Çarşamba, Şubat 27, 2008

tanışma yazısı…

İlk tanışmayla kazınır insan belleğinde her şey. Döner bakarsınız daha sonra, dudaklarınızı birbiriyle birleştirerek, ses tellerinizi titreştirir “hımm” diye bir ses çıkarırsınız. Bu hoşnutluğunuzun yâda hoşnutsuzluğunuzun temelidir ve bu temel üzerinde yükselir her şey. Küçük bir “hım”la başlar, büyük bir dünyaya açılır kapılar. İyi, kötü, kaba, çirkin, yerli yerinde…

Yazarın yalnızlığı olmaz ya da gizleyecek bir özel hayatı. Çünkü karakterleri hep kendisini yaşatır içinde her karakter odur ve o gibi yaşar. Kendini tanıtmak için bir çaba sarf etmez, ancak başkaları anlatır onu dilden dile konuşarak. Hakkında kitaplar yazılır, yorumlanır çocukluğuna inilir. Bir mankenin geçmişi gibi sevecen değildir geçmişi. Umutsuzluk mutsuzluklarla örülü, paranoyak bir hayat hikayesine açılır bütün perdeler, sahneler, dekorlar hatta karakterler bile farklı, yerli yerinde duran ise umutsuz hikayeler. E boşuna dememiş yazar “mutluluğun öyküsü olmaz” diye.

Okuyucu hep zengini okumak ister, hep başarılıyı, hep güzeli, hep iyiyi, ulaşamadıklarını kitaplarda, şiirlerde, filmlerde yaşamayı... hiçbir sefil hikaye pirim yapmaz, bu demek oluyor ki bizim kahramanlarımızda insanlarımızın istediği gibi olacak.

Yazar başkaları kendi sırtından para kazanmasın diye düşünmeye, başladığında biyografisini yazar ki bu çok satacağının garantisidir. Ayrıca küçük fantezileriyle süsler hikayelerini, karşı komşun kızı, Fehmi Amcanın karısı vb. çünkü insanlar ayıbı ister. Demek ki bizim hikayelerimizde bu da olacak.

E bende yazar olmadığıma göre kendimden bahsetmemde bir sakınca yok. Ama bu uzun ve zorlu yolculuğa çıkmadan önce şöyle sitenin geneline bir göz atmak lazım. Karın arısı olmayan insan böyle işlere girişmez, demek ki burada herkesin bir karın ağrısı var. Mesela benim sorunlarımdan biri hamburger içindeki marul oranının arttırılması yönünde. Şimdi bu yazıyı okuyan şahıs yani okuyucu diğer yazıları da okuyup şöyle diyecek “Aman buna da yer ayırmışlar ne boş yazı.” Tabi şundan eminin sevgili okuyucu nasıl olsa diğer yazarlar daha derin konulara dalmışlardır bile. Peki neden? Çünkü daha ciddi ve kalıcı işler yapmak istiyorlar, bizim köşemizin böyle bir niyeti yok!

Kendimden bahsetmeye başlarken bir günümü anlatmanın size benim kendimi ifade etmemden daha faydalı olacağı kanısındayım. “Bana ne senin gününden” dediğinin de farkındayım okuyucunun. Yazıda geçen bütün devrik cümleler aşkına, istemeyen buradan sonrasını okumayabilir.

05,30 da her türlü öten cihazın eşliğinde kalkıp, bir saniye bu işte bir gariplik var kalkmam 05,50 yi bulur, her insan gibi doğal ihtiyaçları karşıladıktan sonra, nedense yazarlarımız sadece işin banyo ve yüz yıkama kısmıyla ilgilenir ben tuvaletini yapan bir karakterle çok karşılaştım desem yalan olur, 06,10 da evden servis beklemek üzere ayrıldığımda elimde hep bir parça ekmek olur.
Sürekli insanlar koşturmakta.
Yanımdan geçen şu iki kadın 1 aydır aynı saatte aynı şekilde koşmakta. Artık canıma tak ettiğinde diyeceğim şu olacak ki “10 dakika daha erken kaldırın poponuzu yataktan”.
Ah soldan gelenlerde güzellik yürüyüşündeler. Ne kadar bol giyersen giy o koca poponu saklayamasın. Önüne geleni yiyip sonra buralarda koşturmanda hiçbir işe yaramaz. Sor bak, benim okuyucumda biliyor sabah en taze haberleri için dolandığınızı.
Bakın sağımda bekleyende sabah gülü. Bu ismi ona ben taktım. Onun için ayrı bir yer ayıracağım.
Geçen arabaların sayısı…
Standart 06,30 da beklemeye başlıyorum ve saat 6 yı 45 geçip benim servisim geldiğinde caddeden ortalama 700 ila 900 arasında araç geçmiş oluyor.

Ve minibüsteyim küçük ufak tefek samimi ama insanlarda aynı samimilik söz konusu değil. Aslında iş arkadaşlarım hakkında konuşmamalıyım ama her insan başkaları hakkında bir şeyler düşünür... Belki daha sonra…

Öyle yemeği ve akşam dönüş, bilgisayar başı ve uyku.
Sanırım bende sıradan bir insanım Ne güzel.

Aslında benim yaptığım kendi kuyruğumu yakalamaya çalışmak. Kendime bakıyorum ve onu görüyorum.
Hayam’ı da unutmamak gerekir “Ey sevgili biz senle bir pergelin iki ucu gibiyiz, ne kadar dönersek dönelim aynı noktada buluşuruz”.
Kendimizi bulmak için buradayız.

Eğer editörümüz uygun görürse…
Tanıştığımıza memnun oldum…
Sevgiler…

Etiketler: , ,

Salı, Eylül 11, 2007

166 yazısı... (çıkmadı, bitmedi...)

6 ay uğraşıdan sonra çıkartmadığımız 166 dergisi için yazmaya başladığım bir öykü...
uzayıp gidecek gibi gözükmekteydi ama yarıda kaldı... ismi dahi yok...


Hayatımın elli altıncı baharı ve dünden hatırladığım tek şey haddinden fazla kızıllaşmış gökyüzünün aklıma kazınmış görüntüsü. Ufka doğru baktığımda ilk çarpan bir tavus kuşunun kuyruğuydu. Ağırlaşmakta olan gözkapaklarının arasından gördüğüm buydu. O an için halüsinasyon gördüğümün farkındaydım. Sahi bütün gün boyunca ne yapmıştım da, şimdi göz kapaklarım kaldıramayacak kadar bitkinlik hissediyordum. Hayır, karşımda bir tavus kuşu yoktu ya da gözümün ucunda parlayan bir denizatı. Aklımda küçük efsanelerin dolandığını hatırlıyorum. Küçük bir köy, bir jeep ve bir vazo. Bunlar geçmişten kalan karanlık korkular belki de. Yo hiçbiri değildi, gök yüzündeki o rengarenk kızıllık, fiyatları beş YTL’ ye kadar düşmüş havai fişeklerin nam-ı değer gülümsemesiydi. Peki, daha hava tam anlamıyla kararmamışken kim güneşe doğru havai fişek atabilirdi ki? Küçük bir titremeyle aklıma gelen şey daha ürperticiydi. Yezidilerin bir töreni olabilirdi bu.
Yirmi sekizinci bahardı, ne zamandır baharları saydığımı hatırlamıyorum. Ama bu gün yirmi sekiz olmuştu. Bunun karşılığı ise hayatımda boşa harcadığım yirmi sekiz seneye denk geliyordu. Bazen güzel olmanız hiçbir işe yaramıyor, hatta bunun zorlukları bilinenden daha da fazla. Hayatınızda elde edebileceğiniz ya da kaybedebileceğiniz çok şey var. Bir rulet masasında kırmızı on üçün üzerine bütün hayatınızı koymak gibi bir şey. Sayınızı iyi belirlemelisiniz ve dolaylı olarak hayatınızın geri kalan kısmının akışını.
Düne dair hatırladıklarım bunlar, araya ekilmiş düşüncelerim haricinde kağıda dökmeye çalışsam bir iki satırdan fazla tutacağını sanmam. İki tarafı pencerelerle çevrili odamda sıcaklık altmış derece olmalı. Sırtımdan ve belimden, turkuvaz rengi çarşafıma ulaşmaya çalışan damlacıkların sayısı giderek artıyor, onların akışını hissederken küçük bir iç gıdıklanmasıyla kendimden geçmiyorum değil. Üstüm çıplak oysa gece yatarken üzerime bir şeyler geçirdiğimi hatırlıyorum. Yüzüme yapışmış saçlarımın ardından komidinin üzerinde bulunan göbeği oyulup içine saat yerleştirilmiş Garfield’ıma hızlı bir bakış atıyorum ve Garfield sinsi gülümsemesinin ardından saatin daha beş on iki olduğunu fısıldıyor bana. Düşünüyorum da Garfield ilk elime geçtiğinde onun bir saatli bomba olduğunu düşünmüştüm. Ne kadar komik… Göz kapaklarım ağırlaşıyor. Güneşin ayak parmaklarımdan başlayıp vücudumu gezmeye başlaması ayrı bir rahatlama veriyor bana. Kafamı biraz daha şiddetli gömüyorum yastığa, biraz daha karanlık ve biraz daha sessiz…

Derin bir rüzgar esiyor, ayak parmaklarınım arasından geçtiğini hissedebiliyorum. Yaklaşık on santim boyundaki çimler bileklerimi gıdıklıyor. Küçük bir gülümseme dudaklarıma yayılıyor. Sol elimin işaret ve orta parmağıyla dudağımı kapatıyorum, yan gözlerle etrafı kolaçan ederken, rüzgar saçlarımı suratıma serpiştiriyor. Parmaklarımı dudaklarımdan kaldırıp saçımı düzeltiyorum. Şimdi rüzgar eskisi gibi tam ünümden esiyor. Burnumda önceden saçlarımdan geldiğini sandığım kestane kokusu birikiyor birden, ancak biraz daha ileriyi dikkatle incelediğimde, bu naif kokunun ilerideki kestane ağaçlarından geldiğini fark ediyorum. Rüzgarda çimler başını ağaçlara eğmiş gideceğim gönü gösteriyor sanki. Bir adım atıyorum, sanki bu kez Alice’in yerine “Harikalar Diyarı”na ben geçiş yapmıştım. Bir an için akşam yemeğinde yediğim mantarın zehirli olup olmama ihtimalini düşünüyorum. Ama eğer mantar zehirli ve ben şu an ölmeye çalışıyor ve doktorlar eğer beni kurtarmaya çalışıyorsa onlara bir şeklide ulaşıp, cennet yolunda olduğumu söyleyip vazgeçmelerini söylemeliydim. Yo doktorlar ve bir sürü insan… Çıplaktım… Ne büyük bir utanç… Peki ya, mantarlar…

Saat on iki olmalı, güneş tamamen üzerime binmiş durumda, ağırlığını bütün vücudumda hissediyorum. Boynum yastıktan aşağıya düşmüş, ellerim iki omzumun altında yumru yapılmış bir şekilde sızlamakta. Vücudumdaki en sağlam terin ayaklarım olduğunu düşünüyorum. Benimde ince bir sızı var. Kendimi düzeltmek için silkelendiğim anda boynuma vuran sancıya, ayağıma giren kramp eşlik ediyor. Ellerim dirseklerime kadar uyuşmuş durumda, yüzüm tuzdan dolayı kalıplaşmış saçlarım tarafından kaplanmış. Derin bir acı hissediyorum, bunun dışa yansıması olarak büyük bir çığlıkla kendime gelebilirim. Evet, bu hep böyle olmuştu. Derin bir nefes… Ayağımdaki sancıyla birlikte dedin bir nefes alıp bağıracağım anda tuzlu saçlarımdan bir tutam ağzımın içine doluşuyor ve onunla birlikte burnuma gelen kakaolu puro kokusu kazınmaktan bir hal olmuş midemin bulanmasına neden oluyor. Ancak her çırpınmamda vücudumun geneline inen derin sancı, acımasızca yapılan işkencenin giderek ardan ileri safhalarına doğru yol alıyordu. Artık güneşte o masum ellerini vücudumdan çekmiş, büyük bir ateş kütlerini zaten ateşler içinde yanmakta olan bedenimin üzerinde gezdiriyor, yo hayır üzerime çökmüş bütün hareketimi kısıtlıyordu.

- Bence kollarındaki ve bacaklarındaki tüyleri almalısın, gerçi onlar biraz tüylükten çıkmış, iki birer kıldan farkları yok. Görünür yerler böyleyse görünmeyen kısımlar…
- Saçmalama anne…
- Ne saçmalaması, hiç bana çekmemişsin, ben senin yaşındayken iki tane çocuğum olmasına rağmen ne kadar güzeldim.
- Sen hala güzelsin anne.
- Ah, ne güzelliği be! Bu yüzle mi? Kırış kırış oldu artık, milyonlar harcadığım kremler bile fayda etmiyor.
- Yüzün kırışmış olabilir ama, senin kemik yapın gayet güzel, eğer çok istersen birkaç cerrahi müdahaleyle düzeltilebilir.
- Ne cerrahi müdahalesi bilmiyor musun ben iğneden bile korkarım…

Bir, iki, üç… bu son silkiniş. Sanki ben kalkmak için zorladıkça güneş biraz daha baskı yapıyor üzerime kollarımı iki yana açmış durumdayım ancak bir türkü kendimi kaldıracağım kuvveti toplayabilmiş değiller. Boynumda yine aynı ağrı. Bu ağrıdan çok sanki hareket etmemem için birinin yaptığı baskıya benziyor. Yine mi, hayır bu kez olmasın… Yalvarırım, hayır…

- Gökyüzüne bak!
Yo şimdi olamaz.

Kendimi yataktan nasıl attığımı hatırlamıyorum. Bana bu enerjiyi veren neydi, birden çıplaklığımdan utanmam mı, yoksa nasıl çıplak kaldığım fikri mi? Dikkatlice etrafı kimse var mı diye kolaçan ederek yerden geceliğimi aldım ve üzerime geçirdim. O hızla nasıl giyindiğime dikkat etmediğim için geceliğin ters olduğunu üç saat sonra anlaya bildim. Demek ki üç saat sonra kendime gelebilmiştim. Geceliği giydikten sonra öncelikle kapı ve pencereleri kontrol ettim, hepsi gayet sıkı bir şekilde kapalıydılar. Neden birden odanın içersinde birileri olduğu fikrine kapıldım bilmiyorum. Bekli de zorla uyumaya çalışmamın verdiği bilinçaltı yanılsamaları bunlar.

Kendime gelmeye başladığımda ayaklarımda derin bir ağrı hissettim. Yaklaşık on dokuz saat uyumuştum ve yatsam yine uyuyabilirdim. Çarşafın üzerinde, bir kopyam çıkmıştı. Yüzüm, göğüslerim ve apış aram gayet net belli olabilecek şekilde diğer yerlerime oranla daha fazla terlemişti, o an utanma duygumun vücudumdaki tüylerden kaynaklandığını hissettim, evet annem doğru söylüyordu, bu yaşlarda biraz daha özenle bakmalıydım kendime.

Biraz daha geçmişe dönelim. İnsanların kadınları sadece kullanmaya çalıştığını anladığım anlara. Eğer güzelseniz sadece bedeniniz isteniyordur, bunun ötesinde yapılan aşk lakırdıları ya da yüze karşı söylenen sevimli sözcüklerin erişebilirlik katsayısıyla orantılı olduğunu söyleyebilirim. Bir kadın olarak ne kadar zorsanız o kadar güzel sözün sahibi olursunuz. Bu sizin duygusal tatmin katsayınızı tavana vurmasına dek sürer ve tavana vurduğunda ise salakça bir duygusallık kaplar içinizi, kendinizi teslim edersiniz ve karşınızdaki insan güzel sözlerine kezzap dökmeye bu an başlar ve o andan itibaren muhabbetlerin ayrıntısız anlatılan bir parçası olursunuz.
Kadınlar ise belli bir mevki ve olgunluğa vardığında kullanır hemcinslerini. Ruhlarına işlemiş bir çekemezlik hakimdir onlarda, nedenini bilmezler ancak içgüdüsel olarak yapmak istedikleri ya da yaptıkları şeyler bunu gösterir. Bir kadın kesinlikle mağdurunun ardından ağlamaz, ancak bir erkek için bunu söylemek olanaksızdır. Erkek dıştan sert içten yumuşak gözükür, kadın ise dıştan yumuşak içten serttir.
Aslında kadın erkek ilişkilerini analiz edecek kapasitede değilim. Geçmişe baktığımda bu konuda hayatımın tam bir viraneler üzerine kurulu olduğunu görüyorum. İlk zamanlarda ağlamalar ve sızlanmalar yakamı bırakmazdı, ancak artık sanırım bunların sadece umutsuz kurgulardan ibaret olduğunu anladım. Evet, bunlar sadece hayalimde büyüttüğüm şeylerdi. Belki bir kadın olarak kendi mutluluğumu düşünmemeliydim. Yaptığım hatalardan biri bu. Neyse kapatalım konuyu. Birden bu duygusallık…

Etiketler: , , , , ,

Salı, Kasım 07, 2006

166 2. buluşması...

166'nın ikinci buluşması Taksim Bab-ı Âli kafede yapıldı. Genel olarak değinilen konuların başında dargi manifestosu, anlatım dili ve kullanılan dil, bölüm dalığımları, bölümlerin dağılımlarının altındaki oluşumların değerlendirilmesi yer aldı.
Bir sonraki buluşma için konu dergi içersinde kullanılacak yapıtların incelenmesi belirlendi.
Yani yavaş yavaş eserler toplanacak.:)

Etiketler: ,