Posts Tagged ‘Hayat’
evet gerçekten. ellerim bir şeyler yazmaya uzanmıyor. yazamadığımdan değil yazmaya mecalim olmadığından belki… kelimeleri bir araya getirmek o kadar çok yoruyor ki beni… hayır aslında kelimeleri bir araya getirmekte değil… şu tuşlara basmak…
bu bütün gün bilgisayar başında olmanın verdiği acı ızdraptan olsa gerek. çözebilmiş değilim. ancak gün gelecek… bunun farkındayım… gün geldiğinde belkide her şey bitmiş olacak… hemde düşündüklerim birbir hayata geçerken…
açlığımdan kaldığını düşündüğüm mide kazıntısı, şişenin dibine yakınlaşmaya çalışırken uzaklaştığım hayatın ağrılı uğultusu… sanki biraz daha polarize hayat, yapıştırıldığında göz almayacak şekilde.
anlamsız cümlelerin at koşturuşu.
her şey belirsizlik… dokunduğum, hissettiğim. algıladığım her şey.
kimsesiz kelimelerin içindeyim. varlığıma inandıklarını düşünüyorum. yoksa neden kafa patlatsınlar ki benimle… göz uçlarıya bakıp geçtiklerini düşünmüyorum. bir sokak köpeği edası yok üstümde. evet andırıyor olabilirim, yada fevri davrana bilirim korkmalarda ancak aramızdaki münasebet bundan ibaret.
bırakın anlasınlar. anlatmaya çalışsınlar saçmalıklar arasındaki saçmalıklarımı, kimin umurundaki, dökülmüş derilerimiz sele selpe…
hayat
Mars’ta yıllardır araştırmalarını sürdüren Amerikan robotlarının son bulgularına göre Kızıl Gezegen, tarihinin büyük bölümünde yaşam koşullarının oluşabilmesi ve sürmesi için ‘çok tuzlu’ bir yapıya sahipti. Mars’ta 1400 günü aşkın süredir görev yapan ikiz robotlardan Opportunity’nin topladığı son kanıtlar, gezegenin erken dönemlerinde sudaki yüksek mineral karışımının, en dayanıklı mikropların dahi oluşumu için uygun ortam sağlamadığını gösteriyor. Harvard Üniversitesi Biyoloji kürsüsünden Mars robot programı üyesi Dr. Andrew Knoll, bulguların Mars’taki yaşam olduğu ihtimalini iyice azalttığını söyledi.
Yukarıdaki haber Radikalden alıntı. (http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=247684) hani biz dünyalı olarak bi adam gibi uzaylı bulamadık. adam gibi uzaylı nasıl mı olacak? efendim görüldüğü üzre oksijenle soluyan, normal şartlarda tuzla yaşayan… eğer bu araştırmalardan birisinde sevgili dünyalı bilim adamlarımız burada uzaylı yaşayabilir diye bir ibare kullanırsa bulunacak uzaylılarda burun, göz, dil ve diğer uzuvların olması şartıda aranacak…
eğer uzaylı kardeşler beni okuyorsa insanlara görünecekleri zaman insan şeklinde olmasını tavsiye ederim. yoksa bizim bilim adamlarımız sizi uzaylı saymayabilir…
aşağıdaki haberi az önce hürriyet’in sayfalarında okudum. ne ylan söyleyeyim bu olaylar beni türban meselesinden daha çok ilgilendiriyor. herkes gelecek planları yapsın dursun gari, nasıl olsa uzaylılar gelince bütün planlar yatacak. ne orta doğusu ne de enerji savaşları kalacak… bu günler yakındır ![]()
anlamadığım şey o kadar geniş düşünen okumuş etmiş bilim adamları neden hala canlı yaşaması için suyun olması gerektiğini düşünüyorlar anlamış değilim. neyse iki haber ard arda…
Uzayda hayat belirtisi
Satürn’ün iç uydusu “kartopu” Enceladus’ta hayatın öz kaynağı su bulunduğuna dair gözlemlerin giderek kuvvetleniyor. Max Planck Enstitüsü’nden yapılan açıklamada, uyduda “O” derece sıcaklığın hem don, hem erime, hem buharlaşma için kritik değer taşıdığı belirtildi.
Almanya’nın güneybatısında Baden-Württemberg eyaleti Heidelberg kentindeki Max Planck fen bilimleri araştırma kurumundan astrofizikçi Sascha Kempf, Reuters ajansına demecinde, Enceladus’ta mevcut olabilen “O” derece sıcaklığın hem don, hem erime, hem buharlaşma için kritik değer taşıdığını, bu yüzden Satürn’ün uydusundan yükselen buhar bulutunun görülebileceğini, bunun yakından değerlendirileceğini anlattı.
MARTTA 50 KM YAKLAŞACAK
Avrupa Uzay Kurumu (ESA) ile ABD‘nin Ulusal Havacılık-Uzay Dairesi NASA’nın ortak programı “tek seferlik en pahalı projesi olan 3 milyar 600 milyon dolarlık” Cassini uydusu, mart ayında Enceladus’un 50 km yakınından geçecek. Bu olağanüstü yakınlaşma sayesinde fizikçiler ve kimya uzmanları, Enceladus’un “püskürttüğü ancak kütle çekiminden yüzeye yakın kalan” bulutu daha iyi anlayacak ve su kanıtı için daha derin saptamalarda bulunabilecek.
İngiliz gökbilimci William Herschel, Enceladus’u 1789′daki gözlemlerinde buldu. Kütlesi Dünya’nınkinden 95 kat, hacmi 750 kat büyük olan Satürn’nün minik uydusu Enceladus, sadece 499 km çapında. Satürn’ün 47 ayı (uydusu), 7 adet de dev çevre halkası bulunuyor.
SU OLABİLİR DENİLMİŞTİ
NASA, iki yıl önceki açıklamasında Enceladus’ta su bulunabileceğini açıklamıştı. Güneş Sistemi’nde Mars, Jüpiter’in uydusu Europa ve Enceladus “doğrudan su kanıtı” taşıyan üç gökcismi. NASA’nın iki yıl önceki açıklamasında, “Cassini, Enceladus’ta, ABD‘nin Wyoming, Montana, İdaho eyaletlerini kapsayan Yellowstone Milli Parkı’ndakilere benzeyen gayzerler bulunduğunu gösteren işaretler tespit etti” demişti. Cassini seferinden sorumlu bilim adamlarından Carolyn Porco, “Böylesine küçük ve soğuk bir gökcisminde sıvı halde su bulunduğunu gösteren delillere sahip olduğumuzu sanıyorum” dedi ve suyun varlığının, bu esrarengiz ayla ilgili soruları artırdığını belirtti.
AY VE GEZEGEN BİLİMLERİ KONFERANSI
Cassini, 1997′de fırlatıldıktan sonra 2004 yılının temmuzunda Satürn’ün yörüngesine girmişti. Cassini, halen Satürn’ü 4 yıl daha gözlemleme gücüne sahip. Enceladus’un milyarlarca yıl önce oluşumundan hemen sonra içindeki radyoaktif bozulmadan kaynaklanan ısının, bugün yüzeyinden fışkıran gayzerlerin nedeni olabileceği ve bunun da yaşam için gerekli ortamı sağlayabileceği görüşü geçen yıl da ortaya atıldı.
ABD‘nin Texas eyaletinde her yıl düzenlenen Ay ve Gezegen Bilimleri Konferansında dün sunulan bildiride, Cassini uzay aracının gönderdiği ve Enceladus’un sıcak bir bölgesinden çıkan gayzer benzeri oluşumu gösteren ilginç fotoğrafların incelendiği belirtilerek, araştırma sonucunun, yüzey sıcaklığı eksi 201 santigrat derece civarında olan Satürn’ün ayının iç kısmında ilkel yaşam için uygun ortam olabileceğini gösterdiği kaydedildi.
Bilim adamları, yeni geliştirdikleri bir modelle Enceladus’un içindeki ısının, eskiden meydana gelen bir radyoaktif bozulmadan kaynaklandığını ve bunun da Satürn’ün ayının sıcak güney yarıküresindeki su buharı bulutu ve periyodik buz kristali rüzgarlarının açıklaması olabileceğini belirtti.
Icarus gökbilim dergisinde yayımlanmış kurama göre, Enceladus 4,5 milyar yıl önce alüminyum ve demir radyoaktif izotopları içeren kaya ve buz karışımı olarak oluştu. Birkaç milyon yıl sonraki dönemde, iki radyoaktif elementin hızlı şekilde bozulması merkezdeki kayalık çekirdeğin mantodaki buz örtüsüne yaklaşmasıyla sonuçlanan sıcak patlamasına yol açtı. Zamanla çekirdekteki bozulmadan geriye kalanlar da Enceladus’un içinde eridi.
http://www.hurriyet.com.tr/dunya/8188386.asp?gid=229&sz=36252
|
||
| Alpaslan DÜVEN/ LONDRA, (DHA) | ||
Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA), ünlü Beatles grubunun şarkılarını uzay boşluğundaki Polaris’e (Kuzey Yıldızı) doğru saçmayı planlarken bilim adamları, uzay boşluğuna müzik saçılmasının, ‘ET’ kadar dost olmayan uzaylıların dikkatini çekip, dünyayı istila etmelerine yol açabileceğini öne sürdü.
Dünya dışı Araştırmalar Enstitüsü (SETI) görevlilerinde Dr. Vouglas Vakoch, “New Scientist” dergisine yaptığı açıklamada, uzaya sembolik mesajlar dahi gönderirken, potansiyel tehlikelerin tartışılması ve olacakların göz önüne alınması gerektiğini söyledi. Geçen 20 yıl boyunca uzaylıların radyo mesajlarını tesbit etmek için radyo teleskoplar kullanılıyor. Bu araştırmalardan sonuç elde edilmemesine rağmen bazı araştırmacılar, uzaylıları dinlemenin yetersiz olduğunu belirtiyor. “ET’YE GÜVENMEYİN” ET’ye güvenmenin hata olduğunu vurgulayan Princeton Üniversitesi astrofizikçilerinden Dr Richard Gott, “SETI’nin en büyük hatası, ET’ye güvenerek bu ağır işi gerçekleştirmek istemesidir. Herkes bir yerde oturmuş sadece dinliyor ve hiçkimse birşey söylemiyor” diye konuştu. |
Bir grup bilim adamı ise, dünya dışı araştırmalar merkezi SETI’ye, dünyadaki zeki yaşamın varlığını gösteren basit sinyalleri göndermesi yönünde çağrıda bulunurken, bir başka grup bilim adamı, daha çok seyyah ve öncü uzay sondalarıyla kapsanan tipin kaydedilmesini istiyor.
Bir uzay gemisinin dışına oyma insan ve dünya görüntüsü resmeden NASA, geminin içine ise kuş sesleri, muzik ses kayıtları ve dünya haritasını iliştirdi.
“DÜNYANIN SONUNU GETİREBİLİR”
Uzaya bir ansiklopedi göndermenin oldukça hoş olduğunu ifade eden Dr. Vakoch, bunun gelecek nesilleri aldatmak için yapıldığını belirtirken, Açık Üniversite gökbilimi profesörlerinden Barrie Jones ise, şansın oldukça az olduğunu ve bu denemenin dünyanın sonunu getirecek kadar ağır sonuçlar doğurabileceğini iddia etti.
Astrofiziçiler, insanlığın 1920′li yıllardan bu yana ilk ticari radyo vericisiyle komşu yıldızlara kendini duyurmaya çalıştığına dikkat çekiyor. İnsanoğlunun gönderdiği sinyallerin 90 ışık yılı (540 trilyon mil) yol alması gerektiği belirtiliyor.
http://www.hurriyet.com.tr/dunya/8185485.asp?gid=200&sz=40532
6 ay uğraşıdan sonra çıkartmadığımız 166 dergisi için yazmaya başladığım bir öykü…
uzayıp gidecek gibi gözükmekteydi ama yarıda kaldı… ismi dahi yok…
Hayatımın elli altıncı baharı ve dünden hatırladığım tek şey haddinden fazla kızıllaşmış gökyüzünün aklıma kazınmış görüntüsü. Ufka doğru baktığımda ilk çarpan bir tavus kuşunun kuyruğuydu. Ağırlaşmakta olan gözkapaklarının arasından gördüğüm buydu. O an için halüsinasyon gördüğümün farkındaydım. Sahi bütün gün boyunca ne yapmıştım da, şimdi göz kapaklarım kaldıramayacak kadar bitkinlik hissediyordum. Hayır, karşımda bir tavus kuşu yoktu ya da gözümün ucunda parlayan bir denizatı. Aklımda küçük efsanelerin dolandığını hatırlıyorum. Küçük bir köy, bir jeep ve bir vazo. Bunlar geçmişten kalan karanlık korkular belki de. Yo hiçbiri değildi, gök yüzündeki o rengarenk kızıllık, fiyatları beş YTL’ ye kadar düşmüş havai fişeklerin nam-ı değer gülümsemesiydi. Peki, daha hava tam anlamıyla kararmamışken kim güneşe doğru havai fişek atabilirdi ki? Küçük bir titremeyle aklıma gelen şey daha ürperticiydi. Yezidilerin bir töreni olabilirdi bu.
Yirmi sekizinci bahardı, ne zamandır baharları saydığımı hatırlamıyorum. Ama bu gün yirmi sekiz olmuştu. Bunun karşılığı ise hayatımda boşa harcadığım yirmi sekiz seneye denk geliyordu. Bazen güzel olmanız hiçbir işe yaramıyor, hatta bunun zorlukları bilinenden daha da fazla. Hayatınızda elde edebileceğiniz ya da kaybedebileceğiniz çok şey var. Bir rulet masasında kırmızı on üçün üzerine bütün hayatınızı koymak gibi bir şey. Sayınızı iyi belirlemelisiniz ve dolaylı olarak hayatınızın geri kalan kısmının akışını.
Düne dair hatırladıklarım bunlar, araya ekilmiş düşüncelerim haricinde kağıda dökmeye çalışsam bir iki satırdan fazla tutacağını sanmam. İki tarafı pencerelerle çevrili odamda sıcaklık altmış derece olmalı. Sırtımdan ve belimden, turkuvaz rengi çarşafıma ulaşmaya çalışan damlacıkların sayısı giderek artıyor, onların akışını hissederken küçük bir iç gıdıklanmasıyla kendimden geçmiyorum değil. Üstüm çıplak oysa gece yatarken üzerime bir şeyler geçirdiğimi hatırlıyorum. Yüzüme yapışmış saçlarımın ardından komidinin üzerinde bulunan göbeği oyulup içine saat yerleştirilmiş Garfield’ıma hızlı bir bakış atıyorum ve Garfield sinsi gülümsemesinin ardından saatin daha beş on iki olduğunu fısıldıyor bana. Düşünüyorum da Garfield ilk elime geçtiğinde onun bir saatli bomba olduğunu düşünmüştüm. Ne kadar komik… Göz kapaklarım ağırlaşıyor. Güneşin ayak parmaklarımdan başlayıp vücudumu gezmeye başlaması ayrı bir rahatlama veriyor bana. Kafamı biraz daha şiddetli gömüyorum yastığa, biraz daha karanlık ve biraz daha sessiz…
Derin bir rüzgar esiyor, ayak parmaklarınım arasından geçtiğini hissedebiliyorum. Yaklaşık on santim boyundaki çimler bileklerimi gıdıklıyor. Küçük bir gülümseme dudaklarıma yayılıyor. Sol elimin işaret ve orta parmağıyla dudağımı kapatıyorum, yan gözlerle etrafı kolaçan ederken, rüzgar saçlarımı suratıma serpiştiriyor. Parmaklarımı dudaklarımdan kaldırıp saçımı düzeltiyorum. Şimdi rüzgar eskisi gibi tam ünümden esiyor. Burnumda önceden saçlarımdan geldiğini sandığım kestane kokusu birikiyor birden, ancak biraz daha ileriyi dikkatle incelediğimde, bu naif kokunun ilerideki kestane ağaçlarından geldiğini fark ediyorum. Rüzgarda çimler başını ağaçlara eğmiş gideceğim gönü gösteriyor sanki. Bir adım atıyorum, sanki bu kez Alice’in yerine “Harikalar Diyarı”na ben geçiş yapmıştım. Bir an için akşam yemeğinde yediğim mantarın zehirli olup olmama ihtimalini düşünüyorum. Ama eğer mantar zehirli ve ben şu an ölmeye çalışıyor ve doktorlar eğer beni kurtarmaya çalışıyorsa onlara bir şeklide ulaşıp, cennet yolunda olduğumu söyleyip vazgeçmelerini söylemeliydim. Yo doktorlar ve bir sürü insan… Çıplaktım… Ne büyük bir utanç… Peki ya, mantarlar…
Saat on iki olmalı, güneş tamamen üzerime binmiş durumda, ağırlığını bütün vücudumda hissediyorum. Boynum yastıktan aşağıya düşmüş, ellerim iki omzumun altında yumru yapılmış bir şekilde sızlamakta. Vücudumdaki en sağlam terin ayaklarım olduğunu düşünüyorum. Benimde ince bir sızı var. Kendimi düzeltmek için silkelendiğim anda boynuma vuran sancıya, ayağıma giren kramp eşlik ediyor. Ellerim dirseklerime kadar uyuşmuş durumda, yüzüm tuzdan dolayı kalıplaşmış saçlarım tarafından kaplanmış. Derin bir acı hissediyorum, bunun dışa yansıması olarak büyük bir çığlıkla kendime gelebilirim. Evet, bu hep böyle olmuştu. Derin bir nefes… Ayağımdaki sancıyla birlikte dedin bir nefes alıp bağıracağım anda tuzlu saçlarımdan bir tutam ağzımın içine doluşuyor ve onunla birlikte burnuma gelen kakaolu puro kokusu kazınmaktan bir hal olmuş midemin bulanmasına neden oluyor. Ancak her çırpınmamda vücudumun geneline inen derin sancı, acımasızca yapılan işkencenin giderek ardan ileri safhalarına doğru yol alıyordu. Artık güneşte o masum ellerini vücudumdan çekmiş, büyük bir ateş kütlerini zaten ateşler içinde yanmakta olan bedenimin üzerinde gezdiriyor, yo hayır üzerime çökmüş bütün hareketimi kısıtlıyordu.
- Bence kollarındaki ve bacaklarındaki tüyleri almalısın, gerçi onlar biraz tüylükten çıkmış, iki birer kıldan farkları yok. Görünür yerler böyleyse görünmeyen kısımlar…
- Saçmalama anne…
- Ne saçmalaması, hiç bana çekmemişsin, ben senin yaşındayken iki tane çocuğum olmasına rağmen ne kadar güzeldim.
- Sen hala güzelsin anne.
- Ah, ne güzelliği be! Bu yüzle mi? Kırış kırış oldu artık, milyonlar harcadığım kremler bile fayda etmiyor.
- Yüzün kırışmış olabilir ama, senin kemik yapın gayet güzel, eğer çok istersen birkaç cerrahi müdahaleyle düzeltilebilir.
- Ne cerrahi müdahalesi bilmiyor musun ben iğneden bile korkarım…
Bir, iki, üç… bu son silkiniş. Sanki ben kalkmak için zorladıkça güneş biraz daha baskı yapıyor üzerime kollarımı iki yana açmış durumdayım ancak bir türkü kendimi kaldıracağım kuvveti toplayabilmiş değiller. Boynumda yine aynı ağrı. Bu ağrıdan çok sanki hareket etmemem için birinin yaptığı baskıya benziyor. Yine mi, hayır bu kez olmasın… Yalvarırım, hayır…
- Gökyüzüne bak!
Yo şimdi olamaz.
Kendimi yataktan nasıl attığımı hatırlamıyorum. Bana bu enerjiyi veren neydi, birden çıplaklığımdan utanmam mı, yoksa nasıl çıplak kaldığım fikri mi? Dikkatlice etrafı kimse var mı diye kolaçan ederek yerden geceliğimi aldım ve üzerime geçirdim. O hızla nasıl giyindiğime dikkat etmediğim için geceliğin ters olduğunu üç saat sonra anlaya bildim. Demek ki üç saat sonra kendime gelebilmiştim. Geceliği giydikten sonra öncelikle kapı ve pencereleri kontrol ettim, hepsi gayet sıkı bir şekilde kapalıydılar. Neden birden odanın içersinde birileri olduğu fikrine kapıldım bilmiyorum. Bekli de zorla uyumaya çalışmamın verdiği bilinçaltı yanılsamaları bunlar.
Kendime gelmeye başladığımda ayaklarımda derin bir ağrı hissettim. Yaklaşık on dokuz saat uyumuştum ve yatsam yine uyuyabilirdim. Çarşafın üzerinde, bir kopyam çıkmıştı. Yüzüm, göğüslerim ve apış aram gayet net belli olabilecek şekilde diğer yerlerime oranla daha fazla terlemişti, o an utanma duygumun vücudumdaki tüylerden kaynaklandığını hissettim, evet annem doğru söylüyordu, bu yaşlarda biraz daha özenle bakmalıydım kendime.
Biraz daha geçmişe dönelim. İnsanların kadınları sadece kullanmaya çalıştığını anladığım anlara. Eğer güzelseniz sadece bedeniniz isteniyordur, bunun ötesinde yapılan aşk lakırdıları ya da yüze karşı söylenen sevimli sözcüklerin erişebilirlik katsayısıyla orantılı olduğunu söyleyebilirim. Bir kadın olarak ne kadar zorsanız o kadar güzel sözün sahibi olursunuz. Bu sizin duygusal tatmin katsayınızı tavana vurmasına dek sürer ve tavana vurduğunda ise salakça bir duygusallık kaplar içinizi, kendinizi teslim edersiniz ve karşınızdaki insan güzel sözlerine kezzap dökmeye bu an başlar ve o andan itibaren muhabbetlerin ayrıntısız anlatılan bir parçası olursunuz.
Kadınlar ise belli bir mevki ve olgunluğa vardığında kullanır hemcinslerini. Ruhlarına işlemiş bir çekemezlik hakimdir onlarda, nedenini bilmezler ancak içgüdüsel olarak yapmak istedikleri ya da yaptıkları şeyler bunu gösterir. Bir kadın kesinlikle mağdurunun ardından ağlamaz, ancak bir erkek için bunu söylemek olanaksızdır. Erkek dıştan sert içten yumuşak gözükür, kadın ise dıştan yumuşak içten serttir.
Aslında kadın erkek ilişkilerini analiz edecek kapasitede değilim. Geçmişe baktığımda bu konuda hayatımın tam bir viraneler üzerine kurulu olduğunu görüyorum. İlk zamanlarda ağlamalar ve sızlanmalar yakamı bırakmazdı, ancak artık sanırım bunların sadece umutsuz kurgulardan ibaret olduğunu anladım. Evet, bunlar sadece hayalimde büyüttüğüm şeylerdi. Belki bir kadın olarak kendi mutluluğumu düşünmemeliydim. Yaptığım hatalardan biri bu. Neyse kapatalım konuyu. Birden bu duygusallık…
