Posts Tagged ‘Faruk SÖNMEZOĞLU’
24) SOĞUK SAVAŞ YILLARINDA KIBRIS SORUNU, BAĞLANTISIZLAR VE
BM GENEL KURULU’NDAKİ OYLAMALAR/KARARLAR
Faruk SÖNMEZOĞLU
1) Analitik Öğeler
Oy bloku bu ülkelerin hemen her türlü konuya ilişkin olarak grup kararı almaları… Bu tanımın dışında kalan tüm birliktelikler ise birer oy gurubu oluşturmaktadır. Oy gruplarını; tartışma grupları, coğrafi dağılım grupları, bölgesel gruplar, ortak çıkar grupları ve geçici gruplar olarak sınıflandırmak mümkündür.
Bağlantısızlar oy grubu üyelerinin yaklaşık %90’ının Asya-Afrika ülkelerinden oluşması, gruba coğrafi bir ortak payda sağlamaktadır. Bağlantısız ülkeler grubu Birleşmiş Milletler içinde ve dışında yaptığı çeşitli düzeylerdeki toplantılarla tipik bir tartışma grubu niteliği göstermekte.
“Beş ülke, beş lider”. Nehru’nun Hindistan’ı, Nasır’ın Mısır’ı, Tito’nun Yugoslavya’sı, Nikrumah’ın Gana’sı ve Sukarno’nun Endonezya’sı.
2) Taraflar, Bağlantısızlar, Sorunlar ve Birleşmiş Milletler Genel
Kurulu’ndaki Oylamalar : 1947-1965
a) Orta Doğu’ya İlişkin Sorunlar
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda bir oy grubu oluşturma bakımından “Arap ülkeleri”nin “Orta Doğu’nun Müslüman ülkeleri”nden daha iyi bir örnek olduğu söylenebilir.
1945 yılının Mart ayında Kahire’de kurulmuş olan Arap Birliği (…) bir grup olarak tümünü ilgilendirmek açısından bir ortak payda teşkil eden iki temel dış etken ile açıklayabiliriz. İsrail olgusu ve Batılı güçlerle aralarında olan benzer sorunlar.
Arap ülkeleri arasında bağlantısızlık akımının bu derece yaygınlaşmasında Nasır’ın liderliğindeki Mısır’ın büyük önemi vardır.
(2) Süveyş Krizine İlişkin Sorunlar
II. Dünya Savaşı sonrasından beri özellikle kanal bölgesindeki üsler meselesinden dolayı İngiltere ile Mısır arasındaki ilişkiler giderek kötüleşmekteydi. Nasır 26 Temmuz 1956’da kanalı millileştirdiğini ilan etmiştir. Yunanistan bu dönemde oldukça esnek bir politika izlemekte, Kıbrıs sorununa ilişkin tezlerine uluslararası alanda destek sağlamak amacıyla, özellikle Yugoslavya ve Mısır ile yakın ilişkiler kurmakta, bir çok alanda İngiltere’ye karşı bir tutum takınmaktaydı. Mısır’da 80.000 civarında varlıklı bir Yunan azınlığı bulunması…
Eylül 1956 İkinci Londra Konferansı, Süveyş Kanalını Kullanan Birliği adında örgüt kurulmuştur.
Ekim 1956’da İsrail Mısır’a saldırmış, İngiliz ve Fransızlar da kanal bölgesine asker çıkartmışlardır.
İngiltere’nin başta Mısır olmak üzere Orta Doğu’nun Bağımsız Arap ülkeleri üzerindeki tüm prestijini yitirdiği görülmektedir. Yunanistan, Orta Doğu’nun Bağlantısız Arap ülkelerinin potansiyel desteğini sağlamada en karlı çıkan taraf olmuştur.
(3) 1958 Orta Doğu Krizi’ne İlişkin Sorunlar
Eisenhower doktrini. Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Doğu’ya açık bir biçimde girişi Türkiye Hükümeti tarafından olumlu karşılanırken Yunanistan tarafından eleştirilmiştir.
1957 Suriye Krizi, Yunanistan prestij kazanmıştır.
b) Afrika’ya ilişkin Sorunlar
1945 yılında San Francisco Konferansı’na katılarak Birleşmiş Milletler’in kurucu üyeleri arasında yer alabilen Afrikalı ülkeler Mısır, Etiyopya, Liberya’dır. 1960 yılında 17 ülkenin, 1964 yılında Birleşmiş Milletler ‘deki Afrikalı ülke sayısı 35 olmuştur. 1958 Gana’nın başkenti Akra’da “Birinci Bağımsız Afrika Ülkeleri Konferansı” toplanmıştır. İlkeleri, Bandung Deklarasyonu ile Birleşmiş Milletler Yasası ve kararlarının üstünlüğüne dayanan bir “Afrikalılar Birliği” oluşturmak.
(1) Irk Ayrımına İlişkin Sorunlar
Mısır, Yugoslavya ve Hindistan ile (Güney Afrika Birliği hariç) tüm Afrika ülkelerinin bu konuya ilişkin aynı yönde oy kullanma oranı % 100’e ulaşmaktadır.
Türkiye tüm genç Afrika ülkelerinin gözünde “sömürgecilerle işbirliğine yatkın” bir ülke konumuna gelmek olmuştur.
(2) Bağımsızlık Mücadelelerine İlişkin Sorunlar
Varşova Paktı ülkeleri Cezayir’in bağımsızlık mücadelesini desteklerken, Türkiye, Fransa’ya daha yakın bir tutum ortaya koymuştur.
Türkiye, 1960 yıllarından itibaren Bağlantısızlar ile aynı yönde oy kullanma oranı açısından, özellikle Orta Doğu ve Afrika’ya ilişkin sorunlarda Yunanistan’ı aşmasına rağmen, bu defa da Rumların denetimindeki Kıbrıs Cumhuriyeti’nin rekabetiyle karşılaşmaktaydı.
3) Taraflar, Bağlantısızlar, Sorunlar ve Birleşmiş Milletler
Genel Kurulu’ndaki Oylamalar: 1965-1975
a) Orta Doğuya İlişkin Sorunlar
1968 yılı başlarında bazı Bağlantısız Arap ülkeleri ile yayınlanan ortak bildirilerde Türkiye’nin Orta Doğu sorununa ilişkin Arap ülkelerini desteklemesine karşılık, Kıbrıs sorununa ilişkin olarak Türk tezlerine yakın ifadeler yer almaya başlamıştır. Türkiye Orta Doğu’ya ilişkin olarak üç Bağlantısız ülke temsilcisi ve Bağlantısız Arap ülkeleri çoğunluğu ile aynı yönde oy kullanma eğilimi açısından, % 88’lik oranla Yunanistan’a belirgin bir üstünlük sağlarken…
b) Afrika’ya İlişkin Sorunlar
dönem içersinde Orta Doğu’ya ilişkin olarak da işaret edilen Bağlantısızlar+Varşova Paktı üyeleri oy bloku oluşturması eğilimi iyice belirginleşmektedir.
Türkiye Yunanistan’ı geride bırakmasına rağmen Kıbrıs Cumhuriyeti engelini aşamıyordu. Kıbrıs’ın bizatihi kendisi bir Bağlantısız ülke iken, Türkiye Batı ittifakı içerisinde yer alan, ne de olsa bu ilişkileriyle de sınırlı bir ülkeydi.
c) Asya’ya İlişkin Sorunlar-Soğuk Savaş (Ertesi) Sorunları
Türkiye ve Yunanistan da dahil olmak üzere NATO üyelerinin Bağlantısız ülke temsilcileri ile aynı yönde oy kullanma oranları sıfıra yakındır.
4) Taraflar, Bağlantısızlar, Sorunlar ve Birleşmiş Milletler
Genel Kurulu’ndaki Oylamalar: 1975-1991
İlk yıllar (1975-1980) Vietnam Savaşı sonrası, SALT II’ye giden Yumuşama dönemidir. 1980 başlarından itibaren Kamboçya, Afganistan ve Polonya krizleri ABD-SSCB ilişkilerini bozmuş… Bağlantısızların iç sorunları da giderek artmış, grubu temsil eden ülkelerden Mısır’ın 1979 Champ David Antlaşmaları’nı imzalaması sonrasında Arap ülkeleri arasında ortaya çıkan çatışma bunun en belirgin örneklerinden birisi olmuştur.
a) Orta Doğu’ya İlişkin Sorunlar
Filistin sorunu.
Bağlantısızlar arasındaki dayanışmanın (Mısır’ın durumuna rağmen) oldukça yüksek bir düzeye ulaştığı… % 97’ye
Türkiye’nin Orta Doğu’nun Arap ülkelerinin tutumlarına bu derece yakın bir destek vermesi, İslam Konferansı Örgütü’nde bu ülkelerle aynı platformu paylaşması , Kıbrıs sorununa ilişkin olarak bu ülkelerin desteklerinin, hatta bazılarının çekimserliklerinin sağlanmasını mümkün kılmamışlardır.
5) Sonuç
Türkiye 1960 sonrasında, bir ittifaka dahil olmanın bir ülkenin Bağlantısızlara yakınlaşmasına getirdiği engeli önemli üçlüde aşmıştır.
25) SOĞUK SAVAŞ SONRASI DÖNEMDE KIBRIS SORUNU
Faruk SÖNMEZOĞLU
1) Genel Gelişmeler
Mart 1991 BM Güvenli Konseyi’ne bir rapor (…) de Cuellar (…), Turgut Özal’ın “Döretlü Konferans” (Türkiye+Yunanistan+Kıbrıs Türk Tarafı+Kıbrıs Rum tarafı). Yunan tarafının bu teklife cevabı “Dokuzlu Konferans” oldu(Özal’ın “dördü”ne ilave olarak Güvenlik Konseyi’nin beşi). ABD’nin önerisi ise “Beşli Konferans”tı (Özal’ın “dördü”ne ilaveten Kıbrıs Cumhuriyeti).
Uluslararası kamuoyunun bakışındaki temek a) Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı, toprak bütünlüğü, b) her türlü ayrılma ve bölünme dışlanmalı c) yeni bir anayasa.
1993 yılı Mart ayında New York’ta Denktaş-Klarides “Güven Arttırıcı Önlemler”. Gali, 30 Mayıs 1994 tarihinde Güvenlik Konseyi’ne sunduğu raporda, görüşmelerde bir sonuca ulaşılmamasından Türk tarafını sorumlu tutuyordu.
Kıbrıs Türk tarafı “önce bağımsızlık tanınması, sonra konfederasyon”…
1996-1997 üç gelişme: Kıbrıs’taki sınır gösteri ve çatışmaları, Kıbrıs’a yerleştirilmesi söz konusu olan Rus yapısı S-300 füzeleri ve Kıbrıs Rum tarafının AB’ye üye olma çabaları.çözüm bulunamayan Kıbrıs’ta siyasi ve askeri anlamda herhangi bir olayın çıkmadığı dönemler uzadıkça; bu durumun adadaki statükoyu pekiştireceği, konunun uluslararası alanda unutulacağı ve bunun da Türk tarafına yarayacağı düşünülmektedir.
S-300 projesi, Yunanistan ve Güney Kıbrıs ikilisinin Ortak Savunma Doktrini çerçevesinde Türkiye’yi denizden çevreleme girişiminin, Yunanistan anakarasından başlayan Girit-Rodos hava üsleriyle devam eden eksenin Kıbrıs ayağı olarak düşünüldüğünde Türkiye açısından dikkate değer bir tehdit unsuru olabilecektir.
Kıbrıs Rum Yönetimi’nin bu girişiminden esas amacının ise bu silahların getirilmemesi için Türkiye’nin de adadaki kuvvetlerini geri çekmesinin sağlanması olduğunu söylenebilir. Yunan silahların Girit adasına yerleştirilmesine yönelmiştir.
1997 yılındaki 12 Aralık Lüksembourg zirvesinde Kıbrıs Rum Kesimi’nin üyeliği resmen açıklanırken Türkiye’nin dışlanması Kıbrıs sorununu da etkilemiştir.
Kıbrıs görüşme (…) çabalarının 1999 yılının ikinci yarısında hızlandığı görülmektedir.
Kıbrıs konusunda dolaylı görüşmelerin beşinci turu ise BM Genel Sekreteri Kofi Annan ve/veya Kıbrıs Özel Temsilcisi Alvaro de Soto tarafından yürütülmüş, görüşmeler sırasında Rauf Denktaş ile Glafkos Klarides’in doğrudan görüşmeleri söz konusu olmamıştır.
Denktaş, 1960 Garanti sisteminin devamına iki anavatan arasındaki dengeye dayanan konfederasyon “tarafların eşitliği” Klarides’in merkezi yönetimi güçlü bir federasyon görüşü.
2) Kıbrıs ve Avrupa Birliği
Kıbrıs Rum Yönetimi’nin 3 Temmuz 1990 tarihinde yaptığı başvuru, Temmuz 1993 tarihinde yapılan toplantılarda ele alınarak, “…Kıbrıs sorununa karşı barışçı, dengeli ve kalıcı bir çözüm bulunmasını beklemeden… “ olumlu olarak cevaplandırıldı.
19) SOĞUK SAVAŞ SONRASINDA TÜRKİYE – AVRUPA BİRLİĞİ İLİŞKİLERİ:
EKONOMİK GÜNDEMDEN SİYASİ GÜNDEME
Özlem TERZİ
Giriş
Türkiye’nin tam üyelik talebine olumsuz görüş bildiren Avrupa Topluluğu, Türkiye ile ilişkilerini ekonomik işbirliği ve Ortaklık Antlaşması’nda öngörülen Gümrük Birliği’nin kurulması konularına odaklanmak istiyordu.
1990’ların Başında Avrupa’da Siyasal Ortam
Ekim 1990’da Doğu ve Batı Avrupa birleşmiş…
1990’ların Sonunda Avrupa’da Siyasal Ortam
1997 yılı Amsterdam Antlaşması, Gündem 2000 başlıklı Komisyon raporu açıklanmıştır. NATO-Rusya ilişkilerinde Kurucu Antlaşma imzalanmış… NATO’nun 1996 Berlin Toplantısında da Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği’nin NATO içinde geliştirilmesine karar verilmiştir.
Amsterdam Antlaşması ise AB ve BAB arasında sıkı bir işbirliği öngörmüş ve BAB’ı Petersberg Görevleri olarak adlandırılan bir dizi barışı koruma, kriz yönetimi, insani yardım ve kurtarma faaliyetlerini yürütmekle görevlendirilmiştir.
Gündem 2000 Polonya, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Slovenya, Estonya ve Kıbrıs ile ise üyelik müzakerelerinin başlatılmasını öneriyordu.
199 Aralık Helsinki Zirvesi ile Türkiye AB’ye aday ülke olarak ilan edilmiştir. Zirve aynı zamanda Romanya, Bulgaristan, Litvanya, Letonya, Slovakya ve Malta ile tam üyelik müzakerelerinin başlamasını öngörmüştür.
Haziran 2000’de yapılan Feira Zirvesi ise AGSP’nin uygulanmasına yönelik ayrıntıları düzenlemiştir. Türkiye için bu konudaki esas sorun AB’nin AGSK’yı NATO içinde geliştirmek yerine NATO’dan bağımsız askeri girişimlerde bulunabilme yeteneği olarak geliştirmesi ve oluşan yeni güvenlik odağında Türkiye’nin yerini alamamasıdır. AB’nin bir NATO ülkesinde karşı müdahalede bulunmayacağını garanti edilmesi ile Türkiye’nin NATO’da uyguladığı veto politikasından vazgeçmesidir. Aralık 2001’de yapılan Leaken Zirvesi’nde Yunanistan, Türkiye ile varılan bu mutabakatı kabul etmiş.
Türkiye’nin Adaylık Süreci
Aralık 2004’te Kopenhag Avrupa Konseyinde alınan diğer bir karar, AB ile Türkiye arasında yıllardır anlaşmazlık konusu olan AB’nin NATO kaynaklarını kullanması konusu da çözüme bağlanmıştır. Buna göre NATO kaynaklarını kullanarak düzenlenen AB operasyonlarına NATO üyesi veya NATO’nun “Barış İçin Ortaklık” girişimlerine taraf olmayan ülkeler katılmayacaktır. Bu durumda Kıbrıs ve Malta NATO kaynakları kullanılarak düzenlenen AB operasyonlarında yer almayacaklardır.
Türkiye’nin üyeliğine yönelik olan tartışmalar göstermektedir ki Türkiye’nin adaylığı aslında Avrupa kamuoyunda ve siyasetinde gerekli tartışmalar yapılmadan alınmış bir karardır. AB’ye yeni katılan ülkeler “Tek Avrupa” Deklarasyonu ile genişleme sürecinin devam edeceğini dilmeseler de…
20) AVRUPA PARLAMENTOSU VE AVRUPA BİRLİĞİ – TÜRKİYE İLİŞKİLERİ
Çiğdem NAS
Avrupa Parlamentosu (AP) 1979 yılından bu yana üye devletlerde yapılan doğrudan seçimlerle işbaşına gelmektedir. O tarihten bu yana yetkileri Avrupa Tek Senedi, Maastricht, Amsterdam ve Nice Antlaşmaları ile kurucu Antlaşmaların her yenilenmesinde biraz daha genişlemiştir.
Ulusal sistemlerde gördüğümüz kuvvetler ayrılığı uygulamasından farklı olarak AB içinde yasama görevini konsey ve parlamento yürütme görevini ise konsey ve komisyon birlikte yerine getirmektedir. Yasama süreci komisyonun hazırladığı yasa ile başlamaktadır.
AP’nin diğer yetkileri bütçe yürütmeyi denetleme ve uluslararası antlaşmaları onama yetkilileridir. AP’nin antlaşmalar üçüncü ülkeler ile girilen her türlü akit ve özellikle yeni üye alımı gibi kararları onama yetkisidir.
1) Avrupa Parlamentosunun AB İçindeki Konumu
Krokodil Kulübü olarak adlandırılan Federal Avrupa yayınlarının kuvvetli bir fikir grubu oluşturduğu parlamento Birleşik Avrupa idealini yaşatan bir kurumdur.
2) AP ve Türkiye – AB İlişkileri
Artan Ticaret ve sermaye hareketleri yabancı yatırımların hız kazanması üretim sürecinin dünya üzerinde yayılması devletin ekonomi ve sermaye üzerindeki kontrolünü azaltmıştır.
a) AP’nin Türkiye – AB İlişkileri Üzerindeki Etkisi
1980 sonrası dönemde AP’nin Türkiye konusundaki eleştiriel tutum aldığı kararlara yansımıştır. AP Türkiye’de devletin hoşlanmadığı, radikal ve marjinal kulüpleri desteklemekte ve bu yüzden de sık sık devlet ve hükümet yetkiliyle ters düşmektedir.
8 Aralık 1994’te Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin DEP millet vekilleri hakkında mahkumiyet kararı vermesi ilişkileri daha da yıpratmıştır.
b) AP’nin Türkiye Hakkındaki Kararları
Yetkileri giderek artan ve demokratik meşruiyet açısından önemli olan AP gibi bir kurulun kararlarını yasal bağlayıcı olmasa da dikkate almamak yanlış olur.
AP’nin Türkiye ile ilgili kararları incelendiğinde insan hakları ve demokratikleşmenin AP’nin temel önceliği olduğu anlaşılmaktadır, AP’nin Türkiye hakkında yayınlandığı kararlarının çoğunun Kürt kökenli Türk vatandaşları AB – Türkiye ilişkileri Türkiye’deki azınlıklar Türkiye’deki siyasi durum ve insan hakları, basın özgürlüğü gibi konularda…
Türkiye AB üyeliği hedefine giren süreçte AB kamuoylarını ölçmek için AB kararlarını kıstas olarak alabilir.
TÜRKİYE YUNANİSTAN VE BALKANLAR
21) TÜRK – YUNAN İLİŞKİLERİNDE GÜÇ VE TEHDİT
S. Gülden AYMAN
Türkiye Ege’deki sorunlarını bir paket Yunanistan ise Ege’de kıta sahanlığı ve Kardak Adasının hangi ülkeye ait olduğunun belirlenmesi…
Türkiye ve Yunanistan arasında bir müzakere ortamının hazırlanması. 1997 Temmuzunda toplanan NATO Madrid Zirvesinde..
(Türk – Yunan sorununun rasyonel çıkar ayrılıklarından ibaret olmayan ve dolayısıyla da kolaylıkla müzakere edilmeyen ve kalıcı biçimde çözümlenmesi için yapısal değişiklikler gerektiren bir mesele..)
1964’te dönemin başbakanı Demirel ile yunan cuntası arasında imzalanan Meriç Antlaşması Kıbrıs ve sorunu nedeniyle rafa kaldırılmıştır. 1976 ve 1978’de Demirel ile Karamandis’in imzaladığı Brüksel Antlaşmaları sonuçsuz kalmış 1988’de Ege’de yaşanan büyük krizden sonra Dalos’ta görüşen Turgut Özal ile Andreas Papandreu’nun imzaladıkları mütabakattanda beklenilen sonuçlan alınamamıştır.
1) Güce ve Tehdide Karşı İlişkin Algılamalar ve Uluslararası Müzakere
(“Ayna imajı” (mirror image) olarak bilinen bu olgu özellikle Soğuk Savaş döneminde Amerikan – Sovyet ilişkileri bağlamında ele alınıştır)
Psikolojik ve kültürel düzeyde yapılan birçok araştırmada “gücünden endişe edilen unsurların” aynı zamanda da “hoşlanılmayan” ve dolayısıyla da “birtakım karşı davranışlarda bulunması gereken” uluslar olduğunun ortaya çıkması ilginçtir.
Güç asimetrisinin uluslararası müzakere etkisi, kendisini güçlü hisseden tarafın (…) “doğrudan müzakerelerde” bulunma konusunda daha istekli davranabilmesi şeklindedir.
2) Küçük Ülke Sendromu ve Stratejik Davranış
Türk tehdidinin diğer önemli unsurları, askeri gücü tamamladığı düşünülen “nüfus” ve “coğrafyadır”. Yunanistan, “Doğuda ve Kuzeyde stratejik derinliğin yokluğu, sınırın uzunluğu ve Yunan adalarının Türkiye’ye olan yakınlığı” nedeniyle savunulması zor bir ülke olarak da tanımlanmaktadır.
Yunanistan’ın sadece gücünü elde tutamayan unsurları açısından yapılan mukayeselerde Türkiye’den daha iyi bir durumda algılandığı görülmektedir. Yunanlı yazarların birçoğunun ortak görüşü, “homojen nüfusu ve güçlü milli kimliğiyle” Yunanistan’ın bir taraftan “Küt milliyetçiliği” diğer taraftan da Kemalist-laik” bölünmeleriyle uğraşan Türkiye’den üstün oluğudur.
Yunanistan’ın başından beri hedefi Türkiye karşısında stratejik pozisyonunu iyileştirmeye çalışmak olmuştur.
Yunanistan’ın stratejik pozisyonunu iyileştirmek için kendisine müttefikler arayışının Soğuk Savaş sonrası dönemdeki faklılığı, Türkiye’yi çevrelemek için sadece Batılı güçlerin desteğine güvenmeyip ve içinde bulunduğu ittifakları çeşitlendirmeye çalışmasıdır. Rusya, Ermenistan , Suriye, İran, Türkiye merkezli dış politikasının, Yunanistan’ı Arnavutluk ve Makedonya ile olan ilişkilerini düzeltmeye ittiği de görülmektedir.
Türkiye zaten barış ve statükoyu savunduğu için değil, içinde bulunduğu ağır koşullar elini kolunu bağladığından, “şimdilik” Yunanistan’ın egemenlik haklarına yönelik taleplerini ertelemiştir.
Yunanistan’ın beklentisi güçsüz bir anı yakalanan Türkiye’ye isteklerini kabul ettirmektir. Yunanistan Türk tarafının kendi istediği ödünleri vermeye hazır olmadığını hissettiği oranda hırçınlaşmış, diyalogdan kaçınmıştır.
Yunanistan, Türkiye tarafından teröre destekle suçlanmasından sadece 8 ay sonra Helsinki Zirvesinde Türkiye’nin AB üyeliği adaylığına olan itirazına son vermiştir.
Türk – Yunan ilişkilerinde bir yumuşama dönemine girilmesi Ağustos ve Eylül 199’da peşpeşe yaşadığı deprem felaketi…
22) TÜRK DIŞ POLİTİKASINDA EGE SORUNU
Şule KUT
Türkiye açısından bugün için Ege kaynaklı sorunların başında karasuları, kıta sahanlığı, hava sahası FIR hattı ve komuta kontrol sahası, Doğu Ege Adarlının silahlandırılması ve bazı Ege adalarının hukuki statüsü konuları gelmektedir. Yunanistan’a göre ise, kıta sahanlığının sınırlandırılması ikinci Ege sorunu, Kardak adasının statüsü…
1) Ege’de Hukuki Durum
Ege ile ilgili çeşitli antlaşmalar: 1929 Edirne Antlaşması, 19830 Londra Protokolü, 1913 Londra Antlaşması, 1913 Atina Antlaşması, 1914 Tebligatları, 1923 Lozan Barış Antlaşması ve Lozan Boğazlar Sözleşmesi (Boğazlar Rejimi), 1936 Montreux Boğazlar Sözleşmesi, Paris barış Antlaşması. 1958 Karasuları ve Bitişik Bölge Sözleşmesi, 1958 Kıtasahanlığı Sözleşmesi ve 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (UNCLOS).
a) Ege’yi Doğrudan İlgilendiren Uluslararası Antlaşmalar
Lozan Barış Antlaşması Ege’yi ilgilendiren, 6,12,13,14,15 ve 16. maddelerdir.
b) Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesinde Adalar
Türkiye UNCLUS’u temelde karasuları ve adalara ilişkin hükümleri nedenleriyle imzalamamıştır.
2) “Ege Sorunu’nun Parçaları Olarak Çeşitli Ege Sorunlarının Niteliği
a) Doğu Ege Adalarının Yeniden Silahlandırılması Sorunu
Yunanistan, Montreux Boğazlar Sözleşmesinin Lozan Boğazlar Sözleşmesi’ni hükümsüz kıldığını iddia etmektedir.
Türkiye’nin tezine göre, Montreux’de söz konusu olan “yeniden silahlandırma” tüm Ege adalarını veya tüm Boğaz Bölgesi’ni kapsamaktadır.
Yunanistan, özellikle 1974’ten itibaren adaları yeniden silahlandırma faaliyetlerine gerekçe olarak Montreux’nün yanı sıra “Ege’deki Türk tehdidi’ne karşı “meşru savunma” iddiası da eklenmiştir. Birleşmiş Milletlerin Şartı’nın 51. maddesine…
Limni’de askeri tesislerini, Yunanistan, NATO tatbikatlarında Limni’nin de dahil edilmesini sağlamaya çalışmaktadır.
b) Egemenliği Tartışmalı Ada, Adacık ve Kayalıklar Sorunu
Türkiye, ilk kez Kardak kayalıkları vesilesiyle, Ege’de bölgeler tezini ortaya atmıştır.
1995 yılının son günlerinde başlayan Kardak krizinin ardından, ikinci bir “ada krizi” 1996 yazında Gavdos adasıyla ilgili olarak ortaya çıkmıştır.
Kardak olayının asıl önem, zaten Kardak’ın kime ait olduğundan çok, Türkiye’nin ilk kez krizden sonra Ege’deki statükoyu açıkça sorgulamaya başlamış olmasından kaynaklanmaktadır.
d) Ege Hava Sahası ve FIR Sorunu
Yunanistan’ın Ege’deki hava sahası 1931’den bu yana 10 mildir. Hukuken bir devletin karasuları ile hava sahası sınırları örtüşmelidir. Bu fark Türkiye tarafından ilk kez 1975’te sorun olarak dile getirilmiştir.
Ege’deki bir başka hava sorunu, “Fır Hattı” olarak bilinen sorundur. 1944 Chicago Sözleşmesi uyarınca”…
Fır sorunu ile bağlantılı bir başka diğer konu da, hava ve deniz kazaları durumunda Ege Denizi’nde gerekli arama-kurtarma çalışmalarını kimin yapacağı sorunudur.
e) Kıtasahanlığı Sorunu
1973’te Türkiye’nin TPAO’ya Ege denizinde petrol arama ruhsatı verilmesi ve kendisi de 1961’den itibaren bu tür ruhsatlar vermekte olan Yunanistan’ın bulunduğu bir notayla protesto etmesiyle baş gösteren kıtasahanlığı sorunu. Türkiye ve Yunanistan Ege kıta sahanlığının sınıflandırılması amacıyla 11 Kasım 1976’da Bern Sözleşmesi’ni imzalayarak görüşmelere başladılar.
Ege kıtasahanlığı konusundaki ikinci kriz 1987 yılında çıktı.
Yunanistan bir kez adalarda göz önüne alındıktan sonra, sınıflandırmanın adaların en uç noktalarıyla Türkiye arasında kalan kıtasahanlığı üzerinde iki tarafa eşit uzaklık ilkesine göre “ortay-hat”tan yapılmasını istemektedir. Türkiye ise, sınıflandırmanın “hakkaniyet ilkesi”ne göre Ege’nin “özel durum”u göz önüne alınarak yapılmasını istemektedir.
3) Ege Sorunlarının Çözümü Mümkün mü)
Türkiye’nin müzakerelerde ısrarlı olması hukuk dışı değildir. Müzakere de en az Uluslararası Adalet Divanı ya da arabuluculuk kadar uluslararası hukuka uygun bir yöntemdir.
Ege Sorunu’nun çözümü 1) Türkiye ile Yunanistan’ın karşısına bir “ortak düşman” çıkması, 2) her iki ülkede de siyasal/tarihsel misyonunu Türk – Yunan ilişkilerini düzeltmek olarak tanımlayan “lider”lerin aynı dönemde işbaşına gelmeleri, 3) bir “üçüncü güç”ün taraflara çözüm dayatması ve 4) tarafların çözüm istemeleri için kendilerine ciddi bir “çıkar” sağlaması.
Gerçekleşme ihtimali en yüksek görünen seçenek üçüncü güç seçeneğidir.
Ege’de çözüm için tarafların maksimalist pozisyonlardan taviz vermeleri gerekecektir.
Türkiye ile Yunanistan arasında Türkiye lehine mevcut güç asimetrisi, ironik bir biçimde siyasal-diplomatik açıdan Yunanistan lehine işlemektedir. Askeri, ekonomik, nüfus gücü büyük Türkiye, küçük komşusu Yunanistan karşısında uluslararası alanda kaybeden değilse bile sürekli daha ağır baskı altında kalan taraf olmaktadır.
Ege sorunlarını çözmek için “halkların dostluğu” ve toplumsal niyet yeterli değildir, siyasal niyet ve irade gerekir.
23) TÜRK DIŞ POLİTİKASI VE BATI TRAKYA
Baskın ORAN
1) Batı Trakya Azınlığının Türk Dış Politikası İçindeki Yeri
Türkiye Cumhuriyeti, Batı Trakya azınlığı konusunda önemli bir sorumluluk içindedir. Bu azınlık Türkiye’nin kendi iradesiyle ve özel olarak antlaşmalar yaparak yurtdışında bıraktığı tek azınlıktır.
Türkiye bu azınlık için İslam’ın, Türk ulusal kimliğini oluşturan ve koruyan başlıca öğe olduğunu görmemiş, karşılıklı ilkesinin Batı Trakya azınlığı için çok daha önemli olduğunu yeterince anlayamamıştır. Karşılıklılık ilkesi bir kez olumsuz anlamda işlemeye başladığı zaman, köylü olan Batı Trakya azınlığı, burjuva olan İstanbul Rum azınlığından daha fazla zarar görmektedir.
Yunanistan’daki Türk fobisinin bir bölümü, Türkiye sınırlarındaki Batı Trakya azınlığının bir Beşinci Kol sayılmasından ileri gelmektedir.
Türkiye’deki Müslüman olmayan azınlıkların haklarının Lozan!a rağmen yukarıda verilen örnekler sonucu çiğnenmesi be pahasına olursa olsun önlenmelidir. Türkiye’deki azınlıkların uzaktan – yakından ilgilendirebilecek her konuda yasal ve yönetsel düzenleme yapmadan önce, Dışişleri Bakanlığı’nın onayının alınması…
Türkiye Batı Trakya azınlığına gösterdiği yakın ilgiyi, yalnızca anlarıyla sınırlı tutmamalıdır.
Batı Trakya konusu Türkiye açısından fazlasıyla marjinaldir. Batı Trakya konusu en az karasuları kadar önemli sayılmalı, azınlığın uluslararası haklarından ödün verilmemelidir.
Türkiye Batı Trakya azınlığına yapılan yasadışı uygulamaları uluslararası kamuoyunda sergilemelidir.
2) Batı Trakya Azınlığının Haklarını Koruyan Uluslararası Metinlerin
Geçerliği Sorunu
Yunanistan’ın imza atmış olduğu uluslararası metinlerden bir çoğu, Batı Trakya azınlığının haklarını korumakta da kullanılabilir.
Yunanistan’daki azınlıkların korunması bakımından yapılan ilk uluslararası metin 1930’da Londra Protokolüdür. “Yunanistan’a bırakılan topraklarda” yaşayan Müslümanlardan yerinde kalmak isteyenlerin haklarını koruma altına almaktadır.
İkinci metin, 1881 İstanbul Sözleşmesi’dir.
Üçüncü metin, 1913 Atina Antlaşması olup, dördüncü metin 10 Ağustos 1920 tarihli Yunan Sevri’dir.
Sonuncu uluslararası metin, Lozan Barış Antlaşması madde 45 ve atıf yaptığı 37-44. maddeleridir.
( 10 Ağustos 1920 günü Fransa’nın Sevr (Sevres) kentinde üç farklı Sevr Anlaşması imzalanmıştır: 1) Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalayan barış antlaşması ki. Türkiye’de “Sevr Anlaşması” denildiği zaman yalnızca bu anlaşılmaktadır (Osmanlı Servi). 2) Batı Trakya’yı Yunanistan’a veren antlaşma (Trakya Servi). 3) Yunanistan ile Müttefikler arasında imzalanan ve bu ülkedeki azınlıkları koruma altına alan antlaşma (Yunan Sevri).)
d) Lozan Sistemi ve Yunan Sevri
Sevr’in bugün geçerli olması için bütün bu gerekçeler açık bir biçimde ortadayken, Yunanistan Dışişleri Bakanlığının bu geçerliği niye reddettiği ve kendini niçin yalnızca Lozan Sistemi ile bağlı saydığı sorusunun iki yanıtı:
Birincisi, antlaşmanın tek yanlılığı, azınlık türleri açısından genelliği ve coğrafya açısından genişliğidir. Lozan Antlaşması azınlık koruma hükümleri tersi nitelik taşımaktadır. Lozan tek yanlı olmayıp karşılıklılık ilkesi üzerine kurulmuştur. Yalnızca Müslüman azınlıkların… coğrafi açıdan sınırlı bir antlaşmadır.
Yunan yetkilileri, İstanbul’daki Rum azınlığının bir toplum olarak ortadan kalkması üzerine karşılıklılığının bozulmuş olacağını ve kendilerinin de Lozan hükümlerini Batı Trakya’da uygulamamak hakkında sahip olacaklarını hissettirir bir tuttum içersinde gözükmektedirler.
Yunanistan Dışişlerinin kendini Sevr ile bağlı saymayıp, yalnızca Lozan ile bağlı saymasını konusunu, bu ülkenin yüksek mahkemelerinin Sevr Antlaşmasının hala bir iç hukuk metni olarak uyguladıklarını söyleyerek kesin olarak kapatabiliriz.
Lozan Sisteminin Batı Trakya ve On iki Ada içinde de geçerlidir.
Batı Trakya Türklerinin azınlık rejimi 1) 1913 Atina Antlaşmasına bağlı 3 Numaralı Protokol, 2) 10 Ağustos 1920 Yunan Sevri ve 3) Lozan Sistemini oluşturan 30 Ocak 1923 nüfus değişimi sözleşmesi, 24 Temmuz 1923 barış Antlaşmasının 37. ve 45. maddeleri ve nüfus değişimi sözleşmesinden doğan sorunları sonuçlandıran 1926 Atina ile 1933 Ankara Antlaşmalarından oluşmaktadır.
15) AB VE ABD’NİN ORTADOĞU’DA
POLİTİKA ÖNCELİKLERİ VE TÜRKİYE
Ayşegül SEVER
Soğuk savaşın sona ermesiyle birlikte ABD ve Avrupalı müttefikleri arasında Ortadoğu’da olası Sovyet kazanımlarına karşı birlikte davranma zorunluluğu ya da politika özdeşleştirme çabası ortadan kalktı. Transatlantik işbirliğinin odağı bölgedeki Sovyet aktiviteleri iken, bunun yerini 1990’larda terörizm, İslami radikalizm, kitle imha silahlarının yaygınlaşmasına karşı mücadele etmek gibi öncelikler aldı.
Batı Akdeniz havzasındaki Arap ülkeleri AB’nin güney Avrupalı üyeleri için birincil ilgi odağı olmuştur. Fransa Magrip kökenli an geniş nüfusa sahip ülkedir.
1) Türkiye, AB ve ABD’nin Filistin-İsrail Barış Sürecine Yönelik Politikaları
İsrail’e destek olmak güçlü İsrail lobisi düşünüldüğünde, her ABD yönetimi için Avrupa siyasetinden farklı olarak önemli bir iç politika meselesidir. Avrupa’nın bölge petrolüne olan bağımlılıklarının ABD’den çok daha fazla olması, bölgeye olan önemli ticari ilişkileri ve coğrafi yakınlığından kaynaklanan bölgede olası sosyal-ekonomik istikrarsızlığa duyduğu hassasiyet, Avrupalıların Filistin-İsrail problemine yaklaşımlarını farklılaştırmaktadır.
Haziran 1980 tarihli, AT’nin Venedik deklarasyonu Avrupalıların Filistin-İsrail problemindeki duruşlarını en net biçimde ortaya koyan ilk belge oldu. Bu deklarasyonla birlikte topluluk üyeleri FKÖ’yü Filistin Hareketi’nin temsilcisi olarak muhatap alır, Filistin’in self-determinasyon hakkını tanırken…
FKÖ’yü meşru bir oyuncu olarak tanımadaki Avrupa-Amerika farklılaşması, Arafat’ın 1988’de terörü dışlayıp, İsrail devletinin varlığını tanıyan beyanından sonra ABD’nin Arafat’la diyalog kurmasıyla giderilmeye başlandır.
Filistin yönetimi anti-terör kampına katılmak için Başkan Bush ilk kez 2 Ekim 2001’de Filistin devletinin kurulmasını desteklemeye hazır olduğunu belirtti.
Türkiye 1949’da İsrail’i tanıyan ilk Müslüman ülke olmakla birlikte bu ülke ile 90’larda görülen türden yakın bir ilişkiyi Soğuk Savaş döneminde kuramamıştır.
Ankara ‘barış umutları kalkarsa, ilişkilerimiz sıkıntılar çekebilir’
2) ABD, AB ve Türkiye’nin Irak Problemine Yönelik Öncelikleri ve Faklılaşmaları
Türkiye, AB ülkeleri gibi Irak’ı tamamıyla izole etmenin rasyonel olmadığını sadece dışlama ya da cezalandırma ile sonuç almanın mümkün olmadığını ‘havuç ve sopa’nın birlikte kullanılmasını, özellikle ekonomik ilişkilerin restore edilmesini istiyor.
16) NATO BAĞLAMINDA ABD – TÜRKİYE İLİŞKİLERİNDE
BAĞIMLILIK VE DEĞİŞİM
Mustafa TÜRKEŞ
NATO; Batı’nın özellikle de ABD’nin askeri, siyasal ve ideolojik alanlarda Atlantik-Avrupa sahasında kurmaya çalıştığı uluslararası düzenin oluşum ve korunmasına yönelik üretilen stratejilerin üye devletler tarafından benimsenmesini sağlayacak… hükümetlerarası bir kuruluştur.
Sona eren iki kutuplu uluslararası sistem, iki önemli sorunun da gün yüzüne çıkmasına yol açtı. İlki; karşıt blok içinde yer alan devletlerle ilişki nasıl kurulacağı, Batı’ya nasıl entegre edileceği. İkinci; Atlantik’in iki yakası arasında giderek ön plana çıkan görüş ayrılığı, (AGSK) (AGSP)…
1) Tarihsel Arka Plan: Sovyetler Birliği’nin Çevrelenmesi ve
Batı Blokunun Muhafazası Stratejisinde NATO, ABD ve Türkiye
Tehdit tanımlanması ve algılanması Doğu ve Batı bloklarının her ikisi tarafından da yapılarak, hatta daha ileri gidilerek, ‘tehdit’ tanımlamasından hareketle, ‘dünyanın güvenli olmadığı’ varsayımı öne çıkmıştır. ‘NATO, Sovyetler Birliği’nin Avrupa’nın dışında, ABD’nin Avrupa’nın içinde tutulması ve Almanya’nın Batı ittifakı içinde kontrol edilmesini hedeflemiştir’ teması tam da ABD’nin Savaş sonrası inşa ettiği uluslararası düzene ve izlediği stratejiye uygun düşmektedir.
CHP ve DP eliti (…) Türkiye’yi Batı bloku içine yerleştirmiştir. Konuyu hızla ‘Sovyet tehdidi’ tanımlamasına dönüştürerek, ‘Sovyet tehdidi’ne karşı egemenlik ve toprak bütünlüğüne güvence sağlamak üzere ABD ile ikili ilişkileri geliştirme stratejisi benimsenmiştir.
Türkiye’nin çok yönlü dış politika üretebilme manevra alanı çok daralmıştı.
Kuruluşunda, topyekün savunma ilkesinden hareket eden NATO, 1967 yılında ilan edilen Harmel Raporu’yla esnek savunma planı benimsemiştir. ‘ABD, istihbarat bilgileri ve askeri teknolojiyi Avrupalı müttefikleriyle paylaşmıyor’ eleştirisine ABD’nin yanıtı tersinden aynı içerikteydi. Avrupalı müttefiklerin NATO giderlerine katkısının çok cüzi olduğu… Fransa, 1966yılında NATO’nun birleşik komuta sisteminden ayrıldı. Fransa’nın izlediği politika iki-kutuplu dünya sistemine yönelik bir eleştiri eğildi. Çok yönlü dış politika izleme imkanını elinden kaçırmamak için üretilen politikanın bir parçasıydı.
ABD’nin Avrupa güvenliğinden ayrıştırılmasını öngören, ‘decoupling’ adıyla anılan tartışmaya ivme kazandırmakla birlikte … Fransa ve Almanya’nın izlediği politikalar, Batı güvenlik mimarisi ve NATO içinde karar alma süreçlerinde kendi ulusal özerkliklerini gerçekleştirme adına yapılmaktadır.
Varşova Paktı Sovyetler Birliği’nin Doğu bloku içindeki hegemonyasını perçinlemek için kullanılacaktı. Sovyetler Birliği, 1956’da Macaristan’da, 1968’de Çekoslovakya’da ‘Sovyet tank faktörünü’ hayata geçirmede tereddüt etmedi.
Sovyetler Birliği’nin “decoupling” tartışmasına ivme kazandırmaya çalışmasına karşılık, ABD’de détente ile Sovyetler Birliği’ni çevreleme politikasına önem verdi. Détente döneminde bir başka gelişme; Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı (AGİK) süreci başladı.
1970’li yılların Reagan yönetiminin girişimiyle silahlanma yarışı yeniden hızlandı. ‘Yıldız Savaşları’
NATO iki blokun başat güçleri olan ABD ile Sovyetler Birliği’nin blok içi hegemonyalarının sürdürebilmelerine, buna karşılık Avrupa devletlerinin savunma yerine iktisadi kalkınma ve sosyal politikalara kaynak ayırma stratejilerinin hayata geçirilmesine imkan sağlamıştır.
2) Soğuk Savaşın Sona Ermesi ve Etkisi
Birinci Soğuk Savaş dönemi, détente ve ikinci Soğuk Savaş dönemlerinde devamlılık özelliği taşıyan Sovyetler Birliği’nin çevrelenmesi stratejisi, yerini Rusya Federasyonu’nun kontrol edilmesi ve aynı zamanda onunla kontrollü işbirliği oluşturulması sürecine bırakılmıştır.
Bosna-Hersek savaşı sonunda oluşturulan IFOR ve SFOR’a Rusya’nın özenle entegre edilmesi, Kosova’ya yapılan NATO müdahalesi sonrasında Priştina havaalanının Rusya Federasyonuna tahsis edilmesi, 1244 sayılı Güvenlik Konseyi kararına zemin oluşturan 10 Haziran 1999 tarihli anlaşmanın Yugoslavya’ya imzalatılması sürecinde AB kadar Rusya’nın da devreye sokulması Rusya Federasyonu ile işbirliği sürecinin boyutlarını göstermesi açısından önemli bir örnektir.
1990’lı yılların başında Türkiye’nin jeo-stratejik öneminin erozyona uğradığı söylemini öne çıkartan Batılı stratejisiler, Soğuk Savaş döneminde büyük sorumluluk ve risk alan Türkiye’nin, artık Batı’nın güvenliğine katkıda bulunan ülke konumundan güvenlik tüketen ülke pozisyonuna geçtiği temasını ön plana çıkardırlar.
3) 1990’lı Yıllarda NATO’nun Değişimi ve
Önceliklerin Yeniden Saptanması Sürecinde Türkiye – ABD İlişkileri
Turgut Özal döneminin önemli açmazlarından birisi, bir taraftan AB’ne 1987 yılında tam üyelik başvurusu yapılmış, diğer taraftan Avrupa merkezli kurumlara içi boş, gelecek vaat etmeyen kurumlar gözüyle bakılmaya devam edilmiştir. Çok yönlü dış politika oluşturma girişimi yerine Türk siyasi eliti Soğuk Savaş sonrası döneme ilişkin projeksiyonlarında ABD’nin tek süper güç olduğu ve dolayısıyla onunla bağlantılı olarak Türkiye’nin de alt süper güç olması gerektiğini dile getirecek kadar sathi analizlerle sınırlı kalmıştır. 1995 yılında yürürlüğe girerek Türkiye BAB’a Ortak üye olmuştur
1995 Refah – Yol hükümeti… Tek başına Batı veya İslam ülkeleri ile geliştirilecek ağı birbirine alternatif teşkil etmezken, tartışma adeta bu noktada kısır döngüye dönmüştür.
Dışişleri Bakanı Çiller’in gündeme getirdiği NATO genişlemesinin veto edilmesi söylemi çok inandırıcı olmayacaktı. Hükümet, NATO genişlemesini güvenlik politikaları açısından ele alarak Türkiye’nin BAB’a tam üyeliği ve ileride olası AOGSP ile ilişkilendirmek yerine, AB’ne tam üyelik talebiyle ilişkilendirme yönünü seçmişti.
NATO’nun Soğuk Savaş sonrası dönemde hedefler şunlardı: i) Avrupa’nın bölünmüşlüğünün ortadan kaldırılması; ii) Rusya Federasyonunun bu sürecin dışında tutulmaması; iii) Soğuk Savaş’ın sona ermesinin yarattığı nimetlerden henüz yararlanamayan kimi ‘Avrupa bölgelerine’ istikrar getirecek imkanların sunulması.
1997’de Madrid zirvesinde NATO’ya katılacak üç adayın isimleri ilan edilerek, NATO’nun genişleme süreci fiilen başlatılmıştır.
1999 Washington Zirvesi’nde alınan karar açıkça AGSK’nin NATO içinde oluşturulması-nı öngördü.
4) NATO Eşiğinde Müdahale ve Rusya’ya Ulaşmak
Her kriz ABD, NATO ve Rusya Federasyonu arasında yeni işbirliği alanları yaratmıştır.
ABD, Britanya’yı da yanına alarak, Rusya’ya yönelik politikasında Soğuk Savaş döneminden farklı olarak çevreleme politikası yerine Rusya Federasyonu’nu Batı sisteminin içine çekerek kimi alanlarda işbirliği oluşturma ve bu çerçevede Rusya Federasyonu’nu kontrol etme stratejisini seçtiğini ileri dürmek erken bir saptama olmaz.
5) ABD ve AOGSP Kıskacında Türkiye
AB Helsinki Zirvesi’nde, AB üyesi ülkelerin 2003 yılı itibariyle 15 tugaydan müteşekkil 50-60 bin kişilik bir acil reaksiyon kuvvetini 60 gün içersinde bir askeri operasyon çerçevesinde bunalım bölgesine intikal ettirecek şekilde hazır tutmaları…
Türkiye’nin taleplerini nispeten kapsayan ‘Ankara Mutabakatı’ adıyla anılan uzlaşıyı… AB Leaken Zirvesi’nde Yunanistan ikna edilemeyerek konu ileriye ertelenmişti.
Sonuç
AOGSP konusunda sırasıyla Türkiye, ABD ve AB üç kavramın altını çizmektedirler: Türkiye’nin söyleminde müktesep hak ve işbirliği (cooperation) teması, ABD’de uzlaşma (compromise), AB’de ise Türkiye’nin ödün (concession) vermesi ön plana çıkmaktadır.
17) DEĞİŞEN ULUSLARARASI SİSTEMDE
TÜRKİYE- ABD İLİŞKİLERİNİN
TÜRKİYE – AVRUPA BİRLİĞİ İLİŞKİLERİNE ETKİLERİ
Beril DEDEOĞLU
1980’lerden itibaren giderek belirginleşen “Batı’nın ayrışması” karşısında Türkiye, “iki batı” ile karşı karşıya kalmıştır. ABD, AB…
1) Değişen Uluslararası Sistem
Uluslararası sistemlerin hiyerarşik ve çok merkezli bir özellik gösterdiğinde birleşmektedirler. Uluslararası sistem bütününde bir küreselleşme yaşanırken, aynı zamanda bölgeselleşme ve dolayısıyla bir ayrışma da ortaya çıkmaktadır.
Gelişmemiş dünyanın uluslararası sisteme ilişkin söylemi “batı karşıtı” teorik olmakta –ki bunun en belirgin olanı İslam köktendinciliğidir-. Hala birincil aktör olarak değerlendirilen ulus-devlet, sisteminde giderek karşılıklı bağımlılık ilişkilerinin artması ve uluslararası sisteme ilişkin sorunların içselleşmesi nedenleriyle bir yol ayrımında bulunmaktadır.
Uluslararası sistemde şiddetle rekabet eden aktörlerin bu alandaki faaliyetleri öncelikle ekonomik niteliktedir.
Günümüz uluslararası sistemindeki güçlü aktörler; ABD, Almanya, kısmen Japonya liderliklerindeki NAFTA, AB ve APEC dile getirilmektedir.
2)Avrupa Birliği ve ABD’nin Dış Politika Davranışları
a) ABD’nin Soğuk Savaş Sonrası Genel Dış Politika Pozisyonları
Soğuk Savaş’ın hemen ardından, kendisine en yakın rakibinden %40 daha büyük ekonomiye oluşan ABD, savunma harcamalarını da kendisine en yakın altı ülkenin savunma harcamalarına denk hale getirmiştir.
1990 yılında “bölgesel savuma stratejisi” olarak adlandırılan yeni Amerikan yaklaşımı, 2 Ağustos 1990 tarihinde Irak’ın Küveyt2i işgali ile başlayan Kriz döneminde George Bush tarafından ilan edilmiş 1993’de Clinton tarafından benimsenmiş be Clinton sonrasında başkanlığı devralan George Bush’un oğlu George W. Bush da, iktidara gelir gelmez yeniden Bağdat’ı bombalanmasına izin vererek bu politikayı sürdürdüğünü göstermiştir. Echelon Amerikan Ulusal Füze Savunma Sistemi… “benzer güçlerin rekabeti”nin keskinleşmesi halindeki ABD caydırıcı gücünü ifade etmektedir. ABD, çıkar alanlarında kendisine rakip olan aktörlerin kendisine karşı değil, kendisi ile birlikte davranmalarını sağlayacak keskin önlemler geliştirmektedir. ABD, bu bölgelerdeki politikalarında, Avrupa’nın önemli devletleri kadar, Rusya ve Çin’i de dikkate alarak politikalar üretmektedir.
(1) Rusya Faktörü
1992 ve 1993 yıllarında ABD ile nükleer silahlar konusunda anlaşmaya varan Rusya, “yeniden hesaba katılması gereken ülke” durumuna gelmiştir. Rusya, kendi eski coğrafyası üzerinde yeniden egemen güç olma yollarını ararken batısındaki devletler ile mücadele etmekte ve bu mücadelesinde Asya’yı açılım olarak tespit ederek doğusundaki etki yaratma stratejisi izleyen bir devlet görünümündedir. ABD ile ilişkilerine öncelik tanırken, öte yandan Asya ülkeleri üzerindeki etkisini kullanmaktan kaçınmamaktadır.
1999 yılında, yeni askeri doktrin çerçevesinde Rusya askeri harcamalarını % 50 arttırmış ve tehdit altında kaldığında nükleer silah kullanabileceğini açıklamıştır.
ABD’nin stratejik önceliklerinin de Ortadoğu ile Asya’ya kaydığını söylemek yanlış olmamaktadır.
(2) AB Faktörü
Avrupa, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi artık ABD’nin birincil stratejik alanı olmaktan çıkmıştır. Avrupa’da bütünleşme süreci geliştikçe de ABD ile rekabet giderek keskinleştirmeye başlamıştır.
Karadeniz kıyılarından Çin sınırına kadar, içerisinde Orta Doğu, Kafkasya, ve Orta Asya’nın istikrarsız devletlerinin konu olduğu bir kriz bölgesi bulunmaktadır. Hem ABD’nin hem de AB’nin bu bölgedeki politikaları, her bir bölge devletlerine farklı araçların farklı dengeler ile kullanıldığı “patchwork” politikası olarak değerlendirilebilmektedir. İlişkilerin geliştirilmesinde Almanya Gürcistan’a, Fransa Ermenistan’a, İngiltere de Azerbeycan’a öncelik verilmesini savunmakta.
b) AB’nin “Birlik Antlaşması” Sonrası Genel Ortak Dış ve
Güvenlik Politikası Pozisyonları
Avrupa’nın yöneldiği siyasal birlik, Avrupa Ekonomik ve Para Birliği, Ortak Adli ve İçişleri Politikası ile Ortak Dış ve Güvenlik Politikası olmak üzere üç önemli ayağa oturmuş bir bütünleşmedir.
1 Mayıs 1999’da yürürlüğe giren Amsterdam Antlaşması, Ortak Dış ve Güvenlik Politikası’nın (ODGP) bir AB ortaklık normu olmasını sağlamıştır.
(1) ABD Faktörü
Kasım 1991 Roma toplantısında Avrupalıların “Yeni Stratejik Konsept”i kabul etmeleri ile ABD’nin tüm dünyada faaliyet göstermesine yardımcı olmuştur.
ABD, NATO yolu ile Avrupa’yı Amerikan güdümünde tutmayı amaçlamakta ve Avrupa’daki bu türden varlığı ile tarım, ticaret ve mali rekabetlerden doğacak anlaşmazlıkların kendisi tarafından denetlenmesini olanaklı kılmaya çalışmaktadır.
(2) AB’nin İçsel Dinamikleri
Birleşik Avrupa Devletlerini oluşturmaya yönelmiş AB’nin bu süreç içersinde gerçekleştirmeyi beklediği dört temel amaç bulunmaktadır: Birincisi, tek para ve tek merkez bankasını; ikincisi, ortak dış ve güvenlik politikası; üçüncüsü, federal ve 25-28 üyeli bir bölgesel örgüte uygun demokratik ve hızlı işleyen bir karar alma mekanizması; dördüncüsü ise, Euro bölgesi grubu denebilecek çekirdek ülkeler içerisine girmeyen/giremeyen üyelerin, çekirdeğe uyumunu sağlamaya yönelik “esneklik” kuralını işleyebilmek.
(3) ABD/AB İlişkilerindeki Muhtemel Gelişmeler
ABD, AB üzerinde iki tür etki doğurabilecektir:
Birincisi, ABD tehdidi, AB bütünleşmesine ivme kazandırabilmektedir.
İkincisi, bütünleşme yolundaki çabaların tek tek AB üyelerine getireceği maliyetin eşit olmaması ve hatta bu maliyetin hiçte göze alınamaması ihtimali ile ilgilidir.
Kıbrıs’ın AB’ye tam üyelik tartışmaları sürerken ABD’nin Türkiye ve İsrail ile birlikte Akdeniz’de tatbikatlar yapması Kıbrıs sorununda ağırlığını koymaya başlaması boşuna değildir.
AB – Akdeniz Ortaklığı politikası, “AB’nin sanki ABD dünyada yokmuş gibi gerçekleştirdiği bir projedir.
Rusya’nın bu bölgedeki etki alanının Ortadoğu’ya uzanan ayağında karşısına öncelikle ABD çıkmakta ve bu da kendisini İran’a yapılan baskı ve Hazar Denizi statüsünün belirlenmesi konularında göstermektedir. 1999 Köln Zirvesi’nde benimsenen AB tıpkı ABD, gibi Rusya’daki Pazar ekonomisini desteklemek amacındadır.
3) Türkiye – AB İlişkilerinde Türkiye – ABD İlişkilerinin Rolü
Türkiye uluslararası sistemin önemli güçlerin çıkar alanlarının hem kuzey – güney demde doğu batı kesişme noktasında yer alan bir devlettir.
Türkiye, ticari ilişkilerinde AB ve Rusya’yı stratejik ilişkilerinde öncelikle ABD’yi, doğal kaynaklara ilişkin politikalarında da Rusya ve ABD’yi göze almadan davranamamaktadır.
b) ABD – Türkiye ve AB – Türkiye İlişkilerinin Karşılıklı Etkileri
Türkiye’nin izlediği dış politika, statükocu dış politika olarak ifade edilmektedir; bu bağlamda Türkiye bölge ülkelerinin revizyonalizmden caydırılmasını esas kabul etmekte ve bu amaçla ittifaklar oluşturma yoluna gitmektedir. Politika, II. Dünya Savaşı sonrasından Soğuk Savaş sonuna kadar başarılı bir biçimde uygulanmıştır. Türkiye’nin karar alıcıları ABD’yi, terörizmle mücadelede ve Türkiye’nin Ortadoğu’daki güvenliği açısından vazgeçilmez müttefiki olarak görmektedirler.
1945-1960 arası dönemde Türkiye’nin bugünkü Avrupa Birliği ülkeleri ile ABD ilişkilerinde bir simetri ve paralellik bulunmaktadır.
1980’lerden itibaren ise, Türkiye – ABD ilişkileri ile Türkiye – Avrupa ilişkilerindeki yol ayrımı netleşmeye başlamıştır.
Belirgin olarak 1980’den itibaren bozulan, ancak bir dönem normalleşme gösteren AB- Türkiye ilişkileri 1990 sonrasında giderek sorunlu bir hal almıştır.
ABD, 1998 yılında Türkiye’nin ekonomik ve siyasal istikrarını korunması bakımından AB’ye tam üye olması gerektiğini savunmuş, ancak bununla birlikte Türkiye ile olan stratejik ortaklığın Avrupa’da, Kafkaslar’da, Asya’da ve Ortadoğu’da sürmesinin altını çizmiştir.
Sonuç Yerine
Türkiye’nin Orta Asya, Ortadoğu ya da Balkanlar’a yönelik politikaları, “bağımlı politikalar” olarak adlandırılabilir.
18) TÜRKİYE AVRUPA TOPLULUĞU/AVRUPA BİRLİĞİ İLİŞKİLERİ
Deniz VARDAR
Giriş
AB’yi kurma girişimleri, 1951 yılında Paris’te imzalanan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) Anlaşması ile…
1957 yılında Roma Anlaşmaları diye anılan Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (Euratom) anlaşmalarının imzalanması.
AB’nin birleşmeye yönelik iç gelişmelerindeki en önemli dönemeçlerden biri Tek Senedin imzalanmasıdır.
Avrupa Birliğini Kuran Antlaşma (Maastricht)
I. Türkiye – Avrupa Topluluğu/Avrupa Birliği Ortaklığı
1. Ortaklık Başvurusu
AB’nin kuruluşunu izleyen yıllarda, Yunanisan2ın ortaklık başvurusunun (15 Temmuz 1959) hemen ardından Türkiye başvurusunu sunar (31 Temmuz 1959).
Ankara’da imzalanan Ortaklık Antlaşması (Ankara Antlaşması da denir) 1 Aralık 1964’de yürürlüğe girmiştir.
2. Ortaklık Antlaşması
beş yıllık bir “hazırlık dönemi” on iki yıl olarak düşünülen, “geçiş dönemi”, beş yıllık bir “son denem” öngörülür.
3. Ortaklık ilişkileri
Antlaşmanın geçiş aşaması uygulamaya konur ama istendiği gibi yürütülemez. Nedenlerinden biri, 70’li yıllarda yaşanan “petrol şoku”dur. Türkiye’de siyasal sallantılar… 70’li yıllar Türkiye’sindeki art arda gelen koalisyon hükümetleri, siyasal kutuplaşmalar ve siyasal – sosyal yaşamdaki gerginlikler de ilişkileri olumsuz yönde etkiler.
II. Türkiye’nin AT/AB’ye Tam Üyelik Başvurusu ve Türkiye – AB İlişkileri
1. Tam Üyelik Başvurusu
1987’de AB’ne resmi tam üyelik başvurusu…
2. AT/AB Komisyonu Raporu
18 Aralık 1989’da açıklandı. Rapor Türkiye’nin AB’ne üye olabilecek bir ülke olduğunu belirtir, ancak bunun gerçekleşebilmesi için bir tarih verilmeyeceği duyurulur.
3. Gümrük Birliği (GB) ve Yeni Yönelişler
1 Ocak 1996’da yürürlüğe girdi.
Türkiye AB’ne üye olmaksızın GB’ni tamamlamış ilk ülke sıfatını da almış oldu.
12) TÜRKİYE VE KÖRFEZ SAVAŞI : KRİZ ORTAMINDA DIŞ POLİTİKA
Ramazan GÖZEN
1) Uluslararası Krizler ve Dış Politika
ortaya çıkan politika(lar), ne sadece lider(ler)in, ne ulusun tamamını ,ne de sadece uluslar arası ortamın bir ürünüdür. Bunların bileşkesidir.
Dış politika kararları, zamanlama bakımından, “normal-olağan dönemlerde alınan kararlar” ve “kriz-olağan üstü dönemlerde alınan kararlar şeklinde iki gruba ayrılır.
Uluslararası kriz zamanlarında, karar alma sürecinin kenarında bulunan sivil toplum aktörleri baskı ve karar alma sürecine katılma olasılığı ise nerdeyse hiç yoktur. Bu durumlarda demokratik değil otoriter kararların alındığını söylemek mümkündür.
2) Türkiye’nin Körfez Savaşı Politikasının Oluşumunu Belirleyen Etkenler
“”Türkiye neden “tarafsızlık” politikasını terk ederek Irak’a karşı “aktif katılım” politikası takip etti?”
a) Körfez Savaşı, Uluslararası Konjonktür ve Türkiye: Kıskaç Operasyonu
Körfez Koalisyonunun üç önemli ayağı vardı: Diplomatik-siyasi, Uluslararası hukuk-meşruiyet, askeri…
b) Savaş Döneminde Türk Dış Politikası Karar Alma Mekanizması
Dışişleri Bakanlığı’nın “tedbirli olunmalı” diye algıladığı durumu, Özal, “fırsat ve avantajdan yararlanılmalı” olarak algılıyordu.
Türkiye’nin dış politika karar alma sürecindeki üç önemli kurum: Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), Hükümet (Bakanlar Kurulu) ve Dışişleri Bakanlığı ve kişi olarak Başbakan, Dışişleri Bakanı ve Cumhurbaşkanıdır.
Dış politikada rollerin dağılımı ve kullanımı bakımından 1982 Anayasası o kadar çok esnek ve muallak ki…
c) Özal Faktörü : Vizyon ve Algılama
Özal’ın Türk dış politika vizyonu birbiriyle bağlantılı üç halkadan oluşuyordu: Batı (özellikle Amerika Birleşik Devletleri) dünyası ile sıkı ilişkiler; Ortadoğu ve İslam dünyasına, ekonomik, t,cari, mali, ve sosyal-kültürel konularda; Türkiye Batı ve Doğu arasındaki köprü konumunu kullanarak etrafındaki bölgelerde etkin bir dış politika uygulamalıydı.
Özal’ın Körfez Savaşını algılama kodlarını ve bunlardan çıkardığı sonuçları dört başlık altında özetleyebiliriz. Birincisi, Türkiye’nin Soğuk Savaş sonrası konjonktürde değişen konumu… hem Batı’da hem de Ortadoğu’da hala hayati bir öneme sahip olduğunu ispat edebileceği “altın bir fırsat” olabilirdi.
Türkiye’nin bölgedeki öneminin yeniden ortaya çıktığını, ABD ile mevcut olan ittifakını ve işbirliğini devam ettirmekte kararlı olduğunu.
İkincisi, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler’e ve bu çerçevede uluslararası hukuk ve normlara olan bağlılığıydı.
Özal’ın Körfez Savaşı durumunu tanımlaması “realist” “idealist” anlayışın bir sentezi olarak görmek mümkün.
Özal’ın Körfez Savaşını Türkiye’nin Batı ile ilişkileri bağlamında yorumlayışını da… Özal’ın Batı’dan beklentilerini Türkiye’nin ulusla ülke bütünlüğünün korunması için destek almak, ekonomik, mali, ve ticari sararlarını telafi edecek imtiyazlar elde etmek.
Türkiye’nin Körfez Savaşı politikasının oluşumunda rol oynayan en önemli unsur, Irak’ın son on yılda komşularına karşı ortaya koyduğu saldırgan ve kaba tavır idi.
3) Türkiye’nin körfez Savaşı Politikasının Uygulanması: Aktif Katılım
Türkiye, Körfez Savaşı’nda “aktif dış politika” izledi.
Özal “Türkiye daha önceki pasif ve çekingen politikalarını terk etmeli ve aktif bir dış politika izlemelidir”.
Türkiye’nin Özal’ın öncülüğünde gelişen bu aktif politika uygulamasının belli başlı adımları şunlardı: a. Petrol boru hatlarının kapatılması ve ambargoya katılmak; b. Demokratik trafikte yer almak; c. Türk Silahlı Kuvvetlerinin faaliyetleri; d. Yabancı askerlerin Türkiye’ye çağırılması; e. Türk Askerlerinin Körfez’e gönderilmesi teşebbüsü; f. İncirlik üssünün kullanılması; g. Savaş sonrasında Kuzey Irak operasyonuna destek ve Çakiş Çüç.
c) Türk Silahlı Kuvvetlerinin Faaliyetleri
Özal ile Genel Kurmay Başkanı Torumay arasındaki görüş ayrılığı, ikincisinin istifasıyla sonuçlandı. TSK’nın temsil ettiği Türk dış politikasının “geleneksel” modeli ile Özal’ın temsil ettiği “dönüşümcü” model çatışıyordu.
f) İncirlik Üssünün Kullanılması
İncirlik üssünün ABD’nin kullanımına açılması ve Irak’ın kuzeyden de vurulması, Türkiye’nin Körfez Savaşı’na dolaylı katılımını sağlamıştır.
4) Türkiye’nin Körfez Savaşı Politikasının Hedefleri
Türkiye’nin Körfez Savaşındaki en önemli hedefi ulusal çıkarları korumak ve geliştirmekti. Bölgedeki siyasi haritanın değişmesinin engellenmesi ve statükonun korunması, ekonomik, ticari ve mali kayıpların önlenmesi.
Batı dünyasındaki prestijini arttırmak, gelişmeleri etkiyebilmekti.
3. Dönem : 17 Ocak-3 Mart 1991, Körfez Savaşında Türkiye
Özal, ABD’ye verdiği desteğin bir ön şartı olarak, Irak’ın toprak bütünlüğünün korunması ve Irak içindeki Kürtlere destek verilmemesini ileri sürdü.
Türkiye, İran veya Suriye’nin Irak topraklarına girmelerini “savaş nedeni-casus belli” gösterdi.
5) Türkiye’nin Körfez Savaşı Politikasının Sonuçları
Büyük ekonomik kayıplarla…
Kuzey Irak probleminin ortaya çıkması ve bunun Türkiye2nin güvenliğine yaptığı olumsuz etkidir. PKK terörünün daha da büyümesi…
Türkiye’nin Batıdaki prestijinin yükselmesi beklenirken, tam tersi oldu…
13) HUZUR MU HUZURSUZLUK MU: ÇEKİÇ GÜÇ
VE TÜRK DIŞ POLİTİKASI (1991-1993)
Kemal KİRİŞÇİ
Çev. Ahmet K. HAN
Giriş
Soğuk Savaş’ın belirleyici özelliklerinden biri, ırkçı ve milliyetçi çatışmalardan etkilenmeden kalan Avrupa devletler sistemi idi.
Çelişki olarak, uluslararası topluluğun Kuveyt’in bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü yeniden sağlama çabaları, Huzur Harekatı’na ve sessizce bir Kürt devleti ortaya çıkmasına doğru giden bir süreci de beraberinde getirdi.
Huzur Harekatı’nın geniş ölçüde Türk yetkililerinin yoğun çabaları ile hız kazandığını söylemek mümkündür.
Huzur Harekatı’nı Türkiye devletinin bütünlüğünü zayıflatmaya ve yıkmaya yönelik bir harekat olarak algılanmaya başlandı.
1) Huzur Operasyonunun Başlatılması
1988 ve 1991 arasında 60.000 Kürt mültecinin mevcudiyeti Türkiye ve Batı Avrupa arasında önemli bir sorun kaynağı halini almıştı.
Bütün bu endişeler, sınırların kapatılmasını ve Güvenlik Konseyi’nin uluslararası bir tepkiyi harekete geçirmesinin beklenmesine ilişkin karara yol açtı.
“Etnik ve aile bağları ile sığınmacıların çıkmazına büyük sempatiyle bakan” bir nüfusun bulunması iç baskıyı gündeme getirmişti.
Fransızlar krize ilk müdahale edenler arasındaydılar.
Kuzey Irak’ta BM denetiminde olmayan ve Özal tarafından öngörülenden hayli farklı bir güvenlik bölgesi oluşmuş oluyordu. ”Türkler, Irak’ta bir Kürt bölgesi oluşmasını, milyonlarca Kürt’ün Türkiye’ye gelmesinden biraz daha az tehlikeli buldular.
Huzur Harekatı, Türk Hükümetinin öncelikli amaçları:
Uluslararası insanı yardımlar, sığınmacıların dönmelerini, Irak’ı caydırmak.
2) Huzur Harekatı ve Türk Dış Politikası
Kuzey Irak Kürtleri ve Türk yetkililer arasında artan temaslar için zemin oluştura Huzur Harekatı idi.
Kuzey Irak’taki Kürt yönetimi için buradaki önemli nokta Türkiye’nin iyi niyetinin, Çekiç Güç’ün potansiyel bir Irak saldırısına karşı etkin bir kalkan oluşturabilmesi için en önemli faktör olduğunun anlaşılmasıydı.
Diğer taraftan Türkiye, PKK ile etkin şekilde savaşabilmek için Kuzey Irak’taki Kürtlerin işbirliğine ihtiyacı olduğunun farkındadır.
İran, özellikle Türki cumhuriyetlerin sahneye çıkışı ile birlikte bölgesel siyasette büyüyen bir etki elde eden bir Türkiye’nin kendisi için bir tehdit oluşturduğunu hissediyordu.
Türk yöneticileri Huzur Harekatı’na bir güvenlik bölgesi oluşturulmasına destek verdiklerinde, muhakkak ki, bu durumun Ekim 1992’de bir Kürt Federal Devleti’nin ilanına yol açacağını hiç düşünmemişlerdi.
İngiliz, Alman ve Fransız hükümetlerinin, Avrupa Parlamentosu ile birlikte, Mayıs 1992’de Kuzey Irak seçimlerinin hemen arkasından Kürtlerin özerklik ilanına destek vermek konusundaki gönüllülükleri, Türkiye Hükümeti içim büyük bir endişe kaynağıydı.
Alman Hükümeti, Mart 1992 Nevruz olaylarından sonra bir dönem Türkiye’ye askeri yardımı askıya alacak kadar ileri gitmişti.
Türkiye karar alıcıların başarısız sayılabilecekleri bir nokta, gelişmekte olan Kürt beklentilerinin PKK tarafından sömürülmesini doğrulamamış ve bölgedeki jeopolitik dengeyi kendi çıkarlarına en uygu biçimde kuramamış olmalarıdır.
Kendi demokratikleşme süreci içinde Kürt sorununu çözmekte kararlı, bütünleşmiş bir Türkiye, bütünlüğü zedelenmiş bir Türkiye’ye oranla sağlıklı bir istikrar kaynağı olacaktır.
14) TÜRKİYE – İSRAİL İLİŞKİLERİ
Gencer ÖZCAN
Giriş
Arap ülkelerine duyduğu ekonomik gereksinim Türkiye’nin İsrail’le ilişkilerini duraksatan bir etken olarak gücünü yitirirken, bu ülkelerle çeşitlenerek artan sorunlar Türkiye – İsrail ilişkilerini geliştiren motivasyonlara dönüşmüştür.
1) İsrail’in Kuruluş Yılları ve Soğuk Savaş
Türkiye, İsrail’in kuruluşunu izleyen günlerde bekle-gör politikası izlemişti.
Türkiye, İsrail’i 28 Mart 1949’da de facto olarak tanımıştır. Mart 1950’de üst düzey diplomatik ilişkilerin kurulmasıyla… Ankara’nın NATO’ya alınma girişimlerini yoğunlaştırdığı bir döneme rastlaması üzerinde durulması gereken bir olgudur.
Kasım 1956 – Ağustos 1958 arası dönemde İsrail’de ikinci kuşak komşuları konumundaki İran, Türkiye, Etyopya, Sudan gibi ülkelerle güvenlik alanından yakın ilişkiler geliştirmesini öngören “Çevresel Pakt” stratejisi gündeme gelmiştir.
29 Ağustos 1958’de Türkiye’ye gizlice gelen Başbakan Ben-Gurion ile Mederes’in başkanlık ettiği üst düzey heyetler arasında yapılan gizli görüşmeler sırasında iki ülkenin askeri, diplomatik ve güvenlik alanlarında örtülü işbirliği yapmasını öngören gizli bir anlaşma imzalanacaktır. 15 Ekim 1958’de askeri işbirliği anlaşması hazırlanacak… iki ülkenin uygulayacağı bir “harekat planının hazırlandığı anlaşılmaktadır.”
2) Taraflara Karşı Eşit Mesafe Politikası : 1964-1984
Türkiye, 60’lı yılların ortalarından başlayarak, ağırlaşan ekonomik sorunların da etkisiyle, Kıbrıs konusunda gereksinim duyduğu diplomatik desteği bulabilmek için çok yönlü dış politika eğilimine girmiştir.
Ocak 1974’de CHP-MSP koalisyon hükümetinin kurulması gibi iç siyasal nedenlerin yanı sıra, Kıbrıs sorunu ve petrol gibi uluslararası etkenlerin ortak bir sonucu olarak, 70’li yılların ikinci yarısı, Türkiye’nin Arap ülkeleri ve Sovyetler Birliği ile ilişkilerini daha da yakınlaştırdığı, ABD ile ilişkilerde sorunların derinleştiği bir dönem olmuştur.
İKÖ çerçevesinde yürütülen Arap yanlısı tutum İsrail karşıtlığı biçimine dönüşmediği görülmüştür.
Ankara 1979’da FKÖ Yürütme Kurulu Başkanı Yaser Arafat’ın da katıldığı bir törenle açılacaktır.
Temmuz 1980’de ise, İsrail’in Kudüs’ü ebedi başkenti ilan etmesine karşı, Türkiye sert tepki göstermiş ve Kudüs temsilciliğini kapatmıştır. İsrail ile ilişkilerin kesilmesi gerektiğini savunana MSP’nin verdiği bir gensoru önergesiyle Dışişleri Bakanı Hayrettin Erkmen, cumhuriyet tarihinde örneği ilk kez görülen bir biçimde, güvensizlik oyu ile düşürülmüştür.
15 Kasım 1988’de Filistin Devleti ilan edildiğinde, Türkiye yeni devleti tanıyan beşinci ülke olarak ilk sıralarda yer almıştır.
4) Stratejik Anlayış Birliğine Doğru
Şubat 1996’da İsrail’le imzalanan Askeri Eğitim ve İşbirliği Anlaşması [AEİA] özel bir önem taşımaktadır.
Askeri eğitim işbirliği alanı ikili ilişkilerin en hareketli alanlarından birisini oluşturmuştur.
Sonuç
90’lı yılların sonuna gelindiğinde Türkiye-İsrail yakınlaşması… askeri ve ekonomik nitelikli anlaşmalarla stratejik bir anlayış birliğine dönüşmüştür. Türkiye, aldığı kararlarla İsrail ilişkilerini, Arap-İsrail çatışmasından önemli ölçüde bağımsız, özel bir ilişki olarak algıladığını ortaya koymuştur.
Türkiye’nin İsrail ile yakınlaşması bölgede yalnızlık içine düşmesi bir yana, bölge ülkeleri gözündeki ağırlığının artmasına neden olmuştur.
Askeri yakınlaşmanın Ortadoğu’da herhangi bir karşı ittifaka neden olmamasına karşın, Kafkaslarda ve Balkanlarda karşı-oluşumlara yol açmış olması çarpıcı bir olgudur. Yakınlaşma Yunanistan’ın 90’lı yılların ikinci yarısında başlattığı ‘çevreleme’ politikasına ivme kazandırmasına neden olmuş, İran, Suriye ve Ermenistan’ın Atina’dan gelen işbirliği çağrılarına olumlu yanıt verdiği gözlemlenmiştir.
10) İKİCİLİK (DUALITY): TÜRK-ARAP İLİŞKİLERİ
VE FİLİSTİN SORUNU (1947-1994)
M.Hakan YAVUZ
Arap devletleri arasındaki ilişkilerde düzensizlik arz eden tek unsur “düzensizlik” ve çatışmadır. Bu düzensizliğin, dahası kurumlaşmanın kaynaklarını ulus-devlet olma çabalarıyla Pan-Arabizm arasındaki sürtüşmede aramak gerekir.
Türkiye’nin yer aldığı coğrafi konum ve Osmanlı’dan bu yana izlediği Batılılaşma politikalarının yarattığı önemli bir sonuç: ikiciliktir. Türkiye’nin güçlü iki kültürün (Batı ve Soğu) varlığı… Türk dış politikası, bu ikicilik arasında denge kuma ve bunu kullanma sanatının başarılı ve başarısız oluşunun hikayesidir.
Türkiye’nin kendisini “Batı ve Ortadoğu arasında bir köprü” anımsaması bu açıdan önem taşır.
Batı bloğuna yakın olmasını sırf coğrafyayla açıklamak mümkün değil. Ankara’daki yönetici kesimlerin kendi iktidarlarını Batı ile ilişkiler aracılığı ile güven altına alma çabası önemli bir faktördür.
1. İkicilik: Türk Dış Politikasının Sürtüşme Odağı
İkiciliğe dinamizm veren petrol, ihtiyaç duyulan ekonomik yardım ve Kıbrıs sorunudur.
Ankara sürekli olarak Arapların Birinci Dünya Savaşı’ndaki sınırlı isyanını “hainlik” olarak hatırlamıştır. Yine Arap milliyetçileri İngiliz ve Fransızlar ile yaptıkları işbirliğini meşrulaştırmak için bir “Osmanlı Emperyalizmi” görüşünü savunmuşlardır. İki toplum birbirini Avrupa’nın aracılığı ile tanımıştır.
2. Türkiye’nin Arap-İsrail Çatışmasına Yönelik Politikası
Türkiye’nin Arap ülkeleriyle ilişkilerinin gelişmesine neden olan faktörler, Türkiye’nin İsrail’e yönelik politikasını belirli ölçüde zayıflatmıştır. Bu faktörler: (1) Kıbrıs (2) Arap petrolü Türkiye’nin Pazar ihtiyacı (3) Kamuoyu…
a) Soğuk Savaş ve NATO Dış Politika, 1947-1964
Sovyet 1korkusu” İnönü hükümetini Batı kurumalarına üye olamaya zorladı. Yönetici elit bu korkuyu Türkiye’yi Avrupa yönergesine oturtmak için bir fırsat olarak gördü. Türkiye, 28 Mayıs 1959’da İsrail’i tanıdı. Ankara’nın NATO’ya girme ve Batı ile bütünleşme çabalarının bir parçasıdır.
NATO yörüngeli dış politikayı Demokrat Parti büyük bir başarıyla Batı’dan da Batıcı bir şekilde izlemiş, Cezayir’in bağımsızlığına “hayır” demiş, yine Bağlantısızlar toplantısında Üçüncü Dünya’yı karşısına almıştır.
b) Kıbrıs Bağlamında Türk-Arap İlişkileri, 1964-1979
1962 Küba krizi ve 1965 Birleşmiş Milletler “yalnızlığı” Türkiye’nin Batı ile olan ilişkilerinde bir endişe yaratmış…
1965 hasan Esat Işık dış politikadaki ten yönlülüğün çok taraflılığa çevrilmesinde önemli rol oynamıştır.
1967 yılında Arap-İsrail savaşı sırasında oldu. Üslerin Amerika tarafından İsrail’e lojistik yardım için kullanılmasına izin vermedi.
Petrol krizinin yarattığı ortamda, Ankara Arap ülkeleriyle olan ilişkilerine büyük özen gösterdi.
Türkiye Amerika’nın 1973 savaşı sırasında üsleri kullanmasına izin vermedi ve Sovyetler Birliği’nin Türk hava sahasını Araplar lehine kullanmasına müsaade etti.
c) Petrol ve Pazar Bağımlı Dış Politika, 1979-1988
İsrail parlamentosu (Knesset) 30 Temmuz 1980 günü kabul ettiği bir yasayla Kudüs’ü “İsrail’in daimi başkenti” olarak ilan etti.
Milli Selamet Partisi Erkmen’i İsrail sempatizanı bir dış politika izlemekle suçlamış… Hayrettin Ekmen güvensizlik oyu alan ilk Türk Dış İşleri Bakanı olmuştur.
12 Eylül askeri idaresi sırasında İsrail’e olan ilişkiler en alt düzeye indirgenmiştir.
İçeride meşruluğunu kuvvetlendirmek için Ulusu hükümeti Müslüman çevrelere ödün verme ihtiyacını duymuştur. Ayrıca, 12 Eylül döneminin mecburi kılınmasında dış politika kararlarına kadar yansımıştır. Fakat, asıl belirleyici faktör, ekonomik sorunlar olmuştur.
(1) Arap Ülkeleriyle Ekonomik İlişkiler
1979-1981 yılları arasında Türk ekonomisi hem döviz darboğazı hem de petrol ürünleri bulma zorluğu yaşıyordu.
(2) Kıbrıs Konusunda İhtiyaç Duyulan Arap Desteği İçin Ankara’nın FKÖ Politikası
Türkiye’nin İslami kimliğini uluslar arası ilişkilerde bir araç olarak kullanması, 1980 askeri yönetimi sonrası bir ivme göstermiştir.
İslam Konferansı Örgütü olarak 1969 da kurulan örgüte 1975’de facto üye oldu.
1979’da Ankara’da ofis açmasına izin verilen FKÖ’ye, İsrail temsilciline verilen charge d’affairs seviyesi verilmişti. Türkiye İslam Konferansı içindeki rolünü Kıbrıs konusunda elde ettiği desteğe göre ayarlamış…
1988’de Filistin’in bağımsız devlet ilanını tanıyan ilk NATO ülkesi Türkiye olmuştur. FKÖ’nün Türkiye aleyhine olmasının önemli nedenlerinden biri ise örgütün bazı üst düzey görevlilerinin Ortodoks olmaları ve Yunanistan’da eğitim görmeleridir.
Amerika’dan mali ve askeri yardım alan Ankara’nın bu özellikleri İsrail ile ilişkilerini kesmesini önlemiştir. Türkiye-İsrail ilişkileri, Türk-Arap ilişkilerini etkilemişse de belirlememiştir.
Körfez savaşı öncesi Washington’un baskısı FKÖ’nün Bulgaristan konusundaki tutumu, Türkiye-İsrail ilişkilerinde genişlemeye neden oldu.
Türkiye-İsrail ilişkilerinin gelişmesinin diğer bir nedeni her iki ülkenin de Suriye’nin silahlanmasından rahatsızlık duymalarıdır. Türkiye’nin gözardı ettiği hususlardan biri, Suriye ve İsrail’in Kürt meselesine verdiği destektir. İsrail kendi güvenliğini Arap devletleri arasındaki çatışma ve zayıflıkta görmektedir. Bu ülke Irak, Suriye ve İran’ın zayıflaması ve kendi çıkarına uygun görmekte.
d) Körfez Savaşı ve Amerika-Türkiye İlişkileri
Özal dönemi dış politikasının temel odağını ekonomik ilişkiler oluşturur.
Savaş sırasında yaklaşık 2 milyon Iraklı Kürt Türkiye’ye sığınmaya çalışmış…. Amerika’nın istemi ve Türkiye2nin desteği ile Kürtler için güvenlik bölgesi oluşturulmuştur. 36ncı paralelin Kuzeyi Kürt güvenlik alanı olarak belirlenmiş ve bu alanın korunması için ABD, İngiltere ve Fransa, Türkiye topraklarına hava gücü yerleştirmişlerdir. Batı desteği ile de bir Kürt siyasi varlığı kurulmuş ve Türkiye buna araç olmuştur.
11) SU SORUNU ÇERÇEVESİNDE TÜRKİYE, SURİYE VE IRAK İLİŞKİLERİ
“Meriç Nehri üzerinde Bulgaristan ile 1968 yılında imzalanan bir antlaşma, Yunanistan ile ilki 1934 yılında imzalanan ve 1960’lı yıllarda yenilenen antlaşmalar; Arapçay üzerine eski Sovyetler Birliği ile imzalanan antlaşma, Türkiye’nin Fırat/Dicle Havzası dışında kalan sınır aşan su kaynaklarına dair uzlaşma metinleridir.”
Aranan talebe karşılık her geçen gün elde edilebilen tatlı su kaynaklarının miktarı azalmaktadır.

1) Suya Dayalı Uzlaşmazlık
Fırat/Dicle Havzası’nda ilk su krizi 1975 yılında Suriye ile Irak arasında patlak verdi. İkinci kriz ise, Türkiye’nin Atatürk Barajı rezervuarını doldurma işlemi sırasında yaşandı.
1987 yılında Türkiye ve Suriye arasında imzalanan Ekonomik İşbirliği Protokolü’nde uzlaşılan “yıllık ortalama 500 m3/sn’den fazla su bırakma” sözü tutulmuş oldu.
G.A.P’ı Türkiye’nin “emperyalist rüyasının “ ihtiraslı bir aracı olarak gören Suriye ve Irak…
Su sorunu ile sınır güvenliği birbirine bağlanmış oldu.
G.A.P. çerçevesi içinde yer alan Birecik Barajı’nın yapım çalışmaları, Türkiye ve güney komşuları arasındaki ilişkileri daha da gergin hale getirdi.
Türkiye’nin kalıcı bir antlaşma ile kendini bağlamayacağından iyice emin olan Suriye ve Irak, Türkiye’yi uluslar arası platformlarda suçlamaya ısrarla devam ettiler.
Suriye ve Irak, su sorunu çerçevesinde Türkiye’ye karşı ortak bir cephe oluşturdular.
2) Türkiye’nin Su Politikası
Türkiye inisiyatifi elinde tutmak istediği için üçlü ve nihai bir paylaşım antlaşması istememektedir. Askeri yönden havzanın güçlü ülkesi olmasının sağladığı avantaj ile “status quo”yu kurak istemektedir.
Türkiye, kendini bir su paylaşım antlaşmasına (“taksim”e) itebileceği için uluslar arası hukukun kabul ettiği birden fazla ülkenin sınırları içinde kalan su yolunu tanımlayan “uluslar arası suyolu” kavramını kullanmamaktadır. Fırat ve Dicle Nehirlerini “sınırı aşan” sular olarak nitelendirmektedir. Bu nedenle, 21 Mayıs 1997 tarihinde B.M. Genel Kurulu’nda oya sunulan “Uluslararası Suyollarının Ulaşım Dışı Kullanılması Hukuk Sözleşmesi”ne red oyu veren üç ülkeden biri olmuştur.
Türkiye’nin su politikasının dayandığı diğer bir nokta, Fırat ve Dicle Nehirlerinin ortak bir havza olduğudur. Su sorununun yalnızca Fırat ile ilgili olmadığı havza ülkeleri arasında paylaşılan Dicle ve Asi Nehirlerinin de masaya getirilmesini istemektedir.
Yukarı havza ülkesi olarak Türkiye, su politikasını “mutlak ülke egemenliği” doktrini üzerine oturtmaktadır. Bununla beraber, uluslar arası hukukun belirlediği aşağı havza ülkelerine “önemli zarar vermeme” ilkesini gözetmektedir.
Türkiye, G.A.P.’ın aşağı havza ülkelerine sağladığı yararların altını çizmektedir. Kuraklığın aşağı havza ülkelerini olumsuz etkilemesini önledi. Nehir taşkınlıklarını da önlemektedir. G.A.P. barajları nehirlerin taşıdığı alüvyonları tutarak, aşağı havzadaki barajları siltasyon zararını en aza indirmektedir.
G.AP. Bölgesi’ndeki tarımsal ürün artışının Ortadoğu’nun gıda sorununu çözebileceğini…
Türkiye, havzadaki su sorununun aşılması için “Üç Aşamalı Plan”ını önermektedir. İlk aşamada havzanın hidrolojik datalarını çıkartacak, ikinci aşamada, toprak envanteri, son aşamada, su kaynaklarının kullanımına…

3) Suriye ve Irak’ın Tepkileri
Türkiye’nin bölgedeki su sorununun çözümünü 21.yy.’a sarkıtarak, su kıtlığı artacak bölgeye su satmayı planladığı iddia etmektedir.
Suriye Asi Nehri’ni tartışmak istememektedir. Çünkü Suriye, Asi Nehri’nin geçtiği Hatay üzerindeki Türk egemenliğini tanımamaktadır.
4) Değerlendirme ve Sonuç
Havza ülkelerinde nüfus artışının ivmelediği su talebi artışı, öte yandan aşırı su kullanımı ve kötü su yönetimi yüzünden kullanılabilir su arzının azalması, Fırat, Dicle, Asi ve sınırlarındaki yeraltı suları üzerindeki paylaşım gerginliğini pençelemektedir.
(1989 yılından bu yana dünya gıda üretim artışı nüfus artışının altında kalmaktadır.)
Fakat, hidrolojik olarak birbirine bağımlı havza ülkelerinin birbirlerinden bağımsız projeler gerçekleştirmesi, havza boyu su yönetimi üzerinde uzlaşmamaları, su kaynaklarının kötü, verimsiz ve israfa yol açacak şekilde kullanılmasına yol açmaktadır.
Dış baskının şiddeti… G.A.P. tesislerinin finansal zorluklar yüzünden öngörülen sürede tamamlanamayacak olması ve birden fazla ülke topraklarından akan sular ile ilgili oluşan hukuk sözleşmesine imza atmaması, Türkiye’nin bugünkü su politikasını sürdürmesinde zorluk oluşturabilecek diğer etkenlerdir.
G.A.P. Bölgesi’nde artan tarımsal ürün miktarı ve çeşitliliği, üç ülke arasında işbirliği nedeni olabilir.
