Perşembe, Mayıs 01, 2008

televizyon ekranına bağımlı olduğumuz andan itibaren küçük kutunun zihinsel aktivitelerimizin şekillenmesine ister istemez tanık oluyor ve bunun sadece televizyon ekranlarıyla kısıtlı olmadığını görüyoruz. Dünya üzerindeki her teknoloji devriminde insanoğlunun bir sonrakine geçişinin sancısız olduğu muhakkak. Matbaanın bunanmasının insan yaşamı üzerindeki etkileri en çok 17. yüzyılda hissedilmektedir. McLuhan'a göre matbanın bir sonucu olan duyular arasındaki kopuşun etkileri en iyi olarak Shakespeare'in King Lair oyununda görülür.

Matbaanın keşfiyle beraber insan oğlu kulak dünyasından ayrılıp göz dünyasına geçiş yapmıştır. İnsanların göz dünyasına geçiş nednelerinden birisi de kulak dünyasının sıcak etkileşime sahip olup göz dünyasının ise soğuk, bayağı, tarafsız gözüküyor olmasıdır. Göz dünyası matbaanın keşfiyle artan kitaplar sayesinde insanları bireyselciliğe itip kabuklarına çekilmelerine sebep olmuştur. Okuma yazma oranlarının düşüklüğü ise dönem itibariyle basılı kültürün gelişiminin ağır bir şekilde ilerlemesine sebebiyet vermiştir.

Elektronik kültürün devreye girmesiyle birlikte insanı görsel ve işitsel olarka bağımlılık konumuna getiren araçlar basılı kültürün vermiş olduğu tekil kimlikten sıyrılıp ortak kimliğe bürünme çabasına girişmitir. Bu kültürün canlılığı insanı bağılmı hale getirmiş gen nesil üzeirnde vaz geçilmez bir etkiye sebep olmuştur. Tüm dünya büyük bir kütüphaneye dönme yerine bilgisayar ve elektronik bir beyne dönüşmüştür. Bu beyinde oluşturduğumuz kişisel portföyler, dışa yönelim sonrası elektronik dünyada başladığımız sosyalleşme insan üzerinde büyük etkileşime sebep olmuştur. Kişiler bu ortamlar içerisinde benzerlerini aramakta geç kalmazlar Ya da benzer olduklarını sandıklarını. Bir süre sonra artık elektronik hayat dışarıdan yönlendirilip kontrol edilen bir araç olamktan çıkmış bizim bir parçamız haline gelmiştir. Artık “Büyük Birader”in (George Orwell – 1984) gözü bizde değildir biz “Büyük Birader” olmuşuzdur.

Görsel medyanın elektronik medyayla iç içe geçtiği dönemde bireylerin düşünsel faaliyetleirni okntrol altına alıp tek tip insan yetiştirme işi sadece eğitim kurumları aracılııyla olmayacağı anlaşılmış bu konuda herkese ulaşılabilecek bir yontem olarak medya sektörü seçilmiştir. Ülkeler ve bireyler kendi çıkarları bağlamında bu yöntemleri kullanmıştır. Gerçek şu ki ne kadar güçlüyseniz yaptırımınız da o kadar güçlüdür. Görsel medyayı elinde bulunduran da bir o kadar güçlü.

Etiketler: ,

Pazartesi, Nisan 14, 2008

eğitimde dayak

işsel ve kişisel sebeplerden dolayı üç gündür bloğa el değdiremiyorum lakin bu öğle tatilinde bir boşluk bulmuşlan birşeyler karalayayım dedim. lakin içimden hiç yazınsal birşeyler geçmediği için ilk başta vazgeçtim ama maynetteki şu haberi görünce yazayım dedim...

eğitim de çocuk dövmeye karşı mıyım bilemem ama otorite korumak amaçlı ufak tefek baskılara karşı değilim. bizim dönemimizde sa.larımısı bile parmaklarımızın arasından 1 mm geçecek kadar uzatamazken şimdiki öğrencilerin halina bakınız. kravat katmış, gömlek dışarıda hangi ucu nerde belli değil, saçlar ise türdeş jöle karışımlarıyla dolu...
memleketimizde yeni nesil öğretmenler dolu yani lise seviyesindeki bir öğretmenin onara arkadaş olarak davranabileceği şekilde ama bu arkadaşlık nereye kadar? sonuçta ast ve üst ilişkisi gerektiren yerde aradaki çizgiyi kim korumalı... eğitim ve öğretim den bahsediyoruz, okullarda yapılması gereken öğretim ise eğitimin evlerde evrilmesi lazım. evde otoriiter olarak gözüken babaya çocukları baboş minnoş gibi, lakaplar takıyorsa aslında saygı eğitiminin evlerde verilmemesinden kaynaklanmasıdır. kendi kurumu içerisinde ailesinden belli eğitimi almamış kişiler dışarıdan bu eğitimi alamaz. kusura bakmayın ki ne olursa olsun bir başkası da sizin çocuğunuzu çekmek zorunda değildir. eğer aile kurumu çocuklarının saygı eğitimini tam anlamıyıla vermiş olsa zaten hiç bir şiddet olayına rastlamazdık.
bir çok bayan öğretmen arkadaşımın başından geçenleri anlatabilirim size elbetteki şiddete başvurmayan insanlar ancak çoğunun "öldürebilirim" dediğini hatırlıyorum. Çoğu bayan öğretmen zaten şiddet kullanamıyor, erkekler buna başvurduklarında ise karşılarında velileri buluyor, o zmaan aileleler alsınlar öncelikle kendi çocuklarını eğitsinler...
tabi burdan "bekara karı boşamak kolay" diyebilirsiniz ama yapılması gereken budur. öğretmen disiplini sağlamak amaçlı zayıf notla tehdit etse bile geçer notun düşüklüğü, velinin geçsin ibaresini kullanması öğrencide nasıl olsa geçerim imajı doğuruyor. bu noktada gelişen ya da gelişenleri takip eden öğrenciyi dizginleyecek şey ne? bir sürü soru işaretleri...

eğitimde şiddetin önüne geçilmek isteniyorsa, öncelik ailede , ikinci olarakta eğitim sistemindeki kitap, konu, sınav değişikliklerinin hariciyle disiplin konusunda ağır değişiklikler yapılması gerekmektedir.
hoş disiplin konusundan kimsenin cebine para girmez bir en iyisi yine kitapları, sınavlar, yayın evlerini para getirecek şeyleri değiştirelim...

Etiketler: , , ,

Çarşamba, Eylül 12, 2007

şehir ne olursa olsun güzel yapan insandır...


Neden bu başlık? Doğma büyüme Bafralı olduğumu bilen bilir lakin Bafra'yı ne kadar sevdiğim ise tartışılacak bir konudur. Bunun sebebini aşağıdaki dört haberle anlayabilirsiniz...

-1-


İlgisizlik, Tarihi Yok Ediyor


Samsun'un Bafra İlçesi Kolay Beldesi Sınırları İçinde Kızılırmak Nehri Üzerinde Bulunan ve Milattan Önce (Mö) 300'lü Yıllarda Yapıldığı Tahmin Edilen Asarkale'yi, İlgisizlik Yok Ediyor. (devamı)

-2-

Kuş Cenneti Kuş Gözlemevi Hayata Geçiyor

Kızılırmak Deltası Kuş Cenneti'nde Köylülerin Karşı Çıkması Nedeniyle 2 Yıldır Askıya Alınan Kuş Gözlemevi ve Kuleleri Projesi'nin Yeniden Hayata Geçirileceği Bildirildi. (devamı)


-3-

355 Yıllık Tarihi Hamam Restore Edilecek

Samsun'un Bafra İlçesinde, 355 Yıllık Tarihi Özelliği Olduğu Belirtilen Şifa Hamamı'nın Bafra Belediyesi'nce Restore Edileceği Bildirildi. Gazipaşa Mahallesi Ferah Sokak'ta Bulunan Tarihi Şifa Hamamı, 25 Senedir Kullanılmıyor. Yerli ve Yabancı Turistlerin İlgi Odağı Olan Şifa Hamamı'nın Restorasyon Çalışmasının Bafra Belediyesi Tarafından Yapılacağı Belirtildi. (devamı)

-4-

İkiztepe Kazılarıyla Tarih Gün Yüzüne Çıkarılıyor

Samsun'un Bafra İlçesinde, 1974'ten Bu Yana Sürdürülen İkiztepe Kazılarında Birçok Tarihi Eser Gün Yüzüne Çıkarıldı. İkiztepe Köyü Ören Yerindeki Tepe-1 ve Çevresindeki 20 Dönümlük Arazide Yeniden Başlayan Kazıların 8 Hafta Süreceği Belirtildi. (devamı)

Bafra

İlçenin tarihi M.Ö. 5000 yıllarına kadar uzanmaktadır. İkiztepe ören yerinde yapılan araştırmalarda Kalkolitik Döneme (M.Ö. 5000-4000) ait yerleşmelerin izine rastlanmıştır. İkiztepe ören yerinde İ.Ö. 4000 yıllarından İ.Ö. 1700 yıllarına kadar 2300 yıl boyunca sürekli yerleşim yapıldığı anlaşılmıştır. Burada Eski Tunç Çağı (M.Ö. 3000-2000) ve Erken Hitit (M.Ö. 1900-1800) dönemi kültürlerinin izlerinin taşıyan çok sayıda eser ve kalıntı bulunmuştur. M.Ö. 670 yıllarında Paflogonların'da Kızılırmak vadisinde yaşadıkları bilinmektedir.M.Ö. 6. yy'da Lidyalıların eline geçen bölgeyi M.Ö. 546 da Persler istila etmiştir. İkiztepede Helenistik döneme (M.Ö. 330-30) ait bir anıt mezarda bulunmaktadır. Bu bölge M.Ö. 47'de önce Roma, sonrada Bizans egemenliğine girmiştir. 1071 Malazgirt savaşından sonra Selçukluların eline geçen Bafra'ya 1214 yılında Anadolu Selçuklu Hükümdarı İzzettin Keykuvas Türkmen aşiretlerini yerleştirmiştir. 1243'de başlayan Moğol istilaları Selçuklu İmparatorluğunun yıkılması ve Türk beyliklerinin kurulmaya başlamasına neden olmuştur. İşte bu dönemde bölgede küçük bir Selçuklu beyliği olan Bafra Beyliği kurulmuştur. 1460'da ise Bafra Osmanlı hakimiyetine girmiştir. (dahası)


1. haberi ele alırsak, yaklaşık 7 sene öncesinde Turizim ve Kültür Bakanlığı'nın Asarkalesini restore edip civarı turizime açacağı haberi sevindirmişti beni. Ama gelen günlerde hiç bir faaliyet olmadı bu çevre köy halklarının karşı çıkmalarıyla ilişiklendirilebilir elbetteki. Dışarıdan adam gelmesin mantığının açtığı yaralardan biri bu tarihin yavaş yavaş yok olması. Doğa şartlarının ve insan faktörünün yarattığı kale üzeirndeki olumsuz şartları bün be gün yıkıma doğru yol almasına sebebiyet vermekte.
Helenistik (M.Ö. 330-30) yılında inşa edilen kale Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde onarılarak kullanılmış. Biz ise çürümesine yıkılmasına izin veriyoruz.

2. İkinci habere baktığımızda ise belirtildiği gibi iki yıldır askıda olan bir proje. Manyas'tan sonra en çok kuşu barındıran bu kuş cenneti korumaya alınmasına rağmen iyileştirme faliyetleri olmadığından ve insanların coğu zaman kaçak olarak avlanmaları üzerine kuşlar tarafından eski popülerliğini yitirmiş durumda. Sebep ise köy halkının karşı çıkması. Hala ülkeler ve şehirler gelecek yüzyıllar içerisinde turizmden gelir elde edebileceklerini anlayamamış durumdalar. Bunu en iyi kavramış olan şüphesizki Dubayi. Gelecek yıllar içersinde petrolün tükeneceğinin bilincine varan yönetim ve toplum, gelir kaynaklarının tükenmesi endişesiyle deniz ortasına adalar yapıp, bunları turizime açmak için çaba sarfetmekte. Bir ise hala engellmekteyiz...

3. haberde şehrin tam ortasında olan Evliya Çelebi'nin bile kitabında şifa dağıttığını yazan yüzyıllık Şifa Hamamının şu anki halini görseniz içiniz acır. Evsizleirn sarhoşların barına ğı olmuşyıkılmı durumda. 355 yıllık hamam 25 yıldır kullanılmamakta. Belki de acı olan kullanılmaması. Kullanılsaydı eğer bu hale gelmezdi. 20 sene önce veya 10 sene önce bu resterasyon yapılmış olsaydı hem daha az masraf olacak ve bu geçen süre içersinde de getirisi daha fazla olacaktı. Ne yazık, biliyoruz ki büyüklerimiz bizden daha iyi düşünür işlerine karşmıyoruz... Hatta bir ara meydanda buluna tarihi çeşmenin yol geçecek diye kaldırılma söylentileri verdı etrafta. aynı şekilde Bafra Spor binasının önünde bulunan eski çeşme de arabaların çarpması sonucu yıkılmış durumda. Düşünmemek elde değil. Milliyetçiliğiyle öğünen Bafra, tarihine bu şekilde mi sahip çıkıyor?

4. haber güzel bir haber ancak anlayamadığım 1974'ten beri çıkan bu eserlerin nerelere gittiği. Küçük bir müze yapıp bunlar Bafra'da sergilenemiyor mu? Bafra'da doğmuş büyümüş biri olarak etrafımızdaki tarih ve güzellikten yoksun ve bilinçsiz olarak yetiştirildiğimizi söylemek isterim. Tabi ki bunların tümü yatırımla olacak işler ama zaten Bafra zengin kendi yağında kavrılabilen bir ilçe. İstenince çok rahatlıkla para tıplanabiliyor. Hatırlarım, yaklaşık 5 sene boyunca okullarda, camiilerde , çalışanların maaşlarından kesilen parayla büyük bir hastane yapımına başlanmıştı. Temel atıldı kaba inşaat bitti ama yaklaşık 10 yıldır hala anyı şekilde beklemekte... Yoo yanlış söyledim aynı şekilde değl çünkü çürümekte. Şimdi yeni bir kararla tekrar yapılmaya niyetlenmiş...

Başka ne diyebilirim ki yazacak çok şey var. Yazacakta değil kusacak... İnsanlar mafyacılık oynayacaklarına toplumculuk, kültürcülük oynasalar iş buraya gelmeyecek, çok istedikleri il olma seviyesine yükselebileceklerdi... Afferin siz kaçırın elinizdekileri... Neyzen'e de sahip çık(a)madıktan sonra, söyledikleri üzeirne diğecek başka söz yoktur...


Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

Cuma, Ağustos 17, 2007

Emin Çölaşan kovulmuş(muş)

(bu işler bizi bozar ama...)
Başlığa bakıp ta ne oluyoruz demeyin ya da deyin hiç mi hiç fark etmez. Hani Emin Çölaşan’ın fanatik okuru da değilim, okuduğum yazısı belki bir elin on parmağını geçmez ama 22 senelik bir Hürriyet yazarının birden işine son verilmesi bana garip geldi. Ne de olsa Hürriyet, Emin Çölaşan; Emin Çölaşan, Hürriyet demekti. Asıl garip gelen bu kovulma sebebinin dinci medyaya (?) karşı yazmış olduğu yazılardan kaynaklanması. Elbette ki laik medyayı (?) eline almış dinozor köşe yazarlarıyla yönetilmemiz, gereksiz, aslılı asılsız haberlerin ve polemiklerin çıkarılması herkesi rahatsız eder durumdaydı tabanın değişmesi gerekliydi lakin bunun üslubunca olması herhangi bir şeyleri bahane ederek yapılmaması gerekliydi. Şunu anlıyoruz ki seçimlerden sonra Doğan medya grubu bir yumuşama içersinde, Ali Atıf Bir’in de belirttiği bibi bu ılımlaşma İslamcı medyaya da yansıyacak ama mümkün olduğunca abartılmadan, gerilmeden, büyütmeden.
Gazete ve televizyondan uzak olan ben bu haberi de iki gün sonra duyuyorum kendime de bir helal olsun (: . üzülmedim de değil hani ama sanırım artık Emin Çölaşan’ı Cumhuriyet saflarında görebiliriz.
Konuyla ilgili aşağıya Emin Çölaşan’’ın doğruluğunda tereddüt yaşadığım son köşe yazısını ve buna Ali Atıf Bir’in yorumunu ekliyorum…

Vay vay vay!.. (Emin Çölaşan)

ELİMDE İstanbul'da haftalık yayınlanan bir İslamcı dergi var. Seçim sonrasındaki iki ayrı kapağını burada görüyorsunuz. İlkinde Anıtkabir'e kilit vurulmuş ve altı ok, Atatürk'ün mezarından ceset halinde çıkarılıyor.


Bir sonraki kapakta ise altı ok şöyle tanımlanıyor: (Aslında Cumhuriyet rejimine küfrediliyor!)


"Dinsizlik, Halk Düşmanlığı, Fahişelik-İbnelik, Ayyaşlık-Hırsızlık, Batıcılık-Hayvanlık, Vatan Hainliği."


* * *


Derginin Anıtkabir kapaklı sayısında, 19. sayfada bir haber. Bunları sizlerden özür dileyerek aynen veriyorum ki, herkes pisliğin boyutunu görsün. Haberin başlığı: "Dayılanan pezevenge kurşun yağdı."


"Kayseri'de seks dükkanı açarak Müslüman halkımıza meydan okuyan pezevengin kerhanesi kurşunlandı. Kayserili Müslümanlar bu orospu çocuğunun açtığı seks dükkanına giderek 'Ananın porno filmi var mı, eğer gelirse biz satın alacağız. Ananın donunu da dükkanın girişine as' dediler.


Şimdi biz laiklerden öğrendiğimiz yöntemlerle para kazamayı öğrenen bu orospu çocuğunun anasının filminin vizyona giriş haberini bekliyoruz.


Müslüman Kayseri halkı bizi yanıltmadı ve pezevengin işyeri kurşunlandı. Onları tebrik ediyoruz.


Gün geçmiyor ki Laik Cumhuriyet'in Allahsız ve ahlaksız rejiminin pislikleri görülmesin. Cumhuriyet kazanımları!


'İlke ve inkılapların' oluşturduğu bu manzara karşısında biz intikam yemini ettik.


Tek tek ve topyekun, hesabını bu dünyada görmek üzere Allah'tan memuriyet diliyoruz."


Bu yayınlar (hem de "Müslümanlık" adına) İstanbul'da Valiliğin, Savcılığın, Emniyet ve öteki ilgili makamların gözleri önünde yapılıyor.Devlet var mı? Var, var!


yazının linki: http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=7080165


Emin Çölaşan Günah Keçisi Mi? (Ali Atıf Bir)


Emin Çölaşan’ın 22 yıldır çalıştığı gazetesiyle yolları ayrıldı. Neden? Çünkü laik medya tiraj artırmak, laiklik rekabetinin gerisinde kalmamak, marka özünü korumak, okunmak, gündeme damgasını vurmak, laik reklamverene cumhuriyetin niteliklerini koruduğu mesajını vermek, laik olmayan medyanın reklamveren gözünde itibarını yıpratmak için kutuplaşmaya elde körükle gittiğinin farkına vardı.
Laik medyada aslında “dinci” diye tanımlanan basın gibi beyinlere haddinden fazla çarpıtılmış haber, çıkarım, yargı virüsü yayıyor, Türkiye'nin sağduyulu davranmasını engelliyor. Görünen yüzde de suçlu "amigo" siyaset yazarları yapıyor.
Bu amigo yazarlarının çoğu da ne yazık ki iletişim, semboller, bilimsel bilgi, iletişim kuramları konusunda tam dinozorlar. Tam anlamıyla enformatik bir cehalet yaşıyorlar. Kendi yorumlarını tek gerçek sanıp suyu 45 derecede kaynatmaya çalışıyorlar.

Dinozorluklarını da gaza getiren, lastik gibi sündürdükleri güzel, şairane yazılarla kapatmaya çalışıyorlar. Söz konusu dinozorlardan kurtulmak şart! Doğru.
Türkiye'de köşe yazarlığına ciddi bir rönesans gerekiyor. Doğru..
Ama onlar aslında sadece günah keçisi değiller mi?

İşte çoğunun seçim tahminleri.. Hepsi nasıl manşetleriyle bile çuvalladılar!
Kabul ediyorum…Türkiye'de şeriat tehdidini küçümsemek yanlış! Türkiye'de şeriat diye yanıp tutuşan Türkiye'yi günah-sevap temelinde yönetmek isteyen az sayıda fanatik var. Ve bu fanatikler medyayı da kullanıyorlar çok da tehlikeliler.
Ama fanatikleri teşhir edeceğim diye şeriat tehlikesi ile dindarlığı aynı kefeye koymak , içinde din geçen her çalışmayı, her olayı, her olguyu küçümsemek, dinin gerekleri ile alay etmek, pireyi deve yapmak çok ama çok yanlış...
Şeriatı türban, kara çarşaf, sakal, haremlik-selamlık, kadın eli tutmama, kadın doktorun erkek hastaya bakmaması İslam'ın yerel sayılabilecek simgesel göstergelerine indirgemek ayrıntıda boğulmaktan, Türkiye'yi de gereksiz ayrıntılarda boğmaktan başka bir işe yaramaz... Oysa gazetelerin bilimsel bir gözlükle sorunun özüne inmeleri gerekir.Emin Çölaşan “laik” medya içinde bir semboldü..Bu yüzden günah keçisi oldu..Laik medyanın sorunu sadece Emin Çölaşan’ın ayrılmasıyla bitmez. Bilimsel gazeteciliğin kurallarını her alana uygulamaları ve Türkiye’yi zihinsel resmi ideolojiden kurtaracak adımları atmalarıyla biter.

Türkiye normalleşiyor.. Laik medyada bundan payını alıyor. Diyeceksiniz ki ya her şeyi dine göre çarpıtan dinci medya?..Yahu durun sıra onlara da gelecek.. Her yazıya ayetle başlayıp dua ile bitirmenin, her başı açığı o…pu, her içki içeni ayyaş görmenin hesabını onlarda da soracağız merak etmeyin.. Sabredin.. Türkiye “normalleşiyor” dedim.. ”Ilımlı İslamcı oluyor” demedim. Türkiye’yi ılımlı islami yönde kaydırdığını düşünenler yanılıyor. Kantarın topuzunu kaçırırlarsa ne olacağını görürler..
Kritik Köşe

Ünlü bir müzik grubu yolda yürüyor. Gökten Doritos düşüyor. Hep birlikte çıkıp “Where is the party?” diye cips pakedinin düştüğü apartman dairesini arıyorlar. O sırada ortaya çıkan komik görüntüler. Sonra partiye katılma.. Fikir güzel.. Ancak bu reklam az tanınan siyahi adamıyla da, ingilizcesiyle de Müslüman mahallesinde salyangoz satmıyor mu? Bu haliyle bu reklam global bir çuvallama değil mi? Ne yazık öyle.. Hedef kitlesinin hepsine dokunması mümkün değil..

Etiketler: , , , , ,

Cuma, Ekim 27, 2006

Are You There?

Usulca başlıyor sessizlik, uzaklardan kapımı çalan yokluğun, derin bir uğultuyla çarpıyor duvarlara. Boynuma son kez geçirdiğim pek özenli ilmiğim.
Duvarlarıma yansıyan pembe ışığın bıraktığı inanması güç tenimdeki canlılık...
Son bir çırpınış. Kalbimin daha hızlı attığını hissediyorum. Yazılar, çiziler, yazgılar üzerime yansıyan. Kimse mutlu değil, kimse gereksiz değil gökyüznüne dair.
Orada mısın?
Var mısın?
Son bir soluğun üzerine yüzümü buğulandıracak kadar yakın mısın?
Titrerken sebepsizce...
(Anathema - Are You There: Hiç bir zaman isteyerek dinlemedim bu şarkıyı. Her seferinde kendini dinletti. Winampın her çalışında bilinçsiz bir şekilde tekrara aldı ellerim ve her seferinde önümdeki kağıtlara belirsiz resimler çizdiğimi farkettim taki gerçek hayata dönene dek...)
(Amanda Francis'e ait yukardaki çalışma daha fazlası için resme tıklayabilirsiniz.)

Etiketler: , , , , , ,

Cumartesi, Ekim 21, 2006

Uzun Kollu İletişimsizlik

Yanımızdan geçiyor hayatın kırıntıları. Bilmediğimiz yüzlerde, hissiyat oyunlarına bürünüyoruz. Küçük gurur oyunları oynuyoruz kendimize. Ardından bir fıçı biraya yenik düşüyoruz.

Acı çektikçe olgunlaşacağımızı düşünüyoruz. Ve küçük yalan büyük bir girdap sürüklüyor bedenimizi. Haddinden uzun kollu kıyafetlerle örtüyoruz ellerimizi, tırnaklarımızın ucunu kemirmeye başlıyoruz, kendi ağıtlarımızın içinde, tanrımıza ulaşmaya çalışarak.

Konuşamıyoruz konuşmaya çalıştıkça batıyor boğazımıza derin derin umutsuzluğun kılçıkları. Hep bir kederle çalıyor kapımızı mutluluklar, Uzanmaya çalıştıkça çarpıyor yüzümüze. Hep başkaları olmaya çalışıyoruz, onlar gibi gülüyor, onlar gibi yiyor, onlar gibi eğleniyoruz. Onlar oluyoruz kendi sıfatımızdan farklı. Çünkü onlar tadıyor aşkı, onlar yaşıyor hayatı ve biz onlara sadece buğulu bir camın ardından ağlamaklı gözlerle bakıyoruz.

Kişisel gelişim kitapları okuyoruz ve bilgenin neden Ferrarisini sattığını düşünüyoruz günlerce. Sadece aklımızı karıştırmakla kalıyor gelişim kitapları ve umutsuzca yine kendimize sarılıyoruz.

Jim Morison’a hayran kalıyor Leonard Cohen’nin melankolik aşkına imreniyoruz. Onlar gibi küfrediyoruz hayata ve bir beyaz perdede oynuyor anılarımız, hep bir ağızdan ağlıyoruz.

Hep yaklaştıklarımız itiyor bizi, türlü oyunlar oynuyorlar üzerimizde ve biz inatla masumca gülüyoruz yüzlerine, kim olursa olsun, kendisini düşündüğünü bilerek ve herkes kendi için bir şey yapıyor, sonra mahkum kılıyor biz kendilerine.

Bin parçaya bölünüyoruz küçük muhabbetler arasında, dört duvar oluyor arkadaşlarımız, bir şarkıda kaptırdığımız benliğimizi, bilgisayar üzerinde bırakıyoruz, en çok acıyı çektirerek, en azılı ölümü gerçekleştirerek puan topluyoruz hayattan.

Çocukları öldürüyoruz, belki tecavüz edip, parçalayıp, organlarını satmıyoruz ama yavaşça yüzlerine gülerek öldürüyoruz, bir palyaço kılığında, derin makyajlı. Hep birilerine atıyoruz suçları. Sonra olanlara vahlanıyoruz.

Jenna Jamesson’un pornografisine dönmüşken hayat Emmanuelle’nin erotizmini arıyoruz. Her zaman ki gibi boynumuz bükük dönüyoruz odamıza. Ve gerçekliği arıyoruz Robert Dick kitaplarında usul usul kendimizi kaybederek.

Bekliyoruz, her şey için, her şeye yeniden başlamak için. Yırtıyoruz penceremizdeki perdeleri, gün ışığı dolmaya çalışıyor yeni bir aşkla odanın içerisine yeni bir tekerrüre gebe. Konuşamıyoruz konuştukça batıyor boğazımıza heyecan kılçıkları. Ve önümüzden akıyor yine bir hayat.

Haddinden uzun kollu kıyafetlerle örtüyoruz ellerimizi, tırnaklarımızın ucunu kemirmeye başlıyoruz, kendi ağıtlarımızın içinde, tanrımıza ulaşmaya çalışarak ve gözyaşlarımızı siliyoruz parmaklarımızdan akan kıyafetle…

01 Haziran

Etiketler: , , , , , , ,