Gözlerimi kapadığım anda beynimdeki tüm sinir hücrelerinin tek bir amaç için savaş verdiklerini biliyorum. Rüya görmek. Çoğu zaman kabuslardan farkı olmayan rüyaların içinde kayboluyorum. Aslında tek amacım kendimi huzurlu hissedebileceğim bir rüya görmek. Belki cennette olmasa da ona benzer bir yerde fikren bir saat geçirmek ve başımı herhangi bir yere yasladığımdaki o yorucu karmaşa…
Gözlerim kapanıyor. Nerede olduğumu bilmiyorum. Ansızın geçen karelerin algılanmasıyla meşkul beynim. Vücudumu hissetmiyorum. Ellerimi, kollarımı, ağırlaşmaya başlamış ayaklarım yavaş yavaş kendini bırakıyor. Etrafımda dönen şekiller…
Derin bir uğuldamayla, boşluğa düşmüş ruhumun korku ve ilkilmesiyle uyanıyorum, ardından aynı uğultuya karışan bir müzik, uğultunun kaynağının çep telefonum olduğunu çağrıştırıyor bana. “La La” (Cortney Tidwell)yarı nakaratına kadar çalıyor. Ben açmak istemediçe, o da susmaya pek niyeli gözükmüyor. Müzik neyse de şu titreşimin korkunç gürültüsü…
“Efendim.”
“Merhaba, n’aber? Uyandırdım mı?”
Uzaktan gelen kadının sesi, algılarım dahilindeki bir ses tonuna benzemiyordu. “İyiym sen? Evet uyuyordum.”
“Bu saatte uyunur mu canım? Bak bir saat sonra sendeyim, bir film gösterimine gideceğiz.”
“Ya ben evden hiç çıkmasam kendimi iyi hissetmiyorum pek.”
“Sürekli evdesin canım, evde dura dura iyi hissetmiyorsun kendini bak biraz dışarı çık iki insan gör nasıl açılacaksın. Hem bu film çok eski bir film. İlginç yıllardır kayığmış yeni çıkmış ortalığa bu ilk gösterim.”
“Ya ama…”
“Anlamam ben görüşürüz bir saat sonra.” Lafı ağzıma tıkıyor ve telefonu kapatıyor. Bir süre yatakta duvarımda asılı sönük yıldızlara bakıyorum ve…
Etiket arşivi: Hikaye
Vagon
(biraz zorlayarak oldu ama neyse)
Ne kadar uzaksın. Gözlerin, ellerin. Aklıma yer eden sadece varlığın. Hayal meyal. Hiç bir şeyini hatırlamıyorum. Yazmak istediğimde bir boşluktan ibaretsin. Bazen yolda yürüyen biri, bazense markette aldığım ürünleri geçiren kasiyer oluyorsun. Hep güzel hayal ediyorum seni.
Çoğu kez yine hayalden ibaret olduğunu düşünüp kendimi akli testlere tuttuğum doğru. Vardığım sonuç ise her zamanki gibi olumsuz. Peki bu özlem neden? Cevaplayamadığım sorulardan biride bu…
On beş haziran akşamıydı hatırlıyorum. Sıcak bir geceydi. Hava durumları mevsim normallerinin dışında sıcaklık beklendiğini zaten söylemişlerdi. Güneş kendini kaybetmeye başlamıştı ancak giderken ısısını yanına almıyordu da…
Son trende gözümün alabildiğince bir boşluk vardı. Yalnızlık hissi beni yavaş yavaş esir almıştı. Öncelikle sırf gürültü olsun diye walkmanimin kulaklıklarını taktım. Radyoda çalan son derece gürültülü bir parça tüm dünyayla ilişkimi biraz olsun kesti. Ancak kendimi bir türlü müziğe kaptıramıyordum. İçimde bir güvensizlik, her an için vagonun içini kontrol etmemi söylüyordu bana. Bir süre sonra kulağımdaki bu gürültüyle aslında hakimiyet kurmam gerektiğini düşündüğüm vagona hakim olamadığımı anladım. Hızlı bir şekilde onları kulaklarımdan çıkartıp etraftaki sesleri dinlemeye başladım. Trenin raylara dokunuşu, pistonları çekişi, açık pencereden sızan yüzümü döven ılık rüzgar…
Rüzgar yüzüme öyle şiddetli çarpıyordu ki, gözlerim sulanmaya başlamıştı. Bir an içim yerimden kalkıp pencereyi kapatma fikrine düştüm ancak yerimde o kadar rahattım ki bunu yapmadım. Biliyorum şimdi ayağımı kıpırdatıp, bir milim oynasam eski rahatımı bulamayacaktım.
Vagonun ışıkları söndü. Camdan üzeriye dolan uzak ışıklar belirsizleşen şekillerle vagonun içine misafir oluyor, çoğu ürkütücü olan ancak gelip geçici bu misafirler bir an için oyalanmamı sağlıyordu. Şimdi bir ağaç, şimdi bir kuş, şimdi bir deve…
Hayal gücüm görebildiklerimle sınırlıydı elbet ve bildiğim isimleri yakmam beni rahatlatıyordu. Oysa boş vagon içimdeki tarifsiz duyguyu zaman geçtikçe arttırıyordu.
On dakika olmasına rağmen vagonun ışıkları yanmamıştı. Öndeki vagon da, hatta arkadaki vagonda da ışıklar yanmıyordum. Treni tam bir karanlık kaplamıştı. Bir süre sonra şehrin ışıkları da iyice uzaklaşmaya başladı. Koridorları aydınlatan hafif bir kırmızı ışık yandı ardından. Her ne kadar şu anki görünüm bir korku filmini andırsa da bu küçük ışıklar bana güven vermişti.
Yerimden kalktım. Çantamı sırtıma astım,diğer vagonlarda birilerini, oralarda da insanların varlığını görmek iyi gelecekti bana.
Üç vagon ilerlemiş ve ortalıkta gezinen bir kediden başka kimseyi görmemiştim. İnsan görememem beni ne kadar ürküttüyse, bu kediyi görmem de beni aynı şekilde mutlu etmişti. Türünüzü göremeseniz bile, bir canlıyı görmek sizi rahatlatıyor.
Sırtımı cama vererek ikili koltuğa oturdum. Kedi önce etrafımda dolaştı ve sonra karşımdaki koltuğa oturdu. İyi siyah gözleriyle bana bakıyordu. Gözleri yer yer parlıyor ama bu bana korkudan çok güven veriyordu. Biraz da insan aramamın saçma olduğunu düşünmeye başladım. Evet bulabilirdim belki ama onun ne olduğunu nereden bilebilirdim ki? Hırsız, psikopat, katil… Bir yerde yalnız olmak daha güvenli, hele şu kediyle olmak daha da….
Yirmi dakikadır karanlıkta ilerliyorduk. Trenin nerelerde olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. Kendimi bilinmezliğe doğru ilerliyormuş gibi hissediyordum. Bu yolculuk her yere olabilirdi. Her ne kadar İstanbul’a diye yola çıksam da içimden bir ses aslında farklı bir yöne gittiğimizi söylüyordu bana. Aslında içimden gelen sesler her zaman beni yanıltmıştır. Her ne olursa oldun şimdi içimdeki bir başka ses ise, diğer sesin doğru olduğunu söylüyordu. Kafam karışmıştı. Günün yorgunluğu üzerime çökmeye başlamış, bu saçma fikirler beni ayakta tutuyordu. Aslında biraz uyusam fena olmazdı.
Korkuyordum. Nereye gittiğim konusundaki bilinmezlik beni korkutuyordu. Aslında son zamanlarda hayatı boş vermiştim. Şimdi ise bu korkunun sebebini anlamıyorum. Beni dışarıdan görenlere korkusuz izlenimi verdiğim doğru ancak şimdi kendime korkak bir tavuktan başka bir şey olmadığımı kanıtlamaktan başka işe yarmıyorum. Neyse ki yalnızım. Şu karşıdaki kedide konuşamayacağına göre…
Gözlerimi kapattığım anda bir parlaklık göz kapaklarımın ardından gözlerime doldu. Gözlerimi biraz daha sıkıca yumdum. Az önce gözlerimi kapamakta tereddüt eden beynim şimdi aynı tereddütü göz kapaklarımı açmakta yaşıyordu. Parlaklık gitmişti. Zaten topu topu iki saniye sürdüğünü söyleyebilirim. Gözlerimi yavaşça açtım. İlk karşılaştığım karşı koltukta oturan kedinin parlayan gözleriydi. Korkup kendimi cama doğru biraz daha yapıştırdım. Neyse ki onun kedi olabileceği düşüncesi aklıma çabuk gelmişti ki bende kendimi camdan dışarıya sallandırmaktan kurtulmuştum.
Vagonun içi biraz daha aydınlanmıştı. Kırmızı ışıkların yanında beyaz ışıklar da yanmıştı. Yanan ışıklarla birlikte güvenimde artıyordu. İki dakika sonra piston sesleri yavaşlamaya başladı. Yavaşlıyorduk. İçimden bir ses durduğumuzda kendimi dışarıya atmam gerektiğini söylüyordu ama dışarıya göz gezdirdiğimde koca bir karanlıktan başka bir şey yoktu. Trenden inemezdim artık nereye gidiyorsa gitmek zorundaydım. Üç dakika sonra durduk. İnsan korkunca zamanla daha fazla haşır neşir oluyor.
Eski bir istasyonu. Duvarlarındaki sıvalar dökülmüş tavanında asılı bir florasan yanıp sönüyordu. Koku filmlerindeki hastahaneler gibiydi. Bu kanıya nereden kapıldım bilmiyorum.Belkide kapı açıldığında burumuma gelen ilaç kokusundan dolayı…
Kedinin gözleri bir kez daha parladı. Uzaktan ayak sesleri geliyordu. Bir kişiye ait ayak sesi. İnce ayak sesinden ya bayandı gelen ya da kösele ayakkabı giymiş bir adam. Bu ses yumurta topuklu bir ayakkabıdan da çıkıyor olabilirdi. Eğer gelen böyle biriyse. Gecenin bir yarısı hiç kimsenin olmadığı bir durakta. En kötü ihtimalle şu uçsuz bucaksız karanlığa bir ceset fırlatmış olabilirdi. Peki ya cesedi nasıl getirecekti? Trenle olabilir, bir bavulda… Bavulu fırlatıp attı ve şimdi diğer trenle de geri dönüyor. Saçmalamamalıyım… Belki de arabayla geldi arabada öldürdü ve bıraktı. Dönüşü ise trenle yapıyordu…
Zaman uzuyordu sanki. Ayak sesleri bir türlü bitmemiş ve giderek bana yaklaşıyordu. Kedi kafasını kaldırdı tekrar gözlerini parlatarak kapıya doğru sanki bir kavgaya hazırlanırmışçasına bir ses çıkardı. Kedinin bu tavrı beni daha da korkutmuştu. Belki biz insan olarak hissedemeyebilirdik ama onlar hayvan olarak kötülüğü daha iyi hissediyordu.
Elimi çantama attım. İçinde kesici delici bir şeyler olmalıydı. Hiç olmadı bir kalem bile benim işime yarayabilirdi. Biraz kurcaladıktan sonra daha iyisini, bir tornavida bulmuştum. Bu arada ayak sesleri kesilmiş, sessizlik bana ilk defa bu kadar güven vermişti ama bu kısa sürdü. Şimdi ayak sesleri vagonun içinden geliyordu. Vücudumdan soğuk bir ter boşandı. Kedi dikkatlice vagona binen şeye bakıyordu. Ben ise cesaretimi toplayıp kafamı çevirememiştim. Şakaklarımdan ter damladığını hissediyordum. Ayak sesleri durdu. Diğer sesler ise pistonların seslerine karıştı. Galiba o şey oturmuştu.
On dakika olmuştu henüz cesaretimi toparlayıp kafamı o şeye doğru çevirememiştim. Kedi gözlerini parlatarak bana baktı. Ardından orada oturan şeye. Gerneşti, ayaklarını ve vücudunu yaladı. Sonra koltuktan atladı. O şeye doğru yürümeye başladı. Gözlerim onu ve hareketlerini takip ediyordu. Bir an durdu. Uzun vücudu ardından bana baktı. Gözleri yine şimşek gibi çakmıştı. Bir kedinin bu kadar sıklıkla gözleri parlayabilir miydi? Belki de ışıklardan kaynaklanıyordu bu…
Durdu o şeye doğru bakmaya başladı. Ben gözlerimi kediden alamıyordum. O şeyde bir hareketlenme oldu. Kediye doğru dönmüştü sanki. Kafamı yola çevirdim. Görmek zorunda olacağım şeyi görmek istemiyordum. Kediden ince bir mırıldanma sesi çıktı.
Kedi için endişelenmeye başlamıştım. O son mırıldanmanın üzerinden iki dakika geçmişti ve sesi çıkmamıştı ve saniyeler şimdi daha yavaş hareket ediyordu. Arka taraftan bir ses geldi. Ne olduğunu bilmiyordum ama o şeyin olduğu yerdendi.
Düşüncelerim öyle yoğunlaşmış ve karmaşık hale gelmişti ki bir çoğu aklıma hücum eden saçmalıklardan başla bir şey değildi. Ancak onlardan kurtulup gelen sese odaklanamıyordum da. Ses biraz daha yükseldi. Sanki, sanki ürkütücü bir ses değildi…
“Merhaba sizin kediniz mi?”
Boğuk bir sesle “hayır” dedim. Ancak biraz aklı selim düşündüğümde neye hayır dediğimi hatırlamıyordum bile. Hala kedinin olduğu yöne bakmaya cesaret edemiyordum. Sanki çok uzaklardan tren katarlarından gelen bir sesti. Ses ile birlikte havada güzel bir kokunun yayıldığını hissettim. Bu koku sanki beni biraz olsun kendime getirdi. Birden vagonun içi aydınlandı sanki. İçime büyük bir umut çökmüştü. Aslında vagon yine eskisi gibiydi. Karanlık, yer yer aydınlanan… Ancak gelgitler yaşıyordum…
Cesaretimi topladım, kafamı kediye doğru çevirdim. ondan önce kırmızı topuklu ayakkabılı iki uzun bacak karşıladı beni. Aslında arka tarafta korktuğum gibi bir şeyin olmadığını fark etmeye başlamıştım. Başımı iyice çevirdim. Gözlerimin görebildiği yerde kırmızı bir elbise içinde ince bir vücut cezbedici haliyle koltuğa gömülmüş bir şekilde oturuyordu. Yüzünü göremiyordum ancak görebildiğim uzuvları bana güzel bir şeyle karşılaşacağımın haberini veriyordu.
Ayağa kalktım. Hızlı hareketlerle kalkıp arkaya doğru yürüdüm. Sonunda yüzünü görebilmiştim. Trenin hareketiyle birlikte dengesiz adımlarımla vücudum sarsılmış, yere düşen gölgem kadının üzerinde dengesizce büyümüştü. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Neden alelacele kalkmış ona doğru gelmiştim hiç bir fikrim yoktu. Birden kendimden utandım.
Bir gülümseme karşıladı beni. Sıcak bir gülümsemeydi. Kırmızı dudakların arasından hafifçe parlayan dişleri gözüküyordu. Saçları uzun ve siyahtı. Yada bu karanlıkta ben onları siyah algılamıştım. Gülümsemesinde bir samimiyet vardı, sanki onu yıllardır tanıyordum.
“Merhaba sizin kediniz mi?” diye takrar sordu. Bu kez ona daha yakın olabilmek için, “Evet, benim kedim, rahatsız ediyorsa alabilirim.” diye cevap verdim. Ancak o halinden memnundu.
yılan
ağaç kabuğunun içinde yürürken, önüme çıkan iki adet iri kıyım yılanın karşıma çıkmasıyla gerçek hayata dönmem bir oldu. gördüğüm yılanları tarif etsem “sen hala gerçek hayata dönememişsin” diyenler bile çıkabilir ancak gördüklerimin hayal olmadığını düştüğümde hissettiğim acı ile daha iyi anladım.
beni herkes tanır mı bilmem ortlama bir türk erkeği düşünün, sanırım kendimi standartlaın içine sokabilirim. orantısız bir vücut, tabiride yerinde olur sanırım bu vücuda eklenmiş göt ve göbek. yılanların her biri, bir bacağım genişliğinde idi. boylarını tahmin edemiyordum. ancak iti tane olduklarını biliyorum. bu koca iri kıyım yılanları önceden farkedememiş olmam dalgınlığımdan mı kaynaklanıyordu bilmem ama yılanlar ağaç kabuğu ile öyle bir bütün olmuşlardı ki dalgın olmayan bir insanın bile onları görmesi içkansızdı.
yılanlardan biri beni farketmişti. birbirimizi aynı anda farketmiş olacağız ki göz göze geldik. birden kendimi ağaç kabuğunun içinden aşağıdaki alsfalt yola doğru fırattım. kendimi topralayana kadar yılan ayağa kalkmış gözlerini bana doğru dikmişti. ona doğru dönüğümde ağzını açarak çatal dilini bana gösterdi. o sırada ağaç kavuğunda ilerleyen biri kız biri erkek iki tane çocuğun yılanlara doğru yaklaştığını gördüm. az önce bana dil çıkaran yılan yine eski saklanır konumuna geri dönmüştü. çocuklara seslendim “inin oradan yılan var” diye. erkek olanı bana döndü. “birşey olmaz…. “inin” dedim “ısırabilir.” o esnada yılan yukarı doğru kalktı.bir bana birde diğerlerine baktı. sonra çocuklara dönerek ağzını onları yutacakmış gibi açtı. dişlerinin arasından zehrini püskürttü. normal bir püskürtmeden çok sağnak bir yağışa benziyordu bu. çocuklar sırılsıklam olmuşlardı ancak, tepkisiz bir şekilde duruyorlardı. alel acele onları temizledim…
Kara Kedi – Edgar Allan Poe
Geçtiğimiz gün Masters Of Horror dizisinin ikinci sezonunda bir E.A. Poe uyarlaması ile karşılaştım. Yönetmen Stuart Gordon gerçekten de başarılı bir yorumlamayla çıkmış karşımıza. Hal böyle olunca Poe’nun sevdiğim güzel hikayesine yer vermeden geçemedim…
Çocukluğumdan beri, uysallığım ve herkese, her şeye acıma duygum dikkati çekerdi. Bu acıma duygusu bende o kadar aşırıydı ki, arkadaşlarımın alaylarından yakamı kurtaramazdım. Özellikle hayvanlara çok düşkündüm ve ailem bir sürü yavru beslememe göz yummak zorunda kalırdı. Zamanımın çoğunu bu hayvanlara ayırıyor, en zevkli dakikalarımı onları besler ve severken duyuyordum. Bu acayip huy yaşım ilerledikçe daha belirgin bir hal almaya başladı ve belli başı zevklerimden biri olup çıktı, insana çok bağlı ve düşkün bir köpeği sevmiş olanlara bu zevkin derecesini anlatmam gereksiz. Bencillikten tamamiyle uzak ve çıkar gözetmeksizin kendini adamış hayvanın sevgisi ile, insanın hiç de sağlam temellere dayanmayan arkadaşlığı birbirinden çok farklıdır.
Genç yağımda evlendim ve karımın zevklerinin de benimkilere uygun olduğunu görerek çok sevindim Benim evcil hayvanlara düşkünlüğümü gören karım rasladığı acaip hayvan çeşitlerini eve taşıdı. Kuşlarımız, mercan balığımız, güzel bir köpeğimiz, tavşanlarımız, küçük bir maymunumuz ve bir kedimiz oldu. Olağanüstü iri ve güzel olan bu kedi kapkara ve son kerte kurnazdı. Kurnazlığından söz ederken köhne inançlara hiç de bel bağlamayan karım eski bir inanışa göre bütün kara kedilerin kalıp değiştirmiş cinler olduğunu söyler dururdu. Benim şimdi burada sözünü edişim, salt hatırıma geldiği içindir. Adı Pluto olan bu kedi en çok sevdiğim, uğraştığım hayvandı. Onu sadece ben beslerdim. Evin içinde nereye gitsem arkamdan gelirdi. Sokakta bile beni izlememesi için güçlük çekerdim.
Arkadaşlığımız bu şekilde yıllarca sürdü. Ne yazık ki, içkici oldum, (söylemeye utanıyorum) huyum suyum tamamiyle değişti, kötülüğe doğru yöneldi. Her geçen gün biraz daha sinirli, hırçın, başkalarının duygularına karşı saygısız oldum. Karıma da ağzıma geleni söylüyordum. Zamanda işi daha ileri götürerek dayak atmaya kadar vardırdım. Bu arada evdeki hayvanlar da huyumdaki değişiklikten paylarını almakta gecikmediler. Yalnız bakımsız bırakmakla kalmayarak, onlara kötü davranmağa da başladım. Buna karşın Pluto’ya olan aşırı sevgim, ona karşı sert davranmamı engelledi sayılır. Ama tavşanları, maymunu ve hattâ köpeği çevremde görünce tepelemekten kendimi alamıyordum. Alkolün etkisiyle hastalığım gittikçe arttı. Artık epey yaşlanmış ve dolayısiyle huysuzlaşmaya başlamış olan Pluto da tekmelerden sopalardan «nasibini» almağa başladı.
Bir gece şehrin meyhanelerini dolaşıp zilzurna eve döndüğümde, kedinin benden kaçmak ister tavırlar takındığını görür gibi oldum. Hayvanı yakaladım; kedi korkudan şaşkına dönerek elimi ısırdı. O anda sanki şeytan içime girdi ve sanki bir kötülük ruhuma sahip olmuş gibi, her yanım kötülük etmek zevkiyle titredi. Cebimden sustalı çakımı çıkardım, açtım ve zavallı hayvanın, boynundan yakalayarak, bir gözünü oydum. Bu yabanıllık sırasında titriyor, utancımdan yerin dibine geçiyordum. Sabahleyin aklım başıma gelince yaptıklarımı korku ve pişmanlıkla ansıdım. Ama bu duygular uzun sürmedi, yeniden içki âlemlerine dalarak yapmış olduğum bu kötülüğü belleğimden sildim. Bu arada kedi yavaş yavaş iyileşti. Oyulmuş olan gözünün çukuru her ne kadar korkunç görünüyorsa da, ıstırap çeker bir durumu yoktu. Her zamanki gibi evin içinde dolaşıp duruyordu ya, pek tabiî olarak beni görünce korkuyla kaçmaktaydı. Eskiden beni pek seven hayvanın bu hareketini görünce ilkin üzüldüm, ama bu duygu giderek tiksintiye dönüştü. Bundan sonra beni uçurumun kıyısına getiren KÖTÜLÜK bütün ruhumu sardı. Bu ruhsal durumu felsefede bulmak mümkün değildir. Yaşadığıma inandığım kadar, kötülüğün de insanlığın ilk ve temel içgüdülerinden biri olduğuna, insan karakterine yön veren belli başlı duyguların birini oluşturduğuna inanıyorum. Sadece yapılmaması gerektiği için, saçma yada kötü bir hareketi yüzlerce kez yapmamış insan var mıdır? Bütün bilincimize ve mantığımıza karşın, sırf kabul edilmiş oldukları için bozma eğilimi duyduğumuz töreler, düzenler yok mudur? İşte bu kötülük isteği beni uçuruma sürükleyen son güç oldu. Sırf eziyet etmek, huyuma aykırı davranış olmak için suçsuz hayvanlara kötülük ediyordum. Bir sabah, kedinin boynuna bir ip geçirip, onu bir ağacın dalına astım. Bunu yaparken gözlerimden yaşlar boşandı ve acı bir pişmanlık duydum. Bu günahı, ruhumun hiçbir şekilde bağışlanma olanağına kavuşamaması için işlemiştim.
Aynı günün gecesi «Yangın var!» çığlıklarıyla uyandım. Ateş her yanı sarmıştı ve bütün ev alev alev yanıyordu. Karım, ben ve hizmetçi, kendimizi zorlukla dışarı atabildik. Hiçbir şeyi kurtarmak mümkün olmamıştı. Elimde avucumda ne varsa yangın hepsini silip süpürmüş, beni acınası bir durumda bırakmıştı. Bu yıkımla, işlemiş olduğum cinayet arasında bir ilişki kuramayacak kadar bozguna uğramış durumdaydım. Ama her şeyi eksiksiz anlatmak, size tam bilgi vermek istiyorum. Yangının ertesi günü yıkıntıyı dolaştım. Birazı söz dışı, evin bütün duvarları yıkılmıştı. Yıkılmayan, sadece,, evin ortasında olup, yatağımın başucunun dayandığı duvardı. Sıva yeni olduğundan, yangın burasını yıkamamıştı. Bu duvarın çevresine bir sürü insan toplanmış, büyük bir dikkatle gözlerini bir yere dikmiş bakıyordu. «Çok garip, çok tuhaf..» diye söylenmeleri bende merak uyandırdı. Yaklaştım ve duvara bakınca, sanki özellikle çizilmiş gibi, kocaman bir kedinin biçimini gördüm. Biçim kusursuzdu, âdeta örnekti. Hayvanın boynunda bir ip vardı.
Bunu görünce, �bakmaktan bile çekmiyordum� şaşkınlık ve korku içinde kaldım. Nedir ki, biraz düşününce, sorunu iyi kötü çözümledim. Kediyi, ansıdığıma göre, eve bitişik olan bahçedeki ağaca asmıştım. Yangın çıkar çıkmaz bir sürü insan bahçeye dolmuştu. Bunlardan biri kedinin boynundaki ipi kesmiş ve herhalde, evde uyuyanları uyandırmak niyetiyle, hayvanı pencereden içeri fırlatmış olacaktı. Bu arada yıkılan duvarlar öldürmüş olduğum hayvanı sağlam kalan duvar üzerine sıkıştırmış ve alevlerin etkisiyle fosfor işe karışınca, gördüğüm biçim ortaya çıkmıştı. İşi mantığımı ve sağduyumu kullanarak çözümlemiş olmama karşın, fecî manzara hayalimi altüst etmekten geri kalmadı. Aylarca kedinin korkunç şekli zihnimden çıkmadı ve bu arada pişmanlığa benzer ama ondan çok uzak bir duyguya yakalandım. Daha da ileri giderek kedinin yokluğunu duymağa başladım. Daha sık olarak dalıp çıktığım meyhanelere gidip gelirken aynı renk ve benzerlikte bir kedi aramaya koyuldum. Bir gece, yarı ayık durumda pis bir meyhanede otururken gözüm büyük bir cin yada rom fıçısının üzerinde duran kara bir cisme takıldı. Bir iki dakikadan beri aynı yere baktığım halde bu kara cismi neden görmemiş olduğuma şaştım. Fıçıya yaklaştım ve bu kara cismin kara bir kedi olduğunu gördüm. Bu, Pluto kadar iri ve bir yanı söz dışı, tıpatıp Pluto’ya benzeyen bir kediydi. Pluto’nun bütün tüyleri kapkaraydı, bu kedininse göğsünü kaplayan ak tüyleri vardı. Hayvana dokununca hemen yattığı yerden kalktı, mırladı, kafasiyle elimi okşadı ve bu tanışıklıktan duyduğu sevinci belirtti. Tam istediğim, aradığım kediydi bu. Meyhaneciye, hayvanı bana satmasını önerdim. Kedinin sahibi olmadığını ve zaten onu ilk defa gördüğünü söyleyerek, alıp götürmeme izin verdi.
Hayvanı okşamayı sürdürdüm. Eve gitmek üzere kalktığımda baktım, benimle gelmek istiyor. Çıktım, hayvan da arkamdan gelmeye başladı. Arada sırada durarak, onu okşuyordum. Sonra birlikte yürüyorduk. Eve hemen alıştı ve karımın baş gözdesi oldu. Ben buna fena halde içerledim ve hayvandan tiksinmeye başladım, istediğimin tam tersi olmuştu. Hayvanı görmek bile istemiyordum. Ama Pluto’ya yaptıklarımı düşününce bayağı utanıyor bu yüzden kediye kötü davranmaktan çekiniyordum. Bir süre hayvana vurmadım, ama zamanla ona karşı büyük bir kin duymağa ve ondan vebadan kaçar gibi kaçmağa başladım. Bu kinimin nedeni, kediyi eve getirdiğimin ertesi günü, tıpkı Pluto gibi, bir gözünün oyuk olduğunu görmemdi. Gelgelelim bu durum, karımın kediye karşı daha acıyıcı, koruyucu davranmasına yol açtı. Çünkü daha önce söylediğim gibi, karım da acıma duygusu son kerte aşırıydı. Kediye olan tiksintim arttıkça, hayvan tersine, bana daha çok sokuluyordu. Evde nereye gitsem adım adım arkamdan geliyor, oturduğum iskemlenin yanına uzanıyor ya da kucağıma çıkarak yaltaklanıp duruyordu. Ayağa kalkıp yürüsem ayaklarımın arasına dolanıyor yada tırnaklarını pantolonuma geçirerek üstüme doğru tırmanmaya çalışıyordu. Böyle anlarda kediyi bir vuruşta yok etmek istiyordum; ama biraz, daha önceki kötü anının yılgısı ve �evet, buna inanın!� daha çok da hayvandan korkum dolayısiyle böyle bir şey yapamıyordum. Bu korkuyu tanımlayacak sözcük bulamıyorum. Bu cezaevi köşesinde �açıklamaya utanıyorum� bu korku akla gelebilecek en budalaca bir karabasanın sonucuydu. Karım birçok kez kedinin beyaz tüylerine dikkatimi çekmişti. Beyaz tüyler, asmış olduğum Pluto ile bu kedi arasındaki biricik ayrımı belirtiyordu, ilk gün dikkatimi çekmemişti, ama zamanla yavaş yavaş bu tüyler gözümde belirli bir biçim, almağa başladı. Bu biçim, korku ve dehşetin ta kendisini temsil eden ölüm ve karabasan makinası da darağacının biçimiydi. Artık insanlık duygusunu tamamiyle yitirmiş bir yaratık durumuna gelmiştim. Benim yerimi sanki canavar ruhlu bir yaratık almıştı. Gece gün düz bir dakika huzur kalmamıştı bende. Gündüzleri bu canavar ruhlu yaratık benim yerimi alıyor, geceleri ise sonu gelmeyen korkunç karabasanların ağırlığı altında eziliyordum. Bu sürekli karabasanların etkisiyle, iyilik kavramının son kırıntıları da silindi gitti ruhumdan. Beynimde sadece kötülük düşünceleri yer etti. Uğursuz ve korkunç düşünceler bir an olsun yakamı bırakmaz oldu. Herkesten, her şeyden gittikçe daha çok iğrenip tiksinmeye başladım. Sonucunda, sürekli bir bunalım içinde bulunuyordum ve karım bütün bunlara göğüs germek zorunda kalıyordu.
Bir gün bir iş dolayısiyle karımla birlikte oturduğumuz yıkıntı evin bodrumuna indik. Kedi ayaklarımın arasında dolaşarak beni az kalsın merdivenlerden aşağı düşürüyordu. Kızgınlıktan çılgına dönerek orada duran bir baltayı yakaladım ve korkumu unutarak hayvana vurmak üzere kaldırdım. Eğer kaldırdığım gibi de indirebilseydim, kediyi o anda öldürecektim. Nedir ki, karım kolumu yakalayarak vurmama engel oldu. Bu araya girmeye çok fena sinirlenerek kolumu kurtardım ve baltayı bütün şiddetiyle karımın beynine yerleştirdim. Bir tek söz söylemeden düştü, öldü. Bu cinayeti işledikten sonra hiçbir vicdan sızısı duymadan ölüyü gizlemek işine giriştim. Ne gündüz, ne de gece, komşulara göstermeksizin cesedi evden çıkaramayacağımı biliyordum. Çeşitli çözüm yolları düşündüm. Bir ara, cesedi küçük parçalara bölerek yakmayı tasarladım. Daha sonra, mahzenin altını kazarak oraya gömmeyi daha uygun buldum. Bundan başka, ölüyü bahçedeki kuyuya atmak, bir sandığa yerleştirip, sanki bir eşya imiş gibi bir hamal çağırtarak taşıtmak da aklıma gelmedi değil. En sonunda bütün bunlardan çok daha iyi olduğuna hükmettiğim bir yol buldum. Cesedi, ortaçağda papazların işkence ile öldürdüklerine yaptıkları gibi duvara gömmeye karar verdim.
Gerçekten de, bu iş için mahzen çok uygundu. Duvarları yer yer dökülmüş ve sıkı bir sıva ile yeniden badanalanmıştı. Islaklık dolayısiyle sıva sertleşme olanağını bulamamıştı. Bundan başka, duvarlardan birinde önceleri ocak olarak kullanılmış bir çıkıntı vardı. Bu çıkıntı sonradan doldurulmuş olup, mahzenin öbür kısımlarından ayırdedilemiyordu. Bu çıkıntıyı örten tuğlaları yerlerinden çıkartarak cesedi o boşluğa yerleştirmek, sonra tuğlalarla duvarı yeniden örmek işten bile değildi. Böylece kimse işin farkına varamazdı. Kestirilerimde aldanmadım; bir küskü ile tuğlaları yerlerinden söküp, ölüyü duvarın iç bölümüne yerleştirdim ve çok çaba harcamadan duvarı gene eskisi gibi ördüm. Kimseye bir şey sezdirmeden kireç, kum ve fırça sağlayarak bir harç kardım ve bununla tuğlaların üstünü güzelce sıvadım. Hiç kimse duvarın yeniden örüldüğünü anlayamazdı, iş bitince başarıma pek sevindim doğrusu. Duvarın eski durumu ile yeni durumu arasında en küçük bir ayrılık yoktu. Yere düşmüş kireç parçalarını büyük bir titizlikle teker teker topladım, işin mükemmelliğinin verdiği övünçle sağa sola bir göz gezdirdim, her şey yerli yerindeydi.
Daha sonra bütün bu işlerin nedeni olan kediyi araştırmaya başladım. Çünkü bu pis hayvanın canını cehenneme yollamayı kesinlikle kararlaştırmıştım. Eğer o dakikada elime geçirebilseydim işi tamamdı, ama pis hayvan benim durumumdan herhalde başına gelecekleri anlamış olacak ki, ortalıkta yoktu. Kedinin ortalarda olmaması bende âdeta rahatlık uyandırdı. Geceleyin de ortada görünmeyince, ilk olarak, vicdanımda cinayetin ağır yükünü taşırken, rahat bir uyku çektim, ikinci ve üçüncü gece kedi gene görünmedi. Ben de rahat bir soluk aldım. Hayvan herhalde korkmuş, evden kaçmıştı. Artık rahattım, işlemiş olduğum cinayet pek umurumda değildi. Bu arada sudan bir soruşturma yapıldıysa da, kuşku uyandıracak hiçbir şey çıkmadı. Üstelik evde bir arama da yaptılar, ama pek tabiî, bir şey bulamadılar. Geleceğe güvenle bakıyordum artık. Cinayeti izleyen dördüncü gün ansızın polisler gene geldiler ve evi baştan aşağı araştıracaklarını bildirdiler. Duruma güvenim olduğu için hiç kaygılanmadım. Polisler aramada beni de yanlarına aldılar. Bakılmadık kıyı bucak bırakmadılar. En sonunda üçüncü yada dördüncü kez, yeniden mahzene inildi. Kılım kıpırdamadı. Vicdanı rahat bir adam gibi, en küçük bir kaygı belirtisi göstermedim. Mahzeni boydan boya dolaştım. Kollarımı göğsüme kavuşturarak olup biteni seyre daldım. Polisler bir şey bulamamışlar, gitmeye hazırlanıyorlardı. Neşemden yerimde duramıyordum. Hiç değilse bir şeyler söyleyip onların suçsuzluğuma ilişkin inançlarını bir kat daha arttırmak istiyordum. Polisler mahzenin merdivenlerini çıkmağa başlamışlardı. En sonunda kendimi tutamayıp:
� Baylar! dedim. Kuşkularınızı giderdiğim için çok sevinçliyim. Hepinize sağlıklar, iyi günler dilerim. Ayrıca, biraz daha nazik olmanızı da dilerim. Güle güle baylar, bu ev çok sağlam yapılmıştır. (Tezce bir şeyler söylemek istediğimden, ne söyleyeceğimi bilemiyordum.) Evet baylar, çok sağlam yapılmış bir evdir bu. Bu duvarlar, ne o, gidiyor musunuz baylar? bu duvarlar çok sağlamdır.
Sözün burasında işi daha ileri vardırarak, elimdeki bastonla, ölünün bulunduğu bölüme hızla vurdum. Ama. Tanrı beni şeytanın gazabından korusun. Daha vurmamı bitirmemiştim, ki, duvardan önce bebek ağlamasına benzer kesik kesik iniltiler, sonra sürekli ve tiz bir çığlık yükselmeğe başladı. Bu çığlık sanki cehennemin ta dibinden gelen ve zebanilerin topuzları altında inleyen kötü ruhların ulumalarına benziyordu. O andaki düşüncelerimi anlatma olanağım yok. Bayılma kertesine gelerek karşı duvara doğru sendeledim.
Merdivenleri çıkmakta olan polisler bir an korku ve şaşkınlıktan donakaldılar. Sonra zaman yitirmeden altı çift kol hemen işe koyuldu. Kısa bir zamanda alçıları söküp tuğlaları yerlerinden çıkardılar. Çürümeye yüz tutmuş ve pıhtılı kana bulanmış karımın ölüsü dimdik bir şekilde, polislerin şaşkınlık ve korku dolu bakışları arasında, ortaya çıktı. Başının üstünde, beni cinayete sürükleyen, şimdi de darağacına gönderecek olan uğursuz kedi, keskin dişlerini gösteriyor ve pırıl pırıl parlayan tek gözüyle bana bakıyordu!
Canavarı cesetle birlikte duvara gömmüşüm..