2010
08.26

Sükunet

Odanın içinde sessizlik ve sükun, duran bir şey değildir; sanki, büyük sükut, gözle görünmeyen, ses vermeyen, değdiği hissedilmeyen, gizli bir rüzgar gibi duvarlara ve eşyalara çarpıyor, bir şeyler kırıyor, eziyor, çiğniyor fakat neleri tarumar ettiği anlaşılmıyordu. Bu o yaman sükutlardan biri ki insanların başına boğucu bir gaz gibi, hamızı karbon gibi, yanmamış kömürden çıkan ve gözle görülmeyen zehirli hana gibi çarpar.; baş döndürür ve göz karartır; akla durgunluk verir, sinirleri uyuşturur ve etleri gevşetir, iradeyi kırar ve ruhta bütün hisleri felce uğratarak yalnız büyük bir korku, bir tehlike vehmi, yakın bir belanın evvelden sezilişi hissini bırakır; insanın bütün varlığını tepeden inme bir dehşet altında ezer.

Şimşek, Peyami Safa

2010
08.25

Bu hikayeyi bitirmek için yazıyorum. Başlayıp bitirebildiğim bir hikayem olsun diye. Sürekli yarım bıraktığım hikayeler, sokağa attığım çocuklarım gibi vicdan azabından başka bir şey değil. Bu hikaye bitirilmek için. Sırf kendime inat. Hayallerime, düşüncelerime, kaçışlarıma… Hangi yalanlarla üstünü örttüm hepsinin bilmiyorum. Şimdi aklım iyice karışmaya başlamışken, ayırt edemiyorken tendeki terin süzülüşünü ve göremiyorken akan suyun şiddetini. Hissettiklerim sadece bir yanılsama… Biliyorum, başlangıçlar kadar zor yapıyorum sonları. Hatta yapamıyorum bile.

İstanbul’un en güzel günlerinden biri olmalıydı. Hava buz kesmiş, burnum soğuktan kızarmış. Kulaklarım yerlerinde amaçsız. Sanki yüzüm içinin doldurulmasını bekleyen, bir kalıp. O kadar sert o kadar acı verici. Kış günlerini seviyorum her ne kadar ıslanmayı sevmesemde. Şehir daha boş, daha yaşanır ve insanlar olmadığı taktirde daha sevimli.

Kışın griye çalan tonlarında pencere kenarından çıplak kalmış ağaçların savruluşunu izlemek, gök yüzünden süzülen karın daya yere ulaşır ulaşmaz, erimesine tanık olmak, içime dolan sevincin tarifini anlamsız hale getiriyordu. Aslında doğayı bu kadar sevdiğimi bilmiyordum. Tamam fazla kağıt kullanımından kaçar, çözünemeyen çöpler için özenli davranırdım ama bu kadarını açıkçası kendimden beklemiyordum.

Gökyüzü kararmaya başlamış, dünyanın kendi etrafında dönüşü son bulmuştu. Basit bir bilgi olmasına rağmen tekrar etmeden geçemedim. Sanıyorum artık ilk okulda da bunu öğretmiyorlar. Bizim zamanımızdan bu yana çok şey değişti. Aslında değişmedi. Sadece  o zaman hayallerimiz daha büyüktü. Şimdi ise insanlar kurulu hayaller içerisinde yaşamaya alışmış, tek düze bir hayat sürüyor. İnsanlar için artık olağan dışı bir şey yok. Bu cümlelerimden etkilenerek çok yaşlı olduğumu düşünmeyin, sadece öyle olduğumu hissediyorum o kadar.

Bazen hayaller kurarım. Düşüncelerin ışığında, çoğu sıradan düşüncelerdir bunların. Bir çok insan bunların işe yaramaz, düşünceler olduğunu belirtse de ben onlara katıldığımı söyleyemem. İnsan beyni bir deniz ise, sizde onda yüzen fikirler arasından fikir seçmelisiniz. Bu seçim ise o gereksiz düşünce havuzunda yer alan, bir saman alevi gibi parlayan düşüncelerdir. Aksi takdirde fikri yakalayıp üstüne gidemezsiniz.

Yıllar önce hayatın tesadüflerden ibaret olmadığını düşünürdüm. Tesadüf diye bir şey yoktur, tesadüfler aslında hazırlanan düzeneklerdir. Daha sonra bu düzeneklerin kim tarafından kurulduğunu düşünmeye başladım. Elbette, aşık olduğum kızı sürekli yolda görmem tesadüf değildi. Çünkü, onun her gün geçeceği yolu yol olarak belirlemiştim kendime. Peki onu ilk kez görmem bir tesadüf müydü? Hayır aslında bu da bir tesadüf değildi. Çünkü ikimizde bir ama için aynı noktaya gelmiştik. İkimizin aynı noktada buluşması bir tesadüf müydü? Hayır, karşılaşan bir kişi karşılaştığı kişi / şey her ne ise onu fark ettiğinde tesadüf oluyor. Benim için bir tesadüftü, ancak o beni fark edemediği için, onun için hiç bir anlamı yoktu.

Sanıyorum hikayenin konusunu anlamışsınızdır. Bu yüzden, bu yazıyı bir hikaye olarak nitelendirmiyorum.

2010
08.24

Bazı durumlarla başa çıkmak lazım. Nedir bunlar diye soru sorabilirsiniz ama ben net bir cevap veremem. Bazı soruların cevapları ise kişiye özeldir. Yani bu soru da kişiye özel sorulardan. Özel soru sınıflandırmasını da soru sorulan kişi belirler. Aslında tüm sorular özeldir. Bazıları ise daha özeldir ama onlar özel olarak nitelendirilirler. Şimdi durumlarla başa çıkmaktan bahsederken özel şeylere girmek, pek kafa karıştırıcı oldu. Zaten şu an şuursuzlaşmaya başlayan beynimin sanıyorum ki son saçmalıkları bunlar. Az sonra pekala saatlerce sürebilecek bir uykunun kollarına kendimi atabilirim. Hem de bu saatte yani bu yazının yazıldığı saatte. Göz kapaklarım o kadar ağır. Beni uyaran tek şey sanıyorum ki, kazınan midem. Sıkıcı ve gürültülü bir ortam. İnsanların cidden çalışmaya çalıştıkları belli.

Hareketsiz yerleri sevmiyorum. Aslında hareketli yerleri de sevmiyorum. Evet aslında insanlar benim zevkime oynasın istiyorum. Benim dediklerimi yapsın. Ne büyük ve olmayacak bir zevktir.

Göz kapaklarım son günlerde biraz daha fazla düşeye başladı. Nedenini bilmiyorum, yorgunluk, uykusuzluk, isteksizlik olabilir altında. Düşen göz kapaklarımı kaldırmak için Disney çizgilerinde gördüğüm uyumama taktiğini uygulamak için bu gün yanımda iki mandal getirdim. Birini sağ birini sol gözüme yerleştirdim. Öncelikle benim mandallarımdan mıdır nedir göz kapağımı üst tarafa tutturmak biraz zor oldu, zor ve acı verici. Gerçekten de uykum kaçtı ama. Demek ki bir bildikleri varmış.

İnsan bir süre sonra acıya alışıyor, ancak göz sulanmanın bokunu çıkardığında elinizle de silemediğinizden, sık sık mandalları gevşetmeniz gerekiyor. Ben buna da bir çözüm buldum. Masa zerindeki küçük vantilatörü kendime çevirdim. Bu şekilde sulanan gözlerim vantilatör tarafından hemen kurutulacaktı… Sanıyorum bu tezim beş dakika kadar idare etti beni, sonra daha fazla sulanmaya başladılar ve bu vantilatör tozları da harekete geçirdiğinden tozlar önce gözlerime doldu. Neyse ki gözlerim çok sulanıyor, vantilatör kurutuyor da, sonra kapan toz… Sulansın kurusun, toz gelsin, sulansın silinsin, vantilatör kurutsun toz kapsın, sulansın silinsin… Aslında güzel bir devinimdi ta ki şu tozlar beni hapşırtana kadar.

Sanıyorum mandallarım ACME olmadığı için çektiğim bu acı. Acıyı da bir yana koydum, hapşırırken yaşadığım durum ise içler acısı. Hala yerine oturtamadım şu gözü…

2010
08.23

Kaçıncı kez yer verdiğimi hatırlamıyorum ama lezzetinden sual olunmaz…


Pink Floyd – Another Brick In The Wall

2010
08.22

Ayna

Gördüğüm ve korktuğum
Zaman içinde ikimiz olmuşken hayat
Daha tahammül edemezken kendime
Ben olan sen, sen olan ben
Karanlikta sönecek bir ışıktan ibaret
Hep korkutan, hep ürküten

2010
08.20

()

Planlar yapıyoruz. Aslında hiç birine uymayacağımı biliyorum. Sonrası için sürekli yalanlar uyduracağım. Ancak planlara dahil olmak mutlu ediyor beni. Oysa göz karartmalar dışında adımlar atabileceğimi düşünmüyorum. Tabi buna da zorunlulukları eklemek gerekli. Kısacası yumurta kapıya danayanmadığında hiç bir şey yapmayanlardanım. Burada kapıdan kasıt sürekli aklıma ilginç fikirler getiriyor ama burada paylaşmayacağım.

Sabahtan beri hava boşluğunda ikamet etmekte olan güvercinlerin gürültüleri ile yatağımda bir o yana bir buyana dönmüş, temmuz ayının sonlarından beri  üzerimize binen nem yüzdesinin yüksekliği sayesinde, nefes almamdaki darlıkla birlikte, yatağın içine iyice gömüşmüş, hatta tam anlamıyla bir bütün olmuştum. Artık tüm temennim gözlerimi, yağmurun sesi ile açmak yönündeydi.

Toprak çatlamaya başlamış, eski kokusunu yitirmişti. Bu olay insan doğasına o kadar aykırıydı ki, onu da şehrin betonarmelerinden bir parçaymış gibi görmeden edemiyordum. Toprak yabancılaşmıştı, he zaman gördüğümden farklı, her zaman gördüğümden daha samimiyetsiz.

İçimde büyük şeyler yapma isteği vardı. İnsanların bu cümleye ne kadar şartlandığını biliyorum. Evet içimde büyük şeyler yapma isteği vardı. Vurmak, kırmak, dökmek, bağırmak, parçalamak, haykırmak, kızmak, küfretmek, öldürmek… Herkesin anlayabileceği bir şekilde.Gülünç duruma düştüğümün farkındayım. Belki de fırtınalı bir geceydi. Bir şöminenin başında oturmuş kitap okuyordum. Elektriklerin olmadığı yada daha icat edilmediği bir dönemdi. Ahşap duvarların arasından sızdığını düşündüğüm rüzgar, odanın içerisine serpiştirdiğim birkaç mumun ışığının yalpalanmasına sebep oluyordu. Tam sesi kesildiği anca, dalgalanmalar sönüyor, çok uzaklardan geldiğini düşündüğüm, şimşek etrafı aydınlatıyordu.

Pencereden görebildiğim kadarıyla dışarıdaki ağaçlar rüzgarın şiddeti ile yere yapmış, onlardan kurtulan küçük dal parçaları, evin duvarlarını ve çatıyı dövüyordu. Dışarıda topraktan sıyrılmaya çalışan ağaçları gördükçe evin yerinde nasıl durabildiğine hayret ediyordum. Şimşeğin çakması ile birlikte bir şey fark ettim. Pencereden içeriye yansıyan ışık odanın duvarına, her iki kolundan tutulmuş, kıvırcık saçlı biri gibi gözüküyordu ve bu adam, kendisini tutanlardan kurtulmak içi oldukça çaba sarf ediyordu.

Bu görüntüyü yakalamak için cep telefonuma uzandım. O anda belkide dış dünya ile bağlantım olan tek şeyin de kaybolduğunu gördüm. Telefonda şebeke yoktu. Aslında korkmuyordum. Evet, itiraf etmeliyim aklımdan her türlü felaket senaryosunu geçirdim. Bir kez daha şimşek çaktı. Ortalık dahada aydınlanmış, ağacın gölgesi duvara daha da belirgin bir şekilde yansımıştı. Ardından gelen gök gürültüsü irkilmeme gerçek hayata dönemem sebep oldu. Rüzgar biraz daha sertleşti. Artık mumların haricinde bende hissedebiliyordum.Hatta şöminenin alevi bile yalpalamaya başlamıştı. Alev büyüyüp küçülerek, odanın içerisinde ışık dalgalanmalarına sebep oluyordu.

Bir parlaklık daha oldu. Odanın içerisinde tam anlamıyla projektör yanış gibi oldu, sadece bir kaç saniye. Işık gittiğinde mumlar sönmüş, bıraktığı koku kısa süreli olsa da burnuma dolmuştu. Ardından gelen gürültü, tüylerimin diken diken olmasına sebep oldu. Kendime sarılma isteği duydum Yada birine sarılma diyeyim. Kollarım iki yana açılmış, öylece kala kalmıştım. Şimdi esen rüzgarı rüzgarda daha iyi hissedebiliyordum. Titremeye başlayan vücudum, soğuk rüzgarın etkisiyle rüzgarda salınan yapraktan farksız olmuştu.

Büyük beyaz bir ışık odayı doldurdu. Vücudumda aniden bir sıcaklık hissettim. Sanki göz bebeklerim sonuna kadar açılmıştı ve hiç bir şey göremiyordum. Çok uzaktan duyduğum, gök gürültüsü artık ürkütmemişti beni…

2010
08.19

Hikayeye nereden başlamalı bilmiyorum. Zaten başlangıçlar hayatımda hep sorun olmuştur. Adaptasyon süresini atlattıktan sonra ise alışkanlık yerini almıştır. Zor olaylar tabi bunlar. Arkanın sağlam olmasını bilmek güven verici. Aslında kendini bu şekilde kandırdığında da güven verici olabiliyor. Sanıyorum insan kendini kandırdığı sürece mutlu oluyor. Şu kendinizle barışık olun safsataları külliyen yalan. Ne olursa olsun kim olursa olsun, kendinden bir şey saklar, kendine yalan söyler. Kendine iyi yalan söyleyen kişiler aslında başkalarına yalan söyleyemeyen kişilerdir.

Şimdi konu yalan söylemekten açılınca burada oturup ne güzel yalanlar söyledim diye böbürlenmeyeceğim. Zaten yok öyle bir şey. Hem her koyun kendi bacağından asılır, kime ne? “Vay duruma ne kadar kızdın var demek ki bir şeyler” diyen çıkabilir.  Sayın okuyucu kendi kendimi eleverecek kadar salak mı görünüyorum. Benim içim duşum bir, lakin içimin dışıma çıkmasını istemeyeceğinize eminim.

Oysa ne güzel başlamıştım yazıya. Ümit vaat ediyor, beni bir adım öne çıkartacağını düşünüyordum. Şimdi ise aldığı yol, saçmalamaktan öte değil. Sanıyorum bende bir gariplik var. Ne zaman şu tuşların üzerine parmaklarımla dokunup cümleler kurmaya çabalasam çıkan cümleler haricinde beynimin bir köşesi daha fazla çalışıyor. Alakasız şeyler getiriyor aklıma. Bazen bu yığılma üzerine yazamıyorum bile… Delleniyorum duruyorum, hangisine yanıt vereceğimi şaşırıyorum. Şimdi ise aklıma gelen, İzmit Saat Kulesi. Saat Kulesi hakkında küçük ansiklopedik bilgiye şuradan ulaşabilirsiniz…

Kendimi iyi hissettiğim yerlerden biridir burası. Karşınızda kısmi körfez manzarası, ağaçlar arsında tamamen oralıymış gibi durur. Son hali nasıl bilmiyorum ama her mevsimi biliyorum. Yağmuru, sıcağı, soğuğu, rüzgar,anlattıkları, hatırlattıkları hepsi hatırımda…

Şimdi bu sebepsiz anımsamanın sebebini bulmam lazım biraz daha derinlere inip. Aslında İzmit güzeldi. Aslında her yer güzeldi yaşama gayen çerçevesinde. İnsan amacını yitirince güzelliklerin de farkına varmıyor. Aslında, bir amaç var ancak o amaç yaşamdan zevk almaktan farklı. Bu kadar cümle üzerine kısa süre öncesinin şu diyalogları geliyor aklıma:

- İnsanlar kendilerini öldüreceklerini söyledikleri zaman ciddi midir?
- Çoğu zaman değil…
- Peki söylemezsen nasıl anlayacaklar öleceğini?
- Başkasının anlamasını bekliyorsan, hazır değilsin demektir…
- Anlatmaya mı?
- Ölmeye…
- Tamam anlatmaya işte…

Bir şey ne kadar zor olabilir sorusuna hep, düşündüğümüz kadar cevabını veriyorum. Belki de zor olması bizi hayata bağlıyor…