Cuma, Eylül 05, 2008

t1-2 (Taslak)

Kadın ellerini uzatıyordu, yalvarırcasına. Ama ne düşündüğünü ne hissettiğini bilmiyorum. Tek duyduğum şey kurtar beniydi. Gözlerimin içine acıyla bakıyor, göz bebekleri ani bir ilkilmeyle büyüyor ve ardından yavaşça küçülüyordu. Otobüs sert bir fren yaptı. İster istemez yalvaran ruhu bedene tekrar dönmek zorunda kaldı. Gözlerini açtı, başını sağa çevirerek, otobüsün önüne doğru baktı. Kalabalıktan pek birşey göredüğünü düşünmüyorum. Ön taraftan soförün homurdanma sesi geldi. Başını önüne doğru çevirdiğinde kalabalığının arasından bir an göz göze geldik. Herşey sanki çok yavaş gelişiyormuş gibiydi. Gözlerini ilk kaçıran ben oldum. Kadın oturduğu yerde biraz toparlandı. Gömleğinin kayalarını biraz yukarıya çekiştirerek topladı. Bu yaklaşık on dakikadır onu yukarıdan süzen adamın hiç işine gelmemişti. Saçlarını geriye attı ve saatine baktı.

Hava kararmaya başlamıştı. Aynı durakta indik, inmek zorundaydık. Ellerimi cebime soktum. Bir sağa bir sola baktım, nereye gideceğimden habersizmişçesine. Kadın yaklaşık on merte yürüdükten sonra ışıklarda durdu. Yeşil ışığın yanmasına on saniye vardı. Etrafa bakınmayı sürdürdüm. Yeşil yandığında kadın koşar adımlarla karşıya geçmişti. Onun geçtiğini gördükten sonra ben de koşarak karşıya geçtim. Ardından dar bir sokağa girdik. Eski yapılardan oluşan sessiz bir sokak...

Bir önceki cesetle aynı özlelikleri taşımakta. Kadın, 39 yaşında, 1,69 boyunda, boyalı sarı saçlı. Boynu kesisilerek öldürülmüş. Diğer cesetten farklı oalrak göbeğinin altında deirn bir kesik yok. Ancak aynı özleliklerde bir kesik sağ bacağında kalçasının bir karışkadar altında mevcut. Muhtemelen diğer cesette olduğu gibi, açılan bu kesikten, maktule tecavüz edilmiş.

"Ne içmek istersin?"
"Soda."
"Sade mi?"
"Evet."
"İki YTL."

Herkes burada bütün kokuşmuş insanlar. Her biri özgürlüklerini tattıklarını sanarken, büyük bir zindanda kapalı kaldıklarını bilmiyorlar. Acınası yaratıklar, zavallılar.

"Buraya sıksık gelir misin?"
"Bazen." Yanımda oturan kadının sorduğu soruydu bu. Orta yaşlarda, muhtemelen kırk iki, kırk üç. Bu yaştaki kadınları seviyorum. Ne istedikleirnin bilincinde olurlar ve insanı uğraştırmazlar.
"Ben de öyle tahmin etmiştim, ben sıksık gelirim seni pek görmedim buralarda."

Etiketler: ,

Çarşamba, Eylül 03, 2008

t1-1 (Taslak)

Kimi zaman hayatımda büyük boşlukların olduğunu hissediyorum. Boşlukları her hatırlama girişmimde karşılaştığım ise beynimi ortadan ikiye bölen bir sancı. Gözlerimi açamıyorum, kapalı haldeyken bile ışık gözlerimi parçalıyormuşçasına bir acı veriyor bana. Siyah-beyaz şekiller görüyorum göz bebeklerimin önünde gezinen. Bazen her şey karıncalanmaya başlıyor. Bir parazit silsilesi bütün beynimde dolanmaya başlıyor. Acı kendini tarifsiz bir hafifliğe bırakıyor. En çok bu anı seviyorum. Bulutlar üzerindeyim. Ellerim iki yana açık ve çoğu kez sebebini bilmediğim bir kırmızılıkta. Yavaş, yavaş yükseliyorum, beni bekleyen huzura...

Saat dördü üç geçiyordu. Ben kanlı gözlerimle aynanın karşısında durmuş, bulanmaya başlayan vücudumu incelemeye koyuldum. Gözlerimden süzülen bir kaç damla, çenemden sıyrılarak göbeğimin üzerine düştü. Ardımda kapısı açık dondurucudan savrulan soğuk havanın, aynadan yansıyan serinliği ile göz yaşlarımın göbeğim üzerindeki hareketini dahada hissedebiliyordum.

Evet ben, bütün insanlığın katili... Sizler gökyüzünün sebepsiz derinliğinde keninize ait umutlar inşa etmeye çalışırken, içinde bulunduğunuz hayatın sadece bir yanılsamadan ibaret olduğunu bilmiyorsunuz. Hepiniz, arşa yükselmenin kendinizi yücelteceği hissindesiniz. Bu güzdendir ki hava yolları günde milyonlarca dolar kazanıyor. Uçmak sadece ruhun istediği birşeydir. Beden ise oluşturulduğu şeye bağlı kalmak ister, toprağa. Her ne kadar dünya ruhunu dışarıda serbest bırakmış olsa da, insanınki bedene kilitlenmiştir. Oysa ruh özgürdür özgür olmak ister.

Evet ben, sizin görmediklerinizi görüyorum, ruhlarınızı. Bazıları şiddetle özgürlüklerini istiyor benden. Bunu ilk dokuz yaşımda farkettim. Onların o feryatları, özgürlük çığlıkları her an kulaklarımda. Ben seçiyorum. Tanrı'nın benden istediği bu.


Olay yerine olaştığımızda saat 08:46'yı gösteriyordu. Merkezin anonsuna istinaden yaklaşık on beş dakika sonra olay yerindeydik. Meraklı bir kalabalık, apartman dairesinin kapısında birikmiş, sessiz bir şekilde bekliyorlardı. Kalabalık bizi görünce yavaş bir şekilde açıldı. İçeriye girdik. Kapının biraz ilersinde kendinin doktor olduğunu söyleyen 38 yaşlarında Doğan Can isimli, esmer gözlüklü bir adam bize cesedin yerini gösterdi. Yaklaşık beş metre uzunluktaki koridordan geçerek, banyoya ulaştık. Her yer kan içersindeydi. Yerdeki kan kurumuştu. Bir kaç ayak izi kurumuş kanın üzerinde belli oluyordu. Hiç bir şeye zarar vermemek için parmaklarımız ucunda ilerleyerek cesede yaklaştık. Otuzbeş yaşlarında, 1,65 metre boyunda, siyah saçlı, esmer yenli bir kadındı yerde sırt üstü yatan. Doktor olduğunu belirten Doğan Can cesedin boğazının kedilmiş olduğunu, şah damarı kesilen ikişinin bir kaç dakika içersinde ölebileceğini söyledi bize. Cesette herhangi tahribat yoktu ancak göbeğin üç santim kadar altında, beş santim genişliğinde bıçak kesiği vardı. Ertafında ise birkaç beyaz leke.

Etiketler: ,

Pazar, Mart 02, 2008

kar* (1 taslak)


Onunla ilgili tüm okuduğum kitaplar bahara denk geldi. Güneşin yeryüzüne yeni düşmeye başladığı, kuşların toplu bir halde şehre geldiği ve ağaçlatın yeni filizlerinin yaprakların yaydığı o mutlak neşe kaynağı koku... Şehrin dirilişinin anımsatan, hayatın manasını insan bünyesinde betimleten, kışın şiddetle hiddetli havasından sıyırtan bahar günlerine. Bir sonraki kışa hepsi unutulur, tekrar okunana kadar hatırlanmazdı.

Kışlar hayatımda bu kitaplarla orantılı olarak o kadar kurgusal geçerdi ki, okuduğum bu kitapların etkisinde kaldığım telkinini kendime verirdim hep. Bazen nefesimin bile ağzımdan çıkar çıkmaz donacağını düşündüğüm havalarda, bazen ise bembeyaz orman alanında ağaçlardan düşen kar tanelerinin oluşturduğu seste; kışın soğuk sert rüzgarının ağaçların donmuş dallarını birbirine vurduğunda, uzaktan gelen seslerin hep okuduğum o romanların bilinç altımdaki yansıması olduğuna inanırdım hep. Şimdi ise bu konu hakkındaki düşüncelerimi içeren beynimin küçücük olduğunu düşündüğüm bölgesi bomboş durumda. Biliyorum ki o hücrelerim ölseler de bütün bildiklerimi unutmuş olacaktım ancak şimdi kimsenin bilmediği şeyleri bilmem ya bildiğimi zannetmem, beynimde yer eden büyük boşluklara tekabül ediyor.

Aralığın son günleriydi, gökyüzünden kar taneleri ufak ufak düşmeye başlamıştı. Haber bültenlerinin verdiği hava raporlarına göre, üç günlük kar yağışının ardından hava tekrar kendini toplayacak ve karlar erimeye yüz tutmuşken kar yağışı tekrar başlayıp bir hafta kadar sürecekti. Bu demek oluyordu ki burada benim yaşadığım yerde yaşıyorsanız en az iki haftalık mahrumiyet içerisinde olacaksınız demekti.

Bu arada ben kendimi tanıtayım. Adım Lebib. Bu isim size garip gelebilir ama annemin dedesinin adıymış. Uzun bir uğraştan sonra annem dedemi kandırarak bu ismin yanına Aybars'ı da ekletmiş. “Babanın bu konuda hiç sözü yok muydu?” diye geçirebilirsiniz içinizden. Bir rivayete göre ki bu ailemin söylediği ben doğmadan iki hafta önce ihtilalde babam güvenlik görevlileri tarafından alıp götürülmüş ve bir daha dönmemiş; diğer bir rivayete göre ise babam annemi bir başka kadın için terk etmişti. Bilirsiniz işte devrimcinin ait olmama ülküsü...

*kar ismi karışmasın diye verilmiştir... ama diğer karlarla karışır mı bilmem :)

Etiketler: , ,

Pazar, Ocak 27, 2008

f (taslak) 4

Göz kapakları ağırlaşıyordu. Üzerine sadece özel günlerde giydiği (belki de ileride bir kez daha giyecekti) mavi ipek geceliğini giymişti. Büyük salondaki televizyonun tam karşısında bulunan suni deriden yapılma koltuğa uzandı. Engel olamadığı bir atıştırma hissi vardı üzerinde. Koltuğun önündeki kayın ağacından yapılmış, ceylan şeklindeki (tasarımcısı bu ismi koymuş aslına bakarsanız ben benzetemedim) sehpanın üzerinden televizyonun kumandasını aldı ve anlamsız akan renkleri izlemeye koyuldu.

Küçük hava akımları dolanıyordu evin içinde. Birçoğu ipek geceliğin altından vücuduna dokunmaktan haz alıyordu. Gözleri iyiden iyiye ağırlaşmaya başlamıştı. Hayalle gerçek arasında var olmaya çaba sağlıyordu. Televizyonda belgelini izlediği rakunlardan birisi dönerek ona el salladı. İlkindi, yattığı yerde doğruldu. Daha dikkatlice baktı televizyon ekranındaki ona el sallayan rakun ağaca sarılmış sallanıyordu. Kürkü oldukça uzundu. Küçücük siyah burnunu sağa sola oynatıyordu. “Bir şeyler kokluyor” diye düşündü bir süre durakladıktan sonra, “küçük burna göre kocaman delikler ama…” diye düşüncesine devam etti.

İnsanların bir şey düşünmeme durumunu bilirsiniz. Aklınızdan her şey bir süreliğine hızla geçer ve ardından sadece boşluk kalır. Gözlerini tavanda loş yanan lambaya dikti. Bir kabağı anımsatan aplikten yansıyan ışık küçük renkler oluşturuyordu, sadece ona baktığında görebildiğin. Yavaşça renkler solmaya başladı, ışık netliğini kaybetti. Gizlerinde iki tane renkli ışık topu ses çıkarttıklarını hayal ettirircesine hızla hareket etmeye başladı ve birbirlerine çarptıklarında büyük bir patlamayla karanlığa büründü her şey…

Etiketler: ,

Perşembe, Ocak 24, 2008

f (Taslak) 3

Buddy Holly. Birden bire şimşek gibi çakmıştı bu isim aklında. Görüntü netleşti. Kırmızı araba motorundan ve tekerleklerinden çıkan derin bir çığlıkla kalktı yerinden. Eksozdan büyük bir duman kütlesi havaya karıştı. Rüzgar tekrar esmeye başladı. Sokak eski kahverengiliğine geri döndü. “son zamanlarda sıklaşan bir tür var sanı olmalı” diye düşündü. Derin bir nefes aldı. Kendini toparladı ve sokakta yürümeye devam etti. Ancak şu an altında bulunan sokak lambası hala yanıp sönmeye devam ediyor ve başka bir korkunun ilk adımlarını atıyordu içersinde. “Buddy” diye geçirdi aklından, sıska suratı canlandı birden gözünün önünde, fotoğraflarında olduğu gibi, sesini duyamadığı gibi…

Gözlerindeki yanmayla birlikte, gözlerini kapadı. İki damla gözyaşı silinme riskini göze alarak, yanaklarından aktı. Evin içersinde dolanan bayat koku her zaman ona tiksindirici gelse de bugün onun için en rahatlatıcı şeydi. Gözlerini açtı. Birden siyah beyaz bir dünyada aynada kendine bakıyormuş gibi boşlukta hissetti kendini. Yavaş yavaş renkler kendine gelmeye başladığında içersindeki güven duygusu artmaya başladı. Hızlı harekelerlerle üzerindeki pardösüyü çıkartıp askıya astı. İnsan vücudunu andıran askının iki kolunda bir beyninde bir kalbinde ve cinsiyetinden pekte emin olmamamıza rağmen iki bacak arasında asacak yer vardı.

Etiketler: ,

Pazar, Ocak 20, 2008

f (taslak) 2

Köşeyi dönen arabanın önce farlarından çıkan ışığı gördü, sonra kendisini. Öncelikle sevindi sonra içinde bir korku kabardı. Gözlerini hafifçe kıstı. Kahverengiye çalan sokakta yanıp sönen sokak lambasının ardından kirli kan rengi bir araba salınarak geliyordu. Derin bir nefes aldı ve bırakmadı. Araba ona iyice yaklaştı. Arabanın burnuyla son adımının kesiştiği yerde araba ani bir fren yaptı. Kaportası öne doğru bir santim uzadı ve geri çekildi. Arabanın penceresi açıldı, yüzünü göremediği bir vücut ona doğru eğildi. Etraf sessizleşmişti. Rüzgar esmeyi bırakmış, sanki ortalık birden bire ısınmaya başlamıştı. Damağının kuruduğunu hissetti. Yutkunmaya çalıştı. Tükürük bezleri de kurumuş olsa gerek ağzında hiçbir ıslaklık yoktu. Arabadaki vücudun ona bir şeyler söylediğine emindi ama hiç bir şey duyamıyordu. Kendine kızdı birden, defalarca kez yaptığı gibi. Öfkeli bir şekilde arabanın sokakta kalan kapısı açıldı. İçerden sert ve telaşlı şekilde bir vücut çıktı. Yüzünü hala göremiyor yada görmek istemiyordu. Gözlerini kapadı kendisine doğru yaklaşmakta olan sigarayla karışık derin bir toprak kokusu hissetti. Sanki bu koku ona tanıdık geliyordu. Gözlerini açtı. Adamla yüz yüze geldi. Elvis modeli saçlar, uzun favoriler ve yüzünün ortasında muhtemelen dikişle kapatılmış derin bir yarıkla ona bakıyordu. İrkildi kendini geriye doğru attı ancak arkada kaçabileceği hiçbir yer yoktu. Soğuk duvara çarptı. Ufak bir acı, derin bir ürperti hissetti. Artık duyguları hakkında kesin yargıları da yoktu ama çok iyi bildiği bir şey vardı ki korkuyordu. Koşmaya yeltendi ancak sigara ve toprak kokan adam elini uzatarak duvarı tuttu şimdi boynu adamın boyun hizasına gelmişti. Sırtını iyice duvara yasladı. Korkmuş bir hayvan gibi, sanki duvarın içinde kaybolmak istermiş gibi. Köpekler tarafından köşeye sıkıştırılmış bir kedi gibi son bir hareket yapıp kendini korumak istedi ama bundan da korktu. Adam diğer kolunu da duvara yasladı. Şimdi adamın iki kolu arasında sıkışmış kalmıştı. Bağıramıyordu. Yüzü korkudan bembeyaz kesilmişti. Derin nefes almaya başladı. Adamın dudakları yavaşça açılıp kapandı bir şeyler söylüyordu, duyamadı, net olarak göremedi ama derin derin hissettiği bir şey vardı: korku ve adamın ağzından yayılan pis sigara kokusu…

Etiketler: ,

Perşembe, Ocak 17, 2008

f (taslak) 1

Düşüncelerle yürüyordu. Üzerindeki atmışlardan kalma modele sahip manto vücuduna yapışmış, ona dolanarak geçen rüzgarın vücuduna serpilmesine engel oluyordu. İki elide cebindeydi. Gözlerini kısa aralarla açıp kapıyor, on dakikada bir geçen taksilerin selektörlerinden etkilenmiş olarak görüş yetisini kaybediyordu.

Her insan gibi karanlıkta düşünceleriyle baş başaydı. Bir insan olarak elbette ben bu düşüceler hakkında yorum yapabilirim ama bu kesin bir yargıya varacağımı belirtmez. Adımları hızlıydı. Adımlar hızlandığında düşünceler de daha hızlı gelip geçiyordu insanın aklından. Hızlı yürüdüğünüzde yere sağlam basmanız gerekir ve üzerinde bu adımların güvenirliği vardı. Pardösüsünün eteklerini hafif rüzgarla flört eden kendi rüzgarı uçuruyordu. Her iki parçası ayrı yönlere açılmış tamamıyla savulmak için zaman kolluyorlardı.

Aklındaki düşünceler… tamamıyla gizli, tamamıyla ona sağdık. Ama adımları ve yüzündeki ifadeden söyleyebilirim ki birer nar tanelerinden ibaret, küçük ve çok. Şimdi ise onları birer birer yontmaya çalışıyor. Ellerindeki kırmızılığa aldırmadan…

Derin bir rüzgar esti. Diğerlerinden farklı. Sanki amacı insanları üşütmekti ve bir kişide de olmuş olsa bunu başarmıştı. Ellerini cebinden çıkardı pardösüsünün yakasını hafifçe kaldırdı. Bir tutam saçı ensesi ve pardösünün yakasıyla arasında sıkışık kalmıştı. Rahatsız olduğunu hisseti ama nedendir bilinmez aklına gelen bir düşünce ile saçlarını düzeltmedi. Tekrar ellerini cebine soktu ve adımlarını hızlandırdı.

Arnavut kaldırımlı sokakta yürüyordu. Sokak trafiğe kapalı olduğu için yola da küçük taşlar döşenmişti ama nedense kaldırımla arasındaki pot farkı sıfırlanmamıştı. Islak sokakta, sokak lambalarının sarımtırak ışığında sarı ve kahverenginin renklerine bürünen taşlar, sanki toz bulutu şeklinde havaya doğru yükseliyor ve bütün sokağı gökyüzüyle birlikte nostaljik bir fotoğraf karesi haline getiriyordu. Bu huzur veren sokağın tek korkutucu yanı sessizliği ve yaklaşık elli metre ötedeki ışığı yanıp sönen sokak lambasıydı. Sanki yirmi adımdan sonra bu huzurlu sokak kendinin Hickok’un gizemli kareleri arasına bırakacaktı kendini. Bir ürperti kapladı içini, bu kez rüzgarın olayla hiçbir ilgisi yoktu. Adımlarını daha da hızlandırdı, tüylerinin onu sıkı sıkı saran kazağı ve pardösüsünün altından hareketlendiğini, dikleştiğini hissetti. Bunu fırsat bilen rüzgar onu biraz daha sıkı sarmaladı. Biraz daha titredi. Dirsekleriyle kendini daha sıkı sardı. Yutkundu. Saçları hafifçe uçuşmaya başladı. Sanki şu sokak lambasına yaklaştıkça iklim değişiyordu. Gözlerini sıkıca yumdu. İki saniye sonra açtı. Yerdeki su birikintisinde kendi çarpık yansımasını gördü. İrkildi. Adımlarını daha da hızlandırdı, koşmaya daha yakındı şimdi…

Etiketler: ,