Az önce TRT'detatlı bir dizinin ikinci bölümünü izledim. Ne yazık ki dizi 2004 yapımı ve sanıyorum 2005 nisan ayında TRT'de gösterime girmiş. O dönemde asker olduğum için belki de rastlayamamıştım. Dizi hakkında TRT'nin tanıtımı şöyle;
TRT, vazgeçemediğimiz insan sıcaklığını ve eski Yeşilçam filmlerinin sevgi kokan atmosferini ekrana taşıyor. Modern çağın acımasız, duygusuz ve çıkar ilişkilerine inat, masumiyeti ve duyguları ön plana çıkaran bir dizi.
Dizinin sıcaklığı elbetteki kadrosuylada etkileşimli kimler yok ki? Ediz Hun, Ruhsar Öcal, İlkay Saran, Yeliz Akkaya, Salih Kalyon ve Bengü Hun ilk başta sayılabilecekler arasında...
Ayrıntılı bilgiyi TRT'nin şu ve sinematurk.com'da yer alan şu sayfalardan alabilirsiniz. Şimdi çamaşır asmam lazım...
kişisel depresyon anları tarafından gönderildi zaman:
16:08 0 Yorum
Pazar, Şubat 24, 2008
bittim ben nihat...
ne haldeyim? cümlelerim nasıl tanımlayabilir içimdekileri. hayatım etkilenişlerden mi ibaret sadece... hayır, işte benim cümlelerim kelimelerim...melankolik hayatımın sanısal özeti...
fikret: gitme desem gitmeyecekti düşünsene... nihat: ona ne dedin fiko? sen ne dedin elif'e? fikret: yapamam dedim.. nihat: yapamam dedin? fikret: gitme kal diyemedim. nasıl diyeyim? ben, benim işte. her şey böyle. yani... niye böyle nihat?.. niye böyle be?
****
nihat: ne durdun? yürü hadi, seni eve bırakayım. fiko: niye ben böyleyim nihat? niye bu kadar korkağım? nihat: saçmalama be oğlum, değilsin. fikret: niye hiçbir şeye cesaretim yok? elif dedi ki bana, hep başkaları ne der diye soruyorsun, dedi. kendim ne isterim diye düşünmüyormuşum hiç... haklı.. düşünmeye bile korkuyorum... sence niye peki böyle nihat? niye? niye söyle? neden kapıp koyuveremiyorum kendimi, neden her şeyi oluruna bırakamıyorum? nihat: fiko... çünkü sen.. sen var ya sen.. fiko- fikret: ben buraya hapsoldum nihat. hapsoldum. evler, dükkanlar, ağaçlar, hep aynı şeyler, aynı yüzler, aynı sesler.. yedi yaşında geldim ben buraya nihat! ne hayallerle geldim! kırk yıl sonra halime bak! buranın bir parçası oldum, iskele gibi, durak gibi, sermet'in köşesi gibi- nihat: fiko... fikret: yaşıyor muyum, ölü müyüm, taş mıyım, ağaç mıyım, duvar mıyım ben neyim! hayatımın anlamı ne! nihat: fiko, fiko senin bir ailen var. çocukların var, arkadaşların var fiko.. fikret: çocuklarım, babam, dedem, eski karım, arkadaşlarım, ya ben nihat? ben nerdeyim ya? yetti artık, burama geldi! dayanamıyorum be, nefes alamıyorum ya! ölünce arkamdan iyi adamdı diyecekler, kıyak delikanlıydı diyecekler, fedakardı, ailesine düşkündü, yardımseverdi, hep başkalarını düşünürdü, çengelköy'ün evliyasıydı! nihat: yapma fiko.. allah aşkına yapma böyle be fiko! fikret: hadi, hadi gömün beni! ne bekliyorsunuz, şimdiden gömün! yaşamıyorum zaten, yaşamıyorum! yaşasam "sen kendin için ne istiyorsun be adam" diye sorarım, soramıyorum! korkuyorum! sevdiğim insana, bekle ben de geliyorum, diyemiyorum ben be! ölmüşüm ben nihat, ölmüşüm ya! siz öldürdünüz beni, siz! siz!
fikret: beni bu semt öldürdü! allah kahretsin! istemiyorum, istemiyorum, ölmek istemiyorum! durduğum yerde çürümek istemiyorum!!
fikret: istemiyorum! istemiyorum! elif, benim son umudumdu, son çaremdi! bu hapishaneden çıkaracaktı! o benim kurtuluşumdu! gitme demek istedim, diyemedim! diyemedim! diyemedim!! diyemedim nihat, diyemedim!!! nihat: fiko- fikret: elif de gitti nihat.. ben gene kaldım.. bittim.. bittim ben nihat...
küçükken kaçırmadığım, şimdi ise özlemle tekrarını beklediğim, hayatımda hatta herkesin hayatında büyük bir yer edinmiş, şimdinin çirkeflikleirnden uzak insan hali dizisi... ne kadar ortak yönlerimiz var...
Hepimiz televizyondaki dizilerin çokluğu arasında boğulmaya başladık. Kanal başına düşen onlarca diziden hangisini seçeceğimiz aslına bakılırsa devlet büyüklerini seçmemizden daha zor oluyor. Aklıma hep gelir, son Fransız Devriminde halkı oyalamak için hükümetin bedava televizyon dağıttığı. Öyle ki biz de memleket sorunlarını bile dizilerle araştırır/çözer olduk. Dün akşam eve 22:00’da geldiğimi bir önceki girdide yazmıştım. Bilgisayarı açtım ve tv kanallarını gezinmeye başladım (televizyonum olmadığı için tv kartıyla yetiniyorum, almaya da niyetim yok.). Bir ton dizi akıp geçiyordu önümden… İki Aile, Genco, Doktorlar vs… Ama gözüme çarpan büyük ihtişamıyla TRT INT’ de ki “Pertev Bey'in Üç Kızı” isimli yönetmenliğini Tunç Başaran’ın yaptığı, Münevver Ayaşlı’nın aynı isimli kitabından uyarlanan dizi oldu.
Hala güzel uyarlamaların yapıldığını bilmek gerçekten hoşnut etti bizi. Düşünüyorum da eğer bir yerlere gideceksek izlememiz gereken yolun çok dışına çıkmışız...
Dizi hakkında bilgiler ve linkleri aşağıda bulabilirsiniz…
Pertev Bey'in Üç Kızı Yönetmen: Tunç Başaran Yapımcı: Ozan ve Cengiz Ergun Oyuncular: Serdar Gökhan, Deniz Evrenol, Deniz Gökçer, Itır Esen, Rasim Öztekin ve Füsun Öztoprak Program Ekibi: Sanat Yönetmeni:Koray FındıkçıoğluMüzik:Özkan Turgay Görüntü Yönetmeni:Selahattin SavaşIşık Şefi:Mehmet İşçiSet Şefi:Sonay Kanat
Olaylar Balkan Savaşı’ndan bir sene kadar önce başlar. Miralay Pertev Bey, eşi, üç kızı ve kalabalık ev halkı ile Moda’da çok güzel, büyük bir köşkte yaşamaktadır. Pertev Bey, Harbiye Mektebi’ni bitirdikten sonra Almanya’ya gitmiş, orada erkânıharp (kurmay) olmuştur. Eşi Azize Hanım ise üç nesilden beri İngiliz kültürüyle yetişmiş bir ailenin kızıdır. Büyük kızları Selmin, ortanca kızları Berrin ve henüz bebek olan Nermin, Rum dadılar, yabancı mürebbiyeler elinde büyümektedir. Selmin, güzelliği neredeyse bütün İstanbul’un dilinde olan on yedi yaşında bir genç kızdır. Çok iyi piyano çalmakta, güzel şiir okumaktadır. Berrin ise ablasına göre daha çirkin ve içine kapanıktır. Karısı ve üç kızıyla dönemin batılılaşma hayatına ayak uydurmaya çalışan Pertev Bey, aslında geleneksel değerlere bağlı, ülkesini seven, yozlaşmamış, adı kirliliğe bulaşmamış bir insandır. Pertev Bey ve ailesi Moda’daki köşklerinde, Osmanlı İmparatorluğu’nun yavaş yavaş felakete doğru gidecek sonunu fark etmeksizin mesut ve rahat bir hayat sürmektedirler. Haftada bir, Pertev Bey’in kardeşi Nuhbe Hanım’a yemek ziyafetleri vermekte, akşamları Selmin’in piyanosuyla çaldığı Chopin parçalarını dinlemekte yazları da yine Nuhbe Hanım’ın Büyükada’daki köşkünde geçirmektedirler. devamı
Münevver Ayaşlı Hk.
Hayat hikayesini kendi kaleminden şöyle aktarmıştı Münevver Ayaşlı; “Hicri 1322 - Miladi 1906 senesinde Selanik'te doğdum. Fakat umumi manada anlaşıldığı gibi ''Selanikli'' değilim, Türküm. Babam askerdi. Devletimizin hudutları içinde olan Selanik'te vazifeli olarak bulunduğu bir sırada dünyaya gelmişim. Bütün Rumeli'yi çok sevdiğim gibi, Selanik'i de çok severim. Fertler ve milletler için hicret mukadderdir. Bizim tarihimiz, yani İslam tarihi hicridir, yani büyük ve mukaddes bir hicretle başlar, Binaenaleyh, biz Müslümanlar için hicret etmenin, muhacir olmanın, ayrıca ulvi bir hizmeti vardır. Biz de anavatan Anadolu'ya hicret ettik. İzdivacım dolayısıyla candan ve gönülden Ayaşlı oldum. Bunu ilahi bir lütuf olarak kabul ederim. Zira bütün Piran'a çok bağlı olduğum gibi Hacı Bayram-ı Veli'ye (k.s.) ve onun ikinci halifesi olan Ayaşi Bünyamin-i Veli'ye (k.s.) çok bağlıyımdır. Hayatta yapayalnız kaldıktan sonra, 1947 senesinde yine yazıya ve gazeteciliğe başladım”. Eğitimini Alman okulu ve Fransa'da “College de France” ile “Şark Dilleri” okullarında tamamlayıp Arapça ve Farsça’yı da özel derslerle öğrenen, “Pertev Bey'in Üç Kızı”(1968), “Pertev Bey'in İki Kızı” (1969) ve “Pertev Bey'in Torunları”(1976) adlı bir dizi romana da imza atan Münevver Ayaşlı, 20 Ağustos 1999’da vefat etti.. devamı
kişisel depresyon anları tarafından gönderildi zaman:
10:04 0 Yorum
Hakkımda
Ad: kişisel depresyon anları
Konum: Turkey
hepimiz yalnızız ve artık mucizeler bekleyen insanların çoktan gömüldüğü bir yüzyılda yaşıyoruz, hepimiz hayatlarımızın değişmeyeceğini ezberledik sanırım.. en azında burada olmakla... takılıyoruz, geçmesi gerekipte bir türlü geçmeyen zamanla oyunlar oynuyoruz kandırıkçı muhabbetlerimizle.. bu ve buna benzer yüzlerce site,hepimizin amacı ayni aslında... sadece bir şeyler söyleyebilmek, sadece anlaşılmaya olan açlık.. bunun asosyal olmakla, belli bir çevrenin olmamasıyla yada seni zincirleyen herhangi bir özrünle alakası yok, çok kalabalık insanlarda anlaşılmaya ihtiyaç duyar, bazen 10 adam yanındadır ve alkol ve muhabbet ve gece.. ama sen yanında olmayan biriyle konuşursun o an.. bunun nedeni ne senin maymun iştahlılığın ne de yanındakilerin muhabbetinin çekilmezliğidir.. bunun nedeni ne yaparsan yap sikip atamadığın anlaşılma arzundur...
Her şey biraz daha karanlığa itiyor beni. Karanlık yaklaştıkça benliğime açılan kapılardan bir bir giriyorum. Saf beyazın huzuru orada. Sarı benekli odamın duvarlarında hayaletler görüyorum. Soğumaya başlayan odamın içersinde aylardır başucumda bulunan günbegün artıp sıcaklığını hissettiren kapsüllerim samimiyetle gülümsüyor bana. Yanında sevgili dostum diyebileceğim bir yıldan ötedir cüzdanımda taşıdığım, derin bir umutsuzluk anında sırasını bekleyen, paslanmaya yüz tutmuş yarım jiletim. "XCb" gibi harflerle başlayan Rusça isminin parlak gülümsemesi yüzüme yansıyan. Duvarda asılı bir kement, ağzını kocaman açmış dişlerinin ardından dilini savuruyor bana, şuh gülümsemesi içimi acıtıyor bir kez daha. Bu kez becermeliyim, kendimi onların mutluluğuna eşlik edip, sayısızca kez bölünen benliğimi toplamalıyım.
sitede kullanılan herşey kaynak gösterip kullanılmıştır, haliyle aynı özveriyi bekliyor insan...