İzahat

Acını hissediyorum, vücudundan dışarıya taşamayan
Ve belirsizlik üzerinde
Tanrının sözlerinden uzak, tanrının gözlerinden korkarak

En büyük varlık hangi sikilmiş vücutta şimdi
Sanki titrek
sanki ürkek
Mühürlü cümlelerin ardından sığındığımız gerçek

Herkes ben değil biliyorum
Güldüğüm sandığım sandığım,
hatalı sandığım
Bir izahat gönlüme hunharca attığım
Ve hiç bir şey anlamaya çalışmak kadar değil zaman kaybı

Islak, yapış yapış çıkmış kurumaya dönerken
Hayatı

Planlı yaşantı…

Kendimi bildim bileli planlı bir yaşantım oladı. Şimdi de iş dışında planlı bir yaşantım olduğu söylenemez. Zaten işi de ben planlamıyorum olması gerektiği gibi sadece git gellerde bulunuyorum. Tabi iş sadece gidip gelmekle de bitmiyor. İster istemez ait oluyorsun. Hem askerde iken duvarlarda hep ne yazılıyordu? Çalışmak insanı üç şeyde kurtarır; can sıkıntısı, tembellik… üçüncüyü hiç hatırlamıyorum. Sanıyorum bu üçüncü şey benim hiç uygulamadığım bir şey.

Plana uyamamam aslında benim tembelliğimden kaynaklanıyormuş gibi gözükse de alakası yok. Yani sürekli bir şey çıkıyor. İster istemez aksıyor. Planla insan zorunda hissediyor kendini. Bir de planın ucunda başkaları da varsa uyamadığı ve yaptığın plan üzerine acımasızca bir karabasan gibi çöküyor. Zaten planlar bozulmak için vardır diyen bir bünyemde var kendimi rahatlatmak için lakin bahtsız bedevilikle de alakalıdır plan bozmak. Mesela benim sürekli işimin çıkması yada hastalanmam gibi.

Bu aralar bir meşhur oldu hastalıklarım. Her ay dönümü maşallah bir şifa kapımda, ay ortasına kadar ağırlıyorum onu. Anlayamadım gitti. Benim hastalıklar öyle sıradan şeyler, nezle grip, üst solunum enfeksiyonu, boğaz şişkinliği gibi şeyler, hani öyle muayyen gün içeren kısmende olsa reyting koparacak şeyler değil. Ancak şu son üzerimde afiyetle duran hastalık bir tuhaf. Nasıl mı başladı? Bir gece içim dışıma çıktıktan sonra oldu her şey. Bildiğin böbrek, dalak, akı ve karasıyla ciğerler, bağırsaklar derken her şey. Şiddetli baş ağrısı eşliğinde, baş dönmesi. Tabi insan kusunca içindekileri daha sonra biraz sarsılıyor. Bu lafta bile olsa kusmak daha sonra onarılması zor yaralara sebebiyet veriyor.

Sanıyorum vücudumda şu an dışarı attıklarımı tekrar oluşturmakla meşgul. İki güne yakın bir şey yiyemedikten sonra şimdi ise midem dolmak bilmiyor. Hazır kustuk zayıflamanında bir adımı atarız derken bu olaydan da rant sağlamayıp, yine başladık tıkınmaya. Öküz olsa önümde affetmem, insan oldun yeter ki. Ağrılarım azalmış, iştahım yerine gelmiş. Tek sorun çabuk yorulmam güçten düşmem. Koca vücudu taşıyamıyorum haliyle. Buna birde kafamın güzelliği eklenince… İşte hastalığın en güzel yanı bu. Kafamın sürekli iyi olması. Dünya dönüyor, kuşlar dönüyor, yer yerde olsa başımın etrafında dönen hurileri görmek kendimi iyi hissettiriyor. Zaten kendileri ile ne zaman yakın temasa girsem bir acıyla geliyorum kendime…

Eh be hocam güzellikler bir acı kadar uzak. Sanıyorum başımı vurdum. Herhangi bir iz yok ama fena acıyor. Hayır yatmaktan desem çok alakasız bir yer. Arada çarpıldığımı hesaba katmalı mıyım? Sabaha karşı rüyamda uçtuğumu gördüm. Rüya bilimcileri uçmanın güzel bir şey olduğunu söylüyorlar. Aslında sevindirici bir şey. Ancak benim uçma şeklimi internet ortamında görmedim tabi yarım yamalak bir yorum yapmak zorunda kaldım. Şu cümle sonrası cümle bitene dek yoruma açıktır: Rüyamda sabaha karşı, bademciklerimin balon gibi şiştiğini ve onlar sayesinde uçtuğumu gördüm. Amanın ne acı, ne acı… Hayret ve şaşkınlıklar içerisinde, ağlasam mı sızlasam mı bilemedim. Uyandığımda ise resmen altıma işeyecektim.

Sabaha karşı görülen rüyalar zaten hayra vesile değilmiş. Zaten bu rüyalardan davacı olunacak bir merci olsa sanıyorum rekor başvuruyu ben yaparım…

Yavrum KDA bir siktir be hiç bir şeyden memnun olmuyorsun…

Göz kapaklarını havada tutmak…

Bazı durumlarla başa çıkmak lazım. Nedir bunlar diye soru sorabilirsiniz ama ben net bir cevap veremem. Bazı soruların cevapları ise kişiye özeldir. Yani bu soru da kişiye özel sorulardan. Özel soru sınıflandırmasını da soru sorulan kişi belirler. Aslında tüm sorular özeldir. Bazıları ise daha özeldir ama onlar özel olarak nitelendirilirler. Şimdi durumlarla başa çıkmaktan bahsederken özel şeylere girmek, pek kafa karıştırıcı oldu. Zaten şu an şuursuzlaşmaya başlayan beynimin sanıyorum ki son saçmalıkları bunlar. Az sonra pekala saatlerce sürebilecek bir uykunun kollarına kendimi atabilirim. Hem de bu saatte yani bu yazının yazıldığı saatte. Göz kapaklarım o kadar ağır. Beni uyaran tek şey sanıyorum ki, kazınan midem. Sıkıcı ve gürültülü bir ortam. İnsanların cidden çalışmaya çalıştıkları belli.

Hareketsiz yerleri sevmiyorum. Aslında hareketli yerleri de sevmiyorum. Evet aslında insanlar benim zevkime oynasın istiyorum. Benim dediklerimi yapsın. Ne büyük ve olmayacak bir zevktir.

Göz kapaklarım son günlerde biraz daha fazla düşeye başladı. Nedenini bilmiyorum, yorgunluk, uykusuzluk, isteksizlik olabilir altında. Düşen göz kapaklarımı kaldırmak için Disney çizgilerinde gördüğüm uyumama taktiğini uygulamak için bu gün yanımda iki mandal getirdim. Birini sağ birini sol gözüme yerleştirdim. Öncelikle benim mandallarımdan mıdır nedir göz kapağımı üst tarafa tutturmak biraz zor oldu, zor ve acı verici. Gerçekten de uykum kaçtı ama. Demek ki bir bildikleri varmış.

İnsan bir süre sonra acıya alışıyor, ancak göz sulanmanın bokunu çıkardığında elinizle de silemediğinizden, sık sık mandalları gevşetmeniz gerekiyor. Ben buna da bir çözüm buldum. Masa zerindeki küçük vantilatörü kendime çevirdim. Bu şekilde sulanan gözlerim vantilatör tarafından hemen kurutulacaktı… Sanıyorum bu tezim beş dakika kadar idare etti beni, sonra daha fazla sulanmaya başladılar ve bu vantilatör tozları da harekete geçirdiğinden tozlar önce gözlerime doldu. Neyse ki gözlerim çok sulanıyor, vantilatör kurutuyor da, sonra kapan toz… Sulansın kurusun, toz gelsin, sulansın silinsin, vantilatör kurutsun toz kapsın, sulansın silinsin… Aslında güzel bir devinimdi ta ki şu tozlar beni hapşırtana kadar.

Sanıyorum mandallarım ACME olmadığı için çektiğim bu acı. Acıyı da bir yana koydum, hapşırırken yaşadığım durum ise içler acısı. Hala yerine oturtamadım şu gözü…

yaz gününde hasta olmak…

Bir kaç gündür boğazım ağrıyor. sanıyorum uzun zamandan beri ilk defa yaz mevsiminde hasta oluyorum. Bunun sebeplerini masaya yatırdığımda, sürekli değişken klima ortamı, aşırı terleme, vantilatörün püfür püfür esintisi karşısında uyuma, soğuk suyu şişeden fon dipleme yer alabilir. Ben son seçeneği ön planda tutuyorum. Sıcak ramazan gününde saatlerce ağzına su değmemişken, müezzinin ağzından “A” harfini duyunca sarılınan buz gibi soğuk su bu boğazların tahrip olmasına başlıca sebep.

Şu anda kuruyan boğaz kurumaya devam ederken oluşan gıcıklanmaya karışan karışık öksürük, zaten bir türkü açık olmadığını bildiğim burnumla birleşince tatlı eziyetlerin başlangıcı oluyor. Düşünüyorum da bir yaz akşamının hiç ürkütücülüğü yok. O yüzden sanıyorum, yaz akşamında geçen korku filmleri, hep dağda, bayırda, kamp alanında oluyor. Şimdi bu da nereden çıktı demeyin. Boğazımdan katmer katmer gelen öksürük eminim ki sıcak kamp gecelerinin ıssız sevişmelerine uzandığı anda korku öğesi olmaktan öteye gitmeyecek.

Benden iyi kötü adam olur. Yani rolün hakkını veririm. Eminim ki, (her ne kadar tereddütte olsam da) olayın bolunu çıkarmam. Ne büyük bir zevktir değil mi? Yok aslında zevk olduğunu düşünüyorum… İşte olayın sonrası boktan… Yaparım ama yapmak istemem, olgusu var bende…  Sanıyorum ki bu oldu, insan içine pek karışmayan insanlar için hep var. İnsanları canlı görmektense, ölü görmek daha iyi sanırım. Nasıl sıkılabilirsiniz ki? Bu bünyenin yalnız olmak isteği ama ne demişler, “yalnızlık Allah’a mahsusmuş”. Yani şu bir gerçek ki, tanrı olduğumu iddia edecek kadar sıyırmadan, yalnız kalamayacağım. O zaman birileri olmalı etrafta.

İşte diğer bir sorunsal burada çıkıyor karşıya… Kimin, kimlerin olacağı. E ben ki sürekli sıkılgan bir bünyeye sahip, ikinci gün yalnız kalmak istiyorum.  Bu arada şu şarkı geliyor aklıma… Ne böyle senle ne de sensiz yazık yaşanmıyor çaresiz… Senleri insan diye değiştiriyorum burada. Ne böyle insanla ne de insansız yazık yaşanmıyor çaresiz… Tabi insan diye genelliyorum ama, bu genellemeyi daraltmakta fayda var. Her insan bir değil… İyisi var kötüsü var. Anlısı var şanlısı var. İnsanı var hayvanı var. İnsan türlerine girmek, bu gereksiz yazının haddinden fazla uzamasına sebep olur. O yüzden burada kesiyorum. Şimdi yazıyı baştan sona kadar okuyup giriş geçişme ve sonuç bölümlerini çıkartıp ana fikre sahip mi onu tespit etmeye çalışacağım… İzninizle.

Sanıyorum amaçsız bir yazı olmuş. Bir konu yok, hastalıkla başlarken konuya her yere yelken açmış. Hikayenin bir bütünün olmaması (hikaye mi tartışılır) okuyucunun kafasını dağıtıyor ve odaklanma problemi yaşatıyor. Evet herhangi bir konu yok yazıda. Konu olmadığı gibi, bir ana fikir, bir amaçta bulabilmek, zor. Hım, bu sanıyorum, referandumda, hayıra da evet, evete de evet basmak gibi kafa karıştırıcı bir şey. Hadi ben bastım, basılmışı sayan ne olacak… Sözümüz meclisten dışarı. Ana fikrimiz ise doğayı sev yeşili koru

Mljdheji

Benim anlattıklarımdan çok daha farklıydı anladıkların. Ben anlattıkça gözlerinin hareketleri, kaşlarının kalkıp inmesi, arada sırada ısırdığın şeytan tırnakların anladığının belirtisi olarak yansıyordu yüzüme. Ve biliyorum bu yüzüme düşen istemsiz gülümseme sana acı veren bir hale dönüşüyordu. Aslında anlaşamıyorduk. Sadece dıştaki geçiriyorduk zamanı. Ve mutluluk sanıp mutlu oluyorduk.
Ve bitiyor. Kaynamaya başlıyor hayaller daha fazla ölmeden biz.
oysa burdayız… gitmedik…