Pazartesi, Eylül 24, 2007

2300 (notlar 3)

Yıl 2110

Gecenin sonu yaklaşmak üzere. Gözlerinin üzerinde gözlerini görüyor. Ellerini akşamın erken saatlerinden beri ellerinde tutmakta. Önce yazlık sinemada eskiden kalma bir film izlediler. Artık gerçeklik o kadar vardı ki duygular hep bir kenara atılmakla yetiniyor. Ama bu gün değil ve de bu yaşta. İnsanlar ağlamanın ne olduğunu unuttular mı? Hayır! İnsan varlığını hiçbir zaman unutamaz.

Gözlerini gözlerinde görüyor. Bir an hareket eden bir çalı parçasına bakarak gözlerini kaçırıyor kızın üzerinden ve ellerini uzun süredir süren tutsaklıktan kurtarıyor. Bedeni kaskatı kesiliyor birden. Anlaşılan yine şu hayallerden bir ama bu geceyi harap etmemeli. Ellerini kızın kırmızı eteğine yaklaşıncaya kadar ayaklarında gezdiriyor. Nefes alış verişleri otomatikman hırlanıyor birden bire, kalbi çarpma sınırın yaklaşıyor. Bu amatörlüğün verdiği şaşkınlık dürtüsü değil. Kırmızı dudakların ona yaklaştığını görüyor. Ve açık yeşil gözlerin göz kapaklarıyla birlikte kapandığını. Kendini arıyor yansımada göremiyor. İçinde bir burukluk doluyor. ‘Ya yoksam! Ya bunlar hayalse? Ya dağ başında aynayı nerde bulacağım kendi mi görmem lazım... haydi aç gözlerini, aç gözlerini...’ İsteklere sadece dudakların birleşmesi yanıt veriyor. Tükürüklerin birleşip uzaması, gerçeğin yansımasını veriyor sadece...

‘Bunu nasıl söylemeliyim. Elimi bırakmasını istiyorum. Uzaktan bir ışık geliyor. Baksana! Görmüyor mu? Ne kadar rahat olabilir? Yoksa yine şu hayaller mi? Sanırım, gidiyor mu? Lütfen tanrım şimdi olmasın... evet... evet...’ kız elinin sebes kaldığını hissediyor. Uzak ufka bakarken sorunlarından bir an için kurtulmanın hayalini güdüyor. Yaşıyor muyum? Yoksa yine o hayalleri demiyim? Sıcak bir demir parçası bacağında geziniyor sanki. Canı yanıyor. Çığlık atmalı mı? Biraz daha dayanması lazım. Biraz daha, biraz daha. Gözlerini bacaklarına indiriyor. Bir demir parçasının değil de bir elin bacaklarında gezdiğini görünce içi rahatlıyor. Isı birden bire yerini soğukluğa bırakıyor. Gözlerini kapatıyor. Gözlerini kapattığında nerde olursa olsun kendini hep güvende hisseder. Yeşil otların seçilmesi zor sesleri geliyor kulaklarına. Sonra saçlarının uçları vücudundan uzaklaşmaya başlıyor. Her şey o kadar yavaş gelişiyor ki. Sanki bu aralıkta Venüs gidip gelebilirdi. Yavaşça saçları başının altında toplanmaya başlıyor. Şu yapay kuş tüyü yastıklar gibi. Kürek kemiklerinin altından ona yavaşça yön veren el tekrar yavaşça altından çekiliyor. O an çimlerin ıslaklığını hissediyor tüm vücudunda. Dudakları diğer dudaklara endeksli. Sanki bitkisel hayatta onu yaşama bağlayan bir hortum bu. İçinden serum, yiyecek, hayati ne varsa akıtan. Hortum yavaşça uzaklaşmaya çalışıyor dudaklarından. ‘Hayır bunu yapma yaşamak istiyorum’ diye bağırmak istiyor. Dudaklarını yavaşça uzatıyor. Uzatabildiği yere kadar. Sonunda hayat kordonu kopuyor. Nefes alamıyor bir an gözlerini açıyor. Suratı kızarıyor. Gök yüzündeki yapay yıldızlar dahil hepsi birer birer üzerine gelmeye başlıyor. Boynunda bir sıcaklık hissediyor. Gözlerini kapatıyor. Yaşam kordonu şimdi boynundan hayat vermekte ona. Hayatsal fonksiyonları yerinde dönüyor. Yaşam ona boynu, göğüsleri, göbeği üzerinde gezerek bütün vücudundan enjekte ediliyor...

Etiketler: , , ,

Pazar, Eylül 23, 2007

2300 (notlar 2)

DOĞUŞ 1:

Kapıyı açıyorum. Sabahın ilk ışıkları doluyor odaya. Gecenin yapay ışıklarından çok farklı. ‘o’nu merak ediyorum. Belirsizce aklıma kazınmış bir merak bu. Elimde... neye ulaşmak istiyorum. Bu son kapı mı yada son öldürmem gereken yaratıklar onlar mı? Bilmiyorum ama şuursuzca etrafa ateş ediyorum. Biliyorum onları ben öldürmezsem onlar beni öldürecek. Oysa artık savaşlar yok. Yoksa bunlarla mı oyalamaya çalışıyoruz kendimizi. Şu üç başlı yaratık. İsmini öğrenmek istemiyorum. Düşmanımı tanımak. Acıyı vücudumda hissediyorum hayır bugün seninle başa çıkamayacağım.
‘Çıkış istiyorum.’
‘OYUN SEÇENEKLERİ’
‘OYUNU KAYDET’
‘ÇIKIŞ’
Sonunda benliğime düşen yorgunluğu atabildim. İnsan rahatlıyor birden. Posta kutum yanıyor. Onu okumaya başlıyorum.

ULUSAL DÜNYA HASTANESİ
27 Haziran 2099

Ulusal Birlik Kurulundan çıkan 27062121-ebcexx-27 kodlu karar uyarınca ortalama yaşam sürenizin yirmi yıl daha uzatılmasına karar verilmiştir. Talebi gerçekleştirmek istemeniz dahilinde ULUSAL DÜNYA HASTANELERİNDE karar kodunuzu görevlilere bildirerek gerekli işlemleri başlatabilirsiniz.
ULUSAL DÜNYA HASTANESİ
BAŞ HEKİMİ
Gökçe Palmer


Hayır ömrümü uzatmak istemiyorum. Peki ya neden daha fazla yaşamıyorum neden yirmi yıl bana tanınan süre. Hayır, hayır çaresizce ortalarda dolanacağıma zamanım geldiğinde ölmek daha iyi. ‘O’nun gibi olmak istemiyorum.

‘YAŞANACAK ÇOK ŞEYİM VAR’ DİYORSANIZ,
ÖMRÜNÜZÜ UZATMAYA NE DERSİNİZ?
(Ulusal Dünya Hastanesi Tanıtım Broşürü)

Biliyoruz, hiç biriniz hayatınızın şu güzel günlerinde, eşlerinizi, dostlarınızı, sevdiklerinizi yalnız bırakmak istemiyorsunuz. Ama dünyanın varoluşundan beri ileri gelen bir sorun var ki bu da ölüm. Modern tıp biliminin hızla gelişmesine rağmen bu acı olaya hala bir çözüm bulabilmiş olmaması ne kadar acı...

Ama şimdi Ulusal Dünya Hastanesi olarak bu acınızı sizinle paylaşıyoruz. Önünüze ekstra bir hayatın konulmasını ister misiniz?

Kim istemez ki? O zaman 98562314788 nolu numaramızdan randevu alın.

Not: Ulusal Dünya Hastanesi, yapılan tahliller sonucunda vücudunuzun dayanabilirlik katsayısını hesaplayıp Ulusal Birlik Kurulu kararıyla birlikte ömrünüzün ekstra süresini hesaplayacaktır. Bu sürenin dışına çıkma talebinde bulunmak 45612345689-qwezx-8789 kodlu yasa itibariyle suç sayılacaktır.

Etiketler: , , ,

Perşembe, Eylül 20, 2007

2300 (notlar 1)


Giriş


‘O’nun varlığını biliyorum. Yani bunu gökyüzüne baktığımda rahatlıkla anlayabiliyorum. Ve biz ‘o’nun yanında çok küçüğüz. Belki de ‘o’ bizden milyarlarca ışık yılı uzakta. Ve biz bu uzaklığın sadece yüzde birine ulaştık. Bu bizim için küçük bir adım biliyorum. Ve ‘o’ orada. Uzaklarda bir yerde. İçimde kıpırdanan kana doluyor bazen. Onu hissedebiliyorum ve şimdi varlığın üçüncü aşaması.

Yıl 2071

Gazetelerden birini alıyor eline. Son zamanlarda televizyonda ve basında süreli tartışılan o konunun bütün bir açıklaması var. Elinde o eski saman kağıt.
Biliyorum bu zamanda o saman kağıtlardan okunan gazete benim ne kadar geri kafalı olduğumu bir kez daha kanıtlıyor. Ama bu geri kafalılıktan çok eskiye olan özlem. Ve birkaç ciddi gazetenin eskiye sahip çıkarak yine aynı şekilde gazetelerini matbaada basması ne güzel bir şey. Şu mürekkep kokusu. İçime çekerken bile içime dolan odun kokusu. Biliyor musunuz artık bu ülkede bile ‘lütfen çimlere basmayınız’ yazısı tarihe karışalı çok oldu. Gazetenin ilk sayfasına bakıyorum.

‘Bilim adamları uzun süredir uğraştıkları ölüsüzlük sırrına ulaştı mı?’

Gazetenin manşeti sanki gözlerimi dövüyor. Yine gözlerime gözlük takmak istiyorum nostalji yapmak için benim yaşımda birinin böyle şeylere ihtiyacı var. Ama yeni taktırdığım D.O.L. bu zevkime mani olmazsa. Gözlüklerim! Evet burada. Bir şeyleri yapmak için yerinden kalmamak ne güzel bir duygu. Ama artık vücut kaslarım bu tembelliğe yenik düşmüş durumda. Hayır doktorum bu lenslerim bu özel zevkime mani olmayacağını söylemişti. Yarım ay şeklindeki gözlüklerimi takıyorum gözüme herhangi bir bulanıklık hissetmeden gözlerim aynı netliğe ulaşıyor. Evet doktorumun D.O.L. hakkında söyledikleri doğru. Bu lens görüntünün yakınlığını ve uzaklığını otomatik olarak ayarlıyor. Dijital Optik Lens. Yalnız getirilen standartlarla insanın normal görüş açısının üzerinde görüntü alımı yasaklanmış ve bir standart konulmuş. Yapılacak bir şey yok. Her türlü göz hastalığınız bu alet sayesinde tedavi edilebiliyor. Çıkarma sorunu yok, düşme sorunu yok, temizleme sorunu yok...
Gözlüğün çerçevesini üzerinden duvara bakıyorum. BİTOSOFT şirketinin yeni ürünü duvara yansıtılmış. Postayı kapatıyorum gözlerimi indiriyorum.

‘Dr. Alex Prond’un insanın ömrünü belirleyen bir genin şifresini çözdüğünü ve geliştirilen yeni bir enzimle laboratuar ortamında yapılan deneylerde, kobayların ömrünün ortalama yaşam sürelerinden 1,5 kat daha uzattıklarını açıkladı. Dr. Prond bu konuda şunları söyledi: ‘Yaklaşık yirmi seneye aşkın bir süredir yürüttüğümüz bu deneyin böyle bir sonuçla finale ulaşması bizi çok mutlu etti. Bu enzim fiziksel olarak henüz insan üzerinde uygulanmadı ama bilgisayar ortamında insan üzerinde de işe yarayabileceği kanıtlandı. Şimdi yapılması gereken gerekli izinlerin alınıp bunun bir insan üzerinde uygulanması...’.’

Hayır, dediğimi duyar gibiyim. Ama bu kendi benliğimden kaynaklanan bir şey değil. İçimde bir şeylerin varlığını hissediyorum. Bu olmamalı. Yani henüz erken. Geleceğe dair varsayımlar... hepsinin birer birer çürüdüğünü gözlerimle gördüm. Ve şunu da hissediyorum ki insanlık bilinenden çok, bilinmeyene doğru gidiyor. Çok yaşamak istemiyor muyum? Elbetteki evet. Ama kaç kişi yar olacak bu...

Motzart’ın 9. Senfonisi çalkalanıyor kulaklarımda. Bu kapı zili. Önümdeki duvarda kapıdaki yüz beliriyor. Bu kızım ve şimdi zaman kısıtlıyken gerçeğe dönmenin sırası...

Etiketler: , ,

Salı, Eylül 11, 2007

166 yazısı... (çıkmadı, bitmedi...)

6 ay uğraşıdan sonra çıkartmadığımız 166 dergisi için yazmaya başladığım bir öykü...
uzayıp gidecek gibi gözükmekteydi ama yarıda kaldı... ismi dahi yok...


Hayatımın elli altıncı baharı ve dünden hatırladığım tek şey haddinden fazla kızıllaşmış gökyüzünün aklıma kazınmış görüntüsü. Ufka doğru baktığımda ilk çarpan bir tavus kuşunun kuyruğuydu. Ağırlaşmakta olan gözkapaklarının arasından gördüğüm buydu. O an için halüsinasyon gördüğümün farkındaydım. Sahi bütün gün boyunca ne yapmıştım da, şimdi göz kapaklarım kaldıramayacak kadar bitkinlik hissediyordum. Hayır, karşımda bir tavus kuşu yoktu ya da gözümün ucunda parlayan bir denizatı. Aklımda küçük efsanelerin dolandığını hatırlıyorum. Küçük bir köy, bir jeep ve bir vazo. Bunlar geçmişten kalan karanlık korkular belki de. Yo hiçbiri değildi, gök yüzündeki o rengarenk kızıllık, fiyatları beş YTL’ ye kadar düşmüş havai fişeklerin nam-ı değer gülümsemesiydi. Peki, daha hava tam anlamıyla kararmamışken kim güneşe doğru havai fişek atabilirdi ki? Küçük bir titremeyle aklıma gelen şey daha ürperticiydi. Yezidilerin bir töreni olabilirdi bu.
Yirmi sekizinci bahardı, ne zamandır baharları saydığımı hatırlamıyorum. Ama bu gün yirmi sekiz olmuştu. Bunun karşılığı ise hayatımda boşa harcadığım yirmi sekiz seneye denk geliyordu. Bazen güzel olmanız hiçbir işe yaramıyor, hatta bunun zorlukları bilinenden daha da fazla. Hayatınızda elde edebileceğiniz ya da kaybedebileceğiniz çok şey var. Bir rulet masasında kırmızı on üçün üzerine bütün hayatınızı koymak gibi bir şey. Sayınızı iyi belirlemelisiniz ve dolaylı olarak hayatınızın geri kalan kısmının akışını.
Düne dair hatırladıklarım bunlar, araya ekilmiş düşüncelerim haricinde kağıda dökmeye çalışsam bir iki satırdan fazla tutacağını sanmam. İki tarafı pencerelerle çevrili odamda sıcaklık altmış derece olmalı. Sırtımdan ve belimden, turkuvaz rengi çarşafıma ulaşmaya çalışan damlacıkların sayısı giderek artıyor, onların akışını hissederken küçük bir iç gıdıklanmasıyla kendimden geçmiyorum değil. Üstüm çıplak oysa gece yatarken üzerime bir şeyler geçirdiğimi hatırlıyorum. Yüzüme yapışmış saçlarımın ardından komidinin üzerinde bulunan göbeği oyulup içine saat yerleştirilmiş Garfield’ıma hızlı bir bakış atıyorum ve Garfield sinsi gülümsemesinin ardından saatin daha beş on iki olduğunu fısıldıyor bana. Düşünüyorum da Garfield ilk elime geçtiğinde onun bir saatli bomba olduğunu düşünmüştüm. Ne kadar komik… Göz kapaklarım ağırlaşıyor. Güneşin ayak parmaklarımdan başlayıp vücudumu gezmeye başlaması ayrı bir rahatlama veriyor bana. Kafamı biraz daha şiddetli gömüyorum yastığa, biraz daha karanlık ve biraz daha sessiz…

Derin bir rüzgar esiyor, ayak parmaklarınım arasından geçtiğini hissedebiliyorum. Yaklaşık on santim boyundaki çimler bileklerimi gıdıklıyor. Küçük bir gülümseme dudaklarıma yayılıyor. Sol elimin işaret ve orta parmağıyla dudağımı kapatıyorum, yan gözlerle etrafı kolaçan ederken, rüzgar saçlarımı suratıma serpiştiriyor. Parmaklarımı dudaklarımdan kaldırıp saçımı düzeltiyorum. Şimdi rüzgar eskisi gibi tam ünümden esiyor. Burnumda önceden saçlarımdan geldiğini sandığım kestane kokusu birikiyor birden, ancak biraz daha ileriyi dikkatle incelediğimde, bu naif kokunun ilerideki kestane ağaçlarından geldiğini fark ediyorum. Rüzgarda çimler başını ağaçlara eğmiş gideceğim gönü gösteriyor sanki. Bir adım atıyorum, sanki bu kez Alice’in yerine “Harikalar Diyarı”na ben geçiş yapmıştım. Bir an için akşam yemeğinde yediğim mantarın zehirli olup olmama ihtimalini düşünüyorum. Ama eğer mantar zehirli ve ben şu an ölmeye çalışıyor ve doktorlar eğer beni kurtarmaya çalışıyorsa onlara bir şeklide ulaşıp, cennet yolunda olduğumu söyleyip vazgeçmelerini söylemeliydim. Yo doktorlar ve bir sürü insan… Çıplaktım… Ne büyük bir utanç… Peki ya, mantarlar…

Saat on iki olmalı, güneş tamamen üzerime binmiş durumda, ağırlığını bütün vücudumda hissediyorum. Boynum yastıktan aşağıya düşmüş, ellerim iki omzumun altında yumru yapılmış bir şekilde sızlamakta. Vücudumdaki en sağlam terin ayaklarım olduğunu düşünüyorum. Benimde ince bir sızı var. Kendimi düzeltmek için silkelendiğim anda boynuma vuran sancıya, ayağıma giren kramp eşlik ediyor. Ellerim dirseklerime kadar uyuşmuş durumda, yüzüm tuzdan dolayı kalıplaşmış saçlarım tarafından kaplanmış. Derin bir acı hissediyorum, bunun dışa yansıması olarak büyük bir çığlıkla kendime gelebilirim. Evet, bu hep böyle olmuştu. Derin bir nefes… Ayağımdaki sancıyla birlikte dedin bir nefes alıp bağıracağım anda tuzlu saçlarımdan bir tutam ağzımın içine doluşuyor ve onunla birlikte burnuma gelen kakaolu puro kokusu kazınmaktan bir hal olmuş midemin bulanmasına neden oluyor. Ancak her çırpınmamda vücudumun geneline inen derin sancı, acımasızca yapılan işkencenin giderek ardan ileri safhalarına doğru yol alıyordu. Artık güneşte o masum ellerini vücudumdan çekmiş, büyük bir ateş kütlerini zaten ateşler içinde yanmakta olan bedenimin üzerinde gezdiriyor, yo hayır üzerime çökmüş bütün hareketimi kısıtlıyordu.

- Bence kollarındaki ve bacaklarındaki tüyleri almalısın, gerçi onlar biraz tüylükten çıkmış, iki birer kıldan farkları yok. Görünür yerler böyleyse görünmeyen kısımlar…
- Saçmalama anne…
- Ne saçmalaması, hiç bana çekmemişsin, ben senin yaşındayken iki tane çocuğum olmasına rağmen ne kadar güzeldim.
- Sen hala güzelsin anne.
- Ah, ne güzelliği be! Bu yüzle mi? Kırış kırış oldu artık, milyonlar harcadığım kremler bile fayda etmiyor.
- Yüzün kırışmış olabilir ama, senin kemik yapın gayet güzel, eğer çok istersen birkaç cerrahi müdahaleyle düzeltilebilir.
- Ne cerrahi müdahalesi bilmiyor musun ben iğneden bile korkarım…

Bir, iki, üç… bu son silkiniş. Sanki ben kalkmak için zorladıkça güneş biraz daha baskı yapıyor üzerime kollarımı iki yana açmış durumdayım ancak bir türkü kendimi kaldıracağım kuvveti toplayabilmiş değiller. Boynumda yine aynı ağrı. Bu ağrıdan çok sanki hareket etmemem için birinin yaptığı baskıya benziyor. Yine mi, hayır bu kez olmasın… Yalvarırım, hayır…

- Gökyüzüne bak!
Yo şimdi olamaz.

Kendimi yataktan nasıl attığımı hatırlamıyorum. Bana bu enerjiyi veren neydi, birden çıplaklığımdan utanmam mı, yoksa nasıl çıplak kaldığım fikri mi? Dikkatlice etrafı kimse var mı diye kolaçan ederek yerden geceliğimi aldım ve üzerime geçirdim. O hızla nasıl giyindiğime dikkat etmediğim için geceliğin ters olduğunu üç saat sonra anlaya bildim. Demek ki üç saat sonra kendime gelebilmiştim. Geceliği giydikten sonra öncelikle kapı ve pencereleri kontrol ettim, hepsi gayet sıkı bir şekilde kapalıydılar. Neden birden odanın içersinde birileri olduğu fikrine kapıldım bilmiyorum. Bekli de zorla uyumaya çalışmamın verdiği bilinçaltı yanılsamaları bunlar.

Kendime gelmeye başladığımda ayaklarımda derin bir ağrı hissettim. Yaklaşık on dokuz saat uyumuştum ve yatsam yine uyuyabilirdim. Çarşafın üzerinde, bir kopyam çıkmıştı. Yüzüm, göğüslerim ve apış aram gayet net belli olabilecek şekilde diğer yerlerime oranla daha fazla terlemişti, o an utanma duygumun vücudumdaki tüylerden kaynaklandığını hissettim, evet annem doğru söylüyordu, bu yaşlarda biraz daha özenle bakmalıydım kendime.

Biraz daha geçmişe dönelim. İnsanların kadınları sadece kullanmaya çalıştığını anladığım anlara. Eğer güzelseniz sadece bedeniniz isteniyordur, bunun ötesinde yapılan aşk lakırdıları ya da yüze karşı söylenen sevimli sözcüklerin erişebilirlik katsayısıyla orantılı olduğunu söyleyebilirim. Bir kadın olarak ne kadar zorsanız o kadar güzel sözün sahibi olursunuz. Bu sizin duygusal tatmin katsayınızı tavana vurmasına dek sürer ve tavana vurduğunda ise salakça bir duygusallık kaplar içinizi, kendinizi teslim edersiniz ve karşınızdaki insan güzel sözlerine kezzap dökmeye bu an başlar ve o andan itibaren muhabbetlerin ayrıntısız anlatılan bir parçası olursunuz.
Kadınlar ise belli bir mevki ve olgunluğa vardığında kullanır hemcinslerini. Ruhlarına işlemiş bir çekemezlik hakimdir onlarda, nedenini bilmezler ancak içgüdüsel olarak yapmak istedikleri ya da yaptıkları şeyler bunu gösterir. Bir kadın kesinlikle mağdurunun ardından ağlamaz, ancak bir erkek için bunu söylemek olanaksızdır. Erkek dıştan sert içten yumuşak gözükür, kadın ise dıştan yumuşak içten serttir.
Aslında kadın erkek ilişkilerini analiz edecek kapasitede değilim. Geçmişe baktığımda bu konuda hayatımın tam bir viraneler üzerine kurulu olduğunu görüyorum. İlk zamanlarda ağlamalar ve sızlanmalar yakamı bırakmazdı, ancak artık sanırım bunların sadece umutsuz kurgulardan ibaret olduğunu anladım. Evet, bunlar sadece hayalimde büyüttüğüm şeylerdi. Belki bir kadın olarak kendi mutluluğumu düşünmemeliydim. Yaptığım hatalardan biri bu. Neyse kapatalım konuyu. Birden bu duygusallık…

Etiketler: , , , , ,

Pazartesi, Aralık 04, 2006

Nisan (Bölüm Dört)

Kapıyı açıyor. Doğa’yı karşısında, kırmızı eşofmanlarıyla görünce yatıya gelen biriymiş gibi algılıyor birden bire. Biran için Doğa’nın gülen yüzüne bakınca hatırlıyor bugün ders çalışacaklarını.
“Ah Doğa, geldin mi, geç içeri, ders çalışacaktık değil mi bu gün?”
“Evet ama eğer müsait değilsen...” Aslında bu durum onunda işine gelirdi.
“Yok yok geç biran aklımdan çıkmış işte. Bakalım unutmadıysak yardımcı olalım sana. Hangi konu?”
“Limit, türev falan işte.”
Odaya giriyorlar.
“Tamam sen otur masanın bir köşesine ben bir kahve suyu koyup geliyorum.”
“Gerek yoktu...”
“Bak ders bir: Çalışırken yanında kesinlikle içecek bir şeyler olacak, eğer geceyse kahve tercihtir.”
Mutfağa giriyor, o ketıla suyu doldururken, Doğa’da masanın üzerindeki kağıtları inceliyor.
“Evet sanırım başlayabiliriz. Şu kağıtları da bir yere toplayayım...” Kağıtlara uzanıyor.
“Yazmaya devam ediyor musun?”
“Karalıyorum işte bir şeyler.”
“Yalnız ben şu “soya sosu”ndan falan pek bir şey anlayamadım.”
“Sana bir şey bir sır vereyim mi?” Doğa evet anlamında bakıyor.
“Aslında ondan bende bir şey anlamadım.”
“Ama ne kadar az anlaşılırsan o kadar iyi sanatçı oluyorsun değil mi?” diye soruyor Doğa gülerek.
“Sanırım öyle.”
“Rüzgar abi...” Doğa sandalyeye oturuyor.
“Evet Doğa.” Rüzgar elindeki desteyi düzlettikten sonra masanın köşesine koyuyor ve kızın yanına oturuyor.
“Aslında biliyor musun sana abi demek hiçte içimden gelmiyor.” Cümlenin altından aslında öne sürmek istediği şey anlaşılmasın diye ekliyor.” Ne bileyim sanki bana biraz itici, hani –daha da hoşlanacağını düşünüyor- “yaşlıymış” gibi geliyor bana.”
Rüzgar gülüyor. “Aslında biliyor musun bende sıkılıyorum bu konudan, dışarıya çıkıyorum çocuklar bana “amca”, “dayı” diyor. “Ya!” diyorum, “ben bu kadar yaşlandım mı?”, ama “abi”ye alışmışız onu pek yadırgamıyorum, zaten arkadaş arasında hep “abi” diye konuşuyoruz...”
“Ama ben sanki...”
“Boş ver Doğacığım, sen ne dersen de kabul. Sende bizden sayılırsın artık. Neyse biz işimize bakalım yoksa yetiştiremeyiz bunları sabaha kadar.”
“Benim bir itirazım olmaz.” diye geçiriyor Doğa içinden. Ve istemeyerekte olsa derse başlıyor.
Yavaş yavaş gündelik konular, düşünceler fikirler tek bir noktaya bırakıyor kendini: Limitin sürekliliğine. Isıtmayı kesen ketılın sesi bile duyulmuyor. Ta ki cep telefonundan Beethoven’in “Dokuzuncu Senfonisi” duyulana kadar. Rüzgar izin isteyerek kalkıyor yerinden.
“Allah, allah kim acaba bu saatte, nerede şimdi bu telefonum?”
Koridora çıkıyor, ses portmantoda asılı montunun cebinden geliyor. Telefonu çıkartıyor ve numaraya bakıyor, ancak numara tanıdığı bir numara değil.
“Efendim.”
Ona ince bir kadın sesi yanıt veriyor. “Alo Rüzgar sen misin?
Rüzgar “Bu ne samimiyet…” diye düşünüyor “insan önce kendini tanıtır.”
“Evet benim siz kimsiniz?”
“Ben Meltem. Beni tanıyamamış olduğuna şaşırdım.”


“Meltem!” Konuşurken yine yürümeye başlıyor. Doğa içeride soruyla uğraşırmış gibi gözükürken aslında Rüzgar’ın konuşmasını dinliyor.
“Evet benim yoksa memnun olmadın mı aradığıma?”
Rüzgar bu soruya nasıl karşılık vereceğini düşünürken, nezaket icabı “evet” diye veriyor cevabı.
“Bak Rüzgar bir iş görüşmem var İstanbul’da, birkaç gün kalacak yere ihtiyacım var, sen hala aynı yerdesin değil mi?”
“Evet ama...” Rüzgar’ın cümlesini bitirmesine izin vermiyor.
“Peki ben o zaman ayın ikisinde sendeyim, artık eski arkadaşını kırmazsın değil mi? Neyse kapatmam lazım bir arkadaşın telefonundan arıyorum da seni, görüşürüz cuma günü. Bay bay...”
Telefonu kapatıyor, Rüzgar bir süre elinde telefona bakıyor. Yıllar sonra, hem de hiç beklemediği, kırgın olduğu biri tarafından aranıyor. Odaya girdiğinde yüzündeki soluk ifadeyi, Doğa’nın ona yönelttiği soru dolu bakışlarda görüyor. Bakışları yanıtlamak zorundaymış gibi hissederken kendini ağzından çıkan kelimeleri düşünmüyor bile.
“Meltem... Eski bir arkadaş, bana uğrayacakmış ta...” duruyor “bugün ayın kaçı?”
“Otuz biri.”
“Salı değil mi bugün?”
“Evet!” Doğa Meltemin kim olduğunu biliyor aslında “evet” derken içindeki mutsuzluğu sergiliyor ortaya.
“Neyse ben şu kahveleri hazırlayayım.”
Dersin bu yarısı aslında anlatılmamışlar, dinlenilmemişler oyunu oynuyor. İkisinin de aklı başka yerlerde. Belki ikisi de bu geceki telefon yüzünden gergin. Saat on biri gösterdiğinde Doğa evden çıkıyor. Şimdi ikisi de akıllarında gelecek iki günün neler getireceği. Belki herkes için ayrı şeyler. Herkes kendi hikayesinin kahramanı aslında, ama hangi alt hikaye kimin yaşamını değiştirecek belli değil.
Rüzgar bu gece erken yatmak istiyor, alışverişe çıkmalı her ne kadar gelecek olan misafirini görüp görmemekte kararsız olsa da. Ama bu saatten sonra kaçması biraz zor olurdu. Meltem anlaşılan eski karakterinden hiç ödün vermemişti. Notlarını aldı. Karıştırmaya başladı. Boş bir sayfaya kendi el yazısı haricinde yatay olarak yazılmış yazıyı gördü:
“Rüzgarda bir Doğa olayıdır değil mi? Yani senin varolman için ben, benim düzenlenmem için sen gereklisin.”
Güldü. Bugün ne kadar çok şey geçmişti başından hem de nasıl tavır alacağını bilmeden. Sıradan gibi görünen nisan kendini hissettirmeye başlamıştı yavaş yavaş bir enjektördeki ilacın kaba ete yayılması gibi...
Bu akşam yazacak hiçbir şeyi yok. Arkasına baktığında, yazdığı bütün yazıların tekrara bağlanmış bir şarkı gibi çaldığını görüyor. Belki de on bininci kez aynı şarkı, on bininci kez aynı yazı. Yazı yazmayı bırakmalı, bir yaraya kül basar gibi acılarını ona gömüp. Aslında bu işten para kazanmaya hiç çalışmayıp şu anda onun ellerinden tutacak tek dostunu kendine küstürmemeliydi. İyi değildi belki ama onundu. Şimdi ise havada rasgele uçuşan, saçmalara tesadüfen çarpan bir ördek gibi yere düşüp can çekişen kelimelerini kurtarmak için elinden hiç bir şey gelmiyordu. Bu akşam yazmamalıydı. Diğer akşamlarda...
Yatağına yatıyor. Ama uyumak her ne kadar şu an en çok istediği şey olsa da düşünceler onun yakasını bırakmıyor. Sadece sokak lambalarının yansıttığı ışığın görüntüsü altında odasında, çalışma masasının sandalyesini pencerenin önüne çekerek, oturup sigarasını yakıyor. Gökyüzünde birkaç yıldız ansızın parlayarak gelecek günlerin güzelliği hakkında küçük mesajlar veriyor. Şu an ayın bulutlar tarafından tamamen kapanmasına ramak kala, sokak lambalarıyla ortaklaşa aydınlattığı yeryüzünde hafif rüzgar esmekte. Yerdeki toz toprak, kağıt parçaları, çöp parçalarıyla birlik olup küçük hortumcuklar oluşturup oyun oynarken, geçmişte kalan her şey tedirgin ediyor sanki onu.
Geçmişin, mısır tarlasının ortasındaki bir korkuluk gibi ortaya çıkması., iyice bronzlaşmış bacaklara çarpan tuzlu suyun verdiği hafif acı yavaş yavaş yüzüne vururken, asıl korkunun yaşanmış olandan değil de cevapsız kalan sorulardan kaynaklandığını hissetmişti. İçindeki sızı belki de başkalarına yüklediği problemlerin ürünüydü ve onlardan kurtulmak için hep başkalarına yüklemişti sorunları. Asıl korkusu şimdi ansızın gelen telefonla yüzüne vurulacak hatalarıyla yüzleşmesi olacaktı. Oysa kendini kandırmak için bunca sene uğraşmıştı. İçindeki sıkıntı burada sandalyenin üzerinde oturup, ağaçların çalkalanmasına bakarak çözülecek bir sorun değildi. Aslında “ortada bir sorun var mıydı?”, bu da tartışılacak başka bir konuydu. Oturduğu yerden kaktı, portmantodan montunu aldı, anahtarlarını ve cüzdanını kontrol etti, hepsi yerli yerindeydi, yavaşça kapıdan ve apartmandan çıktı.
Yüzüne ilk çarpan hızlanmakta olan lodosun getirdiği duman kokusuydu. İs sanki her tarafı kaplamış, bir sis bulutu gibi bütün sokağa çökmüştü. “Yine lastik yakmışlar.” diye düşündü. Oysa burnuna kokan ağır kömür kokusuydu. Küçük sokaktan yavaş adımlarla çıktı. Bir sigara daha çıkardı, buruşturup atılmak üzere bekleyen
paketin içinden. Bugünün ikinci paketi de, diğer arkadaşlarından ayrı, ana caddenin köşesinde rüzgardan belirsiz bir yere savrulmak üzere yere attı. Cebinden çakmağı çıkardı, rüzgara arkasını dönerek sigarasını yakmaya çalıştı, ama lodos sanki yön değiştirmiş bir şekilde ona “yakma” dercesine, korkuyla titreyerek yanan alevi söndürdü. İkinci denemesinde ise onun dediği oldu. Derin derin iki nefes çekti sigaradan, rüzgardan parıldamakta olan ateşine baktı, derin bir nefes daha çektikten sonra sigarayı her zamanki köşesine, sol elinin işaret parmağıyla orta parmağı arasına yerleştirdi. Ve hızlı adımlarla yürümeye davam etti.
Gecenin sonunda, yorgun olarak eve döndüğünde korktuğu tek şey eskiye dair, bir sandığa kilitlenmiş hayallerin tekrar geriye dönmesiydi. Ama bu kez kararlıydı, biliyordu ki düşünmek her zaman onu zora sokmuştu ve şimdi sadece yaşamak onu eski yaptığı hatalarından koruyabilirdi. Evet yaşayacaktı ve bu hayatı yaşayarak öğrenecekti.
O gece uzun zamandır hiç görmediği “rüya” denen şeyle tekrar tanışıyordu. Bazen üniversiteden arkadaşlarını görüyor, bazen de kendisini, şu “Fasulye” filmindeki ak sakallı dedeye benzeyen bir dedeyle baş başa görüyordu. Ama konuşmalar ya çok hızlı geçiyor, yada çok yavaş geçiyordu. Uyandığında önce hiç bir şey hatırlamadı, daha sonra bölük pörçük birçok rüya gördüğünü anımsadı, lakin rüyalar hakkında en ufak bir fikri bile yoktu.
Bir nisan sabahı, güneş gökyüzünde daha tam ortaya yerleşmeden açıyor gözlerini. Önce sıcak bir duş alıyor, ama suyun altındayken yarınki buluşmayı düşünmeden edemiyor. Umut etmek aslında insan doğası için, zedeleyici bir olgu. Umut edip daha sonra hayal kırıklığına uğramak. Neyse ki suyun akışının durmasıyla birlikte düşüncelerde duruyor, ve kalanlarda diğer pis suları izleyerek kanalizasyona doğru harekete geçiyordu. Evde yapmaktan hoşlandığı tek şey banyodan sonra bornozla evde dolaşmak. Mutfağa giriyor. Ketıla biraz su dolduruyor. Bir fincan alıyor ve içersine üç kaşık kahve koyuyor. Buzdolabının kapağını açıyor, buzdolabının ışığı soğukluğuyla birlikte yüzüne ve vücuduna doluyor birden, hafifçe titriyor. Saçları kısa olmasına rağmen henüz kurumamış. Yiyecek bir şeylere bakıyor, son dilim salam ve kaşar peyniri yerinden çıkartıyor, bugün yapması gereken bir şey daha ekleniyor listesine: Alış veriş…
Evden çıkıyor, bu hiç bir şey düşünmeme fikri onun gözüne çok güzel görünüyor ama sorunlarla karşılaştığında göstereceği tavrı kendiside merak ediyor. Merdivenlerden inmeye başlıyor, bu sırada beşinci kattan asansör aşağıya doğru inmeye başlıyor. adımlarını hızlandırıyor, ikinci katta asansör bekleyen Doğayla karşılaşıyor, kız onu önce görmemezlikten geliyor, ama Rüzgar’a cevap vermemekle ayıp edeceğini düşünüyor.
“Merhaba Doğa, n’aber nasılsın?”
“Sağ ol iyiyim Rüzgar...” duraksıyor bir fısıltı gibi ardından “a” sesi çıkıyor.
“Bu gün çok şık görünüyorsun.” Gülümsüyor bu sözleri söylerken.
Doğa birden şaşırıyor ama iltifatına cevap vermekte gecikmiyor, bu iltifat acaba ona yeşil ışığın yandığı mesajını vermek için miydi? Biraz daha beklemeliydi, şimdi bir boş boğazlık yaparsa belki her şeyi mahvedebilirdi.
“Teşekkür ederim.”
“Okula mı?”
“Evet.”
“Matematik sınavın bugündü değil mi?”
“Evet.” Doğa beklemekte olan asansörün kapısını açıyor.
“Sana başarılar. Ama bence merdivenleri kullanmalısın.”
“Peki, seni mi karacağım.” Kız asansörün kapısını kapatıyor ve onlar yarım kat indikten sonra asansörün ışığı sönüyor. Eski boyalı apartman kapısından çıkacakken, apartman panosundaki ilan gözüne çarpıyor.
“Binamızın iç ve dış cephesinin boyanması için...”
“Nihayet” diyor aklından. “Belki şu pis kokuya da bir çare bulurlar.”
Doğa dışarıda onu bekliyor. Rüzgar kapıdan çıkıyor gülümseyerek.
“Sonunda apartmanı boyamaya karar vermişler.”
“Evet, bence biraz geç kaldılar, asansörü de elden geçireceklermiş...” sağ eliyle kahverengi saçlarını geriye atıyor. “ama senin için asansöre pek gerek yok...”
Yürümeye başlıyorlar, yeni flört etmeye başlamış liseli sevgililer gibi ama bu düşünce sadece Doğa’nın aklından geçiyor, bence bu iyiye işaret.
“Evet ben nasılsa asansörü kullanmıyorum.”
“Bunun özel bir nedeni mi var?” Doğa soruyu sorarken gülümsüyor.
“Yok...” soruya doğru cevap vermesi gerektiğini düşünüyor birden “aslında var...” kafasını kaşıyor. “birkaç kez asansörde kalmıştım o zamandan bu zamana bir antipati oluştu bende ve binmiyorum.”
Doğa gülüyor. “Yani korkuyorsun.”
Kızıyor. “Hayır korkmuyorum.”


“Korkuyorsun, korkuyorsun” Doğa gülmesini hararetlendirirken, bir yandan da Rüzgarın tepkisini izliyor.
“Tamam biraz korkuyorum diyebilirim. Ama bu tamimiyle korkuyorum anlamına gelmez.”
“Bence korkunun azı çoğu olmaz.”
Rüzgar’da gülmeye başlıyor. “Of ne inatçı keçisin be tamam korkuyorum ve o yüzden asansöre binmiyorum, sende benim gibi delinin biriyle kalsaydın asansörde sende binmezdin...”
“Korkuyorsun yani...” Doğa inatla gülmesine ve sorularına devam ediyor.
Rüzgar hızlı adımlarla Doğa’nın önüne geçiyor. “Anlatamadım galiba, istersen şöyle yapayım.” Rüzgar sesini yükseltip bağırmaya başlıyor.” Evet asansöre binmekten korkuyorum var mı? Korkuyorum...”
Doğa etrafına bakınıyor utanmış bir şekilde etraftan geçen ve onlara bakan insanlara bakıp, gülmesine devam ediyor. Rüzgar yanına yaklaşıyor eğilerek göz kırpıyor.
“Oldu mu?”
Doğa gülerek cevap veriyor ona.
“A otobüs geliyor, sende binecek misin buna?”
“Hayır ben tam” parmağıyla otobüsün geldiği yönü gösteriyor. “zıt yöne gidiyorum.”
“Peki o zaman görüşürüz.”
“Görüşürüz, akşam bana haber vermeyi unutma sakın.”
Doğa “Neyi?” anlamında suratını buruşturuyor.
“Sınavın nasıl geçtiğini.”
“Tamam.”

Etiketler: , , ,

Perşembe, Kasım 23, 2006

Nisan (Bölüm Üç)

Evden telaşla çıkıyor, hızlı adımlarla merdiveni inip, binanın girişindeki posta kutularından üzerinde ismi olana bakıyor. İçinde iki adet uzun zarf var, kredi kartı ekstresi ve telefon faturası. Bakmadan cebine atıyor ikisini de. Ve aynı hızla kapıyı çarparak apartmandan çıkıyor. Hayır bu telaş değil, alışkanlık, evden çıkması, hızla yürümesi, yaptığı bütün şeyler kendine özgü alışkanlıklar.

Dönüyor, pekte memnun olmadığı o apartmanın kapısından içeriye girerken, sanki apartmanın bodrum katından gelen o tuhaf koku, burun deliklerine işkence edercesine, onu geri çevirmek için bahse girmişçesine inatla kokuyor şimdi. Rüzgar hızla ardında bırakmak istiyor soğuk demir kapıyı, kapı şiddetle duvara vurduktan sonra sanki etkiye, tepki kuralını fizik kitaplarından okumuş öğrenmişçesine kapanıyor aynı sertlikle. Ve şimdi şu kokudan kurtulmak... şu leş kokusundan... Rüzgar kukuyu biraz daha bastırıyor sanki, yo sanki dağıtıyor.
Burnunu tutarak basamakları çifter çifter atlayarak çıkıyor iki katı. Dört numaralı dairenin önünden geçerken kapı birden bire açılıyor. Kapının arkasındaki genç kız ona gülümsüyor.
“Ah, merhaba Rüzgar...” duraksıyor ama duraksaması sadece kendi zihninde yaptığı mülakatın süresi kadar, duraksamayı yutkunmasının ardına sakladığı için, bu duraksama dışarıya hiç yansımıyor. Gülümsemesine devam ediyor. “...abi! Ben de sana uğrayacaktım.”
“Merhaba Doğa hayırdır?” kızın gözlerinin içine bakıyor. Bu gerilimi arttırmak için yada bakışların üzerine bindirilmiş bir mesaj göndermek için değil, kızın dizlerinden bir buçuk karış yukarıdaki mini eteğinin ardından uzanan, buğday renkli, belki de şu ana kadar hiç el değmemiş bacaklarına bakmamak için.
“Matematik sınavım var yarın birkaç konuda da takılıyorum, acaba bu akşam müsaitsen beni çalıştırabilir misin diye soracaktım.”
“Bu kıyafetle gelirsen seve seve” diye geçiriyor aklından, sonra düşüncesinden utanıyor, oysa bütün insanlar kim olursa olsun, kime olursa olsun bu tarz düşüncelere sahiptir. Yüzünün kızarması için on beş saniyesi var –bu bilginin benimle ilgisi yok bunu bizzat ölçmüştü- on beş saniye içersinde burayı terk etmeli yoksa yanlış anlaşılabilirdi –kimin umurunda ki yanlış anlaşılmak?-.
“Tabi, akşam sekiz senin için uygun mu?”
“Uygun.”
“Tamam sekizde, benim çıkmam lazım bir telefon bekliyorum da.”
Yine kurallara yenik düşüyor. Kelimelerin nasıl dizildiğini, cümlenin anlamı olup olmadığını, ağzından nasıl çıktığını anlamayacak bir hızla cümlesini bitirip, merdivenleri tekrar çıkmaya başlıyor, sanki ilk yarım katta ses telleri hala titriyordu. Ama renk vermemenin gururuyla böbürleniyor.

İnsanı en çok mutlu eden şeyde sevdiğiyle birlikte her hangi bir yerde, şartlar ne olursa olsun birlikte olmaktır. Bir dağda, denize karşı, yolda, yağmur altında, yangından kaçarken, selde, savaşta, salgında, belki birlikte ölmekte, belki de cehennemde. Belki de o yüzden Tanrı, “Kıyamet Günü insanlar birbirlerini tanımayacaklar der”, azabı dindirmemek için.

Karanlık çöküyor. Hayalle gerçek arasında boşa harcanmış onca zamanın muhasebesi başlıyor,
toplanmış sıraya konulmuş faturalar gibi. Gün ve gün, saatti saatine. Sadece vahlanmanın şahlandığı şu dakikalarda...

Hikaye hep burada başlar ve nedense hep burada biter...

"Soya soslu çocukluk başlar, yeni tatlar eklenmek için baharatlar karıştırılır arasına, değişen hep zaman değildir oysa, ama nedense lanetlenen hep o olur. Her şeyin karışımıdır hayat; korkulu çocuklukların, heyecanlı gençliklerin, mutluluğun ucunu gösterdiği orta yaşlılığın ve ölümün... Şimdi o soya soslu çocukluklar, noelin soğuk mutluluğuna bırakırken kendini, gün geçtikçe tadını iyileştirmek için içine attığımız baharatlar, “yaşanmışlık” halini alırken, kelimenin “den” haline çoktan geçilmiştir. Ve yaşan”mış”lık kalır. Oysa zaman aynıdır. Haziran aynı haziran, cuma aynı cuma... Kendini her şeye anlam yüklemek zorunda sanan insan, sonra bahane bulur onlara... kendini savunmak ne acizane bir dürtü."

Kapının zili çalıyor. Önce kolundaki saate bakıyor, oysa saat kullanmayalı tam sekiz sene olmuş, masanın üzerinde ki cep telefonuna bakıyor. Saat sekiz. “Kim acaba?” diyor, kapının önünde duran şahısa sinirlenerek, “Tam da yazının ortasında”. El yazısına şöyle bir göz atıyor. Zil tekrar çalıyor.
“Zaten bunlarda bir boka benzemiyor.”
Kapıya yürüyor, hayalet gibi koridorda iki yanından süzülen hava akımın arasından, yavaşça kapıyı açıyor.


Özetle söylenmesi gereken tek şey okuldan döndükten sonra, geçen, salı gününün pekte öyle umut verici, tatminkar olmaması. Bu kişisel bir şey değil belki de. Bir dönem bütün insanların yaşadığı o mutsuzluk ve umutsuzluğa bulaşmış tatlı sevinç, onu, belki bu odaya kapatan, belki de havanın bozukluğuna aldırmadan sokaklara atan. Konu ne olursa olsun, hayat nasıl geçerse geçsin, insan kim olursa olsun; korunma, arınma, salınma duyguları hep aynı. Yalnız başına saatlerce yürümesi; soğuğa aldırmadan, yağmurun altında sırılsıklam olup sanki hiç görmediği yerlere umutla bakması… İnsanlar bazı şeyleri hep aynı yaşıyorlar…
Odanın içersinde dolanıyor. Biliyor ki yapması gereken şeyi şu an yapmalı, ertelemek kaçmakla alakalı, oysa insan doğası hiçbir zaman duygulardan kaçmayı kabullenemez ve insan doğası kendini kandırmayı çok iyi bilir. “Ama bu sefer öyle olmayacak. Gerekirse göğse siper edilecek sevdanın yumruları ve vakit daha fazla geç olmadan, sorunlara sorun eklenmeden dökülecek kanı bu sıkıntının.” Sıralı ve toplanabildiği kadarıyla bunlardı aklından geçenler. Sonra kendine güldü aslında kendine emir verme edasıyla geçirmiş olmasaydı aklından düşünceleri, bir sonraki limanda yetişme edasıyla koşturacaktı ardından. Böylesi daha iyiydi ve bitecekti, bu illetten kurtulacaktı.
Odadan hızlı adımlarla çıktı. Kapı ardından hafifçe kapandı, oysa onun bu heyecanı üzerine sert bir kapanış, duyguya tam bir sesleniş olacaktı. Mutfaktaki annesine seslendi:
“Anne ben Rüzgar’a çıkıyorum.”
Kadın elinin hamuruyla kapıdan göründü. “Ne oldu kızım ne yapacaksın Rüzgar’da? Hem o senden kaç yaş büyük niye Rüzgar diyorsun ona?”
“Aman anne, sende, eskide kaldı o abi, amca… şimdiki nesil kendini genç göstermek istiyor, o da
memnun bu durumdan...” Terliklerini ayağına geçirip kapıyı aralıyor.
“Tamam ben ne bileyim, niye gidiyorsun sen?”
“Matematik sınavına çalıştır mı diye soracağım?” Birden bire bu cümlenin ne anlama geldiğini
anlayamıyor.
“Tamam, selam söyle.”
Kendini dışarıya atıyor, merdivenin korkuluklarına tutunup yukarıya doğru bakarken, arağacına yürüyen bir idam mahkumu gibi yutkunup, dinç adımlarla “tükürdüğümü yalamam” dercesine derin bir nefes alıyor.
Gözlerinin önünde uzanan iki katlık merdiven boşluğu ona o kadar uzak görünüyor ki, boğazı kürekle geçmek, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nü ağırlıklarla koşmak, şimdi daha da kolay gözüküyor onun gözünde. Ama ciğerlerindeki hava ona, verilmiş bir sözün vicdan azabı gibi baskı yapıyor. Gitmeli! Sonu her ne olursa olsun gitmeli! Ürkek bir adım atıyor. Terliğin yere çarptığında çıkardığı ses ne kadar cılızsa içindeki güvende o kadar ince bağlarla kopmamaya çalışıyor. Yol bir yıldırım gibi hızla önünde büyürken, yağmurda bekleyen insanlar gibi sırılsıklam oluyor bütün vücudu. Yüzünü düşünmek bile istemiyor. Bazı şeyler insanın hayatını ne kadar da zorlaştırıyor. İkinci adımını attığında dili kuruyor. Kalbi hızla atarmış gibi yaparken, aslında durduğunun belirtilerini gösteriyor ona, vücut ısısı birden düşüyor. Çamaşırına bulaşmış ter birden bire onu hayata döndürmek için donan bedenine masaj yapıyor. Vücut ısısı yerine gelmekte. Belki de aklını boşaltıp, sadece karşısına çıktığında ona iki kelimeyi söyleyip, ilk tepkiyi aldıktan sonra yine başka şeylere dönmek... evet tek kurtuluş bu, yapması gereken bu. Sonunda ölümde yok. “Keşke ölüm olsaydı.” diyor sonra. Merdivenleri yarılıyor.
Kapının önünde zile basmak için duraksıyor. Aslında zili çalmak birisinin onu kapıda öylece manasızca bekler görmesinden daha kötü. Peki ya bu halde ya Rüzgar açarsa kapıyı? İşte bu ölmekten daha kötü. Titreyerek zile basıyor. Zile sadece yarım saniye dokunmuş olmasına rağmen zil on beş saniye aralıksız çalıyor. “Ne uzun çaldı.” diye geçiriyor aklından. Ama tekrar basıyor zile ondan sonra, zil tekrar on baş saniye daha çalıyor, yüzünde bir gülümseme beliriyor. Sanki yaşam normal haline dönüyor birden bire. Kalbi normal seyrinde atıyor, vücut ısısı dengeleniyor. Aklına getirdiği saçma sapan düşünceler onu terk ediyor. Zile birkaç
kez daha basıyor rahatlamanın verdiği duyguyla. Mutlulukla zilin çalıp sonunun gelmesini bekliyor. Yüzündeki gülümseme nadir rastlanılır cinsten. Yavaşça merdivenleri inmeye başlıyor ve şimdi kısalan merdiven hiçte onu az önceki kadar sıkmıyor. Ama inerken de şanssızlığına sitem diyor.
“Bendeki şansa bak, ne güzel gidip söyleyecektim, o da evden çıkacak zamanı buldu bugün. Lanet olsun!”
Usulca mutlu ve sitem kar bir şekilde evin kapısını açıyor ve eve giriyor.
“Doğa sen mi geldin?”
“Evet benim anne.”
“Ne oldu? Sordun mu?”
“Hayır anne evde yoktu.”
Odasına geçiyor, genç kızlığının geçmekte olduğu, hayallerini umutlarını inşa edip tek tek yıktığı odasına, yeni hayaller kurup, yeni umutları yıkmaya. Hayır bu kez yıkım yok.

Odanın kapısı çalınıyor tamda hayallerin ortasına demir atmış gemi harekete geçip bütün mutlulukları toplamaya başlayacakken. Kapıyı açan tombulca kadın kafasını uzatarak kıza sesleniyor.
“Kızım bak Rüzgar geliyor istersen kapıdan geçerken sor bilirsin o asansörü pek kullanmaz.”
Kendinde mi? Bilmiyor, bütün hayaller şimdi yerini yarım kalmış bir heyecana bırakıyor. Kimden ve nereden geldiği belirli olmayan bir heyecana... yine dudakları kuruyor tükürüğü boğazına yapışıyor. Kalbi yine duracakmışçasına çarpmaya başlıyor ve yine o soğuk ter boşalmaya başlıyor sırtından. “Vazgeçtim” demeyi düşünüyor annesine, ama bir saat önceki hevesine zıt düşeceği için bu kelimeyi kullanmıyor.

“Tamam anne.” Merdivenlerden çıkıp ikinci kata gelmeye yirmi beş saniyesi var, yataktan kalkıyor, kızlara özgü hareketlerle hızlıca eliyle orasını-burasını düzeltiyor, kapıya doğru geliyor. Derin derin nefes almaya başlıyor içinden yavaş yavaş sayarken. Kapının önünde ayak seslerini duyuluyor ve kapıyı açıyor.
Önünde yine tüm çekiciliğiyle karşısında duruyor.
“Ah, merhaba Rüzgar...” duraksıyor. Sonuna gelecek o sıfatı hiç kullanmak istemiyor ama yinede karşıdan gelecek tepkinin ne olacağını düşünemiyor. “Sen bir yandan ilan-ı aşk yapmayı düşünürken bir yandan da, tepkiyi düşünüyorsun...” diye geçiriyorsun aklından “asıl kokman gereken bu.”.
“...abi. Ben de sana uğrayacaktım” diye ekliyor ardından çekinerek birden bire.
“Merhaba Doğa hayırdır?”
“Matematik sınavım yarın, birkaç konuda da takılıyorum, acaba bu akşam müsaitsen beni çalıştırabilir misin diye soracaktım.”
...

Etiketler: , , ,

Perşembe, Kasım 09, 2006

Nisan (Bölüm İki)

Odanın içersinde ağır bir koku, hapis olmuş durumda. O bile odanın bunaltıcı havasından sıkılmış biran önce odayı terk etmek için, şu yatakta uzanan insanın uyanmasını bekliyor. Başkalarına muhtaç olmak ne kadar acı. Ufak hava akımları oluşturuyor, burnunun ucunda dolanıyor, velhasıl şu insan parçasının uykusunu bir türlü bölemiyordu. Sonra vazgeçmişliğe yenik düşüp odadaki bütün eşyaların içini dolaşmaya başlıyor; çalışma masası, dolap, yatak, telefon... içine girebildiği her şeyin, hatta hayata geri dönmeyi düşünen, kırıştırılıp atılmış kağıtların bile...
Telefonun içinde biraz daha fazla oyalanıyor, bu insan yapısı teknoloji harikası aleti biraz daha iyi
anlayabilmek, keşfedebilmek için. “Graham Bell” diyordu ataları bu aletin yaratıcısı için ve aynı odada senelerce yaşamışlardı. Telefonun yeşil renkli plaketinin üzerine tutturulmuş siyah küçük bir diyaframdan alçalıp yükselen bir ses çıkıyor birden bire, ses duruyor daha sonra tekrar başlıyordu.
Sarsıldığını hissetti, şu insan uyanıp ahize dedikleri telefonun parçasını kaldırmış olmalıydı. Nitekim az sonra duyulan ses teorisini doğruladı.
“Efendim...” Şimdi özgürlüğe uçmanın tam sırasıydı, küçük bir çocuğun elinden kaçan balon gibi yada sevgililerin elinden azat edilen balonlar gibi. Belki yıllar sonra anlatılacak bir özgürlük hikayesinin baş kahramanı olacaktı.
Kendini dışarıya bırakıyor. Yatağa yan yatmış insan onu hemen fark ediyor ve yüzünü ekşitiyor. Yerinden yavaşça doğrularak pencere doğru yürüyor.

“Alo, olum sen misin, uyuyor muydun yoksa?” Elli yaşlarında heyecanlı bir ses yanıt veriyor ona. “Efendim” kelimesi soru olarak mı kullanılmıştı acaba? Uykuyla uyanıklık arasında bir an bunu düşünüyor.
“Evet benim anne, uyuyordum, gece biraz fazla çalıştım.” Yataktan kalkıyor, burnunun ucunda dolanan kokuyu alınca yüzünü buruşturuyor ve pencereye doğru yürüyor. Pencerenin açılmasıyla birlikte soğuk rüzgar odanın içine dolarken, vaktinin dolduğunu anlayan o koku yavaşça terk ediyor odayı.
“N’ oldu oğlum bir iş bulabildin mi?”
“Yok anne henüz bulamadım, yine şu şanssızlık döngüsüne girdim. Ne iş var, ne adam gibi yazabiliyorum yine...” Pencereden içeriye akın eden rüzgar tüylerini diken diken ediyor. İçinin ürperdiğini hissediyor.
“Öyle konuşma oğlum Allah’tan ümit kesilmez, nasıl sen iyi misin, paran var mı?”
“Biraz birikmişim var işte anne, tazminattan kalan...” Odanın içersinde dolanmaya başlıyor bu üşümeden kaynaklanan ısınma hareketlerinden çok alışkanlığın bir eseri.
“Bak oğlum istersen gönderelim sana, ben bilirim oraları, oturduğun yerden dünya kadar para harcarsın oralarda.”
“Ya anne siz zorda kalmayın...” Odada dolanmaya devam ediyor. Ama ürperti hala ayaklarının arasında dolaşmaya devam ediyor. Odanın ısı üç derece düşmüş durumda. İnsan hayatında bir derece bile ne kadar önemli...
“Oğlum söylediğin şeye bak biz iki emekli bu küçük yerde ne harcayacağız ki, mezarda da bir işe
yaramıyor bu menet. Ben senin hesabına yatırırım bugün.”
“Tamam anne sağ ol, babam nerede, o nasıl?”
“İyi, iyi domuz gibi...”
“Ne o yine kavga mı ettiniz yoksa?”
“Yok ne kavgası sabahın köründe kalkmış balığa gitmiş yine, sonra akşam eve gelince başlıyor oram ağrıyor buram ağrıyor diye, bir kez evinde oturmadı emekli olalı.”
“Anne bırak adamı ya sıkılıyordur ne yapsın alıştı çalışmaya, şimdi sıkılıyordur...”
“Ne demek oğlum sanki ben çalışmadım, ben neden sıkılmıyorum?”
“Ya anne sen başka babam başka, bilmez misin onun huyunu sanki... Boş ver aklına geleni yapsın...”
“Aman bıraktım zaten kendi haline, ama sonra akşam gelip benim kafamı şişiriyor ya...”
“O anne sende en azından senin kafanı şişirecek birileri var başında baksana biz burada sefilleri oynuyoruz...”
“Dedim oğlum sana Safüre Teyzenin...”
“Anne başlama yine...”
“Tamam tamam!... sanki yalnızlıktan ben...”
“Kapatalım istersen anne şu konuyu...”
“...”
“Babama selam söylersin tamam mı?
“Ah dur dur baban gece bir şeyler geveleyip duruyordu, Metin Amcanın yanına mı ne gidecekmişsin bir iş mi ne varmış sana göre, güya gece seni o arayacaktı, sabah kakmış gitmiş, bunadı iyice...”
“Tamam neyse ben ararım bu gün Metin Amcayı, yok ben zaten geçeceğim o tarafa uğrarım yanına.”
“Tamam oğlum hayırlısı artık ama gitmemezlik etme sakın.”
“Ya anne bak bu konularda ne düşündüğümü biliyorsun, şimdi bir şeyler söyle...”
“Boş ver sen “hı, hı” de geç.”
“Tamam anne tamam. Bir şey diyor musun? Görüşürüz daha sonra babama da selam söyle, şu tuttuğu balıklardan bana da göndersin biraz.”
Hafif bir kahkaha atıyor: “Bak hiç güleceğim yoktu balık mı tutuyormuş da, hep eve eli boş geliyor, sorarsan beş kiloluk sazan yakalıyormuş da, bazen orada çoluk çocuğa dağıtıyormuş, bazen de yüreği elvermeyip salıyormuş geriye, daha bir tane bile yiyemedik. Yalanında böylesi...”
“Aman bırak anne adamı. Hadi ikinizi de öpüyorum hoşça kal.”
“Rüzgar,” otoriter sesini koyuyor kadın. “bak oğlum nisan geldi havalar ısındı diye öyle ince şeyler giyip çıkma tamam mı sokaklara, üşütürsün alimallah.”
“Tamam anne tamam... hoşça kal.”
“Tamam... tamam ama unutma bak...”
“Hoşça kal anne.”
Telefonu kapatıyor. Tekrar pencerenin önüne gelip, odanın bir bölümünü işgal eden çocuk çığlıklarının kaynağına bakıyor. Pencereyi kapıyor. Ses birden kendisini sokağa hapsediyor; çocuk sesleri, motor sesleri ve esen rüzgarla birlikte. Ve sonra azalarak tekrar yankılanmaya başlıyor odanın içersinde, pencereyi üstten açarak...

Etiketler: , , ,

Perşembe, Kasım 02, 2006

Nisan (Bölüm Bir)

NİSAN
"her mevsim aynı başlar kendini bilerek "

Evden telaşla çıkıyor. Hızlı adımlarla merdiveni inip, eski, köhne binanın kazınmış boyaları ardından paslanmış metal iskeletini gösteren kapının acınası haline aldırmadan kapıyı ardından sertçe vuruyor. “Güne kendinden emin başlamak, günü geçişini kolaylaştırmaktır.” diye hatırlatıyor kendine ama daha kendine düştüğü notun ilk saniyesinde, evinin kapısını kilitleyip kilitlemediğini hatırlayamıyor. Otobüs durağa yaklaşmakta. Eğer kapıyı kontrol etmeye gider ve bu otobüsü kaçırırsa bir sonraki otobüs otuz beş dakika sonra, eğer diğer hatta yetişir ve ona binerse bu da işe on beş dakika gecikeceğine işaret. Hızlıca aklından geçiriyor olasılıkları. Elini kaldırıyor – bu bir refleks hareketi miydi?-, ve otobüste onun acelesinin farkına varmış gibi birden durup daha ilk basamakta, adımını atar atmaz harekete geçiyor. Kendine güzel bir koltuk seçtikten sonra evin kapısını düşünmeden edemiyor. “Ya kapıyı kapatmadıysam... ya eve hırsız girerse. Bak işte annem olsaydı yanımda aklım arkada kalmazdı. Of.. peki anahtarı aldım mı ben?”
Çantasını açıyor. Gözlerindeki derin bakışlarla gözlerde, yunus balığına tutturulmuş anahtarı aramaya başlıyor.
“Lanet olsun! Yok. Bir bu eksikti zaten!.. ha!.. yunus balığıymış neymiş şans getirirmiş, hadi canım sende insan salak olunca... çok güzel ya çok güzel... bir de şimdi çilingir bul gecenin bir yarısı. Of izin alıp erken çıkmam lazım bu gün işten. Tabii akşam evi yerinde bulabilirsek. Hay benim salak kafam ya. İlle kıçımdan birileri toplayacak beni. Olacak iş değil ya...”
Otobüs hızla sarsılmaya devam ediyor. Köprüden geçerken Boğaz manzarası onu düşüncelerinden sıyırırken, sanki aklına yeni bir şeyler sokuyor.
“Şöyle düşünsek: Yani ben zaten bu evden ve eşyalardan kurtulmak istiyordum hem belki hırsız girerse benim için de bahane olur. Of aptallaşma kızım; hırsız senin neyini çalacak ki? Fi tarihinden kalma içi saman dolu koltuk takımını mı, keçi tüyü yatağınla yastığını mı? Adam kendi başına dert almaz her halde, o senin kadar aptal değildir ya. Gitse gitse çamaşır makinesi, televizyon, buzdolabı gider. Bak buzdolabına da acımam, o donmakla meşguldür şimdi ama televizyon ve çamaşır makinesi... of ya of ya...”

Elindeki destenin son kağıdını da buruşturarak masanın altındaki diğer yarım kalmış yazıların, tekrar dönüştürülebilme ihtimalini düşünen kağıtların yanına atıyor. Sürekli yeni sayfa açmalı yeni hikayeler için. Şu son satırdaki “of, of ya”lar aslında kendisi içindi. Çalışma masasından kalkıyor, gecenin bir yarısı masa lambasından yansıyan gölgesiyle birlikte odanın içersinde volta atmaya başlıyor. “Kelime seçmeliyim, lanet olsun şu masaya oturduğumda neden bütün kelimeler terk ediyor beni. Oysa bir yazarı en son terk etmesi gereken şeyler “kelimeler” değil midir? “Kelimeler” ben aslında sizin geminizim neden hayat bulmak için beni kullanmıyorsunuz? Neden hep uzaklardasınız? Of...”
Duruyor. Elindeki kalemi sol işaret parmağına vururken sokak lambasının ışığı dikkatini çekiyor birden.
“Sen ne zamandan beri yanıyorsun? Ah, etrafımdan bile haberim yok! Bir yazar nasıl hayattan bi haber yazabilir ki? Yada onun yazdıklarını kim okuyabilir? Sanırım ben yazar olmayı seçmekle yanlış bir iş yaptım. Keşke şimdi eski işime geri dönebilseydim. İki üç dergide yazılarım yayınlanıp elime iki kuruş geçti diye kendimi yazar zannetmeye başladım. Nesin sen be? Bir ucube! Bu zamana kadar hangi işin doğru gitti senin... yo yo gitti değil. Hangi işi doğru yaptın? HİÇ! Hem de kocaman bir HİÇ! Hem de senin gibi.”
Masanın üzerinden boynu bükük bir şekilde ona bakan sigara paketine takılıyor gözleri. Hayata bir kez daha yenilmişliğin ardından aranan tatminin, baş rol oyuncusu bu. Siyah beyaz filmlerin, iyi huylu çocuğu, bıçkın delikanlısı, dert babası, şefkatli annesi; ezilmişle ezilmiş, yenilmişle yenilmiş, her acının ortağı; bir Ayhan Işık, bir Sadri Alışık, bir Adile Naşit, bir Filiz Akın o. Ve şimdi hayata karşı en büyük savaşında, her nefeste bütün hayal kahramanları onunla birlikte. İçine dolan güven bir duman gibi tatmin ediyor onu. Sigara paketinden bir dal sigara çıkarıyor, bu sağdık dostunun barınağını bir yabancıymış gibi savurup atıyor. Masanın üzerinden içinde sadece iki tane çöp bulunan kibrit kutusunu alıyor. İçlerinden en irisini seçiyor. Sigarayı dudakları arasına usulca yerleştirdikten sonra kibriti çakıyor. Bundan sonrası kişilerin üzerine yayılmış monoton hareketlere dönüşüyor: Yanan kibrit odanın bir bölümünü daha da ışıkla buluşturuyor. Tütün yanarken derin bir nefes çekiyor ciğerlerine. Ve tam bir saniye sonra nikotin bütün dertlerin üzerine tazyikli su sıkıp onları bir sonraki protestoya, isyana kadar erteliyor. Elini savuruyor; aleviyle aşk yaşayan kibrit çöpünün, ölümsüz gibi görünen ama az sonra bitecek olan aşkını söndürmek için. Kibrit çöpü eriyip, kül olurken, kızıl alev sürekli besliyor kendini. Aşkta öyle değil midir? Kahramanlarından biri tükenene kadar?... Birkaç saniye, sanki beyni oyun oynuyor ona; arkasında kalmış elinin üç parmağı, acıyla üçüncü şahsı oynuyor çöp ve alev arasında. En iyi üç dost... Aşk en çokta dostları yıpratır, sanki bütün suç onlarınmış gibi... Elini hızla kaldırıyor, görüş alanın içersine tam da gözbebeklerinin bakış doğrultusuna. Alev bir an sarsılıyor ama çabuk toparlıyor kendini. İşte şimdi dostlardaki acı daha da perçinleniyor. Tek duyuyla hissetmek, her zaman için kar insanın yanına. Ve üçüncü şahıs, ve dostlar, aynı kefeye konmaları ne acı...
Ciğerindeki bütün dumanı şiddetle üflüyor aleve. Alev fırtınaya yakalanmış bir gemi gibi önce sağa, sonra sola yalpalıyor; bir çocuğun iki tekerli bisikleti sürmeyi öğrenmeye çalışmasından farksız; küçülüyor, büyümeye çalışıyor ve yok ediyor kendini.
“Sigara” diye bir kelime geçiyor aklından, elindeki üçte biri sağlam kalmış kibrit çöpüne bakarken. Parmakları uçlarındaki acı hala flört ediyor onunla. Sigara, az önce dudakları arasında onunla Fransız öpücüğüne yenik düşmüş bir şekilde nefes ve tükürüklerini birbirlerine salgılarken, birden ortadan nasıl kaybolmuştu. Gecenin ilerleyen saatti olmasından dolayı beynin en çok çalışan sol kısmı kendine böyle küçük oyunlar mu oynuyordu yoksa? Gözlerini sıkıca yumdu, başının üzerinde çizgi filmlere özgü kuşların döndüğünü hissetti birden, evet beyni yorgunlukla bir olmuş şu an ona oyun oynamaktaydı. Gözlerini açtı, nerden geldiği belli olmayan bir refleks hareketiyle sol eline baktı. İşte bütün hayal kahramanı, büyük kurtarıcısı, sağdık dostu, tek sevgilisi, işaret parmağıyla orta parmağı arasında sıkışmış ona kırmızı gülümsemesini atarken, göz yaşartan dumanıyla kendisine olan bağlılığıyla büyülüyordu onu. O da dumanın yaktığı gözleriyle, iki küçük göz yaşıyla cevap verdi ona:
“Peki sen, oraya nasıl gitmiştin? Aklımın hangi köşesi oyun oynuyordu bana bu sefer.” Sol avucunun içindeki kibriti kullanılıp atılmışlar kervanına, sigara paketinin yanına fırlattı. “İşte gerçek dostlar ihmal edilmeyi göze alanlardır” diye bir düşünce geçti aklından. Ama kelimeler, sözler, cümleler öyle yoğun bir şekilde dolanıyordu ki aklında, bunların belli bir hikayenin yada bir konuşmanın başı olmaya hiç bir niyeti yoktu. Şu an onun hayatla tek bağlantısı, is tutmuş ve hala yanmakta olan parmaklarıydı. Ciğerlerinin isyanını bastırmak için derin bir nefes çekti içine. Bu devletin memurlarına her eylemden sonra yaptığı yüzde onluk zamdan farksız sus payından başka bir şey değildi. Hala acıyla kıvranmakta olan uzvunun uzuvlarına baktı, üzerlerine bulaşmış olan karartıyı dilinle ıslatarak sildi. Parmaklarındaki acı onu biran için hayatın acılarına bıraktı ve kısa bir süre sonra tekrar geri döndü.
Bir süredir pencereden dışarıyı; parktaki ağaçların rüzgarın melodisi eşliğindeki rakslarını izliyordu. Şimdi keder içinde çırpınan bir insana, bu durum için yapılacak en iyi tabir; ağaçların yürümeyi isteyip yürüyememelerinin verdiği ızdırabı izliyor demek olurdu. Onların acılarını kendine kaplıyor… Karşı kaldırımda bir kedinin kendi cüssesinden nerdeyse yirmi beş kat daha küçük olan bir fareyi kovalamasını izliyordu. Büyük olan her zaman küçük olanı yiyecektir. Ve “HAYAT” diyor, “o hepimizden büyük...”
Sigarasını üzerinde Amasra’nın küçük bir manzarasının olduğu küllüğe söndürüyor. Amasra kalesinin tam üstüne, kalenin zindanının tam üstüne. Ve uyumaya çalışmak için yatağına yatıyor.
Evet “uyumaya çalışmak” kelimelerin bir araya getirdiği cümlenin tam anlamıyla bu. “Uyumaya çalışmak”, “varolmaya çalışmak”, “yaşamaya çalışmak”, “çalışmak”... yatağında dönüp duruyor. Şimdi ise uyumaya çalışmanın verdiği ızdırapla; aklını boşalttı, koyun saydı, tütsü yaktı... ama ızdırap uyku ilacı yardımıyla onu bıraktı. Şehrin gürültüsü odaya dolmaya başlayalı tam altı saat olacaktı, eğer çift camlı pimapen pencerelerinden birisi açık olsa yada o eski ahşap pencerelerden kurtulamamış olsaydı. Ama oda güneşi ağırlamaya başlayalı altı saat olmuştu. Isınmıştı, kaloriferlerde yedi saattir yanıyordu. Hayat erken başlamıştı aslında herkes için.
Mart kapıdan baktırmışlığıyla geride kalıyor ve birkaç gün sonra bir sene için, arada sırada hatırlanmak üzere terk edecekti insanları. Nisanla flört ederek, bir birlerinden etkilenecekleri belliydi her seferinde olduğu gibi bu seferde. Ama her ay kendine benzer; her mevsimin, her gezegenin, her insanın kendine benzediği gibi...

Odanın içersinde...

Etiketler: , , ,

"Nisan" Hakkında...

"Nisan" 2002 sonlarında başlayıp 2003 yılının ortalarında bitirdiğim ilk romanım. Uzun zamandır bir köşelerde duruyordu. Geçen gün sitemi yenilerken gözüme ilişti ve buradan haftalık olarak bölüm bölüm yanyınlayayım dedim sanırım iyide yaptım :)
İyi okumalar...

Etiketler: , , ,