Posts Tagged ‘DIŞ POLİTİKASININ ANALİZİ’

TÜRKİYE, RUSYA, KAFKASYA VE ORTA ASYA

28) SOĞUK SAVAŞ SONRASINDA TÜRKİYE – RUSYA İLİŞKİLERİ

Erhan BÜYÜKAKINCI

Giriş

Türk – Rus ilişkilerini daha çok siyasal sorunlar ve güvenlik kaygıları çerçevesinde ele almayı tercih etmiştir. 1980’li yıllardan itibaren ikili ilişkilerin daha işlevselci bir yaklaşımla farklı bir boyut aldığı gözlemlenmektedir. Türk dış politikasındaki karar alma sürecinde, dış dünyaya açılmak amacıyla ekonomik araçların daha da önemli olarak algılanmalarıdır.

Uluslararası ilişkilerin kuramsal açılımlarında işlevselci kulun önerdiği gibi, (siyasal) sorunların yoğunlaştığı ve kemikleştiği ilişkiler çerçevesinde işlevsel (örneğin, ekonomik) araçlarla işbirliği potansiyelinin araştırılması ve geliştirilmesi, her an krize dönüşebilecek olası gerginliklerin aşılabilmesi ve üzerinde uzlaşılabilecek ya da ortak kazanımlar elde edilebilecek alanların ön plana çıkarılmasını olanaklı kılar.

(Mitrany, işlevsel araçlarla işbirliğinin yaratılmasından dolayı bir ilişki çeşitlenmesi olacağından uzun vadeli uzlaşı potansiyellerinin attığı ve genelleştiği bir karşılıklı bağımlılık sürecini de öngörmektedir.)

I) Tarihte Türk – Rus Çekişmesi

A) Ampirik Model Olarak Türk – Rus Çekişmesinin İncelenmesi :

Süregelen Rekabetler” Ve Büyük – Küçük Güçler Arasındaki İlişkiler

süregelen rekabetler” yaklaşımı, toraksal yakınlık, uzun bir tarih biliminde belirli sıklıklarsa çatışan ulusların arasındaki ilişkilerin yapısını açıklamak amacındadır.

Small-Singer ikilisinin “büyük” (major power) ve “küçük” (minor power) güçler kategorilerinden…

Midlarsky, Singer ve Small’un çalışmalarında… 1815-1945 arasındaki uluslararası sistemin genel yapısı ve aktörlerin statüsü nicel çalışmalar bağlamında ele alındığında “genel/bütünsel sistemler” (total systems) ve “merkezi sistemler” (central systems) ayrımına giderler. Genel sistemler, uluslararası sistem içersindeki bütün bağımsız birimlerin etkinliklerini göz önüne alırken, merkezi sistemler yalnızca Avrupa eksenli diplomatik ilişkiler sürecinin parçasıdır.

Ünlü ikili çatışma modelleri Rusya – Türkiye, Çin – Japonya ve Fransa – Almanya üzerinde yoğunlaşmaktadır.

(Davranışsalcı J. Vazquez’in The War Puzzle adlı yapıtında ileri sürdüğü gibi çatışmacı eğilimlerin ortaya çıkış nedenleri üç kaynaktan olabilir: Topraksal yakınlık, iç dinamikler, ileri gelen etkileşimler.)

Barış” ve “işbirliği” dönemleri, Rus – Türk ilişkilerinin beş yüzyıllık tarihinde istisnaları oluşturmaktadır.

B) Türk – Rus İlişkilerinin Tarihsel Boyutu

Sovyet Rus yönetimi, Osmanlı hükümeti İstanbul’da görev başında iken bile, Haziran 1920’de Ankara’daki TBMM hükümetinin meşruiyetini tanımakta tereddüt etmemiştir. 1921 yılında imzalanmış Moskova ve Kars Antlaşmaları, Türk – Sovyet sınırının ana hatlarını belirlemekteydi. 1925’te Paris’te imzalanan Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması, 1927 Mart’ında Ticaret ve Seyrisefarin Antlaşması.

Montreux Boğazlar Sözleşmesi çok taraflı müzakereler aşamasında Türk ve Sovyet tarafları birçok açılardan farklı görüşleri ileri sürmekteydi.

1936 yılından itibaren geliştirilmeye çalışılan Türk – İngiliz yakınlaşmasının ardında yatan nedenlerden birisi de, her an Moskova’dan gelebilecek istemlere karşı İngiliz kartını elde tutabilme çabasıydı.

Stalin yönetimi, Balkanlar ve Doğu Avrupa’ya yönelik yayılmacı politikalarını ön plana çıkarırken, Mart 1945’te Türk – SSCB 1925DostlukAntlaşması’nı artık uzatmayacağını duyurmuş ve Doğu Anadolu toprakları ile Boğazlarını Türk hükümetinden isteyecek kadar ileri gitmişti. Türk Amerikan yakınlaşması, bu bağlamda Moskova’ya karşı Ankara’nın belirli bağışıklık politikalarını geliştirme açısından çok önemlidir. Stalin’in ölümünden sonra Türk-Sovyet ilişkilerinde iyileşme sürecini gözlemlemek olasıdır.; Kruşçev’in SBKP’nin başına seçilmesiyle birlikte “barış için bir arada yaşama” ilkesinin SSCB dış politikasına yansıması, yayılmacı politikaların ve siyasal nüfuz yönteminin kısmen etkilerini yitirmelerine yol açmıştı. Sovyet yönetimi, Mayıs 1953’te verdiği nota ile güney komşusuna yönelik istemlerden vazgeçse de…

12 Eylül askeri darbesinin ardından, görev başındaki askeri hükümet ülkenin dış politika seçeneklerini çeşitlendirmeyi amaçlayarak Moskova ile Washington arasında belli bir denge politikası izlemeyi kararlaştırmıştı.

c) Doksanlı Yılarda Türkiye ve Rusya’da İç Politikada Alanındaki İstikrarsızlıklar

ve Uluslararası Plandaki Yeni Arayışlar

Türk karara alıcılarının daha esnek bir dış politika söylemiyle Soğuk Savaş sonrasına geçişi en az zarar ile atlatma çabasındaydılar, çünkü ülkenin azalan jeostratejik önemini yeniden tanımlama çabasında ön olana çıkan söylemler, Türkiye’nin ateş çemberi, ortasında bir huzur adası olduğu argümanı ile “Türk modeli” yaklaşımını geliştirmekteydi.

1991 yılı, Türk dış politikasının dönüm noktalarından biridir: Körfez Savaşı, SSCB’nin dağılması, eski Yugoslavya’daki savaşın bağlaşması ve Yukarı Karabağ’daki kıvılcımların yeniden ortaya çıkması.

Türk modeli”, dem laik, hem demokratik hem de serbest piyasa anlayışını benimsemiş, nüfusun çoğunluğu Müslüman olan bir ülke seçeneği olarak sunulmaktaydı.

1980’li yılların getirdiği ekonomideki liberalleşme eğilimleri, küreselleşmeye uyum sağlama çabaları ve ekonomik bütünleşme grupları içinde yer alma arzusu, Türkiye’nin yeni pazarlara açılmasını ve dış dünya ile bütünleşmesini zorunlu kılmaktaydı. ECO (Ekonomik İşbirliği Örgütü) ve KEİB (Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü) yeni coğrafyalardaki ekonomik işbirliği potansiyellerini geliştirmeye yönelik çabalardı. İslam Konferansı Örgütü ile ilişkileri geliştirmek çabası, önemli bir politikadır.

D) Yeni Bir Kimlik Arayışında Çelişkiler ve Yapısal Sorunlar:

Rus Dış Politikasındaki Dönüşüm

Avrasyacılık ile Atlantikçi bakış açısı arasındaki rekabet farklı bakanlıklarda destek bulurken, Rus dış politikası için kısa ve orta vadede etkin olabilecek seçeneklerin belirginleşmesine de katkıda bulunuyordu; bu bağlamda eski SSCB alanı içersinde yer alan yeni bağımsız devletlerle olan ilişkiler, Moskova’daki karar alıcılar için, farklı bir duyarlılık alanı oluşturmaktaydı.

III) Doksanlı Yıllarda Türk – Rus İlişkilerinin Siyasal Yönleri :

Eski ve Yeni Sorunlar

A) Güvenlik Sorunları ve AKKA’ya Tarafların Bakışı

1990 Kasım ayında Paris Şartı ile birlikte imzalanan ve 1992 yılında yürürlüğe giren Avrupa’da Konvansiyonel Kuvvetler Antlaşması, Avrupa’nın güney kanadında konuşlandırılmış silahların ve askerlerin sayısının belirli kotalara indirilmesini öngörmekteydi.

Kafkaslar’daki etnik çatışmaları ve İran etkenini bahane göstererek, Rusya, söz konusu bölgenin AKKA kapsamından çıkarılmasını talep etmişti. Rusya, indirim kotalarını uygulamayacağını tek taraflı olarak Eylül 1993’te bir nota ile ilgili taraflara göndermiştir. Halen Ermenistan – Türkiye sınırı Rus askerleri tarafından korunmaktadır.

B) Türk Boğazları ve hazar Petrolünün Batı’ya Taşınması Sorunu

Her çağda bir dünya devleti olma arayışındaki Rusya’nın uluslararası taşıma yollarıyla bağlantılarını geliştirmek açısından tarih içersinde Türk Boğazlarına olan ilgisi zamanla kemikleşen bir sorunsala dönüşmüştür. Rusya federasyonu deniz yoluyla yaptığı dış ticaretin % 65’ini Türk Boğazları kanalıyla gerçekleştirmektedir.

Rus hükümeti, Montreux Sözleşmesi’nde düzenlenmiş serbest geçiş hakkına ilişkin ihlaller olduğu gerekçesiyle söz konusu tüzüğün geri çekilmesini talep etmekteydi.

1994 Tüzüğü’nün yumuşatılması ve gözden geçirilmesi konusu, 6 Kasım 1998 tarihinden itibaren yürürlüğe giren Türk Boğazları Deniz Trafiği Düzeni Tüzüğü’nün kabulüyle sonuçlanmıştır.

Karadeniz kıyısındaki Novorossiisk limanını Hazar petrollerinin dünya piyasalarına dağıtıldığı merkez yapma arayışları, 90’lı yıllarda ön plana çıkan bir politikaydı.

C) Nüfuz Alanları Tartışması

1993 – 1997 arasında aşırı ulusçu ve tarikatçı etkenler…

Türk lideri Rusya’nın tepkilerini önemsemekteydiler. Türkiye’yi yeni bir “Büyük Ağabey” konumunda görmek istemediklerini açık açık dile getirmekteydiler.

Rusya ile Türkiye arasında görüş ayrılığı, Yukarı Karabağ’daki Ermenistan-Azerbaycan çatışmalarıdır.

D) Çeçen Savaşları ile Kürt Sorununun İkili İlişkiler Üzerindeki Etkileri

1994 Aralık ayında Rusya’nın Çeçenistan’da başlattığı askeri müdahale Türk-Rus ilişkilerinde gerginliği tırmandıran yeni sorunlardan biri olarak ortaya çıkmıştı.

İç politikadaki baskıların tersine, Türk hükümeti Çeçen sorununu daima Rusya’nın içişleri kapsamında bir konu olarak değerlendirmiş ve Batılı ülkelerle ortak bir söylem benimseme yoluna gitmiştir. II. Çeçen Savaşı ile birlikte, Ankara’nın takipsizliğe yönelmesi Moskova’nın her an Kürt sorununu bir koz olarak kullanma riski yatmaktaydı.

III) İkili İlişkilerin İktisadi ve Ticari Boyutu

Siyasal sorunlardan dolayı oluşan gergin ilişkiler, genellikle iktisadi işbirliği olanaklarını kısıtlamaktadır.

Türk Müteahhitler Birliği 2000 yılı Temmuz ayı itibariyle Rusya’da aldıkları inşaat projelerinin tutarı 9.830 milyar doları bulmaktadır.

A) Türkiye ve Rusya Arasındaki Ticari İlişkilerde Enerji Ürünlerinin Yeri

Türkiye, Finlandiya’dan sonra Avrupa’da Rus doğal gazına en bağımlı ülke konumundadır.

B) Karadeniz Bölgesinde Yeni İşbirliği Girişimleri

KEİB girişimi, çatışmacı ilişkilere mahkum olmuş devletler arasındaki müzakere ortamının sağlanabilmesi ve dolayısıyla bölgesel işbirliği olanaklarının geliştirilebilmesi fırsatlarını da birlikteliğinde getiriyordu.

KEİB’teki kısmi kan kaybının ana gerekçeleri arasında, teşkilatın ana direkleri olan Türkiye ve Rusya’daki ekonomik krizlerle birlikte farklı gümrük rejimlerine yönelik yükümlülüklere girmeleri sayılabilir.

C) Doksanlı Yılların Ticari İlişkilerinde Yeni Bir Boyut: Bavul Ticareti

Bavul Ticareti” olarak adlandırdığımız gayrıresmi yollarla mal ticaretinin Türk-Rus ilişkilerinde özel bir konumu bulunmaktadır.

1995 sonrasında Rus gümrük kitaplarında uygulanan sıkı denetimlerin ardından ve Türk mallarında belirli kalite sorunlarının yaşanmasıyla birlikte, Türkiye-Rusya arasındaki bavul ticareti hacminde belirgin bir azalma görülmüştür.

29) TÜRKİYE’NİN GÜNEY KAFKASYA’YA YÖNELİK DIŞ POLİTİKASI

Ali Faik DEMİR

Giriş

Traskafkasya ya da diğer bir ifadeyle Güney Kafkasya, üç devletten, Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan’dan meydana gelmektedir.

Transkafkasya Türkiye açısından stratejik değerde görülen Orta Asya ile ilişki kurulmasında da köprü vaziyetindedir.

I- Bölge Devletleri ile İlişkiler

1 – Azerbaycan

Başkenti Bakü’dür. 59 reyon (bölge), 11 şehir ve 1 özerk cumhuriyet (Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti) ve 1 özerk bölgeden (Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi) müteşekkildir.

Transkafkasya’daki tek Müslüman ülke olması… Şii olan Azerbaycan, mezhep bakımından İran’a yakın olmakla birlikte İran gibi radikal İslami anlayışı benimsememesi ve laik modeli hedeflemesi bakımından Türkiye’ye belki de daha yanındır.

a – Ayaz Muttalibov Dönemi

18 Ekim 1991’de bağımsızlık ilan edilmiştir. Türkiye, diğer sorunlarında da olduğu gibi, bölgeye yönelik bir master plan hazırlamıştır. Olaylar geliştikçe, sorunlar ortaya çıktıkça ve iç-dış dengeler değiştikçe dış politika üretilmiştir.

b – Elçibey Dönemi

ABD ve Batı ülkeleri ile iyi ilişkiler kurarken İran ve Rusya ile daha mesafeli olmuştur.

Elçibey’in başta Rusya’ya karşı bu mesafeli politikaları ve bölgesel dengeleri bozarak, Türkiye lehine tutum takınması doğal olarak Moskova’yı çok rahatsız etmiş, bu nedenle Dağlık Karabağ sorununda Azerbaycan’a karşı Ermeniler’i desteklemiş, ülke içi muhalif hareketleri kışkırtmıştır.

c – Aliyev Dönemi

Aliyev, dış politikayı Elçibey döneminin mutlak Türk taraftarı uygulamalarından çıkarmış, ülke çıkarlarına uygun olarak tüm bölge ve dünya devletlerinden faydalanacak politikalar izlemeye başlamıştır.

Türkiye, KKTC ile Azerbaycan arasındaki temasların arttırılmasını, iktisadi, sosyal ve kültürel alanlar başta olmak üzere tüm alanlarda ilişkilerini geliştirmesini arzu ettiğini açıklamıştır.

2 – Ermenistan

Bölgenin en küçük ülkesi olan Ermenistan başkenti Erivan’dır.

Türk Devletleri’nin birbirine yakınlaşmaları ve ortak politika uygulamaları, Ermeniler’de gittikçe büyüyen vir Türkler tarafından sarılma korkusunu yaratmıştır.

a – S.S.C.B. Sonrası Yaşananlar ve Ter Petrasyon Dönemi

Ermeni Parlamentosu 23 Eylül 1991’de bağımsızlığını ilan etmiştir. Turizm, iki halkı birbirine yakınlaştıran, birbirlerini tanımalarına olanak veren bir unsur teşkil etmiştir.

Ermenistan’da iç sorunlar ve özellikle Dağlık Karabağ çatışması, ülke yönetiminde değişimlere neden olmuştur. Petrosyan, muhalefetinin baskılarına daha fazla dayanamamış ve Şubat 1998’de görevinden istifa etmiştir.

b – Koçaryan Dönemi

27 Ekim 1999’da Ermenistan Parlamentosu’na yapılan bir baskın sonucunda Başbakan Sarkisyan, meclis Başkanı karen Demirciyan ve 6 kişi hayatını kaybetmiştir.

Rusya, bölgede Ermenistan’ın önem verdiği ve en yakın müttefiki olup, gerek ülke içindeki gerek bölgedeki sorunlarda desteği hayati önem taşımaktadır.

1922’den bu yana Yunanistan, ermeni askerilerinin yetiştirilmesine destek vermektedir. Haziran 1996’da iki ülke savunma işbirliği antlaşması imzalamışlardır. Bu gelişme, Türkiye tarafından anti-Türk bir cephe oluşturuluyor şeklinde kabul edilmiş ve tepki görmüştür.

Ermenistan, Yunanistan ile işbirliği projelerine İran’ı da katmak istemiştir. Sonunda üç devlet 12 Haziran 1999’da bir askeri işbirliği antlaşması imzaladıklarını açıklamışlardır. Türkiye’ye göre, Rusya da bu ittifakın gizli ortağıdır.

Petrosyan’ın dönemi Türkiye ile ilişkiler açısından genel anlamı ile olumlu geçmiştir. Ekonomik ilişkiler, ambargo ve Dağlık Karabağ ipoteğinde bulunmakla birlikte sürmektedir.

Koçaryan’ın başkanlığa gelmesi, ilişkilerde bir durgunluğu be güvensizliği getirmiştir. Türkiye’nin iki ülke arasındaki ilişkileri Sağlık Karabağ’a bağlanmasından rahatsız olduğunu belirtmiş ve o zaman Ermenistan’ın da soykırım ve başka konuları ilişkilerde ön koşul yapabileceğini ifade etmiştir.

Ermenistan, Türkiye’nin bir an önce Dağlık Karabağ yüzünden uyguladığı ambargoyu kaldırmasını ve yine iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin kurulmasını istemektedir.

Türkiye ile Ermenistan arasında ilişkilerin düzelmesi için son dönemde atılan en önemli adımlardan biri, Mart 200’de resmi bir niteliği olmayan “Türk Ermeni Uzlaşma komisyonu”nun meydana getirilmesidir.

3 – Gürcistan

Ülke içinde iki özerk cumhuriyet (Abhazya, Acarya) ve bir özerk bölge bulunmakta başkent ise Tiflis. Coğrafi olarak Gürcistan üçe ayrılmaktadır. Ülkenin kuzeyinde yer alan Büyük Kafkas bölgesidir. İkinci olarak güneyde yüksek platoların bulunduğu bölge, son olarak ise iki bölge arasındaki üçgen şeklindeki Karadeniz’e kıyısı olan ortadaki alan bulunur.

Kızıl Ordu Gürcistan’a girmiş ve 25 Şubat 1921’de Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ilan edilmiştir.

a – S.S.C.B. Sonrası Dönemde Yaşananlar

31 Mart 1991’de yapılan referandumla halkın % 93’ü bağımsızlık yönünde oy kullanmıştır. Gürcistan, SSCB içinde Batlık ülkelerinden sonra ilk bağımsızlığını alan ülke olmuştur.

Gamsahurdiya, milliyetçi politikalarıyla azınlıkları korkutmuştur.

b – Şevardnadze Dönemi

Şevardnadze, iktidara geldiği zaman önemli bir dış desteğe sahip olmuştur. Abhazya, Osetya ve Gamsahurdiya yanlılarının bulunduğu Megrelya’da savaş hali sürmüştür.

Şevardnadze Türkiye ile kurduğu bu sağlam ilişkilerden çok kısa bir süre sonra Rusya ile dostluk ve işbirliği antlaşması imzalamış, ardından Mart başında BDT’ye üye olma kararını onaylamış ve hemen ardından aynı ayın sonunda BİO’ya katılmıştır.

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel 15 Ocak 2000 tarihinde “Kafkas İstikrar Paktı” düşüncesini Şevardnadze ile tartışmıştır.

Türkiye Abhaz ve Oset sorunlarının bir an önce barış ile sonuçlanmasını arzulamaktadır.

II Türkiye’nin Bölge İle Ekonomik İlişkilerinin Genel Değerlendirmesi.

Aliyev ile birlikte Azerbaycan politikasında reelpolitik öne çıkmış ve Azerbaycan siyasi ve ekonomik beklentilerini açıkça ortaya koyarak bu ihtiyaçlarının karşılanmasında destek olana daha yakın olacağını ifade etmiştir.

Türkiye – Ermenistan ekonomik ilişkilerinin gerçekleşmemesi; Dağlık Karabağ sorunu,, iki ülkeyi hatta bir açıdan tüm Kafkasya’yı kilitlemektedir.

1991 ve 1992 yılları ekonomik ilişkilerin gerçekleşebildiği bir dönem olmuştur.

Türkiye – Ermenistan arasındaki ticari ilişkiler, Azeri – Ermeni savaşı ile son bulmuştur. Coğrafi anlamda Türkiye ile Azerbaycan arasında sıkışan Ermenistan için İran ve Gürcistan Hatay damarı haline gelmiştir.

Bu bölge ile ekonomik ilişkilerimiz BDT ile ta da KEİÖ ülkeleriyle ilişkilerimizin de altında kalmaktadır.

III Bölgedeki Çatışmalar ve Türkiye’nin Yaklaşımları

1 – Dağlık Karabağ Sorunu

Dağlık Karabağ sorunu, SSCB’nin dağılma sürecinde ortaya çıkan ve bölge açısından önemli sonuçlar doğuran bir gelişmedir. Büyük çoğunluğu Azerilerden oluşan özerk bölge, büyük oranda Ermeniler’in eline geçmiştir.

28 Mart 1988’de SSCB’nin Yüksek Sovyet’i Dağlık Karabağ’ın isteğini reddetmiştir. Ermeni Ulusal Hareketi ve Azerbaycan Halk Cephesi oluşturulmuştur.

1 Aralık 1989’da Ermenistan tarihi bir kara alarak, Dağlık Karabağ2ı kendisine bağlayan kararı dünyaya ilan etmiştir. Eylül 1991’de dağlık Karabağ bağımsızlığını ilan etmiştir. Bunun üzerine Azeri kuvvetleri Karabağ’a karşı harekete geçmiş ve Ermeniler de buna cevap vermişlerdir.

BM’nin ve AGİT’in çabaları sonunda Mart 1992’de Minsk Konferansı oluşturulmuştur. Konferansın on bir üyesi Karabağ’da bir ateşkes sağlamak, savaşan kuvvetlerin çekilmesini gerçekleştirmek ve Minsk’de yapılacak barış konferansını hazırlamayı hedeflemişlerdir.

Bir yandan İran’ın sorununun çözümünde öne çıkası, diğer yandan Ermeniler’in ateşkes yaparken saldırmaları Türkiye’nin tepkisine neden olmuştur.

2 – Abhazya Sorunu

Sovyetler’in dağılma süreciyle beraber, tüm eski cumhuriyetlerde olduğu gibi, Abhazya’da da milliyetçi hareketlenme görülmüştür.

22 Ekim 1993’de Gürcistan BDT’ye girmeyi kabul etmiş ve antlaşma imzalamışlardır. Gürcistan’ın yakınlaşması üzerine Rusya da hemen politikalarını değiştirmiş, Gürcistan’a yakınlaşmak için Abhazlar’a olan desteğini askıya almıştır.

Abhazya, bağımsızlık isteğini sürekli vurgulamakta ve diğer devletlerce tanımamakla birlikte bağımsızlığı uğruna mücadelesini sürdürmektedir.

Abhazya, her şeye rağmen, bağımsızlığını tanımamakla birlikte, rusya2nın desteğiyle BDT içinde eyrı bir statü kazanma mücadelesi vermektedir.

Abhazya savaşı, Türkiye’nin Kafkasya’ya yönelik resmi ve yarı resmi politikalarının farklılığının göstergesi olmuştur.

Gayrı resmi politikaların anlaşılması için Türkiye’deki Abhazlar’ın durumlarına ve yaklaşımlarına bakmak gerekmektedir. İstanbul, Adapazarı, Düzce, Eskişehir, Samsun gibi yörelerde yaşayan 600.000-700.000 arasında Abhaz kökenli Türk vatandaşı olduğu tahmin edilmektedir.

24) SOĞUK SAVAŞ YILLARINDA KIBRIS SORUNU, BAĞLANTISIZLAR VE

       BM GENEL KURULU’NDAKİ OYLAMALAR/KARARLAR

                                                                                                Faruk SÖNMEZOĞLU

1) Analitik Öğeler

Oy bloku bu ülkelerin hemen her türlü konuya ilişkin olarak grup kararı almaları… Bu tanımın dışında kalan tüm birliktelikler ise birer oy gurubu oluşturmaktadır. Oy gruplarını; tartışma grupları, coğrafi dağılım grupları, bölgesel gruplar, ortak çıkar grupları ve geçici gruplar olarak sınıflandırmak mümkündür.

Bağlantısızlar oy grubu üyelerinin yaklaşık %90’ının Asya-Afrika ülkelerinden oluşması, gruba coğrafi bir ortak payda sağlamaktadır. Bağlantısız ülkeler grubu Birleşmiş Milletler içinde ve dışında yaptığı çeşitli düzeylerdeki toplantılarla tipik bir tartışma grubu niteliği göstermekte.

“Beş ülke, beş lider”. Nehru’nun Hindistan’ı, Nasır’ın Mısır’ı, Tito’nun Yugoslavya’sı, Nikrumah’ın Gana’sı ve Sukarno’nun Endonezya’sı.

2) Taraflar, Bağlantısızlar, Sorunlar ve Birleşmiş Milletler Genel

    Kurulu’ndaki Oylamalar : 1947-1965

a) Orta Doğu’ya İlişkin Sorunlar

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda bir oy grubu oluşturma bakımından “Arap ülkeleri”nin “Orta Doğu’nun Müslüman ülkeleri”nden daha iyi bir örnek olduğu söylenebilir.

1945 yılının Mart ayında Kahire’de kurulmuş olan Arap Birliği (…) bir grup olarak tümünü ilgilendirmek açısından bir ortak payda teşkil eden iki temel dış etken ile açıklayabiliriz. İsrail olgusu ve Batılı güçlerle aralarında olan benzer sorunlar.

Arap ülkeleri arasında bağlantısızlık akımının bu derece yaygınlaşmasında Nasır’ın liderliğindeki Mısır’ın büyük önemi vardır.

(2) Süveyş Krizine İlişkin Sorunlar

II. Dünya Savaşı sonrasından beri özellikle kanal bölgesindeki üsler meselesinden dolayı İngiltere ile Mısır arasındaki ilişkiler giderek kötüleşmekteydi. Nasır 26 Temmuz 1956’da kanalı millileştirdiğini ilan etmiştir. Yunanistan bu dönemde oldukça esnek bir politika izlemekte, Kıbrıs sorununa ilişkin tezlerine uluslararası alanda destek sağlamak amacıyla, özellikle Yugoslavya ve Mısır ile yakın ilişkiler kurmakta, bir çok alanda İngiltere’ye karşı bir tutum takınmaktaydı. Mısır’da 80.000 civarında varlıklı bir Yunan azınlığı bulunması…

Eylül 1956 İkinci Londra Konferansı, Süveyş Kanalını Kullanan Birliği adında örgüt kurulmuştur.

Ekim 1956’da İsrail Mısır’a saldırmış, İngiliz ve Fransızlar da kanal bölgesine asker çıkartmışlardır.

İngiltere’nin başta Mısır olmak üzere Orta Doğu’nun Bağımsız Arap ülkeleri üzerindeki tüm prestijini yitirdiği görülmektedir. Yunanistan, Orta Doğu’nun Bağlantısız Arap ülkelerinin potansiyel desteğini sağlamada en karlı çıkan taraf olmuştur.

(3) 1958 Orta Doğu Krizi’ne İlişkin Sorunlar

Eisenhower doktrini. Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Doğu’ya açık bir biçimde girişi Türkiye Hükümeti tarafından olumlu karşılanırken Yunanistan tarafından eleştirilmiştir.

1957 Suriye Krizi, Yunanistan prestij kazanmıştır.

b) Afrika’ya ilişkin Sorunlar

1945 yılında San Francisco Konferansı’na katılarak Birleşmiş Milletler’in kurucu üyeleri arasında yer alabilen Afrikalı ülkeler Mısır, Etiyopya, Liberya’dır. 1960 yılında 17 ülkenin, 1964 yılında Birleşmiş Milletler ‘deki Afrikalı ülke sayısı 35 olmuştur. 1958 Gana’nın başkenti Akra’da “Birinci Bağımsız Afrika Ülkeleri Konferansı” toplanmıştır. İlkeleri, Bandung Deklarasyonu ile Birleşmiş Milletler Yasası ve kararlarının üstünlüğüne dayanan bir “Afrikalılar Birliği” oluşturmak.

(1) Irk Ayrımına İlişkin Sorunlar

Mısır, Yugoslavya ve Hindistan ile (Güney Afrika Birliği hariç) tüm Afrika ülkelerinin bu konuya ilişkin aynı yönde oy kullanma oranı % 100’e ulaşmaktadır.

Türkiye tüm genç Afrika ülkelerinin gözünde “sömürgecilerle işbirliğine yatkın” bir ülke konumuna gelmek olmuştur.

(2) Bağımsızlık Mücadelelerine İlişkin Sorunlar

Varşova Paktı ülkeleri Cezayir’in bağımsızlık mücadelesini desteklerken, Türkiye, Fransa’ya daha yakın bir tutum ortaya koymuştur.

Türkiye, 1960 yıllarından itibaren Bağlantısızlar ile aynı yönde oy kullanma oranı açısından, özellikle Orta Doğu ve Afrika’ya ilişkin sorunlarda Yunanistan’ı aşmasına rağmen, bu defa da Rumların denetimindeki Kıbrıs Cumhuriyeti’nin rekabetiyle karşılaşmaktaydı.

3) Taraflar, Bağlantısızlar, Sorunlar ve Birleşmiş Milletler

    Genel Kurulu’ndaki Oylamalar: 1965-1975

a) Orta Doğuya İlişkin Sorunlar

1968 yılı başlarında bazı Bağlantısız Arap ülkeleri ile yayınlanan ortak bildirilerde Türkiye’nin Orta Doğu sorununa ilişkin Arap ülkelerini desteklemesine karşılık, Kıbrıs sorununa ilişkin olarak Türk tezlerine yakın ifadeler yer almaya başlamıştır. Türkiye Orta Doğu’ya ilişkin olarak üç Bağlantısız ülke temsilcisi ve Bağlantısız Arap ülkeleri çoğunluğu ile aynı yönde oy kullanma eğilimi açısından, % 88’lik oranla Yunanistan’a belirgin bir üstünlük sağlarken…

b) Afrika’ya İlişkin Sorunlar

dönem içersinde Orta Doğu’ya ilişkin olarak da işaret edilen Bağlantısızlar+Varşova Paktı üyeleri oy bloku oluşturması eğilimi iyice belirginleşmektedir.

Türkiye Yunanistan’ı geride bırakmasına rağmen Kıbrıs Cumhuriyeti engelini aşamıyordu. Kıbrıs’ın bizatihi kendisi bir Bağlantısız ülke iken, Türkiye Batı ittifakı içerisinde yer alan, ne de olsa bu ilişkileriyle de sınırlı bir ülkeydi.

c) Asya’ya İlişkin Sorunlar-Soğuk Savaş (Ertesi) Sorunları

Türkiye ve Yunanistan da dahil olmak üzere NATO üyelerinin Bağlantısız ülke temsilcileri ile aynı yönde oy kullanma oranları sıfıra yakındır.

4) Taraflar, Bağlantısızlar, Sorunlar ve Birleşmiş Milletler

    Genel Kurulu’ndaki Oylamalar: 1975-1991

İlk yıllar (1975-1980) Vietnam Savaşı sonrası, SALT II’ye giden Yumuşama dönemidir. 1980 başlarından itibaren Kamboçya, Afganistan ve Polonya krizleri ABD-SSCB ilişkilerini bozmuş… Bağlantısızların iç sorunları da giderek artmış, grubu temsil eden ülkelerden Mısır’ın 1979 Champ David Antlaşmaları’nı imzalaması sonrasında Arap ülkeleri arasında ortaya çıkan çatışma bunun en belirgin örneklerinden birisi olmuştur.

a)  Orta Doğu’ya İlişkin Sorunlar

Filistin sorunu.

Bağlantısızlar arasındaki dayanışmanın (Mısır’ın durumuna rağmen) oldukça yüksek bir düzeye ulaştığı… % 97’ye

Türkiye’nin Orta Doğu’nun Arap ülkelerinin tutumlarına bu derece yakın bir destek vermesi, İslam Konferansı Örgütü’nde bu ülkelerle aynı platformu paylaşması , Kıbrıs sorununa ilişkin olarak bu ülkelerin desteklerinin, hatta bazılarının çekimserliklerinin sağlanmasını mümkün kılmamışlardır.

5) Sonuç

Türkiye 1960 sonrasında, bir ittifaka dahil olmanın bir ülkenin Bağlantısızlara yakınlaşmasına getirdiği engeli önemli üçlüde aşmıştır.

25) SOĞUK SAVAŞ SONRASI DÖNEMDE KIBRIS SORUNU

                                                                                                Faruk SÖNMEZOĞLU

1) Genel Gelişmeler

Mart 1991 BM Güvenli Konseyi’ne bir rapor (…) de Cuellar (…), Turgut Özal’ın “Döretlü Konferans” (Türkiye+Yunanistan+Kıbrıs Türk Tarafı+Kıbrıs Rum tarafı). Yunan tarafının bu teklife cevabı “Dokuzlu Konferans” oldu(Özal’ın “dördü”ne ilave olarak Güvenlik Konseyi’nin beşi). ABD’nin önerisi ise “Beşli Konferans”tı (Özal’ın “dördü”ne ilaveten Kıbrıs Cumhuriyeti).

Uluslararası kamuoyunun bakışındaki temek a) Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı, toprak bütünlüğü, b) her türlü ayrılma ve bölünme dışlanmalı c) yeni bir anayasa.

1993 yılı Mart ayında New York’ta Denktaş-Klarides “Güven Arttırıcı Önlemler”. Gali, 30 Mayıs 1994 tarihinde Güvenlik Konseyi’ne sunduğu raporda, görüşmelerde bir sonuca ulaşılmamasından Türk tarafını sorumlu tutuyordu.

Kıbrıs Türk tarafı “önce bağımsızlık tanınması, sonra konfederasyon”…

1996-1997 üç gelişme: Kıbrıs’taki sınır gösteri ve çatışmaları, Kıbrıs’a yerleştirilmesi söz konusu olan Rus yapısı S-300 füzeleri ve Kıbrıs Rum tarafının AB’ye üye olma çabaları.çözüm bulunamayan Kıbrıs’ta siyasi ve askeri anlamda herhangi bir olayın çıkmadığı dönemler uzadıkça; bu durumun adadaki statükoyu pekiştireceği, konunun uluslararası alanda unutulacağı ve bunun da Türk tarafına yarayacağı düşünülmektedir.

S-300 projesi, Yunanistan ve Güney Kıbrıs ikilisinin Ortak Savunma Doktrini çerçevesinde Türkiye’yi denizden çevreleme girişiminin, Yunanistan anakarasından başlayan Girit-Rodos hava üsleriyle devam eden eksenin Kıbrıs ayağı olarak düşünüldüğünde Türkiye açısından dikkate değer bir tehdit unsuru olabilecektir.

Kıbrıs Rum Yönetimi’nin bu girişiminden esas amacının ise bu silahların getirilmemesi için Türkiye’nin de adadaki kuvvetlerini geri çekmesinin sağlanması olduğunu söylenebilir. Yunan silahların Girit adasına yerleştirilmesine yönelmiştir.

1997 yılındaki 12 Aralık Lüksembourg zirvesinde Kıbrıs Rum Kesimi’nin üyeliği resmen açıklanırken Türkiye’nin dışlanması Kıbrıs sorununu da etkilemiştir.

Kıbrıs görüşme (…) çabalarının 1999 yılının ikinci yarısında hızlandığı görülmektedir.

Kıbrıs konusunda dolaylı görüşmelerin beşinci turu ise BM Genel Sekreteri Kofi Annan ve/veya Kıbrıs Özel Temsilcisi Alvaro de Soto tarafından yürütülmüş, görüşmeler sırasında Rauf Denktaş ile Glafkos Klarides’in doğrudan görüşmeleri söz konusu olmamıştır.

Denktaş, 1960 Garanti sisteminin devamına iki anavatan arasındaki dengeye dayanan konfederasyon “tarafların eşitliği”  Klarides’in merkezi yönetimi güçlü bir federasyon görüşü.

2) Kıbrıs ve Avrupa Birliği

Kıbrıs Rum Yönetimi’nin 3 Temmuz 1990 tarihinde yaptığı başvuru, Temmuz 1993 tarihinde yapılan toplantılarda ele alınarak, “…Kıbrıs sorununa karşı barışçı, dengeli ve kalıcı bir çözüm bulunmasını beklemeden… “ olumlu olarak cevaplandırıldı.

TÜRKİYE VE ORTA DOĞU

8) DEMOKRAT PARTİ’NİN ORTADOĞU POLİTİKASI

Hüseyin BAĞCI

1) Menderes Hükümeti’nin Ortadoğu Politikasına “Yeni Yöneliş” Arayışları

Batı’nın Yakın ve Ortadoğu’daki çıkarları, Menderes Hükümeti Tarafından Türkiye’nin kendi güvenlik çıkarlarıyla özdeş olarak algılandı. “bilinçli olarak Batı kulübünün aktif  üyesi rolünü” üslendi.

Menderes, Sovyetler Birliği’nin, kendisinin Ortadoğu’da uygulamak istediği “süreklilik diplomasisi” için bir engel teşkil ettiği… Sovyetler Birliği İsrail’i tanımış olduğu halde, taktik değiştirerek Arap tezini destekliyor, İsrail ile olan diplomatik ilişkilerini de 1950’li yılların başında kestiriyordu.

Menderes Hükümeti’nin Ortadoğu dış politikasına yön veren üç temel hedefe…

a) Ortadoğu’da istikrarın ve güvenliğin korunması,

b) Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki anlaşmazlığın tatmin edici bir çözüme ulaştırılması,

c) Komünizmin bu hassas bölgeye girmesini engellemek için etkili bir güvenlik sisteminin yaratılması.

2) Menderes ve “Büyük Ağabey” (Big Brother) Politikası

Türkiye’nin Ortadoğu’nun zayıf Müslüman ülkelerine “Big Brother” rolü oynayacak olmasıydı.

3) Türkiye’nin Ortadoğu’nun Savunmasındaki Rolü

İngilizler, Türkiye’den kendilerine Ortadoğu’daki siyasi gelişmelerde yardımcı olacakları konusunda verdiği sözü yerine getirmesini istiyordu. İngiltere Türkiye’nin NATO’ya alınması sürecinde en büyük direnci göstermiş, sonra desteklemişti. Neden Türkiye’nin Ortadoğu’da artan stratejik öneminden kaynaklanıyordu.

İngiltere’nin bu organizasyonunun kurulmasında öncülük etmek istemesi, Ortadoğu savunma organizasyonu düşüncesinin reddedilmesi için yeterli bir nedendi.

Türkiye, Amerika ve Pakistan arasında imzalanan askeri antlaşmalar Ortadoğu ülkelerinin beklenen tepkilerine neden oldu. En çok tepki gösteren iki ülke vardı: Hindistan ve Afganistan.

4) Menderes Aktif Siyasetini Ortadoğu’da Sürdürmeye Devam Ediyor:

Bağdat Paktı’nın Kurulması ve Mısır İle Suriye’nin Tepkileri

Menderes’in asıl hedefi ise “Ortadoğu’da liderlik rolünü” üslenmekti.

Mısır Hükümeti ise, Türkiye ile Irak arasında kurulması düşünülen Savunma Paktı’nı Arap Birliği’ne karşı yapılan ciddi bir darbe olarak görüyordu.

Nasır, Türkiye’nin Ortadoğu’nun savunması konusundaki arzusunu iki nedenden dolayı reddediyordu. a) Türkiye’nin İsrail ile olan ilişkilerinden b) Türkiye’nin Ortadoğu’daki bir savunma paktının önderliğini İngiltere’nin, ABD’nin ve Fransa’nın desteği ile üstlenmesinden. Türkiye ile Irak arasındaki Savunma Paktı 24 Şubat 1955’te Bağdat’ta imzalandı.

5) İngiltere’nin Bağdat Paktına Girişi

İngiltere 4 Nisan 1955’de Bağdat Paktı’na resmen giriyordu.

6) Sovyetler Birliği’nin Bağdat Paktı’nın Kurulmasına karşı Gösterdiği Tepkiler

Arap Milliyetçiliği ve “olumlu tarafsızlık” Nasır’ın dış politika araçlarıydı. Nasır, Hindistan Başbakanı Nehru ve Yugoslavya Devlet Bakanı mareşal Tito ile yeni ortaya çıkan bağlantısızlar Hareketinin liderliğini üsleniyordu.

7) Türkiye İçin Ortadoğu’da Tehlikenin Yeni Bir Boyutu: Sovyetler Birliği

Türk dış politikası 1950’li yıllarda milli uzlaşmaya ve üç prensibe dayanıyordu: a) Sovyetler yayılmacılığını önlemek, b) Batı ile askeri ve ekonomik işbirliği, c) Kıbrıs’ın taksimi (1955’ten itibaren)

Pakistan’ın 1 Temmuz, İran’ın 3 Kasım 1955’te Pakta dahil olması.

8) Sovyetler Birliği’nin “Barış Ataklarına Rağmen”

Menderes Hükümeti Sovyet Karşıtı Tutumunu Sürdürüyor

Sovyetler Birliği 1955 yılından itibaren başlattığı “barış ataklarından”…

Sovyetler Birliği’nin “barış içinde bir arada yaşama düşüncesi” Türk Hükümeti tarafından dikkate alınmazken, diğer NATO ülkeleri bunu yumuşamanın bir işareti olarak görüyorlardı.

9) Süveyş Kanalı’nın Devletleştirilmesi ve Türkiye’nin Tutumu

Süveyş Kanalı en fazla kullanılan diğer 21 ülke ile birlikte 16 Ağustos 1956’da Londra’da yapılan konferansa katılması, Türkiye’nin Mısır’ın çıkarlarını göz ardı eden Batı yanlısı politikasını kanıtlıyordu. Yunanistan’da konferansa katılmayı reddediyordu. Yunan Hükümeti gerek Arap dünyasında gerekse Bağlantısızlar Hareketi ülkelerinden büyük sempati topluyordu. Daha sonraki yıllarda Yunan Hükümeti Kıbrıs  sorununda “bu politik sempatiden” yararlanıyor…

Süveyş Kanalı’nın uluslar arası kontrol altında tutulmasını savunan 18 ülke arasında Türkiye’de vardı. Türk Hükümeti ayrıca plana ek bir hüküm… Mısır’ın Kanal üzerinde hükümdarlık haklarına tecavüz edilmeyecekti.  “Süveyş Kanalından yararlananlar Birliği” Nasır Türkiye’yi “Batı emperyalizmin polisi” olarak suçluyordu. İsrail, İngiltere ve Fransa’nın Ekim ve Kasım 1956’da Mısır’da yaptıkları askeri harekatlar sadece Bağdat Paktı’nın varlığını sürdürmesi için değil, aynı zamanda Menderes’in “istikrar diplomasisi” için de büyük bir darbe oluyordu.

Menderes Hükümeti şimdi NATO ile Bağdat Paktı arasında bir bağlantı kurmak için uğraşıyordu.

ABD’nin, Türkiye, Irak ve Pakistan’ın pratikte savunulmalarını, NATO ile Bağdat Paktı arasındaki bağlantı dolaylı gerçekleşmiş oluyordu. 1957 “Eisenhower Doktrini”

10) Menderes Hükümeti Eisenhower Doktrini’ni Memnunlukla Karşılıyor.

Eisenhower Doktrini, İngiltere’nin ve Fransa’nın “başarısızlıkla sonuçlanan Süveyş macerasının” bir sonucu olarak görülebilir.  Çünkü; Süveyş Krizi nedeniyle ortaya çıkan “güç boşluğunun” ABD tarafından doldurulma zorunluluğu doğmuştu.

Süveyş Krizi esnasında, ABD Sovyetler Birliği ile birlikte İngiliz ve Fransız Hükümetleri’nin güç kullanmalarını reddetmiş ve onları ateşkese zorlamıştı. İngiltere’nin Ortadoğu’daki üstünlüğü artık sona erdiği… Suriye, Mısır ve Ürdün’ü doktrini reddeden tavırlar.

Ortadoğu’daki Türk-Amerikan işbirliği, İngiltere ve Fransa’nın bu teni stratejide katılımları olmaması nedeniyle daha da güçleniyordu.

11) Eisenhower Doktrini Çerçevesinde Türk-Alman Ortak Çıkarları ve

Ortadoğu Krizli Yıllar (1957-58)

Menderes Eisenhower Doktrini’nin açıklanması ile birlikte ABD’yi Ortadoğu’da koruyucu bir güç olarak kazanmak amacına ulaşmış oluyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun bir Batılı ülkeyi Rus yayılmacılığını önlemek için bir “denge faktörü” olarak kullanan klasik diplomasisine başvuruyordu.

12) Türkiye-Suriye Anlaşmazlığı ve Türk-Amerikan Dayanışması

Suriye’deki Sovyet varlığı, Türk Hükümeti’ni çok korkutuyordu. Çünkü, Suriye Sovyetler Birliği’nin baskısına, Nasır’ın Mısır’da gösterebileceği tepkiyi gösteremeyebilirdi.

13) Sovyetler Birliği’nin Türkiye’yi Tehdidi Karşısında Amerika’nın

Türkiye’ye Gösterdiği Dayanışma

Türkiye-Suriye krizi giderek iki blok arasındaki bir krize dönüşmüştü. Türkiye ile Suriye arasındaki gerginlik, Mısır Birliklerinin Laskiye’de, Suriye-Türkiye sınırındaki, Suriye birliklerini güçlendirmek için karaya çıktıklarında daha da arttı.

Mısır’ın birliklerinin gönderilmesi Nasır’ın prestijini arttırdı.

14) Irak’taki Askeri Darbe ve Menderes Hükümeti’nin Tepkileri

Irak’ta 14 Temmuz 1958’de gerçekleşen askeri darbe Menderes’in “aktif Ortadoğu politikası” için bir yıkım oldu. Hükümet ve muhalefet şimdi ilk defa bir dış politika sonunda değişik görüşleri savunuyorlardı.

15) CENTO’nun Kuruluşu ve Menderes Hükümeti’nin İktidardan Düşmesi

Irak’ın Bağdat Paktı’ndan ayrılışı 24 Mart 1959’da gerçekleşti. Ağustos ayında ise Bağdat Paktı CENTO’ya dönüşüyordu. Irak’taki askeri darbeyi, Pakistan, Burma ve Sudan’daki askeri darbeler takip ediyordu. Armaoğlu’na göre, Bağdat Paktı asıl hedefine ulaşamamıştı. Paktın asıl hedefinin bölgedeki güvenliğin sağlanması olduğunu ancak Paktın tam tersini yaptığını ve Sovyetler Birliği’nin bölgeye girmesini sağladığını söylüyordu.

9) TÜRK-İRAN İLİŞKİLERİ

Gökhan ÇETİNSAYA

Giriş

Türk-İran ilişkileri, 19. yy boyunca ve 20. yy başlarında keskin bir rekabet ve karşılıklı zaaflardan faydalanarak birbiri üzerine nüfuz kurma mücadelesine dönüşmüştü.

1937 Sadabad Paktı

1) 1945 Sonrası

İran ise iki yönden Sovyet tehdidi ile karşı karşıya kalıyordu: Sovyetler bir yandan savaş sonrası İran’ı boşaltmayı reddederken diğer yandan işgal altında tutuğu bölgelerde birer otonom Azeri ve Kürt cumhuriyeti kurdurtuyordu. Mayıs 1946’da Sovyet ordusunun çekilmesi ve Aralık 1946’da otonom cumhuriyetlerin İran ordusu tarafından ortadan kaldırılması ile son buldu.

Mayıs 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti, İran iç politikasında bir yandan Musaddık ile temsil edilen İran milliyetçiliğinin yükselişi ve bunun dış politikadaki tezahürü olan tam tarafsızlık görüşünü Sovyet yanlısı Tudeh partisinin güç kazanması…

Mayıs 1951’de dış politikada tam tarafsızlık yanlısı Musaddık’ın başbakan oluşu ve İngiliz-İran Petrol Şirketi’nin millileştirilmesi ile sonuçlanacak. Musaddık dönemi Türk-İran ilişkilerinin iyice gerginleştiği, kopma noktasına geldiği bir dönem olmuştur.

Türkiye gibi en büyük endişesi iç karışıklıklar, sonucu İran’da komünistlerin yönetimi ele geçirmesi ya da Sovyetlerin bu karışıklıktan faydalanarak İran’ı işgal etmesi ABD krizin ilk döneminde İran’ın Batı yanlısı devletlerle bağlantılarını sıkılaştırması ve bu yolla Sovyetlere kaymasını önlemek amacıyla Türkiye’nin İran’la daha aktif ilişki kurmasını teşvik etse de bu beklentisi gerçekleşmeyecektir.

Türk hükümeti ve kamuoyu Musaddık’ın 1953 Ağustosunda ortak bir İngiliz-Amerikan darbesi ile devrilmesini memnunlukla karşıladı.

Musaddık’ın devrilmesinden hemen sonra, İran’ın üç temel endişesi vardı. Bir zayıf ve hiçbir savunma gücü olmayan bir orduyla ittifaka girmenin İran’ı daha baştan dezavantajı bir duruma koyacağı, ikinci olarak iç kamuoyu ve parlamento da böyle bir teklif hoş karşılanmayacaktır. Üçüncü, Sovyetlerin göstereceği tepkiden rahatsızdı.

BP’na asıl ölümcül darbeyi Temmuz 1958’de gerçekleşen Irak İhtilali vurur. Türkiye’ye göre İran’ın çekilmesi ya da Sovyetlere bir saldırmazlık antlaşması imzalanması BP’nın sonu olacak ve Nasır kazanacaktır.

2) 27 Mayıs v Sonrası

1963-64 yılları boyunca Türkiye’nin dış politika gündeminde iki konu belirgindir: Kıbrıs meselesi ve Moskova’yla yumuşama. Şah bu iki konuda da Türkiye’yi destekleyecektir.

Gelişen bu ilişkilerin bir sonucu olarak 1964 yılında Kalkınma için Bölgesel İşbirliği (RCD) kurulacaktır.

Türkiye’nin sıkıntıları ise birbirine bağlı iki konudadır. Türkiye Şah’a Kuzey Irak’ta Bağdat’a karşı savaşan Kürtlere verdiği destekten ne kadar rahatsız olduğunu, bunun hem İran hem de Türkiye’deki Kürtler arasında ciddi sonuçlara neden olacağını anlatmaya çalışıyor, İran-Irak ilişkileri hayli kötüleştiği bu dönemde Türk-Irak ilişkilerinin hızla geliştiğini görüyoruz.

1973-74 yıllarında yaşanan bölgesel gelişmeler Türk-İran ilişkilerinin 19452ten itibaren oturduğu dengeleri değiştirmiştir. Arap-İsrail savaşı sonrası yaşanan petrol kriziyle birlikte İran hızla zenginleşmeye başlarken, Türkiye ağır ekonomik sorunlarla karşı karşıya gelecektir.

3) 1979 İran İslami Devrimi ve Sonrası

İran İslami Devrimi meydana geldiğinde Türkiye daha baştan yeni rejimi kabullendi, resmen tanıdı ve herhangi bir müdahaleye yanaşmadı.

1979. İran’ın 11 Mart’ta CENTO’dan çekileceğini açıklaması, Arap ülkeleriyle ve Bağlantısızlarla ilişkilerini ekonomik endişelerle geliştirme çabası içinde olan Türkiye için CENTO’nun varlığı bir engel teşkil ediyordu. Pakistan’ın da 12 Mart’ta ayrılma kararını açıklamasından sonra… 16 Mart’ta Türkiye’nin CENTO’dan çıkması kararlaştırıldı.

Kasım 1979’da iktidara gelen Demirel hükümetinin İran’daki yeni rejime karşı olumsuz bir bakışı olduğunu ve bunun ilişkilere yansıyacağını düşünüyorlardı.

Ancak Demirel hükümeti ABD tarafından İran’a yapılacak bir askeri müdahale için Türkiye’deki üsleri kullandırmayacağını açıkladı ve ABD’nin İran’a uyguladığı ambargoya katılmayı reddetti.

12 Eylül 1980 harekatı İran’da olumsuz karşılandı; Amerika yanlısı bir darbe olarak nitelendi. İran-Irak savaşı başladı.

2 Ekim’de Türkiye İran-Irak savaşında tarafsız bir siyaset izleyeceğini ilan etti. İran’la 1979’dan 1982’ye ticaret hacmi 9 kat arttı.

1985 yılının en önemli olaylarından biri de Türkiye, İran ve Pakistan arasında RCD’nin bie devamı olarak Ekonomik İşbirliği Teşkilatı’nın (ECO) kurulmasıdır.

1985 yılı her bakımdan bir dönüm noktasıydı. Bu yıl ilişkiler hem doruğa çıkmış hem de bozulmanın temelleri atılmıştır. Tarafsızlık siyasetini uygulamak gittikçe zorlaşmaktaydı. İran birliklerinin Kuzey Irak’ta cephe açmasının ekonomik tehlike yanında asıl siyasi tehlikesi vardı. Irak Kürtleriyle işbirliği içindeydi. İran’ın PKK’ya yardım ettiği endişesi eklenince Türk-İran ilişkilerinin gerginleşmesi kaçınılmazdı.

Devrimden itibaren ikili ilişkilere baktığımızda belli temaların öne çıktığını görüyoruz: “Ticaret”, “Kuzey Irak, Kürtler ve PKK”, “irtica/devrim ihracı”, “İranlı rejim muhalifleri”.

Türkiye’nin Kuzey Irak operasyonları arttıkça, Irak Kürtleriyle birlikte savaşan İran’la PKK militanlarına karşı savaşan Türkiye karşı karşıya gelmeye başladılar.

İki rejim arasındaki “ideolojik” zıtlaşma da devam etmiştir. Bu “Soğuk Savaş” genellikle “Atatürk”, “Humeyni”, “Anıtkabir”, “başörtüsü” gibi simgeler etrafında olmuştur.

1987 başından itibaren Türkiye “aktif tarafsızlık” siyasetini benimseyerek arabuluculuk rolüne soyunmuştur.

1988 Ağustosunda savaşın bitmesiyle birlikte yoğun bir kriz dönemi yaşanmıştır. 1988 yazı ile 1989 yazı arasındaki bu dönem Türk-İran ilişkilerinin “en uzun yılı” olacaktır.

Haziran 1989’da Rafsancani’nin iktidara gelmesiyle birlikte İran iç ve dış politikada, Humeyni’nin “radikal” çizgisi yerine “pragmatik” bir çizgi izlenmeye başlamıştır.

Körfez Savaşı’nın sonunda kuzey Irak’lı Kürtlerin Saddam Hüseyin rejimine karşı isyan başlatmaları ve buna Irak birliklerinin her türlü ağır silahla verdiği karşılık sonucu Türkiye ve İran sınırlarına yığılan sığınmacılar, ABD ve müttefiklerinin duruma müdahalesine yol açacak Amerika’yı askeri ve siyasi bakımdan Kuzey Irak’a taşımış (Huzur Operasyonu ve Çekici Güç), bu da İran için rahatsız edici olmuştur.

1992 yılının ilk ayları boyunca özellikle Batıda yaygın görüş Sovyetler sonrası boşluğun Orta Asya’da bir “Türk modeli” ve “İran modeli” rekabetine yol açacağıdır.

Ebulfeyz Elçibey döneminde (Haziran 1992-Haziran 1993) İran karşıtı ve Türkiye yanlısı Azeri milliyetçiliğinin öne çıkarılması ilişkileri gerginleştirmiş, belli ölçülerde İran-Ermenistan yakınlaşmasını hızlandırmıştır. Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı’na karşı kurduğu Hazar Denizi İşbirliği Teşkilatı…

1990’ların ortalarından itibaren İran’ın Türkiye’den iki konuda endişe duyduğunu biliyoruz: Türkiye’nin Kuzey Irak’ta her geçen gün artan varlığı ve Türkiye İsrail yakınlaşması.

Sonuç

Türk İran ilişkilerinde Şah ya da Humeyni rejimi ayrımı olanaksız iki temel boyut görüyoruz: Biri Sadabad Paktı’yla başlayıp Bağdat Parkı, CENTO, RCD ve ECO çizgisinde devam eden siyasi ve iktisadi alanlarda işbirliği/uzlaşma boyutu; diğeri genellikle Kürtler, rejim muhalifleri ve ideolojik meseleler üzerinde oluşan bir rekabet/zıtlaşma boyutu.

sayfaya ulaşamıyor musunuz? lütfen "açıklamaları" okuyun. kda@kisiseldepresyonanlari.com
  • Neverland 07 Şubat 2012
        Artık yeni bir hikaye üretemeyen Hollywood’un eskilere sarılmasının bir yansıması Neverland. Ancak bu bir sinema filmi değil SYFY kanalında yayımlamış olduğu mini bir dizi. Dizi kendi çapında bazı açıkları olsa da Peter Pan hikayesini yeniden yorumlamış. Peret Pan nasıl uçmaya başladı, Tinker Bell ile nasıl tanıştılar, dizi bu konuda kendi çapında açıkla […]
  • The Chronicles of Narnia: Prince Caspian 07 Şubat 2012
        Seri ikinci filmi ile devam ediyor. Kitap sıralamasına bakarsak dördüncü kitap. Film aynı kadro ile çekilmiş olmasına rağmen ben ilk filmdeki aksiyonu, göremedim. Bu film kendi içine çekmekte zorlandı beni. Yer yer sıkılmadım desem yalan olmaz. Olayların azlığı belkide fantastik öğelerden hikayenin biraz daha arındırılmış olması buna sebep belkide.   Bu […]
  • Drive 06 Şubat 2012
        2012 Oscar adayı ve muhtemel bir kaç Oscar sahibi film Drive. Bunu film çok çok iyi olduğu için söylemiyorum, sadece tam Amerikan tipi Oscarlık bir film olduğundan olduğundan söylüyorum. Kısacası filmi Amerikan tipi sanatsal film olarak betimleyebilirim.   Filmin ilk dakikalarından itibaren, Coen kardeşlerin bir başka No Country for Old Men vakasının içe […]
bu blogta yazmış olduğum tüm girdiler aksini belirtmemişsem bana aittir. izinsiz kullanılmaması, kullanıldığı takdirse ise link verilmesi rica olunur. ee ben kullanırım sana ne deyip yukarıda yazdığım cümleye aykırı davranan olursa, ona kafa göz Allah ne verdiyse girerim... he bide baktıkları yerde mahkeme duvarı görürler...
! Anladım Ki Anlamak Yetmiyor*Tam Bir Blog..hayat ucuz.. 1 lira..A Publicitária AbRaXasastronotdefterbazen içinde bazen dışındaben deli miyimBlog KazanıCellar DoorCESETİZLERİ ♀coffeéefsaescinsel sayiklamalarEuphoria of the SoulGaykediGoddess Artemis' BlogGüNaH YüKLeNeN ADaMgüven uyandıran delihayatin kendisihop-çiki-yayaihuzursuz ruhlar barınağıiHüzün Kovan Kuşuİç Ses.İçimdeki Denizİçimdeki ucu bilenmemiş kelimelerimJacqueline mutlu kalmak istiyorKarbonizmaK�yamet MelekleriLa FeaMegami Sama's Blogmy sci-fi lullaby -NİNJA'NIN KUNG FU İLE İMTİHANInörotoksikOyunun başı sonu...peşim sıraplease come in..Psychological Pollution!.Rendered BeautySelçuk Hocaseri katilsi-menSisteki Goriller, Pigmelerle Dans ve AIDS Yetim...Sophiet.u.b.a'nın karaladıklarıThe Daily Kimchi - Korea Blogtimsah avcısıTotal FutboluzaksinemaViva La Vida, Viva La Muerte!vız gelir tırıs giderYALNIZLIK OKULUYasak Filmâyine-i devrânÇÖLÜN İKİLEMİŞEKER PORTAKALIвαяιιѕѕѕ'ѕ ∂яєαмѕ||● uçuyoruz ne güzel balon ●爱的草莓物语-My Fallen Berries