Pazartesi, Haziran 23, 2008

eski şarkılar...

Sabah kahvaltıdan sonra kendi yerime gitmeden (ofis) önce arkadaşın yanına uğradım (benim odanın yanı). Eskilerden müzikler açmış dinliyordu. eski dediğim çokta eski değil en fazla 10 sene hani o okul dönemlerine ait olanlardan... yanına oturdum sessizce dinledim... o dünemde çıkan her şarkının ne kadar da anlamı, hatırası varmış üzerimde... sürekli birşeyler hatırlayıp durdum.
düşünüyorum da artık şarkılar o kadar iz bırakmıyor hayatımda. acaba bırakacak şarkı mı yok, yapılacak iz mi? yoksa zaman geçtikçe daha mı bilinçli oluyoruz...
üç gündür filmlere ara verdim... bu akşam artık 3 film birden yaparım :)

Etiketler: ,

Perşembe, Nisan 24, 2008

Eskilerden Kimler Kaldı: Dr Skull

Vokal: Murat Ersöz - Murat Baştepe - Alper Yarangümeli
Gitar: Murat Ersöz - Murat Baştepe
Bas Gitar: Mustafa Erman
Bateri: Alper Yarangümeli

Ankara Fen Lisesinde okuyan dört kafadarın biraraya gelmesiyle başlar Dr. Skull'un hikayesi...Elemanların dördü birden Hacettepe Tıp Fakültesini kazanınca Dr. Skull adı ile ortamlara çıkar adamlarımız..Bu topraklarda varolan en sağlam topluluktur Dr. Skull.

İmkansızlıkların had safhada olduğu dönemlerde yaptıkları albümlerle tarihe altın harflerle yazıldılar..Ne yazık ki Dr. Skull artık yok, belki birçoğu bırakın dinlemeyi adını bile duymadılar..Zaten albümlerini bulmak imkansızdır ama en azından böyle bir grup varmış bir zamanlar diyebilirler artık..Güven Erkin Erkal'ın önderliğinde bir proje başlatılmış, Dr. Skull için saygı albümü..

http://www.myspace.com/drskull06
http://www.anatolianrock.com/Dr_nd__Skull
http://tr.wikipedia.org/wiki/Dr._Skull
http://metal.deliriyum.com/bands.php?bid=254
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=dr+skull

Etiketler: ,

Cuma, Mart 07, 2008

yaramaz ben!!!

Efendim Gay Kedi şurada bir yaramazlığını yazmış, e haliyle bende özenmeden edemedim :)

Elektronik cihazlara olan zaafım küçük yaşlardan itibaren vardı. Sonradan anladım ki insan bu işi meslek olarak belirliyorsa kesinlikle eski hazları almıyor.
Yanlış hatırlamıyorsam 9 yaşındaydım. Kime sorarsanız sorun melek gibi sessiz sakin bir çocuktum ama aslında değildim. Aslında bütün becerim yaptığım yaramazlıkları çok iyi örtbas etmemdi.
Almanya'dan hediye olarak küçük bir radyo getirmişlerdi akrabalarım. O zaman FM bandı şimdiki kadar gelişmiş değildi tabi, cızırtıdan başla bir şey yoktu. Radyo 9 voltla çalışıyordu. O zaman bizim memlekette 9 voltluk pil zor bununsa gerek, sürekli istememe rağmen pil bir türlü gelmemişti.
Boş kaldıkça bende aile dostumuz olan bir televizyon tamircisi vardı onun yanında vakit geçirir bu ne bu ne diye sorarak adamcağıza kriz geçirtirdim.
O zaman televizyonların altında regülatörler vardı kısmende olsa. Yeni televizyon alınca bizde bu eski regülatörü dolaba kaldırmış o orada öylece kuzu kuzu bekliyordu. Bir gün yine dükkanda beraberken regülatörü gösterdim ve ona bu ne işe yarıyor diye sordum. O da bana "voltajlar düşüp çıkıyor ya onları sabitlemeye yarıyor" dedi. Anlamış gibi yaptım ve "yani yükselen voltajları indiriyor mu?" dedim o da "evet" diye yanıt verdi. O ara aklımda bir şimşek çaktı. Madem bu regülatör dedikleri cihaz voltaj düşürüyor o zaman bunu radyomda kullanabilirim diye. aradan iki gün geçmiş bu soru aklımı kurcalıyordu. Bir gün amcamla dolabı kurcalarken ona da sordum aynı soruyu. Bu voltaj ayarlaması yapıyor voltajı düşürüyor değil mi diye? O da "evet"in yanına eklemeler yaptı ancak benim için önemli olan "evet"ti.
Bir gün evde yalnız kaldım tabi hemen aklımdaki o şahane buluşu deneyecek haftalardır duran radyomun sesini duyabilecektim. Regülatörü çıkardım, küçük radyomu da. Radyonun pil yuvasını çıkardım pile takılan uçlarını kopardım ve regülatörün priz girişine soktum. Şimdi yapmam gereken regülatörün fişini prize takmaktı.
Bunu yaptım da. Büyük bir gürültü koptu havada bir kapak ve şeritler uçuşmaya başlardı. Bütün her şey sustu. Prizden hemen çektim fişi. radyoyu elime aldım içindeki bütün parçalar paramparça olmuştu, kondansatörlerden şeritler uzanıyordu. Apar topar ortalığı toparladım, regülatörü yerine koydum. baktım ki sigorta atmış, sigortaları kaldırdım sopa yardımıyla. ama yine hiç bir şey çalışmadı. yatağıma gittim uzandım, patlamış radyomu kokladım, tadı nasıl diye yaladım Hiçbir şey olmamış gibi tavana bakıp garip sesler çıkardım.
Benden mi kaynaklanır bilmem ama bütün sokakta elektrikler gitmişti :)



dağınık oldu sanki çok ara verdim yazamadım bir türlü...

Etiketler: ,

Perşembe, Şubat 28, 2008

O ve Z Hikayesi - ÜNLÜ

Evet biliyorum albüm çıkalı yaklaşık 10 sene olmuş ama lezzetinden birşey kaybetmemiş. Aslında albümü unutmuşum ama bu gün Özgür'ün msn'den albüm linkini göndermesiyle indirmem ve dinlemeye başlamam bir oldu. E tabiki albüme ilk ses ['x] tiryakisi ile başladım. Bu ne tad bu ne hazdır ki albüm hala dönüp duruyor. Kendimi albüme odakladığım anda birden bire beni içine çeken eski vurdum duymaz hovarda hallerim gözlerimin önünde canlanan. Walkmen kulağımda, sırtımda yeşil bez çantam, İzmit'te fuardan alkol etkisiyle kendimi atıp, E5'in üzerinden geçişim...

Ah kaç kez almıştım bu albümü 1-3-5. Sayısını hatırlamıyorum ancak fazla olduğu kesin...

Bir dönemin hatırası, bir dünemin özlemi ve yavaşça çürümeye başlamam...
Hatıraları aralamamak lazım birden...

Etiketler: , , , , ,

Çarşamba, Şubat 27, 2008

tanışma yazısı…

İlk tanışmayla kazınır insan belleğinde her şey. Döner bakarsınız daha sonra, dudaklarınızı birbiriyle birleştirerek, ses tellerinizi titreştirir “hımm” diye bir ses çıkarırsınız. Bu hoşnutluğunuzun yâda hoşnutsuzluğunuzun temelidir ve bu temel üzerinde yükselir her şey. Küçük bir “hım”la başlar, büyük bir dünyaya açılır kapılar. İyi, kötü, kaba, çirkin, yerli yerinde…

Yazarın yalnızlığı olmaz ya da gizleyecek bir özel hayatı. Çünkü karakterleri hep kendisini yaşatır içinde her karakter odur ve o gibi yaşar. Kendini tanıtmak için bir çaba sarf etmez, ancak başkaları anlatır onu dilden dile konuşarak. Hakkında kitaplar yazılır, yorumlanır çocukluğuna inilir. Bir mankenin geçmişi gibi sevecen değildir geçmişi. Umutsuzluk mutsuzluklarla örülü, paranoyak bir hayat hikayesine açılır bütün perdeler, sahneler, dekorlar hatta karakterler bile farklı, yerli yerinde duran ise umutsuz hikayeler. E boşuna dememiş yazar “mutluluğun öyküsü olmaz” diye.

Okuyucu hep zengini okumak ister, hep başarılıyı, hep güzeli, hep iyiyi, ulaşamadıklarını kitaplarda, şiirlerde, filmlerde yaşamayı... hiçbir sefil hikaye pirim yapmaz, bu demek oluyor ki bizim kahramanlarımızda insanlarımızın istediği gibi olacak.

Yazar başkaları kendi sırtından para kazanmasın diye düşünmeye, başladığında biyografisini yazar ki bu çok satacağının garantisidir. Ayrıca küçük fantezileriyle süsler hikayelerini, karşı komşun kızı, Fehmi Amcanın karısı vb. çünkü insanlar ayıbı ister. Demek ki bizim hikayelerimizde bu da olacak.

E bende yazar olmadığıma göre kendimden bahsetmemde bir sakınca yok. Ama bu uzun ve zorlu yolculuğa çıkmadan önce şöyle sitenin geneline bir göz atmak lazım. Karın arısı olmayan insan böyle işlere girişmez, demek ki burada herkesin bir karın ağrısı var. Mesela benim sorunlarımdan biri hamburger içindeki marul oranının arttırılması yönünde. Şimdi bu yazıyı okuyan şahıs yani okuyucu diğer yazıları da okuyup şöyle diyecek “Aman buna da yer ayırmışlar ne boş yazı.” Tabi şundan eminin sevgili okuyucu nasıl olsa diğer yazarlar daha derin konulara dalmışlardır bile. Peki neden? Çünkü daha ciddi ve kalıcı işler yapmak istiyorlar, bizim köşemizin böyle bir niyeti yok!

Kendimden bahsetmeye başlarken bir günümü anlatmanın size benim kendimi ifade etmemden daha faydalı olacağı kanısındayım. “Bana ne senin gününden” dediğinin de farkındayım okuyucunun. Yazıda geçen bütün devrik cümleler aşkına, istemeyen buradan sonrasını okumayabilir.

05,30 da her türlü öten cihazın eşliğinde kalkıp, bir saniye bu işte bir gariplik var kalkmam 05,50 yi bulur, her insan gibi doğal ihtiyaçları karşıladıktan sonra, nedense yazarlarımız sadece işin banyo ve yüz yıkama kısmıyla ilgilenir ben tuvaletini yapan bir karakterle çok karşılaştım desem yalan olur, 06,10 da evden servis beklemek üzere ayrıldığımda elimde hep bir parça ekmek olur.
Sürekli insanlar koşturmakta.
Yanımdan geçen şu iki kadın 1 aydır aynı saatte aynı şekilde koşmakta. Artık canıma tak ettiğinde diyeceğim şu olacak ki “10 dakika daha erken kaldırın poponuzu yataktan”.
Ah soldan gelenlerde güzellik yürüyüşündeler. Ne kadar bol giyersen giy o koca poponu saklayamasın. Önüne geleni yiyip sonra buralarda koşturmanda hiçbir işe yaramaz. Sor bak, benim okuyucumda biliyor sabah en taze haberleri için dolandığınızı.
Bakın sağımda bekleyende sabah gülü. Bu ismi ona ben taktım. Onun için ayrı bir yer ayıracağım.
Geçen arabaların sayısı…
Standart 06,30 da beklemeye başlıyorum ve saat 6 yı 45 geçip benim servisim geldiğinde caddeden ortalama 700 ila 900 arasında araç geçmiş oluyor.

Ve minibüsteyim küçük ufak tefek samimi ama insanlarda aynı samimilik söz konusu değil. Aslında iş arkadaşlarım hakkında konuşmamalıyım ama her insan başkaları hakkında bir şeyler düşünür... Belki daha sonra…

Öyle yemeği ve akşam dönüş, bilgisayar başı ve uyku.
Sanırım bende sıradan bir insanım Ne güzel.

Aslında benim yaptığım kendi kuyruğumu yakalamaya çalışmak. Kendime bakıyorum ve onu görüyorum.
Hayam’ı da unutmamak gerekir “Ey sevgili biz senle bir pergelin iki ucu gibiyiz, ne kadar dönersek dönelim aynı noktada buluşuruz”.
Kendimizi bulmak için buradayız.

Eğer editörümüz uygun görürse…
Tanıştığımıza memnun oldum…
Sevgiler…

Etiketler: , ,

Cuma, Ocak 04, 2008

evde dağınıklığı toplarken bir dvd buldum, içinden eskiler çıktı buyrun bakalım hiçte birşey değişmemiş :)

“Buyuru burdan yakın.” diyor, yatağın baş ucunda bulunan paketi alıp, ter içinde, soluk soluğa kalmış, etrafına aptal aptal bakınan, boşalma sonrası rahatlamanın verdiği geri zekalılıkla, kendinden geçmiş adama. Uzun sürdüğünü sandığı beş dakikalık bir sevişmenin ardından, omzunu yastığa gururla dayayarak böbürleniyordu adam.

Kadın adamın sigarasını yakıyor.

Daha sigaranın dumanını içine ilk çekişinde beynine hücum eden duman onu bu rehavetinden kurtarıyor ve kulağına ilişen şarkının sözleriyle yastığın ve yatağın içine biraz daha gömülüyor. Ve bir tokat!

“Küçük kaygan deliği, koskoca bir dünya mı sandın?”

Hikayeyi biraz daha ilginçleştirelim.

Son kelime dökülmeden dudaklarından kırmızı şarabında etkisiyle, iri kırmızı dudaklarını yapıştırıyor karşısındaki dudaklara. Kendisine söylenen sözlerin sarhoşluğuyla, göğüs uçları kalbi gibi atmaya başlarken bir elin onları kontrol etmeye çalıştığını hissediyor. Küçük bir zevk acısı çığlık olarak dökülecekken dudaklarından, birden alt dudağını ısırıyor. Bu arada ıslak bir dilin çenesinin çevresinde dolaştığını hissediyor. Dil yavaşça dudaklarına doğru kayıyor. İnsanlar gözleri kapalı sevişirken başkalarını hayal edebilir. “Bana bak!” diyor adam emir verici bir tonla, kısık bir sesle. Gözlerini açıyor, az sonra ne olacaklardan emin bir gözle karşılaşıyor birden, ürküyor, ama başına gelebilecekler daha sonra alışkanlık yapacak cinsten. Bir dil ağzından içeri yavaşça giriyor, sular hızla karışıyor birbirine. Ellerden biri göğüsleri bırakırken diğeri onu belinden sıkıca kavrıyor ve kendine çekiyor, dizi bir çıkıntıta çarpıyor. Eteğinin altından uzanan bir başka el, nemlenmeye başlamış kilodunun üzerinde yavaşça dolaşıyor. Bu eller…

Peki neden bu giriş?


28 Ağustos 2004 tarihli gazeteler: Yazılar, resimler, reklamlar…

Tv: Klipler, reklamlar, programlar, filmler…

Müzik: Sözler, klipler…

İnsan bu kadar alelade icraatın içinde, dışarıda herkesi bir acayip görüyor.

Hadi kitlece düzüşelim.

Mazur görün…

Yine bir tatil sabahı, oysa bana her gün tatil ama, cumartesi, pazar psikolojik bir tatil rahatlaması dolduruyor insanın içine. Yine aynı köşe. Sabah demiştim ya yanlış anlaşılmasın saat bir olmuş bile. Televizyonu açıp kanalları seyre koyuluyorum. O, bu, şu, derken Türksat 1c deki bütün transpordırları magazin programlarını esir almış durumda. Bir iki aptal söyleşi, bacak gösterisi, cinsel nameler ve birilerinin çocuk yapma sevdası…

Kapatıyorum!

Ekleriyle birlikte yaklaşık yedi kilo gelen dört gazeteyi alıyorum. Aşk, seks, cinsel sağlık, iç haberler, dış haberler, reklamlar, inlemeler (pardon inleme mi dedim inceleme olacak), röportajlar, resimler… derken gazete bitiyor (konuları anlatmama gerek var mı?). Dört gazeteden aklımda tek kalan, alakasız bir konuya resim olmuş, Petek Dinçöz’ün göbeği Paris Hilton’un bacakları. Daha sayayım mı?

Onları da atıyorum. “Müzik dinleyeyim, ama aynı zamanda görselliği de olsun. Bir müzik kanalı açıyorum. Gördüklerimi anlatmama gerek var mı? Neyse bunlar yabancı, biz çevirelim kanalı Türkiye’ye.

Ne farkı var, “sarı sarı” olmaya başlarken “bacaklarımdan çocuklar akarken”, tadıp tadıp içindeki ateşe bulanırken” iyiden iyiye bir depresyonun içinde buluyorum kendimi. Düşünceler, düşüncelerim, zorlamalar, yaptırımlar…

Dışarı çıkmalıyım patlamaya hazır bir potansiyel sapık gibi.

Ne yapmam gerekiyor, hormon aktivitesinin hızlandığı bu sıcakta iki üç kişinin üzerine saldırmam mı yoksa, oturup bu satırları yazmam mı?

Markete gittiğimde kasiyerden göğüs istemem değil mi? Yada ağzımdan, kalça, bacak kelimelerini. O kadar da olmaz herhalde.

Affınıza sığınayım mı?

Bence hayır.

Edebiyat özgürlüktür tabii ki sanatta.

Ancak bu kadar aktivite arasında neden tık yok insanlarda… J

Etiketler: ,

Salı, Mayıs 01, 2007

Öylece susuyordun. Gözlerinin altındaki torbalar, küçük yüzünde gerçek olmayan bir dalgalanmaya sebebiyet veriyordu. Yalan bile olsa o an ağladığını görmemek için yüzümü döndüğüm duvarın pürüzlü yüzeyinde bize ait sahneler oynuyordu ağaç gölgeleri ve ilk defa onlara yorganın dışından bakıyordum. Gözlerimi sektirmeden.
Her şey öyle oldu. Başladığı yerde sessizce bitti. Sessizlik sadece gırtlağımızda yer eden küçük bir meltemin bıraktığı yutkunmalardan ibaretti. Benim sana anlatacak çok şeyim vardı seninse başkalarına. Gitmeyi seçtin, küçük bir muamma içinde sessizce.
Gölgeler sadece kendini yanına aldığını söylüyor ve çocuklar arkana bile bakmadığını.
Soluk bir duvarda, soğuk bir köşede şimdi izliyorum seni. Büyük bir yumru dudak kıvrımıma kadar ilerlemiş, son bir nefes alma çaresizliğimde yüzümün asit tabakasına bulaşacak kelimelerin ıslıkları yayılıyor inceden. Yo bu bir isyan değil, ya da büyük bir çığa dönüşecek hiddet küpleri, sadece şimdi bin bir parçaya ayrılan iç organlarımın özgürleşme istekleri, ardından sana koşma çabaları. Benliğimden hariç, vücudumda da dirayet kalmamışken. Öylece kalıyorum, ellerim göbeğimin ikinci kıvrımına yaslanmış, bütün bedenimi senle kusuyorum, yavaş yavaş bütün zehri atıyordum vücudumdan.
Öylece susuyordun. Duvardaki dallar üzerimde büyüyordu yavaşça. Vücudum seni iterken iç organlarım beraberinde gidiyordu. Gidiyordun, sayılarla örülmüş, belalı bir kadere. Ellerim titriyordu, gözlerimde son kez hayalin beliriyordu mıhlanmadan. Aklım bokuma karışıyordu ve Türk Dil Kurumu da onaylıyordu beni gizlice. Gidiyordun ve sen gittikçe eziliyordu bedenim, bir ışığa yürüyordun sızlıyordu bedenim, sen ışığa sarıldıkça sen(r)siz kalıyordu bedenim.
Koca bir senenin yarısını beklemek ha! Bir ölüyle, küçük dalgalarla boğuşurken, bir ümit ölmedim, sana ulaşacağım derken.
Yoksun, korkuyorum, nedensiz, kendimden korkuyorum, çaresiz. Sana kızmıyorum. Kimi sevsem onla birlikte bende uzaklaşıyorum kendimden bazen bir başka şehirde soluk alıyormuşum gibi bir parçam acıyor onlar farkında olmasalar bile bütün gücümle besliyorum onları ve sende kalan son hayat kırıntıları.
Öylece susuyordun. Hayatımı sön kez dallar oynuyordu, büyük bir kan gölünün içinde, son kez boğazıma kazınmış adın içinde...
Gökyüzünde bile özlüyorum seni! Yaşadığını bildiğim halde...

Etiketler: ,