…
Marjinalist düşünce, dünyanın merkezi olarak kenar kuşağı…
Üçlü düşünce… üç güç merkezine… Bunlar, kısaca okyanuslar veya deniz alanları, kıtalar veya kara parçaları ve kenar kuşak…
Zonalistler dünyanın merkezi olarak, kuzey yarım kürenin ılıman ve alt tropilak kuşağını almaktadır. Karl Haushofer’in görüşlerine.
Merkezci okulun merkez-çevre… Wallerstein ve Modelski, Batılı kapitalist ülkeler Üçüncü Dünya olarak bilinen yoksun ülkeleri sömürmektedirler. Azgelişmiş veya gelişmekte olan Doğu Avrupa, Doğu Akdeniz ve Orta doğu ülkeleri ise yarı perifer (semi periferi) durumundadırlar.
Çoğulcu okula tarihsel olarak güç merkezli bir yerden bir başka yere sürekli kaymıştır veya kaymaktadır.
3. Oyun Teorisi ve Uluslararası İlişkiler
OYUN TEORİSİ VE TEMEL VARSAYIMLARI
Oyun teorisine, çatışmayı ve rekabeti öngören karar verme süreçlerine ve ilişki biçimine uygulanacak bir teori olarak bakılmıştır.
Bir tarafın kazancı diğer tarafın kaybı anlamına gelmektedir.
Uluslararası ilişkilerin temel aktörü olarak devleti kabul etmesi realizmin özelliklerini yansıtan bir teori görünümüne sahip olması.
Oyun teorisi, taraflar (players), stratejiler (strategies), kurallar (rules) ve sonuçlar (payoffs) olmak üzere dört temel unsura dayanmaktadır.
Bu tür oyunlara sıfır toplamı oyunlar denmektedir.
Oyun teorisi, oyuncuların rasyonel davrandığını, rakibin en olumsuz tutuma göre stratejinin belirlendiği ve çıkarın maksimum kılınması zararın minimuma indirilmesinin temel amaç olduğunu varsayar. Optimal denge noktası her iki oyuncu için de minimaks ya da maksimin noktasıdır.
Oyun teorisi araçlardan ziyade sonuçlarla ilgili bir teoridir.
Taraflar arasında güven ve haberleşme olmadığı için taraflar rakibin en olumsuz tutumuna göre stratejilerini belirleyeceklerinden…
Uluslararası politikada sıfır toplamlı çatışmalara pek sık rastlanmasa da bu hiç gerçekleşmeyeceği anlamına gelmez. Örneğin Fransa, 1871’de Alsace Lorein’i Prusya’ya kaptırdığında, bu durum topyekün savaşlara söz konusu olabilir.
Sıfır toplamlı olmayan oyunlar da denen değişken toplamlı oyunlarda ise, oyunun sonundaki toplam kazanç tarafların izleyecekleri ortak stratejilere bağlı olarak değişebilmektedir.
Bölüm II
ULUSLARARASI İLİŞKİLERDE
ÇATIŞMAYI AÇIKLAYAN TEORİLER
1. Realizm ve Neoriealizm
REALİZM
Uluslararası politika alanında özellikle 1940’dan 1970’lere kadarki çalışmaların ağırlık noktasını oluşturan klasik realist yaklaşımda güç kavramı ve bu bağlamda ulusal güç ve insan unsuru merkezi bir öneme sahip olmuştur. Devletlerin sahip oldukları kapasiteler büyük bir önem taşımaktadır. Realist yaklaşımı devletin kapasitesi ile askeri gücü özleştirseler.
Carr’a göre I. Dünya Savaşı sonrası düzenlemelerin iflası liberal ütopyacılığın da iflası anlamına gelmekteydi. Dolayısıyla II. Dünya Savaşı arasındaki realizm bir anlamda iki savaş arası dönemdeki düzenlemelerin başarısızlığına bir tepki olarak ortaya çıkmış ve moda bir yaklaşım haline gelmiştir. 1960’lı yıllara Carr ve Morgenthau’nun çalışmaları damgasını vurmuştur. Nocholas Spykman, Reinhard Miebuhr, Arnold Wolfers, Walder Lippmann, Jhon Hertz, Hedley Bull, raymond Aron ve Martin Wight bu dönemdeki çalışmalarıyla realizme öenmli katkılada bulunmuş. Winston Churchill ve George F. Kenan gibi diplomat ve siyaset adamaları da uygulamalarıyla ve politikalarıyla realizmi savunanlar arasında yer almışlardır. Çalışmaların ortak yönü uluslararası ilişkilerin anlaşılması için güç politikası ve güç unsuru üzerinde durulması gerektiğidir.
Realizm, devleti uluslararası ilişkilerin temel aktörü olarak kabul ederek, uluslararası ilişkiler ve uluslararası politikayı devletler arasındaki mücadele süreci olarak görmektedir. Realistler devlet içi dinamikleri göz ardı etmektedirler.
Realistler insanın kötü, günahkar, çıkarcı, saldırgan ve ilişkilerinde gücü ön plana alan olumsuz bir doğaya sahip. Klasik realizm, uluslararası politikayı insan doğasıyla açıklamaktadır. İnsana yönelik değerlendirmesi oldukça negatif olan realizme göre, insan doğuştan kötü aç gözlü ve hırslıdır. Sürekli kapasitesini arttırma güdüsüyle hareket eden devletler, olanakları ölçüsünde diğerlerini egemenliği altına almaya çalışırlar. Dolayısıyla böyle bir yapıda savaş ve çatışma olağan hale gelmektedir.
Realizme göre devlet adamını yönlendiren unsurlar korku, kuşku, güvensizlik, güvenlik ikilemi, üne kavuşma, prestij ve çıkar gibi unsurlardır. Kaldı ki realistler diğer bir devletin ki eğer bu aynı zamana potansiyel bir düşman ise, güçlenmesine seyirci kalmaktansa onu önlemek için savaşa başvurmayı meşru saymaktadır. Bunun en önemli örneği Thucydides’in çalışmasın da görülmektedir. Thucydides Atina2nın güçlenerek güç dengesini bozma olasılığına karşı Sparta ve müttefiklerinin savaşa başvurmasının bir zorunluluk olarak görmektedir. Machiavelli’de haklı ve haksız savaş gibi kavramlar üzerinde durulmamaktadır. Eğer bir savaş, ulusla çıkarın korunması için gerekliyse yapılmalıdır.
İdealist yaklaşım politikanın ahlaki standartlara uyması gerektiği. Realistlere göre, devlet adamı devletin çıkarlarını gözetmek zorunda olduğundan bireysel ilişkilerinde uyduğu ahlaki standartlara çoğu zaman uymayabilir; zira devlet adamı öncelikle ulusal çıkarı gözetmek ve devleti dış tehditlerden ne pahasına olursa olsun korumak zorundadır. Çünkü merkezi bir otoritenin bulunmadığı bir uluslararası ortamda sonucu belirleyen her zaman için devletin gücü olmaktadır.
Devlet ya da devlet adamını yönlendiren unsur, moral unsurlarından ziyade devletin çıkarları için yapılması gerekenlerdir.
Yalnız, otonom, egemen ve bağımsız hareket edebilme yeteneğine sahip siyasal varlıklar olarak gördükleri devleti tek uluslararası politika aktörü olarak kabul ederler.
Yöntem açısından bakıldığında realist teoriyi benimseyenlerin betimleme özelliğinden ziyade genelleme ve yararlılık özelliğine önem verdikleri görülmektedir. Davranışsalcılar özellikle klasik realizmi bilimsellik açısından yeterli bulmaktadır. Davranışsalcılığın eleştirisi karşısında varsayımlarını gözden geçirmek durumunda kalan klasik realizme bilimsel bir nitelik kazandırma çabasının da etkisiyle 1970’li yılların sonunda Kenneth Waltz’ın 1979’daki çalışmasıyla neorealizm ortaya çıkmıştır. Yapıtsal realist olarak da bilinen Waltz, realizmin temel varsayımını insan doğasına dayandırılması ve analiz düzeyi olarak sistem ve yapıyı esas alması bakımından daha bilimsel (davranışsalcı) bir teori geliştirilmeye çalışmıştır.
Realistler tarafından devletin varlığını sürdürmeye ilişkin olan ulusal güvenlik, konusu yüksek politika (high politics) olarak; ticari, mali, parasal ve sağlıkla ilgili konular ise alçak politika nitelendirilmektedir.
Realizmin diğer önemli bir varsayımı ise devletlerin tek tek güvenliğini sağlayacak bir merkezi otoritenin olmadığı uluslararası yapının anarşik olduğudur. Realistlere göre, uluslararası yapıdaki istikrarsızlıklar devletlerin düvenliği için tehdit oluşturmakta olup, devletler olası tehditlere karşı destek sağlamak için ittifak anlaşmaları imzalayabilirler. Ancak devletler güvenlikleri için bunlara çok fazla güvenmezler ve kendi güvenliklerini sağlayabilecek bir güce erişmeye çalışırlar. Realistler maksimum güce ulaşmak arzusuyla hareket eden tüm devletlerin birbirlerinin bu tür amaçlarına engel olmaya çalıştıklarını; bunun sonucunda ortaya çıkan güç dengesinin ise istikrarı sağlayan önemli bir unsur alduğunu iddia etmektedirler.
Tüm realistler için uluslararası kurumlaşmanın işbirliğinin gelişmesine etkisi oldukça marjinal düzeydedir.
Oysa liberallere göre, devletler mahkûmun ikilemi türlü bir ilişkide de işbirliği yapabilirler. Realistler, uluslararası anarşik yapıda istikrarı sağlayan ve devletleri işbirliğine ve kurumsallaştırmaya yönelten en önemli faktör birbirlerini dengelemeye dönük davranışlardır.
Tüm realistler iç politika ile uluslararası politikayı birbirinden ayırarak ele almaktadırlar.; fakat klasik realistler uluslararası politikayı da güç mücadelesi ve bundan kaynaklanan güç dengesiyle açıklarken neorealistler bu noktada anarşi kavramın başvurarak anarşinin devletlerin davranışlarını belirlediğini varsaymaktadır.
Vaquez, realizmin varsayımlarını üç başlık altında toplamaktadır. 1) Devlet, uluslararası politikanın temel aktörüdür. 2) İç politika ve uluslararası politika ayrımı yapılmaktadır. 3) Uluslararası ilişkiler güç mücadelesi olarak görülmektedir. Keohane de realizmin varsayımlarını araştırma programının çetin özü (hard coner) olarak nitelendirdiği üç noktada özetlenmektedir. 1) devlet merkezcilik varsayımı 2) rasyonellik varsayımı ve 3) güç varsayımıdır.
GÖÇ VE ULSAL KAVRAMLARI
Morgenthau’ya göre, güç, politikanın temel amacını ve herhangi bir siyasal davranışın temel güdüsünü oluştururken bir başka yerde güç kavramının bir ilişki biçimi veya amacı gerçekleştirmek için bir araç olduğunu ifade edebilmektedir. Kenneth Waltz güçlü bir amaç olmaktan ziyade bir araç olarak devletin varlığını sürdürmesinin ve güvenliğinin sağlanmasının aracı olarak görülmektedir. Waltz’a göre devletin nihai amacı güç değil güvenliktir ve bu konuda Morgenthau’dan farklı düşünmemektedir. Waltz’a göre güç, devletin daha fazla güvenliğine sahip olmasının bir aracıdır.
Morgenthau’ya göre ulusal güç, nicel ve nitel unsurlardan oluşmaktadır. Bunlardan coğrafya, doğal kaynaklar, endüstriyel kapasite, askeri hazırlık derecesi ve nüfus nicel unsurlar, ulusal moral, ulusal karakter, diplomasinin niteliği ve hükümetin niteliği ise niteliksel unsurları oluşturmaktadır.
Morgenthau ve Niebuhr gibi klasik realistler gücü bir devletin sahip olduğu başta askeri ve ekonomik güçten oluşan kapasite toplamı olarak görmektedir.
Gerçek gücü kullanabilen ve diğer ülkeler üzerinde etki oluşturan güç olduğunu ifade etmektedir. Raymond Aroın gücü bir diğer devlet üzerindeki etki yapabilme, onların davranışlarını değişikliğe uğratabilme ve isteklerini onlara kabul ettirebilme yeteneği olarak görmüştür.
Güç, etki ve kapasite gibi iki temel unsurdan oluşmaktadır.
Gücün en temel unsurlarından sayılan ilişkinin tek yönlü olmaması gerektiği gibi, bunu sonucunda oluşan etkinin de sürekli arz etmesi gerekmektedir. Abartılı verilere dayalı rakamlar veya kullanılacağı sanıldığı halde doğrudan daha fazla bir etki yapabilir ve abartılı bir güç söz konusu olabilir.
Örneğin; 1990–91 Irak krizi sonrasında Saddam’ı deviremediği için eleştirilen Amerikan yönetimi, 2001 Eylül saldırısıyla başlayan Afganistan krizinde Taliban’ı devirmede daha kararlı bir tavır ortaya koymuştur. SSCB’nin 1956’da Macaristan’ı işgaline aşırı tepki göstermeyen ABD, 1962 Küba Krizinde farklı bir politika izlemiştir.
Frenkel’e göre güç maddi ve maddi olmayan unsurlardan oluşmaktadır. Örneğin bir ülkenin endüstriyel kapasitesi, teknolojik düzeyi, ekonomik durumu ve nüfusu gibi öğeler olumsuz olması halinde tek başına askeri kapasitenin iyi durumda olması fazla bir değer taşımayabileceği gibi, Çin Kalk Cumhuriyeti ve Hindistan’ın çok büyük nüfusa sahip olmaları, diğer kapasiteler bakımından yeterli olmamaları nedeniyle bu ilkelerin güçlü devletler arasında sayılmaları için yeterli olmamaktadır.
Keohane ve Nye’in karşılıklı bağımlılık teorisi çerçevesinde gücün salt kapasite olmadığı ortaya konmaktadır. Daha fazla kaynağa sahip olan devletin diğeri üzerine baskı uygulaması karşılıklı bağımlılık nedeniyle her zaman gerçekleşmeyebilmekte-dir. Diğer bir ifadeyle karşılıklı bağımlılıktan dolayı daha fazla bağımlı olan, daha fazla etkiye açık hale gelmektedir. Japonya’nın Orta Doğu sorunlarına ilişkin yaklaşımlarında Arap tezlerine daha yakın bir politika izlemesi bölge petrolüne olan aşırı bağımlılığından kaynaklanmaktadır.
Gücün karşı taraf üzerinde bir etkiye sahip olabilmesi için amaçladığı gibi algılanması gerekir.
THUCYDIDES, MACHIAVELLI, HOBBES,
MORGENTHAU, WALTZ VE CARR
Thucydides
Pleponezya Savaşları adlı çalışmasıyla realist literatüre yaptığı katkıyla realist okulun ilk mensubu olarak bilinen Thucydides (MÖ 471-400), Sokrat ile Aristo arasındaki dönemde yaşamıştır. Sparta ve Atina arasında yirmi beş yıl süren savaşın yirmi bir yılının ele alındığı çalışması, askeri ve siyasi güç mücadelesinin en iyi yansıtıldığı ilk örnek çalışma niteliğindedir.
Thucydides’e göre savaşın nedeni Atina’nın güçlenmesinin Sparta’da yarattığı kuşku ve güvenlik kaygısıdır. Sparta Helen dünyasındaki egemen konumunu kaybetmek endişesine kapılmış ve gücünü arttırmaya ve ittifaklar oluşturmaya dönük karşı önlemlere başvurmuş.
Nicco Machiavelli
Bir İtalyan siyaset felsefecisi olan Nicco Machiavelli (1469-1527) ayrı ayrı kent devletlerine bölünmüş olan XVI. Yüzyıl İtalya’sında yaşamış olup Floransa Cumhuriyeti’nin 1512’de yıkılmasına kadar bürokrat ve diplomat olarak görev yapmıştır.
Rönesans İtalya’sındaki yoz uygulamaları kaleme alan yapıtta o günkü düşük ahlaksal uygulamalara felsefi aklama getirmekte ve kitleler üzerinde güç kazanmayı ve sürdürmeyi amaçlayan devlet adamlarına uygulamalarında yok gösterecek bir kılavuz sunmaktadır. Bu nedenle “amaç aracı aklar” diyen bir felsefi anlayışı temsil eden “Machiavellizm” bazılarına göre yüz kızartıcı bir terimdir. Machiavelli, tıpkı modern felsefeci Nietzche gibi, güce başlı başına bir amaç olarak hayranlık duydu ve onu ahlaksal ölçülerle ya da etik unsurlara bakılmaksızın kazanılacak bir şey olarak gördü.
İyi yönetici sorumluluk ahlakı doğrultusunda hareket ederek devletin bekasını sağlayan yöneticidir. Klasik anlamda iyi ve ahlaklı bir kişi olsa bile bu noktada becerikli değilse kötüdür.
“Demek ki prens, merhametli, dindar, namuslu, insanlıklı görünmelidir; fakat mutlaka böyle olması gerekmez.” Prensin dilinde barış ve sadakat gibi sözcükler eksik olmamalıdır.
Machiavelli’ye göre, devletin varlığını sürdürme ve hayatta kalma amacı diğer tüm amaçların önünde gelir.
Thomas Hobbes
Bir İngiliz siyaset felsefecisi ve soylu bir aileye mensup bir kişi olan Thomas Hobbes (1588-1674) Oxford’u bitirdikten sonra yazmaya başladı. Leviathan’ı, II. Charles’ı memnun edeceği umuduyla yazmıştı. Kilisenin devlete bağlı olmasını savunmuş olsa da “yurttaşları için barış ve güvenlik sağlayamayan tüm hükümetlerin değiştirilmesini”.
Hobbes’un ünlü eseri Leviathan, siyaset alanında ilk genel teori olarak kabul edilmektedir. Machiavelli gibi Hobbes’un da insan doğasına yaklaşımı olumsuzdur. Hobbes, insanın kendi varlığını ayakta tutma ve sürdürme güdüsünün tüm eylemlerini belirlediğini savunur. “Herkesin herkese karşı savaş durumu başlar. Bu durumda “insan insanın kutru”dur. Bu varlığı koruma güdüsü, insanları bir sözleşmeye ellerinde bulunan güce başvurma yetkisinden bir devlet adına vazgeçmeleri ve onu bir egemene devretmelerine yok açmıştır. Doğa durumundan yurttaşlık durumuna geçilmiştir.
Doğa durumu herkesin herkesle savaştığı; kuşku, korku ve şiddetin söz konusu olduğu oldukça güvensiz bir ortamdır. Bu durumdan kurtulmak için her türlü yetkilerinden vazgeçerek bunları Leviathan’a (en üstün yönetici ya da devlet otoritesi) devrederek “commonwealth” oluşturdular.
Macliavelli gibi Hobbes için de “hakkın kaynağı güçtür”; yani güç hakkı doğurur. Zor ve aldatma savaşta başlıca iki erdemdir. İnsanı bencil olarak görmekte olan Hobbes’un ahlak felsefesi Machiavelli’ye benzemektedir.
Commonwealth, tüm yetkileri kullanan egemenin (leviathan) bu konuda kimseye hesap vermek durumunda olmadığı ve sınırsız ve mutlak egemenliğe sahip olduğu bir duruma işaret etmektedir.
Hobbes, egemenliğin kaynağını halkta görmesi açısından seküler bir yapı öngörmektedir.
Egemen güç demokratik ya da otoriter olabilir. Hobbes için söz konusu olan Lanieathan’ın egemenliğin tartışılmaz oluşu ve bireyin de bütün yetkilerini bu egemen erke devretmiş olmasıdır. Devletin olmaması veya herhangi bir şekilde yıkılması halinde toplum yeniden savaş durumu olan doğa durumuna geri döner ve tekrar üstün bir otorite çıkarır.
Hobbes’a göre bir Leviathan, ya da hegermonik bir gücün veya bir dünya devletinin olmadıpı uluslararası ilişkilerde doğa durumu devam etmekte olduğundan anarşi sürmektedir.
Mahkum ikilemi modelindeki mahkumlar gibi her bir devlet dış dünyadan izole olmuş gibidir; niyetleri hakkında bilgi sahibi olmadığı diğer devletlere karşı kuşkuyla yaklaşmakta ve kararlarını kendi mantığına dayandırmaktadır.
Edward H. Carr
“Yirmi Yılın Krizleri. 1919–1939” adlı çalışmanın sahibi olan Edward Hallet Carr, çalışmasını 1939’da Avrupa’da savaşın gölgesinde tamamlamıştır. 1. Dünya Savaşının korku, endişe ve güvensizlikten kaynaklandığını belirterek diğer realist yazarlar gibi o da güç unsurunun önemi üzerinde durmaktadır.
Carr, ilk bakışta güvenlik endişeleriyle ve meşru savunma amacıyla başlayan I. Dünya Savaşı’nın bir süre sonra saldırı savaşına dönüştüğüne dikkat çekerek, önce savunma amacıyla savaşa girmiş olan Avrupa devletlerinin de bir süre sonra bazı toprakları ele geçirmek amacıyla hareket etmeye başladıklarını ifade etmektedir. Carr, kendisinin ütopyacılık olarak adlandırdığı idealist teorilerin acımasız bir eleştirisini yaptığı değer ve güç unsurlarının ütopya ve gerçeklik gibi birbirlerinden farklı kavramlar ve olgular olduğunu ifade etmektedir.
Politikayı etiğe üstün gören Carr’a göre, yöneticiler güçlü oldukları için yönetmekte, yönetilenlerde zayıf oldukları için tabi olmaktadırlar.
Carr’a göre, politika etiğin değil, etik politikanın bir fonksiyonudur.
Ütopyacıların (liberallerin veya idealistlerin) “çıkarların uyumu” (birey kendi çıkarları için çalışırken toplum çıkarları için de çalışmış olur. Kendi çıkarı peşinde koşan devlet uluslararası toplumun çıkarlarına da çalışmış olur) doktrinini eleştiren Carr’a göre, ütopyacıların böyle kendi çıkarlarını dünyanın geri kalanına kabul ettirmek amacıyla bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde evrensel çıkar adı altında gizlediğini ileri sürmektedir. Carr, İngilizce konuşan milletlerin kendi çıkarlarını, insanoğlunun iyiliği kisvesi altında gizlemekte usta olduklarını ve bu tip bir ikiyüzlülüğünün Anglo-Sakson aklına haz bir özellik olduğunu belirtmektedir.
Hans J. Morgenthau
Realist okulun en önemli temsilcilerinden sayınla Hans J. Morgenthau, öncelikle, insanın ve politikanın doğasına yaklaşım bakımından birbirlerinden ayrılan iki ekol arasındaki farklılıklara dikkat çekmektedir. Birinci ekol, insanın doğası itibariyle iyi olduğunu kabul etmektedir.
İkinci ekole, yani siyasa gerçekliğe göre ise, dünya rasyonel bir bakış açısından kusurlu ve noksandır. Bunun nedeni ise insanın doğasında aranmalıdır. İnsan kötü, günahkar ve ilişkilerinde çıkarı ve gücü ön plana alan bir doğaya sahiptir.
Siyasal gerçekliğin ilklerinden birincisi, genel olarak toplum gibi, politikanın da, kökenleri insan doğasında bulunan objektif yasalarca yönetildiğine inanılmasıdır.
İkincisi, siyasal gerçekliğin hareket noktasını güç olarak tanımlanan çıkar kavramının oluşturduğudur.
Üçüncü olarak siyasal gerçekliğe göre, çıkar kavramı gerçekten de politikanın özrüdür ve zaman ve mekâna bağlı değildir. Bütün devletlerin dış politikalarında, ne şekilde ifade edilmiş olursa olsun, bunun etkilerini görmek mümkündür.
Dördüncüsü, Morgenthau, evrensel moral prensiplerin devletlerin dış politikadaki eylemlerine aynen uygulanmasının mümkün olmadığını belirtmektedir ve bu prensiplerin zaman ve mekana bağlı olarak ortaya çıkan somut şartlara göre ayıklanması gerektiğini belirtmektedir.
Siyasal gerçekçiliğin beşinci ilkesine gelince, Morgenthau’ya göre, siyasal gerçekçilik bir devletin siyasal eylemlerini, yani ahlaki hareket edip etmediğini evrensel ahlaki prensiplerle ölçmeye kalkamaz.
Altıncı ve son olarak Morgenthau, siyasal eylemlerin siyasal kriterlerle değerlendirilmesi gerektiği üzerinde durulmaktadır.
Diğer gerçekçi yazarlar gibi Morgenthau da, devletin sahip olduğu kapasitenin devletin dış politikasının belirlenmesinde önemli bir faktör olduğu üzerinde durulmaktadır. Morgenthau da, devletin sahip olduğu kapasitenin devletin dış politikasının belirlenmesinde önemli bir faktör olduğu üzerinde durmaktadır. Bunlardan, coğrafya, doğal kaynaklar, endüstriyel kapasite, askeri hazırlık derecesi ve nüfuz niceliksel öğeler olarak dikkate alınırken; ulusal karakter, ulusal moral, diplomasinin niteliği ve hükümetin niteliği, niteliksel öğeler olarak dikkate alınmaktadır.
Morgenthau da tüm diğer gerçekçiler gibi, güç dengesinin uluslararası sistemde barışın korunması bakımından etkin bir teknik olduğu üzerinde durulmaktadır.
Morgenthau’ya göre diplomasinin barışın korunmasında etkili olabilmesi için dört önemli noktanın göz ardı edilmemesi gerekir. 1) Dış politika amaçları ulusal çıkar çerçevesinde tanımlanmalıdır. 2) dış politika yeterli ölçüde güçle desteklenmelidir. 3) Devletler dış politikalarına başkalarının gözüyle de bakmalıdırlar. 4) devletler kendileri için hayati olmayan konularda uzlaşma yanlısı olmalıdırlar.
Kenneth Waltz ve Neorealizm
Kenneth Waltz’ın “Theory of Internetional Politics” adlı 1979’da basılan çalışması, 1980 sonrası döneme egemen olacak bir tartışmayı başlatmıştır.
Uluslararası yapı devletlerin benzer koşullarda kendi özsel farklılıklarına rağmen benzer politikalar izlemesinin kaynağını ve nedenini oluşturmaktaydı. Aslında Waltz’a göre indirgemeci olan yalnız dış politikayı insan doğasına ve devletin kapasitesine dayandıran klasik realistler değildi; klasik liberaller, Marksistler de bezer şekilde indirgemeciydiler. Waltz bu nedenle sistemin dış politika üzerindeki sınırlandırıcı ve koşullandırıcı etkisine dikkat çekmekteydi.
İç siyasal sistemin temel kuralı hiyerarşi olmasına karşılık uluslararası sistemin ana ilkesi anarşidir. Hiyerarşik bir yapıya sahip olan ulusal sistemde emir ve itaat ilişkisi hakimdir. Oysa uluslararası anarşik yapıda ast-üst ilişkisi ya da itaat eden-edilen ilişkisi söz konusu değildir.
Waltz’a göre güç dengesi süreklilik göstermekte; Waltz’a göre ister iki kutuplu olsun isterse çok kutuplu olsun her ikisinde de güç dengesi sistemin ana özelliğidir. Çok kutuplu sistemlerde söz konusu olan karşılıklı bağımlılığın artması da istikrarı azaltan bir diğer unsur olarak değerlendirilmektedir.
Waltz’a göre bu anarşik uluslararası sistemde her bir devletin öncelikli amacı egemenliği ve güvenliğini korumaktır.
Realistler uluslararası politikayı kabaca devletler arası etkileşim süreci olarak görmekteydi. Oysa, neorealistler devletler arası etkileşime bakarken yapısal nedenleri (system-level: structural causes) ve tek tek devletlerin kendilerinden kaynaklanan birim düzeyindeki nedenleri (unit-level causes) ayrı ayrı ele alıyorlar.
Waltz’a göre bu nedenle klasik realist düşünce tümevarımcı, neorealizm ise daha çok tümdengelimcidir.
Neorealist düşünce okuluna göre ise “güç” başlı başına bir “amaç” olmaktan ziyade, mümkün olduğunda ve gerektiğinde başvurulabilecek bir “araçtır”. Olağan üstü durumlarda devletlerin nihai endişesi “güç” değil “güvenliktir”.
Ayrıca neorealistlere göre uluslararası yapı devletlerin davranışlarını yumuşatmaktadır. Waltz’a göre, yapı devleti etkilerken devlet de yapıyı etkilemektedir ve bu nedenle bunlar arsında kesin sınırlar çizmek pek olanaklı değildir.
Tıpkı diğer realistler gibi Waltz da uluslararası yapıyı “anarşik” olarak nitelendirmektedir. Bunun uluslararası düzeyde mevcut merkezi ve otoritenin ve bireyleri ve kurumların ne zaman ne yapacaklarını ayrıntılı olarak yazıldığı anayasal metinlerin ve bir ast-üst ilişkisinin bulunmamasından –k, bu da devletlerin egemen olmasından kaynaklanmaktadır- ileri geldiğini belirtmektedir.
