Cumartesi, Ekim 11, 2008

t1-8 ek 1 (Taslak)

Eğer hayatımı seçme şansım oldaydı, şimdikinden farklı bir hayat seçeceğimi düşünmüyorum. İyi bir işim var, iyi de bir evim. Çoğul mutluluklara inanmam. İnsan için çoğulluk, beyin kemiren küçük böceklerden farksız. Bu şekilde mutluyum. Yalnız. En azından yaptığım şeyler için başkalarına hesap vermiyorum. Birinin olması demek, kabullenmek demek ve kabullenmek özgürlüğün yitirlmesi anlamına geliyor. Üstlenmiş olduğum bu görev yalnızlığımın bir mükafatı olarak bana verildi. Büyük işler yapanlar hep yalnız insanlardır.

Kendimi banyoya nasıl attığımı bilmiyorum, hatırladığım elimle bastırdığım dudaklarımı iyice sıkmış olduğumdu ve elimi kaldırdığımda kocaman bir kırmızılık klozetin içini kapladı ve içinde yüzen et parçacıkları. Yaklaşık yarım saat boyunca içimde ne varsa çıkarmaya çalıştım. Bütün vücudum ağrıyordu. Sol ellimle zorda olsa taaret musluğunu açtım, uzantısından akan su önce kırmızıya boyanmış tişörtümün üzerine daha sonrada suratıma çarptı. Yüzümü yıkadım, daha sonra ağzımı birkaç kez çalkaladım. Ağzımın içindeki kırmızı sıvının ve midemdeki parçaların tamamen bittiğini düşündüğüm anda ayağa kalktım. Başım dönüyordu. Ciğerlerime her nefes alış verişimde derin bir sancı saplanıyordu, midem ise tersine dönmüş ağzımdan yukarıya çıkmaya çalışırken boğazımı parçalıyordu. Sendeleyerek bir iki adım attım. Elekrtiklerin geldiğini yeni farketmiştim. Üzerimdeki kana bulanmış giysileri aynadaki yansımamdan gördüm. Hızlıca onları çıkarıp çöpün içine tıktım. Vücudumda kurumaya başlamış kan lekelerini ellerimle bir süre ovaladıktan sonra duş yapmaya karar verdim hatta küvete de uzanabilirdim.

Bir saat sonra gözleirmi açtım. Su soğumuş derim büzüşmeye başlamıştı. Ani bir titreme hissettim, o anda göğrümü yortarcasına ard arda üç öksürük ortalığı inletti. Etrafa bakındım, hemen küvetin içinden çıkıpbornozun içine girdim. Sanki vücudum biraz daha ısınmıltı ama titreme vücudumu iyice kaplamıştı. Bornoza iyice sarıldım. Amacım odama girip klimayı sıcağa ayarlayıp iyice uyumaktı. Ancak banyodan hole kadar uzanan ayak izlerim birden titrememe bir başka anlam yüklemeye başlamıştı. Apar toprar üzerimi giyindim gün ışımaya başlamıştı. Sokaktan çıkığımda ise sert bir rüzgar suratıma çarptı. Sola dönüp sokağın sonuna elektrik direğinin oraya doğru koşmaya başladım. Her nefes alışımda ciğerlerim yanıyor bu yanmaya karşılık olarakta sert bir öksürükle cevap veryordu. Ağzımdan çıkan basınçlı hava ise boğazımı sızlatıyordu. Sanki tüm vücudum büyük bir istan içersindeydi. Başım dönmeye başlamıştı, ayaklarım birbirine dolaştı ve yere düştüm. Hem de yüzümün üzerine. Tarif edemediğim bir acı, bütün vücuduma yayıldı. Terlemiştim ve esen sert rüzgar, atleyimi kurutmaya çalışırken, bir buz kütlesinin üzerimde eridiğini hissediyor gibiydim. Başımı akldırdığımda direğin altında bir çöp kamyonunun durduğunu harketim. Yavaşça doğrulmaya çalıştım ve bunda başarılı da olmuştum. Birden istemsiz iki elimi yana kaldırdım. Neden yaptığımı bilmiyorum ama sanki sabah sporu yapıyormuş gibi bir halim vardı. Çöpçülerden biri bana doğru baktı. Bende oan bakıp gülerek başımla selam verdim. Aynı şekilde bana karşılık verdi ancak gülmüyordu. Endişeli bir şekilde, yanındaki arkadaşına dönerek birşeyler söyledi. İkisi de birden bana bakmaya başladı bense günlük spor hareketleirme devam ettim ta ki aklıma apartmann merdivenleri gelene kadar...

Etiketler: , ,

Pazar, Eylül 21, 2008

t1-8 (Taslak) (t7 ekstra)

Rüzgar sessizliğe bir bıçak sokmuştu. Şiddetle gözlerimi yere indirdim. Yerde uçuşan toz toprak ayaklarımın arasında dolaşıyordu. Sahi, ayaklarım çıplaktı ve çıplak olduğunu tekrar algıladığım anda içime bir titreme belirdi. Birden bire üzerimden boşanan ter, sırtımdan süzülerek omuriliğimi yol belleyip, kuyruk sokumuma gelerek baksırın kumaşına karıştı. Rüzgardan olsa gerek bütün vücudumdaki hareketleri hissedebiliyordum. Tüylerim diken diken olmuş, rüzgarın akışına flama açmış bekler durumdaydı. Tekerlek sesleri yaklaşmıştı. Sokak hala gözünündeki tek tük yıldızın ve bir kısmı bulutların ardında kalmış ayın ışığı ile aydınlanıyordu. Ellerimi kaldırdım. Gözlerimin hizasına. Nedense onları bile görmekte zorluk çekiyordum. Peki direğin tepesinde onu "babamı" nasıl görmüştüm?

Bir yanılsama olduğunu güdüşündüm. O öleli yıllar olmuştu ve bir direğin tepesinde ne işi vardı? İleriye doğru bir iki adım attım. Geri dönüp direğe dikkatle bakmakta kararsızdım. İçimde nedense babama karşı bir ürperti belirmişti. Aslında ondan hiç bir zaman korkmamıştım. Çünkü korkulmayacak kadar neşeli bir insandı ama şimdi nedense şimdi de bir korku fırtınası sanki etrafımda esen rüzgarı yaratıyormuşçasına beni sarıp sarmalıyordu. Derin bir nefes aldım. Ağzıma o bilindik kokusuzluktan çok, pas ve çöp kokusu geldi. Suratımı ekşittim. Eminim bembeyaz da kesilmişti. Çünkü korkumu ele veren tek şey suratımın bembeyaz kesilmesiydi.

Kedimi toparladım. Ben korkamazdım, yani korkmamalıydım. Bu benim gibi birine yakışmıyordu. Derin bir nefes aldım, ağzım boğazım burnum yanmasına rağmen. Midemden bir şeyler yukarıya çıkmak için ayaklandı. Yemek borumun her boğumunun onu yukarıya itelediğini hissedebiliyordum. Evet onların bir adı vardı ama, şimdi bunun ne önemi var ki?

Bir homurdanma duydum arkamda. Sanki tam arkamda durmuş biri bir şeyler söylüyordum. Anlayamadığım bir şekilde gırtlaktan çıkan bir ses. Dibimde olduğunu biliyordum çünkü nefesi ensemdeydi. Sesi o kadar boğuk ve uzaktı ki, sanki kilometrelerce uzaklıkta diyebilirim. Ama eminim hemen ensemin dibindeydi.

Ani hareketle döndüm. Bu kendini korumaya çalışmanın refleksi olsa gerek. Ancak döndüğümde beni karşılayan, daha sıcak bir şekilde beni bekleyen ağız kokusu olmuştu. Bir leşten farkı yoktu. Yada şu lavabo açıcı kimyasalların kokusundan. Birden kendimi tutamadım, midemdeki hali hazırdaki hareketlenme büyük bir basınçla patlamaya geçmişti. Şiddetle dizlerimin üzerine çöktüm. Bir an için dizlerimin sızlaması, midemin bulanmasını bastırmış olsa da sanki bu saniyenin binde biri süre içerisinde olmuştu. Evet içimden bir şeyler dışarıya çıkmak istiyordu ve bende buna yardımcı olmak için öğürüyor falan başarılı olamıyordum. Sol işaret parmağımı kaldırdım ve boğazımın uzanabildiği kadar dibine soktum. Birden bire içimdeki o hali hazırda bekleyen her şey dışarıya attı kendini. Bakamıyordum. Birden başım dönmüş gözlerim kararmıştı. Ardından iki üç kere daha öğürdüm, ta ki kendimi rahat hissedene kadar.

Gözlerimi açtığımda sanki etraf biraz daha aydınlanmıştı. Ağzımı silmek için sağ elimi kaldırdığımda üzerinde bir şeylerin gezindiğini fark ettim. Bir kurtçuk. Beyaz üç santim uzunluğunda. Diğer elimle onu yere atmak istediğimde, sol işaret parmağımın üzerinde gezinen başka bir kurtçuğu gördüm. İkisini de hızlı ve telaşlı hareketlerle elimden attım. Ancak yere düştükleri yerde, yani benim kustuğum yerde bunlardan yüzlerce vardı. İster istemez kendimi geriye attım. Ağzımı iki elimle hızlıca sildim. Bir kaç kez refleksle tükürdüm. Dilim damağım kurumuş, artık ağzımda ekşi bir tattan başka bir şey kalmamıştı. Sadece biraz su istiyordum...

"Yemek borun kurtlanmış evlat, çiğ şeyler yememelisin."
Bu ses babamınkine benzemiyordu. Yani yıllar sonra hatırladığım kadarıyla bu ses onun ki gibi değildi. Daha hırıltılı boğazdan çıkan bir sesti. Başımı kaldırmaktan çekiniyordum. Gözlerimin önünde ise o kustuğum şeyler sanki dans ediyordu. Yedi sekiz boğumlu üç santimlik küçük kurtçuklar.
"Bu kurtçuklar seni öldürecek evlat."
Bu imkansızdı. Yani bunun olabilmesine iman yoktu. Vücudumda bu kadar kurtçuğu beslemiş olamazdım. Bu zamana kadar hiç farkına varmadan. Başımı kaldırdım. Vücudumla doksan derece açı yapacak bir şekilde. Ancak görüş açımda kimse yoktu ama varlığı o kadar yakındı ki, o lağım kokan ağzının kokusunu alabiliyordum. Sıcak bir rüzgarla bana geliyordu.
Başımı biraz daha kaldırdım. Bir an için tereddüt yine kapladı bedenimi ve birden kaskatı kesildi. Başımı sanki oynatamıyordum. Hayır aslında bunu yapmakta istemiyordum ama merakım beni sürekli başımın kalkması yönünde zorluyordu. Başım dönmüyordu. Vücudumu hareket ettirmek istediğimdeyse, büyük sancılar vücudumun tüm eklemlerine akı ediyordu. Derin nefes almayı denedim. Ancak aklıma o kurtçuklar geldikçe bundan vazgeçtim. Ya soluk boruma kaçarlarsa. Sanki zaman geçmiyordu. Rüzgar hızlanmıştı. Elektrikler hala yoktu ve sokak sanki sadece ben ve onun yeninin ışığı yansıtmasından aydınlanıyordu. Onun, yani babamın.
"Kendine hiç bakmamışsın evlat!" dedi. Şu evlat lafına sinirlenmiştim. Yılar önce gelip şimdiye kadar hiç bana söylenmemiş bir kelimeyi söylemesi sinirimi bozuyordu. Yo, aslında sinirimi bozan onun karşısında böyle aciz bir durumda olmamdı.
"Bana evlat demeyi kes!" diye bağırdım. Kelimelerin nasıl çıktığını bilmiyorum ağzımdan ama çıkmıştı, hemde büyük bir gürültüyle. Bağırmamın ardından rüzgar durmuş, aralarında fısıldaşan yapraklar konuşmalarını kesmişti. Evet şimdi yalnızdık belki ama sokaktaki her şey, ağacı da, asfaltı da, çöpü de, toprağı da her şey bizi dinliyordu.
Bir ses duydum. Bir düşme sesi. O esnada görüntüsü gözlerimin önüne geldi. Evet babama benziyordu ama onu tanımayacak kadar unutmuştum. O olabilir miydi? Elbette hayır, çünkü o yıllar önce ölmüştü. Bunu herkes biliyor ki ölüler bir daha geri gelemezdi.
Bir kaç adım attı. Gayet güzel giyinmişti. Ama bana yaklaştıkça o kötü kokusunu daha fazla alabiliyordum. Suratında daha önce hiç görmediğim bir gülümseme vardı. Gözleri şevkatten çok nefretle parlıyordu. Oysa ben benden nefret etmesi için hiç bir şey yapmamıştım.
"Senin ölmüş olman lazım." dedim öfkeyle. Sanki şimdi ortaya çıkmış bütün planlarımı bozacakmış gibi geliyordu. Herhangi bir tepki vermedi. Yanıma iyice kaylaştı. Sol elini uzatarak yüzümü sıvazladı. Hala yüzünde o bilmediğim, tanımadığım sırıtma vardı. Kokusu gitmişti sanki, yada burnum kokusunu algılamayı bırakmıştı artık.
"Komik bir ölümdü değil mi? Arkamdan güldün mü?" Hayır gülmemiştim. Ağlamamıştım da. Gözlerimden bir kaç damla geldiyse de, sert rüzgara dönüp onu rüzgarın akıttığı göz yaşlarıma karıştırmıştım.
"Hayır." dedim sakin bir sesle. Gözlerime baktı. Gözlerinin içinde gezinen bir şey olduğunum farke diyordum. Ama ne olduğu bu karanlıkta anlaşılabilir değildi. Çenemi tuttu. Kendini yaklaştırdı. Yüzlerimiz arasında üç santim yoktu.
"Vakit yaklaşıyor evlat," dedi.
"Ne vakti?" Güldü, ağzını o kadar çok açmıştı ki, sararmış dişlerini gördüm ve o eski kokusunu tekrar aldım.
"Yakında öğrenirsin, devam et!"
Çenemi bıraktı, yavaşça yüzümü yüzünden çekti ve uzaklaşmaya başladı. Sıçrayarak direğin tepesine tekrar çıktı ve gülerek "Bu senin için bir hediye." dedi. Sanki bu cümleden sonra bir şeyler daha söyledi yarım yamalak duyduğum: "Tadına bak".
Birden yere yığılıverdim. O kurtçukların yanına, şimdi hepsi burnumun dibinde dolaşıyorlardı. Bir kısmı bana yle bir bakıyor ve birbirleriyle sarmal olmaya devam ediyorlardı. Tekerlek sesleri, daha da yaklaşmıştı. Kendimi toplayıp ayaklandım ancak dizlerimin üzerinden doğrulamıyordum. Başımı direğin tepesine çevirdim. Orada oturmuş beni izliyordu. Tekerlek sesleri yaklaştı ve yakınımda durdu.

Etiketler: ,

Cumartesi, Eylül 20, 2008

t1-7 (Taslak) (bu bölümü çıkardım)

1986 akşamı. Güneş henüz batmaya başlamış. Esen hafif rüzgar, yeni dökülmeye başlamış ağaç yapraklarını küçük daireler şeklinde döndürerek kendince eğlenceli bir oyun oynama çabasına girişmiş. Ben ise evin balkonundan karşıdaki elektrik direğine çıkmış adamı izlemekle meşgulüm. Benim gibi diğer çocuklar da balkonda. Sokakta bir sessizlik hakim. Akşam üstlerinin verdiği huzur. Burası küçük bir sokak. Çoğu kez sessizlik ve sakinlik isteyenlerin toplandığı bir yer. Zaten şehir olarak yüz ölçümü büyük olduğundan, dağınık yerleşimi sebebiyle, böyle küçük, az evli sokakları bulmak mümkün. Aslında şehrin geneline bakıldığında az evli de değil. Sadece belli noktalarda yapılan yapılaşmadan kaynaklanan bir kalabalık.

Adam emniyet kemerini iyice direğe dolayarak son kancasını da kemerine taktı. Biraz daha yukarı ya tırmanarak, sokak aydınlatması için kullanılan florasan lambalarının koruma kapağına uzanmaya çalıştı ancak beceremedi. Biraz daha yukarı çıktı. Sol eliyle bu kez kapağa ulaşabiliyordu. Koruma kapağını kaldırdı. Çeşitli malzemelerinde asılı olduğu, kemerin bir köşesine tutuşturdu. Florasan koruma kapağı şimdi aşağıya doğru sallanıyordu. Florasanlardan birini çıkardı ve ardından çıkmakta kısa boylu adama uzattı. Daha sonra polis tutanaklarından öğrendiğime göre bu adamın adı Davut'tu. Diğer florasanıda istedi kısa boylu adam. Yukarıda kemerle asılı adam diğer florasanı da çıkarttı ona uzattı.
Hala büyük bir sessizlik hakimdi. Herkes pür dikkat direkte olan biteni izliyordu. Birden içeriden annemin sesini duydum. Yemeğe gelmemi söylüyordu. Başımı kapıdan içeriye doğru çevirip cevap vereceğim anda babamı gördüm.
"Babam geliyor, o gelene kadar gelirim." dedim.
Babam bana el salladı bende ona, kısa boylu adamın yere inmesine az kalmıştı. Babam çevik bir hareketle direğin dibine gitti.
"Dur, dur sen inme ben uzatayım." dedi heyecanlı bir sesle. Adam öncelikle elindeki bozuk florasanları babama verdi. Babam onları alarak yere koydu. Hemen yanındaki yirmili florasan kutusundan iki florasan çıkarttı, koruma kutularını da yırtarak kısa boylu adama verdi. Adam florasanları güzelce tuttuğundan emin olduğunda direğe tırmanmaya başladı.

Mutfaktan kokular geliyordu. Sanıyorum kuru fasülyeydi. Çünkü o zamanlar en sevdiğim yemeklerden biriydi. Şimdi ise özel günler haricinde kendime bu yemeği yapmıyorum. Rüzgar hafifçe şiddesini arttırmıştı. Burnuma gelen kokular ne kadar hızlı geliyorsa o kadar çabukta gidiyordu ve uzaklardan gelenbalık kokusu. Midemin kazınmaya başladığını hissettim. Öyle ki o küçük midem kokuları almadan önce gıkını bile çıkarmazken, şimdi derin bir kazıntının içindeydi. Evet şimdi bir fili bile yiyebilirdim. Bir yanım bir an önce yemeğe başlamamı söylerken bir yanım da şu nadir gördüğüm florasan değiştirme olayına sonuna dek bakmamı söylüyordu. Elbette babam da evdeki florasanları değiştiriyordu ama, bu yerden çok yüksekte ve sanki bir dağa tırmanır gibi yapılmış tırmanışın zevkiyle gözümde ayrı bir yerdeydi.

Adam florasanları takmış, koruma kapağını yerleştirmeye çalışıyordu. Kısa boylu adam direkten inmiş yerdeki malzemelerini üstü açık pikap arabaya topluyordu ve gidip gelirken direğin altında duran babamla konuşuyordu. Birden bire "Allah" diye bir ses sokağın sessizliğini bozdu. Uzun boylu adam yere düşmüştü. Tam da babamın üzerine. Ne yapacağımı şaşırmış halde öylece kalmıştım. Gözlerimde bir yanma hissetmeye başladım. Bu arada kısa boylu adam "polis", "dışarı çıkın" diye bağırarak uzun boylu adamı babamın üzerinden kaldırdı. Ağzımdan çıkan sadece, "anne" kelimesi olmuştu.

Not: pek içim ısınmadı bu bölüme aynı fikir de mi olacağız diye yayınlamak istedim...

Etiketler: ,

Perşembe, Eylül 18, 2008

t1-6 (Taslak)

Apartman kapısından sokağa çıktığımda sanki soğuk bir buz kütlesinin içine dalmış gibi vücudumun irkildiğini hissettim. Yavaş yavaş vücudumda soğumaya başlıyordu. Bu soğukluk ayaklarımdan vücudumun geri kalanına doğru yayılıyordu. Ayaklarıma baktım. Çıplaktı. Kendimi dışarıya nasıl attığımı hatırlamıyorum. Üzerimde bir baksır ve beyaz bir tişört vardı. Birden içeriye girip üzerime bir şeyler giyme isteği duysam da aklım hareket eden gölgelerde kalmıştı. Bir adım daha attım. Ayağımı yere koyduğum anda sokak karanlığa büründü. Karanlığın içinde tek görünen sanki üzerimdeki beyaz tişörttü. Kendimi bir an için hedef tahtasıymış gibi hissettim. Hızlı adımlarla sokağa doğru koşmaya başladım.

Bulunduğum sokağı aydınlatan tek şey gökyüzünün açık maviliğiydi. Elektriklerin gitmesiyle birlikte doğa daha sesli konuşmaya başlamış, sokaktaki farelerin ayak seslerine varıncaya dek tüm sesler, kulağıma ayrıntılı olarak geliyordu. Birden aklım evimde bulunan eski 45 lik plaklara gitti. İki tanesinin içinde kanarya sesi bulunmaktaydı. Birtanesinin içinde ise su sesi. İnsanlar bunları neden dinlemek isteyebilirdi ki?

Rüzgar hızlanmıştı. Bacaklarımın arasından esen rüzgarı rahatlıkla hissedebiliyordum. Bilinçsizce pencereden gördüğüm ışığa doğru ilerliyordum. Peki bu karanlıkta o ışığı nasıl bulacaktım? Hayır bunları düşünmüyordum. Vücudum yavaş yavaş buz kesmeye başlamıştı. Ayağıma batan ufak taşlar bazen acı veriyordu. Sokağın sonuna yaklaştım. Işığın geldiği yeri tahmin ettiğim yere. Bir karga sesi bütün doğanın sesini yırtarak göğe yükseldi. Arsından sert bir rüzgar daha esti. Bir el arabasının sesini duyar gibi oldum. Elektrik direğinin dibine geldim ve bir elimle ona yaslandım. Ayağımın altına batan küçük taşları temizledim. Tekerlek sesleri yavaş yavaş yaklaşıyordu. Sessizce dieğe yapıştım. O gleenin beni görmesini istemiyordum. Birden herşey susstu. Çırılçıplak kalan nefes alışverişlerim etrafta yankı yapıyordu sanki. Nefesimi tuttum,parpan kalbimi hisseder gibiyim. Birden yukarıdan önüme siyah birşey düştü. Ne olduğunu kestiremiyordum ama kendimi bastırabildiğim kadar direğe bastırdım. İyice bütünleşmiştik. Sağ ayak baş parmağımla yere düşen şeyi kontrol etme çalıştım. Sıcak ve ıslaktı. Birden içim ilkildi ve hızla ayağımı geri çektim. O şeyin nerden düştüğünü anlamaya çalışmak aklıma bile gelmemişti. Tam tepemde, artık bir olduğum direğin üstünde bir tıkırtı duydum. Bakıp bakmamakta kararsızdım. Terlediğimi hissediyorudum ve esen sert rüzgar üzerimdeki teri anında kuruturken vücuduma bir titreme bırakıyordu. Öyle ki sanki çenem yerinden düşecekmiş gibiydi.

Bu sadece soğuk değil, içimde belirsiz olan uygunun da verdiği bir titremeydi. Sanırım korkuyordum. Bir insanın bunu knedisine itiraf etmesi zor ama evet korkuyordum. Yukarıdan başımın tam üstünden bir ses daha geldi. Rüzgar iyice hızlanmış, civar apartmanların hava boşluklarının üzerine sonradan yapılmş metal korunaklar gürültülü sesler çıakrtıyordu. BAşımın üzeirnde bir uğuldama daha oldu. Sanki bu konuşmaya çalışan bir şeyin sesiydi. Bir insan, bir karga, bir fare? Hepsi de şu an mantıklı düşünemeyen beynimin uydurduğu şeylerdi. Bir insan gecenn bir yarısı direğin tepesinde ne yapabilirdi ki yada bir fare bir karda nasıl insana yakın bir ses çıkarabilirdi. Başımı yavaşça yukarıya kaldırdım. İyice geriye yaslayıp tam tepemde olan bitenleri görebilirdim. Gökyüzü iyice kararmaya başlamıştı. Tekerlek sesi tekrar kulağıma çalınmaya başladı. Sanki başım dönüyordu. Bİrden başımı geriy doğru ittim. Sert itmiş olacağım ki, bir kütürdeme sesi geldi boynumdan ve boş sokakta yankılandı. Sanki tüms esler ekolu gibiydi ve yukarıdan bir çift göz bana bakıyordu. Beyazı bir ışık gibi parlayan iki siyah göz. İnsan gözü... Bu, bu gözler, bu yüz tanıdık...

Babam...

Etiketler: ,

Cuma, Eylül 12, 2008

t1-5 (Taslak)

Karanlık iyice çökmüştü. Evin arka bahçesindeki üç aydınlatma direğinin verdiği ışık birbirimizi görmemize zor yetiyordu. Bacak bacak üstüne atmış, sol dizinin üzerindeki ayağını yavaşça sallıyordu. Parmakların yarısını örtmüştü uzun, açık mavi renkli, örme hırkası; iki eliyle kahve fincanını sıkı sıkıya tutmuş dudaklarının çevresinde gezdirirken, düşünceli bir şekilde sabit tek bir noktaya bakıyordu. Bakışları donuktu, vücudunun hareketleri de. Dalgalı saçları hafif esen rüzgarda dalgalanıyordu. O kadar rahatsız edici değildi, belki dalgalanan saçlarını farketmiyordu bile. Allaşmış elmacık kemikleri, siyah kocaman gözleriyle ilgi çekiciydi. Birden ilkilerek, gözlerime baktı. Kollarındaki ince tüylerin dikendiken olduğunu hissedebiliyordum.
"Beni öldürecek misin?"
Beklediğim sözler bunlar değildi. Şaşırmıştım, söyleyeceklerimi hızlıca aklımdan geçirdim. Ama ne söyleyebilirdim ki?
"Eğer istersen."
Yutkundu, iri gözlerini üzerimden çekti. Biran olsun içime düşen tereddüt, gözlerini üzerimden çekmesiyle yavaş yavaş son buldu. Sakin ve derin soluk alışverişleri, sanki rüzgarın kaynağıydı. Burnuma nane şekeri kokusu gelmeye başlamıştı. Sanki her yer sessizleşmiş ve birden bire aydınlanmıştı. Hissedebildiğim sadece rüzgarın bende bıraktığı tuhaf etkiydi.
"İstemiyorum." dedi fısıltısını rüzgara karıştırarak. Hiç birşey söyleyemedim, içimde değişen, kaynayan, hatta fokurdayan birşeyler olduğunu biliyordum. Ama neydi. Avuçlarımın içleri terlemişti. Hayatımda ilk kez avuçlarımın içinin terlediğini hatırlıyordum.

Bono'nun gelmesiyle sanki hayat normal şekline gönmüştü. Karanlıkta bir çalı gibi hareket eden köpek, annesinin yanına yaklaştı, ayağına sürtündü.
"Ne oldu oğlum."
Köpek ince sesler çıkartarak, sahibine sürtünmeye devam etti. Kadın küçük elleriyle köpeğin başını okşadı. Köpek olduğu yere çökerek oturdu.
"Bugün sanki biraz huzursuz, umarım hastalanmaz."
"Yorulmış olabilir." Köpeğe baktım, bir an için gözgöze geldik. Bakışlarını hafif kaçırmaya çalışıyor ama hızılı bir hareket ve kararlılıkla yine bana dikiyordu. Gözlerindeki acı ifadesi rahatlıkla okunabilirdi. Sanki sahibi ile yer değiştirmişlerdi yada onun için kendini feda etmek istiyordu.
"Ben kalkayım artık, size de çok yük oldum, teşekkürler herşey için."
"Eh peki." dedi ve hızla ayağa kalktı. Sanki bir an önce ordan ayrılmamı istiyormuş gibi. Ben ise sanki orada aklmak istiyordum. Yani bir yanım bunu istiyordu, ama gitmeliydim. "Umarım arkadaşınız gelmiştir evine."
Ayağa kalkarken gülümseyerek cevap verim. "Umarım, yoksa sizi yine rahatsız etmek zorunda kalacağım."
Güldü, ardından bende güldüm. Yavaşça evin duvarının bitişiğindeki kare taşlarla döşeli yoldan evinin önüne çıktık. O arada sert bir rüzgar esti ve vedalaşarak ayrıldık.

Yarım saat olmuştu. Bilinçsizce sokaklarda dolanıyordum. Nereye gideceğimden habersiz, ne yapacağımdan habersiz bir şekilde. Öyle ki zaman yine yavaş akmaya başlamıştı. Bazen olur ya, herşey bir karıncanın adımları gibi hızlıylen aldığınız mesafe kısadır. Düşünceler, hemde sayısı belirsiz düşünceler beynime akın ediyor, hepsini savuşturduğum anda saate bakıyor, zamanın geçmediğini gördükten sonra, düşünceler yine akın ediyordu. Bazen kendimi topralayıp ne düşünüyorum ben dediğimde, hiç birşey hatırlamıyordum. Bugün yapmam gereken sanırım sadece yatıp uyumak... Bugün anlaşılan Tanrı bana tatil vermişti.

Eve vardığımda, kendimi hemen yatağa fırlattım. Midem bulanıyor, başımdaki sızıyla birlikte gözlerim yuvalarından şişerek patlayacakmış gibi basınç yapıyordu. Bir çak tane arğı kesici almış olmama ağmen bür türlü başımdaki ağrı dinmemişti. Yaklaşık üç saat kadar yatakta dönüp durdum. Uyuyamıyor, üstüne üstlük evin duvarları sanki üzerime doğru geliyormuş gibi hissediyordum. Pencereyi açtım. Sokakta kimseler yoktu. Rüzgar ağaç dallarını ortan oraya savururken yapraklar tahammül edemeyeceğim bir ses çıkartıyordu. Ama odaya dolan taze hava sanırım iyi gelmişti bana, başımın ağrısı ve gözlerimin yerlerinden fırlama çabaları bir an için dinmişti. Soğuk yavaş yavaş yerleşmeye başlamıştı kente.

Sokaktan bir ses geldi. Sağa sola bakındım ancak ne olduğunu göremiyordum. Baş ağrım birden bire kesilmiş eski zindeliğime kavuşmuştum. Sanki sokakta bir çığlık sesi duydum. Salınan rüzgara bindirilmiş bir sitem, bir feryat sanki. Başımı sağa sola çevirdim sokağın başında sanki gölgeler hareket ediyordu. Yada birileri sokak lambasının altında durmuş, elleriyle şekiller yapıyordu. Bir kartal, yo yo bir yunus, bir tavşan...

Etiketler: ,

Salı, Eylül 09, 2008

t1-4 (Taslak)

Diğer cinayetlerle bu cinayetin ortak bir tarafı varsa o da makdülün tecavüze uğramasıdır. Ancak diğer olanlardan farklı olarak bu kez ceset uzuvları gövdeden ayrılacak şekilde parçalanmış ve her bir uzuvda katilin spermlerine rastlanmakta. Adli tıp parmak izi ve DNA testlerine başladı. Katilin belli bir kurban profili çizdiğini düşünmüyoruz. Bu herhangi biri olabilir. Elbetteki teşkilatımız bu konu seri cinayetler hakkında kapsamlı bir araştırma yapmakta. Ancak bir görgü tanığının olmaması işlerin yavaş ilerlemesinde bire bir etken. Açıkça şunu da söylemeliyim ki bu tarz bir olayla bu zamana kadar teşkilatımız karşılaşmış değil. Ancak karşılaşmamız bu konular hakkında bilgi eksikliği olduğu anlamına gelmemekte. Olay kısa zaman içerisinde çözülecektir. Gerekirse diğer ülkelerdeki meslektaşlarımızdan yardım bile alabiliriz.

Kimim ben? Bu aynadaki? Ben miyim? Sıkıştığımı hissediyorum. Nefessiz kaldığımı. İçiden birşeyler açığa çıkmak istiyor. Bedenim kurdeşenlere yenik düşmüş. Vücudumda hareketlerini hissedebiliyorum. Hamam böceği büyüklüğünde. İnce bir çığlıkla vücudumda dolaşıyorlar. Damarlarımın birer birer şiştiğini görüyorum. Acı bir kaşıntı vücudumda. Tırnaklarımı geçirmek istiyorum. Belkide daha fazlasını. Gözlerim şişmiş. Altında pıhtılaşmış kandan bir sürme. Elimi yüzümde gezdiyirorum. Sakallarım hafifçe çıkmış. Şişmeye başlamş elleirmi patlatacakmışçasına batıyor. Göz yaşlarım...

Sakin olmalıyım. Kendimi kontrol etmeliyim. İçimdeki büyük güç sebepsizce açığa vuruyor kendini. Oysa tüm istediklerini yaptım. Bedenimi, ruhumu kurtarabilmek için sadece. Ama benden istediği daha fazlası. Bir gece, sadece düşlerimi duyabildiğim anda, büyük bir gürültüyle hissetim onu içimde. Bir parçam, bendenimden daha ötesi, aklımın bir kısmı ve hatta şimdi söyleyebilirm ki tümü ona ait. Bazen kendime yabancılaşıyorum. Bu göz, bu eli bu vücut, bu dil, bu damak, bu... hiç birşey benim değil. Sanki bu bedende misafirim. Bir gün sıram geldiğinde, görevlerimi biritdiğimde, içimde kuluçkaya yatan kanatlı yumurtalarımı gök güzüne sallayacağım. Biliyorum. Olması gerkeni biliyorum...

Beni affet. Sana layık olamadım. İçimde sürekli sana layık olamamanın korksuyla yaşarken, görmemeni istediğim çok şey yaptım. Şimdi ise affına sığınıyorum. Beni affet. İçimde büyüyen varlığın için... Sen olduğum sana yaklaştığım için...

Alacakranlık çökmüş. Sabepsiz bir sıkıntı var içimde. Burnumda uzaklardan gelen et kokusu. Sanki onun dikine gidiyorum. Evet burnumun. Başım öne eğik. Kırmızı arnavut kaldımının tam ortasındayım. yeryer beyaz taşlarla desen verilmeye çalışılmış. Kaldırımın yanındaki sokak lambaları, hemen yukarısında uzanan reklam panoları rüzgarın şiddedi ile sallanmakta. Saçlarım birbirine karşıyor. Ellerimle geriye itmek istediğimde birbirine dolaşan saçlarım parmaklarıma takılarak kopuyor. Siyah bulutlar yavaş yavaş açık gökyüzünü ele geçirmekte. Yıldızlar kendilerini dünyanın başka bir yerine bırakmışlar. "Ne görüyorsun?" İçimden bir ses bunu haykırıyor bana.

Büyük bir gürültüyle ilkiliyorum. Başımı gürülütüye çevirdiğimde ayağımın yanında havlayan bir köpek görüyorum. Yerden kırk santimetre kadar tüksekte, atmış beş santimetre uzunluğunda diyebilirim. Sanki tüyleri bir kazak gibi vücuduna geçirilmiş. Sanki köpeğin ayakları yok o tüy yumağıyla yere basyor. Gözleriyle nasıl görebildiğinden şüpheliyim. Kımrızı dili dışarıda, sanki sırıtarak bana bakıyor. Bir yandanda kahkaha biçiminde hırlaması kulaklarıma gelen.
"Gel oğlum çok ayıp bırak beyfendiyi.... Kusura bakmayın genelde bu kadar asabi değildir."
"Ah, yok önemli değil, almıştım biraz, ama korkutmadı desem yalan olur."
"Kusura bakmayın, hadi gel oğlum..." Köpeği çekiştiriyor ancak köpek gitmemekte kararlı. "Bak eğer yürümezsen gezimizi yarıda keser seni eve götürürüm."
Köpek kadının bu sözüne küçük bir hırlama ile cevap veriyor ama istifini hiç bozmuyor.
"Ne oldu bilmiyorumi aslında hep söz dinlerdi... Hadisene oğlum gidelim."
"Sanırım beni çok sevdi. Ufaklığın cinsi nedir? İlk defa gördüm bu cinsi, eh malum biz sokak köpeklerine alışmışız."
"Bouvier des Flandres cinsi adı ise, Bono."
"Tam bir Fransız desenize, adıda uymuş, Bir rock yıldızı kadar da siyah ve alımlı."
Kadın hafifçe gülümsüyor.
"Evet aslında Bono hayranıyım, köpeğiminde hayranı olduğum birinin adını taşımasını istedim"
"Eh Bono olmasa da bende koyu bir U2 hayranı sayılabilirim..."

Etiketler: ,

Cumartesi, Eylül 06, 2008

t1-3 (Taslak)

Saat ikiyi beş geçiyordu. Kırmızının egemen olduğu yatak odası sade bir şekilde döşenmişti. Yerler maun renginde parke, yatağın bazası ve ona ait makyaj masası ve sandalyesinin rengi de mauna yakındı. Yalnız odanın kapıdan sol tarafında bulunan küçük giysi dolabının kemik rengi olması kendini bu kırmızı oda da belli ediyordu. Duvarların rengi de mat kırmızıydı. Kapı odanın tam ortasına açılıyordu ve yatak hemen kapının karşısındaydı. Yataktan direkt baktığınızda holün sonundaki duvarı rahatlıkla görüyordunuz. Bu size evin diğer odalarında giren çıkanları kontrol hakimiyeti sağlıyordu. Oda sadece yatağın iki ucunda bulunan duvara asılı kemik renkli abajurdan çıkan kırmızı renkli ışıkla aydınlanıyordu. Oda kendisini ne saklıyor ne de teşhir ediyordu. Güzel olduğunu söyleyebilirim.

Yatağın ucunda bir süre bekleyip odayı süzdüm. Onun hakkında bilgi edinecek hiç bir şey yoktu. Sanki bu ev sadece tek günlük sevgilileri için hazırlanmış gibiydi. Hafifçe kıpırdandı. Kırmızı yorganın altından dizinin bir kısmı ve ayağı gözüktü. Beyaz teni bu kendini çok net belli ediyordu. Sağ dirseği ve eli de yorganın dışında kalıyordu. Kırmızı saçlarının ardından küçük beyaz burnu ve hafif pembeleşmiş elmacık kemiği küçük bir ışık gibi parlıyordu. Zor anlaşılır bir şekilde homurdandı.
"Biz seviştik mi?"
Yanına doğru yürüdüm yatağın başına ona doğru eğilerek "Hayır..." dedim. Sağ elini bana doğru uzattı. Teninin beyazlığı sanki odayı bir nebze olsun aydınlatmıştı. Elini tutup yanına uzandım.

Ona karşı bir şeyler hissetmeye başlamıştım. Ne olduğunu bilmiyor içimdeki bu tarifsiz duygudan biraz ürküyordum. Sık sık kırmızı saçlarını okşamak içimden geçiyordu ancak uyanabileceğini düşündüğümden bunu gerçekleştirmiyordum. Oda sessizdi, oturma odasından gelen saatin, yavaş yavaş büyüyen sesini saymazsak. Göz kapaklarım ağırlaşıyor, kapandığı anda gördüğüm rüya ile tekrar irkiliyordum.
Masmavi bir gökyüzüne bakıyordum. Görebildiğim sadece orasıydı. Arada küçük beyaz bulutların hareket edişini görebiliyordum. Bir an kıpırdamak istediğimde hareket edemediğimin farkına varıyor, bedenim ısınıp yanmaya başlıyordu. Bırakın vücudumu hareket ettirmeyi, başımı oynatamıyor, göz kapaklarımı açıp kapayamıyordum. Gözlerim yavaşça sulanmaya başlamış, ortalığı kristalleşmiş görmeye başlamıştım. Sonra bir damlanın, gözümden aşağı doğru kayıp kulağımın içine doğru kaçıyor ve bana büyük bir acı veriyordu. Sanki bu benim göz yaşımdan çok bir asit damlasıydı, kulağımın içinden girerek bütün beynimi eritecek.

Tam uykuya daldığım anda, birden yatakta doğruldu. Beyaz vücudu belinden itibaren açıkta kalmıştı. Kalkış hına oranla ortalama büyüklükte diyebileceğim göğüsleri bir iki armonik hareket yaptı. Öylece yaklaşık otuz saniye boyunca kapıya baktı. Bende yatakta doğrulmuş ondan bir tepki gelmesini bekliyordum. Başını bana doğru çevirdi sonra bedenini. birden boynuma sarılarak ağlamaya başladı. Sanki hıçkırıklarının arasında, bir şeyler mırıldanıyordu. Anlamaya çalışmadım. Bedenime sinmeye çalışan kokusunu içime doldurmaya çalışıyordum sadece. BU şekilde ne kadar kaldık bilmiyorum ama benim için geçen süre çok uzundu. Hıçkırıkları dininde beni bıraktı. Önüne döndü ve tekrar kapıya doğru bakmaya başladı. Derin bir nefes aldı. Göğüs kafesi her zamankinin üç katı kadar şişmişti. Yavaşça içindeki havayı bıraktı. Bunu göğsünün hareketinden anlayabiliyordum. Bana döndü. Soluk bir sesle "Sen iyi bir adamsın." dedi.
"Sen iyi bir adamsın, O'nun için çalışıyorsun..."
Hiç bir şey söylemedim. Sadece ona bakmak istiyordum. Sadece izlemek. Yataktan kalktı, kapıdan geçerek, mutfağa girdi. Bazı sesler duyuyordum. Daha sonra ekinde bir bez ile mutfaktan çıkarak geldi. Bezin içinde bir sürü kesici alet vardı. Bırakmadan hiç bir şey söylemeden dolaba doğru yürüdü. Kapağını yavaşça açtı, dolaptan çıkan ince bir ses kulaklarımı tırmaladı. Beyaz vücudu loş ışıkta o kadar güzel parlıyordu ki, gözlerimi ondan bir türlü alamıyordum, hatta ne yaptığını soramıyordum bile. Dolaptan yine kırmızı renkli bir fular alarak kapağını yavaşça kapattı. Yanıma, yatağa geldi ve oturdu. Elindekileri yatağa bıraktı. Gözlerinde ifadesiz bir bakış vardı. Bİr iki kez yutkundu. Bir şeyler söylemeye çalışıyordu.
"Çok..." sustu. "Çok acı çekiyorum. Seni ilk gördüğüm anda anlamıştım. Şimdi sadece acımı dindirmeni istiyorum. İyice yoruldum ve sen şimdi çıktın karşıma. Her parçamla senin olmak istiyorum. Her parçamla sana ait olmak..."
Ellerimi tuttu onları göğüsüne götürerek iyice sıktı ve öptü. Yavaşça ellerimi bıraktı. Yatağın üzerindeki fuları alarak, düzleştirdi, kendi etrafında iki tur attıktan sonra ağzını açarak ensesinden sıkıca bağladı ve yüz üstü uzandı. BAcaklarının arasında kalan bıçaklardan birini aldım. boynundan başlayarak tüm vücudu üzerinde gezdirdim. Arada irkiliyor ve inliyordu. Bundan zevk aldığını biliyordum. Onu yavaşça sırt üstü çevirdim. Gözleri kapalıydı. Bıçakla göğüs uçlarınından başlayarak bacaklarının arasına kadar inerek bıçağın soğukluğunu hissetmesini sağladım. Arada vücudu bir yılan gibi kıvrılıyor bacak arasına geldiğimde ise ani bir refleksle dizlerini topluyordu. Ben ise onları yavaşça aşağıya indiriyordum. Bir homurdanma duydum.. Başını şimdi anlamında sallamıştı aynı zamanda. Ayaklarının üzerine oturdum. Hala bıçakla göğüslerinin üzerinde gezinmeye devam ediyordum. O da bedenimin altında bir yılan gibi kıvrılmaya. Bacaklarını araladı. göbeğine yakın oturduğum için bunu yapabilmişti. bacaklarının arasına girdim. Ayaklarını yukarıya iyice kaldırdı. Bedenim üzerinde bir gölge gibi büyüyordu. Yavaş yavaş birbirimize karışmaya başlamıştık. Gözlerini açtı bana sevgi ve sadakatle baktı. Bu haldeyken bile gözlerindeki acıyı, o kurtuluş heyecanını görebiliyordum. Başını hafifçe salladı. Zamanın geldiğini ikimizde biliyorduk. Her şey hazırdı birleşmemiz için ama sanki bu anın geçmesini ikimiz de istemiyor bu yüzden ağırdan alıyorduk. Bıçak yavaşça boynunda olanmaya başlamıştı. O da başını geriye atmış, boğazındaki her kıvrım belli oluyordu. Bıçak sert bir hareketle boğazına girdi, Soluk borusundaki hava birden boşalmış ve hırıltılı bir ses çıkarmıştı. Damarlarından akan kan birden yatağın içinde üç santim yükselmişti. Beyaz bedeni yatakta kıvranıyordu. Şimdi birleşmenin vaktiydi. Az önce sorduğu sorduğu sorunun cevabını evet olarak değiştirmek için. İçine girdim. Bütün vücudu titriyordu, büyük bir zevkle. Dudaklarını öptüm. Kollarımla vücudunu iyice sardım. Şimdi ikimizde odası gibi kırmızıya boyanmıştık. Büyük bir zevkle. Boşalırken kulağına eğildim ve sessizce istediğini yapacağıma söz verdim. Bütün her şeyiyle, bütün parçalarıyla benim olacaktı.

Etiketler: ,

Cuma, Eylül 05, 2008

t1-2 (Taslak)

Kadın ellerini uzatıyordu, yalvarırcasına. Ama ne düşündüğünü ne hissettiğini bilmiyorum. Tek duyduğum şey kurtar beniydi. Gözlerimin içine acıyla bakıyor, göz bebekleri ani bir ilkilmeyle büyüyor ve ardından yavaşça küçülüyordu. Otobüs sert bir fren yaptı. İster istemez yalvaran ruhu bedene tekrar dönmek zorunda kaldı. Gözlerini açtı, başını sağa çevirerek, otobüsün önüne doğru baktı. Kalabalıktan pek birşey göredüğünü düşünmüyorum. Ön taraftan soförün homurdanma sesi geldi. Başını önüne doğru çevirdiğinde kalabalığının arasından bir an göz göze geldik. Herşey sanki çok yavaş gelişiyormuş gibiydi. Gözlerini ilk kaçıran ben oldum. Kadın oturduğu yerde biraz toparlandı. Gömleğinin kayalarını biraz yukarıya çekiştirerek topladı. Bu yaklaşık on dakikadır onu yukarıdan süzen adamın hiç işine gelmemişti. Saçlarını geriye attı ve saatine baktı.

Hava kararmaya başlamıştı. Aynı durakta indik, inmek zorundaydık. Ellerimi cebime soktum. Bir sağa bir sola baktım, nereye gideceğimden habersizmişçesine. Kadın yaklaşık on merte yürüdükten sonra ışıklarda durdu. Yeşil ışığın yanmasına on saniye vardı. Etrafa bakınmayı sürdürdüm. Yeşil yandığında kadın koşar adımlarla karşıya geçmişti. Onun geçtiğini gördükten sonra ben de koşarak karşıya geçtim. Ardından dar bir sokağa girdik. Eski yapılardan oluşan sessiz bir sokak...

Bir önceki cesetle aynı özlelikleri taşımakta. Kadın, 39 yaşında, 1,69 boyunda, boyalı sarı saçlı. Boynu kesisilerek öldürülmüş. Diğer cesetten farklı oalrak göbeğinin altında deirn bir kesik yok. Ancak aynı özleliklerde bir kesik sağ bacağında kalçasının bir karışkadar altında mevcut. Muhtemelen diğer cesette olduğu gibi, açılan bu kesikten, maktule tecavüz edilmiş.

"Ne içmek istersin?"
"Soda."
"Sade mi?"
"Evet."
"İki YTL."

Herkes burada bütün kokuşmuş insanlar. Her biri özgürlüklerini tattıklarını sanarken, büyük bir zindanda kapalı kaldıklarını bilmiyorlar. Acınası yaratıklar, zavallılar.

"Buraya sıksık gelir misin?"
"Bazen." Yanımda oturan kadının sorduğu soruydu bu. Orta yaşlarda, muhtemelen kırk iki, kırk üç. Bu yaştaki kadınları seviyorum. Ne istedikleirnin bilincinde olurlar ve insanı uğraştırmazlar.
"Ben de öyle tahmin etmiştim, ben sıksık gelirim seni pek görmedim buralarda."

Etiketler: ,

Çarşamba, Eylül 03, 2008

t1-1 (Taslak)

Kimi zaman hayatımda büyük boşlukların olduğunu hissediyorum. Boşlukları her hatırlama girişmimde karşılaştığım ise beynimi ortadan ikiye bölen bir sancı. Gözlerimi açamıyorum, kapalı haldeyken bile ışık gözlerimi parçalıyormuşçasına bir acı veriyor bana. Siyah-beyaz şekiller görüyorum göz bebeklerimin önünde gezinen. Bazen her şey karıncalanmaya başlıyor. Bir parazit silsilesi bütün beynimde dolanmaya başlıyor. Acı kendini tarifsiz bir hafifliğe bırakıyor. En çok bu anı seviyorum. Bulutlar üzerindeyim. Ellerim iki yana açık ve çoğu kez sebebini bilmediğim bir kırmızılıkta. Yavaş, yavaş yükseliyorum, beni bekleyen huzura...

Saat dördü üç geçiyordu. Ben kanlı gözlerimle aynanın karşısında durmuş, bulanmaya başlayan vücudumu incelemeye koyuldum. Gözlerimden süzülen bir kaç damla, çenemden sıyrılarak göbeğimin üzerine düştü. Ardımda kapısı açık dondurucudan savrulan soğuk havanın, aynadan yansıyan serinliği ile göz yaşlarımın göbeğim üzerindeki hareketini dahada hissedebiliyordum.

Evet ben, bütün insanlığın katili... Sizler gökyüzünün sebepsiz derinliğinde keninize ait umutlar inşa etmeye çalışırken, içinde bulunduğunuz hayatın sadece bir yanılsamadan ibaret olduğunu bilmiyorsunuz. Hepiniz, arşa yükselmenin kendinizi yücelteceği hissindesiniz. Bu güzdendir ki hava yolları günde milyonlarca dolar kazanıyor. Uçmak sadece ruhun istediği birşeydir. Beden ise oluşturulduğu şeye bağlı kalmak ister, toprağa. Her ne kadar dünya ruhunu dışarıda serbest bırakmış olsa da, insanınki bedene kilitlenmiştir. Oysa ruh özgürdür özgür olmak ister.

Evet ben, sizin görmediklerinizi görüyorum, ruhlarınızı. Bazıları şiddetle özgürlüklerini istiyor benden. Bunu ilk dokuz yaşımda farkettim. Onların o feryatları, özgürlük çığlıkları her an kulaklarımda. Ben seçiyorum. Tanrı'nın benden istediği bu.


Olay yerine olaştığımızda saat 08:46'yı gösteriyordu. Merkezin anonsuna istinaden yaklaşık on beş dakika sonra olay yerindeydik. Meraklı bir kalabalık, apartman dairesinin kapısında birikmiş, sessiz bir şekilde bekliyorlardı. Kalabalık bizi görünce yavaş bir şekilde açıldı. İçeriye girdik. Kapının biraz ilersinde kendinin doktor olduğunu söyleyen 38 yaşlarında Doğan Can isimli, esmer gözlüklü bir adam bize cesedin yerini gösterdi. Yaklaşık beş metre uzunluktaki koridordan geçerek, banyoya ulaştık. Her yer kan içersindeydi. Yerdeki kan kurumuştu. Bir kaç ayak izi kurumuş kanın üzerinde belli oluyordu. Hiç bir şeye zarar vermemek için parmaklarımız ucunda ilerleyerek cesede yaklaştık. Otuzbeş yaşlarında, 1,65 metre boyunda, siyah saçlı, esmer yenli bir kadındı yerde sırt üstü yatan. Doktor olduğunu belirten Doğan Can cesedin boğazının kedilmiş olduğunu, şah damarı kesilen ikişinin bir kaç dakika içersinde ölebileceğini söyledi bize. Cesette herhangi tahribat yoktu ancak göbeğin üç santim kadar altında, beş santim genişliğinde bıçak kesiği vardı. Ertafında ise birkaç beyaz leke.

Etiketler: ,