1 – Savaş ve Kayboluş

(çıktığı gibi)

Şehrin üzerinde yankılanan patlama sesleri artık yaşanan rutinlikten başka bir şey değildi. Öyle ki şehir halkı bu patlamalara öyle alışmış, çoğu patlama onları uykularından bile uyandırmıyordu. Aslında şehir insanlarının uykusunun çok ağır olduğunu söyleyebiliriz. Şehir yönetimi gece ondan sonra sokağa çıkmayı yasaklamış, on birden sonra da karartma yasağı getirmişti. Saat on bir itibariyle tüm şehir kararır. Küçük bir mum ışığına bile izin verilmezdi. Bu sebepten dolayı şehir halkı oturma odalarını pencerelerden uzak yerlere taşımış, yatak odalarını ise pencerelere daha yakın yerlere. Bu gibi lüksü olmayan şehir halkı ise pencerelerini kalın, siyah battaniyelerle örtmüştü. Genelde halk on bir deyince uykuya dalmış olurdu. Aynı belediye başkanı gibi…


Şehrin en yaşlısının bile karartmanın olmadığı günlerden haberi yoktu. Yıllardır hatta yüzyıllardır süren bir zorunluluk gibiydi karartma ve uzaktan gelen patlama sesleri. Artık halk öyle alışmıştı ki bu doğal bir olaydı onlar için. Kimsenin ne için, kim için, kimlerin savaştıklarından haberleri yoktu. Yıllardır bu sesler duyuluyor sıradan normal bir hayat sürülüyordu. Tek sorun şu karartmaydı, hatta o da sorun olmaktan çıkmıştı.


On bir olduğunda şehir tüm insanları ile birlikte uykuya dalardı. Sadece insanlar değil hayvanlar bile uykuya dalar, hiçbir şekilde sessizliği –savaştan kalanlar hariç- bozmazdı. Yıllardır yaşanmayan saldırılar sonucu, şehrin güvenlik görevlileri bile on bir olunca yatardı. Şehirde bu zamana kadar gece on birden sonra olay yaşanmamış, akla gelecek en kötü suçlar bile gündüz gözüyle yaşanmıştı. Gece şehir gündüz olduğundan daha güvenliydi aslında, ancak halkın bundan haberi yoktu.


Şehirde sokaklar belli bir paralelde dizilmiş, evler birbirinin aynıydı. Şehir kurulduğundan beri evler aynı şekilde bırakılmış -her biri için tarihi eser diyebiliriz ama kimsenin bundan haberi yok-. Bazı çürüyen ahşap evler öylece çürümeye terk ediliş. Şehir mimarisinde yık yeniden yap gibi bir olgu yok. Ya eskisi gibi bırakılıyor yada onarılıyor.


Sokakların paralel olduğunu anlatmıştım sanıyorum ve de evlerin hepsinin aynı. Mesela 5. sokak ile 2. sokak arasındaki tek fark, sokak girişindeki tabelanın farklı olması. Paralelindeki evler bile aynı. Sokak başındaki üçüncü ev eğer iki katlı ve ahşap ise diğer sokaklardaki evde aynı. Dışarıdan baktığınızda bir rutinlik hakim. Dış görünüşler ne kadar benzese de evin içi birbirinden o kadar farklı. Ev değiştiren her şehir sakini istediği gibi evin şeklini değiştirmekte özgür. Dışına bulaşmadığı sürece.

Şehir bir rutinlik timsali gibi. Farklı şeyler yaşanmayan, belkide yaşatılmayan bir şehir. İnsanlar genelde sabah sekizde uyanır, dokuzda işbaşı yaparlar. Bazen çiftçilerin daha erken kalktıkları görülmüştür ama bu sadece istisnalarda ibarettir.


Şehir rutinlerden ibaret demiştik ya atılan adım, söylenilen sözlere kadar bu böyle. 7. sokaktaki Bay Kerem ile Bay Olgun’un kavgaları da aynı şekilde. Her akşam saat dokuzu gösterdiğinde yıldızları izlemeye evinden dışarıya çıkan Bay Kerem, aynı amaçlı dışarıya çıkan Bay Olgun’la tartışır. Bu tartışmaya onları yatıştırmaya çalışan Bay Metin’de karışır daha sonra. Bay Olgun ve Bay Kerem karşı komşulardır. Aralarındaki bu husumeti kimse bilmez ancak kavgaları tüm şehre ün salmıştır. Kavga dediğimiz de ağız dalaşından bir şey değildir. Birbirlerine olan temasları sadece gömlek yakalarını tutmaya kadar ilerleyebilmişlerdi. Bay Metin ise Belediye meclis üyesi, Bay Olgun’un iki ev ötesinde oturan komşusudur.


Es geçmemek gerekir ki Şehirde kadın erkek ismi diye bir şey yoktur. Herhangi bir isim herhangi biri için kullanılabilir. Onların cinsiyetini belirten isimlerin başına gelen “bay” ve “bayan” takısıdır.

7. sokakta yine aynı rutin tartışma yaşanmış, her iki tarafta yorgunluğun ardından kendi evlerinin önüne çekilmişti. Saat ona çeyrek vardı. Sokak halkı yavaş yavaş evlerine çekilmişti. Sokağın on metre aralıklı olarak yerleştirilmiş aydınlatmalarından loş bir ışık yayılıyordu. Evlerden sızan ışık, zifiri karanlığa bürünmeye başlayan sokağı biraz daha aydınlatıyordu.


Bay Kerem, evinin önündeki taş kaldırıma oturdu. Hala içinden bir şeyler söyleniyordu. Bir an için soğuk bir rüzgar esti. Rüzgar burnuna yanık kokusunu getirdi. Evet şehir halkı buna da alışkındı ancak bu konu sanki biraz daha yoğundu. Gözlerini gökyüzüne dikti. Belli gecelerde yıldızlar şehir halkının Yıldız Dansı diye adlandırdığı bir oyun sergilerlerdi. Bu dansın ne zaman olacağı konusunda kimsenin fikri yoktu ve sadece denk gelenler izleyebiliyordu. Dansı izleyen kişiler ertesi gün büyük bir gururla bu dansı anlatıp durulardı.


Bay Kerem, kaldırıma doğu uzandı. Bu şekilde gökyüzünü daha net görebiliyordu. Tam o esnada, Yıldız Dansı başladı. Yıldızlar bir perde gibi açılarak dikdörtgen bir hal aldılar. Bay Kerem birden bire heyecanlandı. Kalktı etrafına baktı ancak kimse yoktu. Bu 10 dakikalık muhteşem gösterinin belki de tek izleyeni o olacaktı. Birden içinde kendisine kimsenin inanmayacağı hissi dolandı aklında. Bu güzden yardımcısı, Bay İsmet’e seslendi.

Bay İsmet ile bu kocaman evde yaşıyordu Bay Kerem. Karısı öldükten sonra çocuk denebilecek yaşta Bay İsmet’i yanına almış onun hem eğitimini üstlenmiş hemde ev işlerinde kendisine yardım etmesi için eğitmişti onu. Her ne kadar bir birlikte çok zaman harcamış olsalar da aralarındaki efendi – uşak ilişkisinden ileriye gitmemişti.


Bay İsmet, kapıdan çıktı. “buyurun efendim”

İsmet bak, Yıldız Dansı başladı, otur.” Bay İsmet, Bay Kerem’in yanına oturmuştu. O esnada Bay Kerem tekrar kaldırıma uzandı. Bay İsmet’te bu gösteriyi izlemek üzere Bay Kerem’in yanına uzandı.

Yıldızlar oluşturdukları büyük dikdörtgenin içinde şekiller oluşturuyordu ve şekiller bir müzik eşliğinde hareket ediyormuşçasına bir o köşeden bir diğer köşeye hareket ediyordu. Herkes bir müziğin olduğu konusunda hemfikirdi ancak hiç kimse bu müziği duyamamıştı. Sanki, patlama sesleri de Yıldız Dansı boyunca susuyordu. Halk Yıldız Dansını izlemek için savaşa ara verildiğini düşünmüştü hep.

Dans bir atlı karıncanın dönüşüyle başlamıştı. Bir at dönen atlı karıncanın yanına gelmiş, kendi hemcinsinin etrafında dönüyordu. Birden bire bu iki görüntü söndü. Sol taraftan bir balerin dans ederek gelmeye başladı. Ardından bir diğer, bir diğeri… sonra her bir yıldız dağılarak büyük bir yıldız oluşturdular. Yıldız iki adet gözün çeklini aldı. Birkaç kez göz kapakları kırpıldı. Sağ gözden bir damla yaş aktı. Bay Kerem ve Bay İsmet akan göz yaşının üstlerine doğru geldiğini hissettiler. O esnada yıldızlardan oluşan atlı karınca tekrar gözüktü.

Her iki adam da, gösteriyi izlerken etraflarından dolaşarak gelen küçük çocuğu fark etmemişlerdi. Çocuk Bay Kerem’in yanına uzanmış, gökyüzündeki gösteriyi heyecanla izliyordu. İki yaşlarında sarı saçlı bir çocuktu.


Nihayet gösteri bittiğinde Bay Kerem ve Bay İsmet yüzlerinde memnun bir ifadeyle yattıkları yerden doğrularak oturdular. İkisi de birbirine bir şey söylemiyordu. Ancak sessizliği Bay Kerem’in yanında hala uzanmakta olan çocuk bozdu. Öyle bir kahkaha atmıştı ki bu iki yetişkin adamın da korkmasına sebep olmuştu.

Bay Kerem çocuğa baktı. Daha sonra etrafına. Etrafında çocuğun ailesinin olabileceğini düşündü ancak kimse yoktu. Çocuk ayağa kalktı. Bay Kerem’e bakıp gülüyordu. Çocuğun üzerinde tek parça tulum şeklinde pijama vardı. Unutmadan söylemek gerekir ki bu şehir insanlarının yatma kıyafetidir. Bay Kerem çocuğa bir kaç soru sordu, ancak çocuk ona garip seslerle yanıt verdi. Arada gülmeye de devam ediyordu. Kimin çocuğu olabileceği konusunda hiç bir fikri yoktu. Bay İsmet’e döndü ve “tanıyor musun bunu?” diye sordu. Bay İsmet hayır anlamında başını salladı.

Bay Kerem’in iyi bir komşu olduğu söylenemezdi. Komşulardan alakasız yaşardı. Eğer komşulukla ilgili bir prosedür yerine getirilecekse bu işi Bay İsmet yapardı. Bay Kerem bir kaç kez daha çocuğa sordu kim olduğunu ama yanıt alamadı.

Haydi kalk Bay İsmet, bir kaç eve soralım şu çocuğu.” Bay Kerem çocuğu kucağına aldı. Çocuk Bay Kerem’in ensesindeki kıvırcık saçlarla oynayıp gülmeye başladı. Hemen iki yanlarındaki evin kapısının açık olduğunu fark etti Bay Kerem, çocuğun oradan kaçmış olabileceklerini düşünerek direkt oraya yöneldiler.


“Bay Narin ve Bayan Deniz yaşıyorlar burada. Genç bir çift. Ancak çocukları yoktu sanırım.” Diye bir açıklama yaptı Bay İsmet.

“Belki bir tanıdıkları gelmiştir.”

Kapı zilini çaldılar, ancak zil çalmamıştı kapıyı vurmayı denediler. Tam umutlarını kesmişlerdi ki kapıya uzanan merdivenlerden bir ayak sesi duyuldu. Titrek bir bir mum ışığı dışarıya yansıdı. Kadın kısık gözleriyle meraklı bir şekilde Bay Kerem’e bakıyordu.

Bay Kerem kadını şöyle bir süzdü ve konuşmaya başladı.

“Kusura bakmayın Bayan Deniz bu saatte rahatsız ediyorum, Ben iki yan komşunuz Bay Kerem. Bu ufaklığı kapımızın önünde bulduk. Sizin de kapınız hafif açıktı bizde sizin evden kaçmış olabileceğini düşündük. Kusura bakmayın.”

Kadının siyah saçları önüne düşmüştü elinin tersi ile onları geriye ittikten sonra çocuğa baktı. Zaten hareketlerinden de Bay Kerem onun çocuğu olmadığını anlamıştı.

“Ne şeker bir çocukmuş, Bizim değil, kimin acaba, bu saatte dışarıda işi ne ki?”

“Biz de bilmiyoruz Yıldız Dansını izliyorduk Bay İsmet ile dans bitti bir baktık o biizm yanımızda.”

“Yaa, bu gece yıldız dansı mı vardı, of ya yine kaçırdık.”

“Evet muhteşemdi.” Bay Kerem gururlanmıştı. Kadına yıldız dansını en ince ayrıntısına kadar anlatı. Hatta öyle ballandıra ballandıra anlatıyordu ki anlattıkları bir çok şey tekrardan ibaretti. Sözlerine karartma son verdi. Bütün sokak birden karanlığa bürünmüştü. Hatta doğa bile bu karartmaya ayak uyduruyormuşçasına hafif bir rüzgarla kadının elindeki mumu söndürdü. Vedalaşıp iyi dileklerde bulunarak ayrıldılar.

Bay Kerem ve Bay İsmet eve dönerlen duvarları izleyerek yürümeyi seçtiler. Ortalığı sadece gök yüzündeki yıldızlar ve yarım ay aydınlatıyordu. Çocuk Bay Kerem’in omzunda uyuya kalmıştı.

“Bayan Deniz’de güzel bir bayanmış.” Sadece “evet” diyerek onayladı Bay İsmet, Bay Kerem’in cümlesini. Eve girip kapıyı kapadılar. Dışarıdan bir kaç kilit sesi duyuldu.

Zorunlu olmadıkça bazı şeyleri yapmayan biriyim. Bunlardan birisi de ehliyet almaktı. Zamanında hada küçük memleketimdeyken tüm arkadaşlarım gayet kolay bir şekilde ehliyetlerini almış, yılların şoförü olmuşlardı bile. Ancak düşünüyorum da benim gibi tembel bir adam için araba kullanmaktansa yan koltukta oturmak daha az zahmet verici.
Tabi birde işin diğer tarafı, “zorunluluk” kısmı var. Yeni işimde şartlardan birisi de ehliyetti. Haliyle ehliyet alacağımı aslında kursta olduğumu söyleyip işe başladım. Zamanlama öyle dek düşmüştü ki yaklaşık iki ay içerisinde her şey tamamlanmıştı. Biraz esnek davranarak bende geçtiğimiz gün sertifikamı aldım. Şimdi ise yapmam gereken bu sertifika ile gidip ehliyetimi almak.
İş dolalı az da olsa geziyorum. Bu gezme işlemleri elbetteki arabayla oluyor. Akşam mesaiyi bitirmiş, iş arkadaşım Aslı ile geri dönüyorduk. Saat altıya henüz geliyordu. Malum İstanbul trafiğinin başlama zamanı. Radyo kapalıydı, her ikimiz de pencereleri açmış şehrin gürültüsü eşliğinde seyrediyorduk. Aslı kırmızı ışıkta durdu. Tam olarak nerede olduğumuzu kestiremiyordum. Önümüzde ise beyaz bir araba duruyordu. Şoförü ise bayandı. Dikkat etmiştim de sürekli gittiğim Fulya istikametindeki sürücülerin de çoğu bayandı. Trafikte varlıklarını artık iyiden iyiye göstermişlerdi.
Aslı bana döndü.
“Sen ehliyeti yeni aldın değil mi?” dedi heyecanla.
“Hayır daha ehliyeti alamadın, sertifikam var elimde.”
“Ne fark eder o da ehliyet sonuçta, hadi gel sen kullan.” 
“Kullan” kelimesi ile kendimi direksiyon başında bulmam sanki göz kapayıp açıncaya kadar geçen bir süreydi. Gözümü kapatmış ve açtığımda direksiyon başındaydım.
“Bunun pek iyi bir fikir olduğunu düşünmüyorum…”
“Hadi ama nasıl çıkacaksın trafiğe her şeyin bir başlangıcı var. Vak yeşil yanacak, Yap hazırlığını…”
Bir şey söyleyememiştim haklıydı da. Yeşil ışığın yanmasına 10 saniye kalmıştı. Debriyaja bastım, Vitesi bire aldım, el frenini indirdim. Trafik ışığının zaman sayacı, sıfırı gösterdiği anda ayağımı debriyajdan yavaşça çekerek gaza hafifçe bastım. Araba hareket etmişti ancak öndeki araba hala hareket etmiyordu. Bir gürültü duydum, hafif bir titreme. Frene bastım ancak araba durmuyor aksine gaza basmışçasına hareket ediyordu. Taki kadının kullandığı küçük araba büzüşüp biz kadının kullandığı arabanın arka koltuğunun yerini alıncaya kadar. Kadından hiç bir ses gelmemişti. Ölmüş olabileceği konusunda kaygılanmaya başlamıştık. Arabadan indik. Bir yanım sürekli oradan kaçıp itmem konusunda beni düşüncelere itiyordu. Aslı benden daha soğuk akanlı görünüyordu. Arabanın etrafında bir iki tur attık. ÇArptığımız arabanın içindeki kadın hala öylece oturuyordu. Etrafta polis aradık ama kimse yoktu. Üstüne üstlük telefonlar bile cevap vermiyordu. Geriye döndük. Arabanın yanına, ancak geriye döndüğümüzde kadın arabanın içinde yoktu.
Bir süre daha bekledik bu arada, şirket arabalarından sorumlu olan Cemil’i aradık o da yakınlarda olduğunu, gerekli yerleri arayıp durumu rapor edeceğini ve bizimle ilerideki bir kafede buluşabileceğini söyledi. 
Buluşacağımız kafeye gittik. Yaklaşık on dakika bekledikten sonra Cemil geldi. Bütün olan biteni izah ettik. Birer su içip ki yapabileceğimiz en iyi şey oydu kalktık. Öncelikle arabanın yanına gidecek fotoğrafları çekecek sonra çekici çağırıp arabayı taşıtacaktık. Tabi sırra kadem basan kadını da bulmamız şarttı. Arabaya bindik olay mahaline doğru gittik ancak bizim araba orada değildi ve çarptığımı düşündüğüm araba sanki üstten pres makinesine girmiş gibiydi. Gayrı ihtiyari bir şekilde “ben çarptığımda böyle değildi” dedim.”
Arabayı araştırdık kime ait olabileceği konusunda bir şeyle bulma umuduyla ancak hiç bir şey yoktu üstüne üstlük plakası bile. Sanki arabayı hurdadan çıkartıp buraya getirmişlerdi. Bizim arabada ortada yoktu. Orada simit satan bir çocuğa arabanın nereye gittiğini sorduk. O da bize “çekiciler geldi götürdü” diye bir yanıt verdi. Nereye götürmüş olabilirdiler ki hemde habersiz. 
Bu sorumuzun ardından çocuk “iki sokak ötede tamirciler var kesin oraya gitmişlerdir” dedi. Tarifi aldık ve yola çıktık. Hava kararmaya başlamıştı. Tamirci dükkanını bulduğumuzda, dükkanın rampasından aşağı siyah bir Mustang indi büyük bir gürültüyle. Arabanın içindeki insanlar ise 70′lerden fırlamış insanlar gibiydi. Arabayı uygun bir yere park ettik ve rampayı yavaş adımlarla çıkmaya başladık. İçeriye girip seslendiğimizde kimse bize yanıt vermedi. Biraz daha yürüdük. Bir kaç araba askıdaydı, diğerleri ise yerde… bazısının kapıları açık, bazısının motoru dışardaydı. Ancak dikkat çekici şey ise arabaların tamamının Mustang olmasıydı…
Askıdaki arabaların altlarına birer birer baktım belki birileri vardır diye. Ancak son çukurda görüklerim irkilmeme sebep oldu. 
Çukurun içerisinde üç adet ceset vardı, birini gayet net seçebiliyordum. Üstüne üstlük bu kişi bir kadın, hatta benim arabayla arabasına çarptığım kadındı. Dİğerlerinin ise uzuvları gözüküyordu. Sarı saçları ve yüzüne kumlar dolmuştu…

Rüyalar: Kar Tanesi

“Bir yere gidecek misin?”
“Bilmiyorum evde canım sıkıldı ama hiç bir yere gidesim de yok.”
“Hadi dolaşalım o zaman biraz.”
“Hava birden karardı.”
“Aha farları yakmayı unutmuşum, eh kış olacak o kadar… Ne zaman dönmeyi düşünüyorsun?”
“Aslında bugün dönsem çok güzel olacak ama, nedense gitmek için bir çaba sarf etmiyorum. Hiç keyfim yok ama sanırım salı dönerim.”
Sokakları yer yer aydınlatan lambaların altında ilerliyorduk. Arabanın motoru henüz ısınmamış dışarıdaki soğuğu olduğu gibi içeriye üflüyordu. Rüzgar çıplak ağaçların dallarını savuruyor, onları gördükçe bedenim, tarifsiz bir titremenin içine giriyordu. Telefonu çaldı.
“Efendim, tamam gelirim… bizim oğlanla dolaşıyorduk… tamam…” bana döndü. “Ben arkadaşların oraya kahveye gidiyorum. Sende oradan Çağrı’ya gidersin.”
“Nerede ki sizin kahve?”
“Köprü yolunda.”
“Bu soğukta o tarafa gitmek hiç işime gelmiyor ama… Ben Ömer’e gitmeyi düşünüyordum…”
“Geldik bile bizim kahve şurası, bundan sonrasını yürürsün artık.”
“Ama amca şehir merkezi daha yakın buradan.”
“Genç adamsın ne olacak yürü işte…”
Yürüyorum. Çakıl taneleri ayağımın altında yuvarlanıyor. Bazıları rüzgarın zoruyla ayaklarımın altına itiliyor cezalandırılmışcasına. Rüzgar kağıt ve çöplerden ufak hortumlar yaratıyor etrafta. Ana yola çıktığımda gözümü alan bir kaç araba farı dışında hiçbir şeyle karşılaşmıyorum.
Nihayet gideceğim yeri görebiliyorum. Bazen gideceğiniz yeri gördüğünüzde oraya kendinizi daha yakın hissediyorsunuz, adımlarınızın hızlanmasına rağmen yaklaşamayışınız sizi sinir etse de.
Ceza evinin önündeyim. Nöbetçi asker beni baştan aşağıya süzüyor. Onu izlemesemde bakışları fark ediyorum. Hızlı adımlarla geçiyorum önünden. Nihayet eski köprü tamamıyla önüme geliyor. Aslında onu daha önce fark etmiş olmam lazımdı ama sanıyorum gözlerimin rüzgardan sulanması sebebiyle fark edememişim yada az önce düşen sis nedeniyle.
Köprünün yanındaki halı saha. İçeriye girdiğimde Çağrı’nın sırt çantasını topladığını görüyorum. Kapı sesini duyunca arkasına bakıyor.
“N’aber yavrum hoş geldin.”
“İyi abi senden n’aber?”
“İyi ya bende toparlanıp çıkıyordum.”
“Kötü zamanda mı geldim?”
“Yok sıkıldım farkındaysan adam da kalmadı ben bende eve gideyim diyordum ama takılır bir şeyler içeriz…”
Çıkıyoruz biraz yürüdükten sonra arabaya ulaşıp biniyoruz.
“Hayırdır, arabayı uzağa park etmişsin.”
“Evet ya baksan göbeğe, aldı başını gidiyor. Biraz yürümek iyi gelir.”
“Oğlum zaten her akşam top oynuyorsun daha ne yürümesi. Bana baksana kıçımı yerinden bile kaldırmıyorum.”
“Çok içiyoruz ondan.”
Hareket ediyoruz, ne yöne gittiğimizi kestiremiyorum Sanki daha önce buradan hiç geçmemiştim. bir tünele giriyoruz.
“Nereye gidiyoruz buralarda tünel olduğunu bilmiyordum hiç.”
“Evet tünel yeni açıldı. tünelin sonunda güzel bir yer var. Açık olur orası sabaha kadar orada takılırız.”
Tünel sonunda büyük bir aydınlık karşılıyor bizi. Sanki tünel bittiğinde gün doğmuş gibi. Hava iyice yumuşamaya başlamış. Yaz sabahlarından kalma bir akşama benziyordu. Arabayı hemen tünel girişinde park ettik.
“Gideceğimiz yer yakın mı? Burada neden park ettin?”
“Ha ha aslında yakın değil ama sokaklarda arabayla gezemiyorsun. Çok dar…”
Yürümeye başladık. Arabayı park ettikten sonra gerçektende sadece bir arabanın girebileceği sokaklarda yürümeye başladık.
“Burayı hiç bilmiyorum.”
“Bilmemen normaldir. Çünkü burası yeni bulundu.”
“Nasıl yani?”
“Geçtiğimiz sene yapılan kazılarda, iki ay öncede, halka açtılar.”
“Nasıl ya, ama evler falan dikilmiş, bu kadar sürede nasıl olur?”
“Evler falan, bu gördüğün her şey olduğu gibi bulundu.”
“Ama böyle bir keşfin gazetelerde, televizyonda durulması lazım, nasıl olur da bir şey duymadık.”
“Basından sakladık. Aslında saklama değil, sadece kimseye haber verilmedi.”
Şaşırmıştım. Bir yandan böyle bir şehrin bir kazı sonucu buradan bulunması bana ilginç gelmişti. Birde hiç basında yer almamış olması. Gerçi bu birazda sevindiriciydi. Çünkü insanların haberi olduğunda burayı kirletmekten başka bir iş yapmayacaklardı.
Dar sokaklarda yürüyorduk. fark ettim de sürekli aşağıya doğru iniyorduk. Yollar çatallanıyordu. Sokakların farklı sokak olduğunu sadece sokak isimlerinin yazdığı tabelalardan anlıyordunuz. Büyük, iki üç katlı oyma evler vardı her iki tarafta. Yer yer kerpiç ve eski tuğla evler göze çarpıyordu. Bu evlerin pencere kısmından da büyük sarmaşıklar yola doğru uzanıyordu. Sarmaşıklar içerisinde açmış renkli çiçekler. Koyu yeşilin ortasında parıldıyordu. Gökyüzü açıktı ve de sıcak. Öyle ki montumun önünü terlediğim için açmak zorunda kalmıştım.
“Şehir bir nevi dağın içine kurulmuş, bu yüzden rüzgar ve soğuk almıyor. Hiçbir evde ısıtma yok…. Şuradan döneceğiz.”
Etrafı izlemeye iyice dalmıştım. Tam U dönüşü yapmaya başlarken köşede bekleyen bir köpek gördük. Bembeyaz ince tüyleri ile yüzü bir fareden farksızdı. Çağrı eğilerek onun başını okşadı. Bana ise bu köpek garip gelmişti ona karşı iyi şeyler hissetmemiştim. Aynı görüşte o da olmalı ki, bana anlamlı bir şekilde baktı. Gözlerini irileştirdi ve sırıtmaya başladı. Evet sırıtıyordu, dudakları küçük sivri kulaklarına varmıştı. Her biri yaklaşık iki santim boyunda, bir buçuk santim genişliğinde olan beyaz dişlerini rahatlıkla görebiliyordum. Bembeyazdı hatta etrafı aydınlatacak kadar.
Buradaki ilk canlıyı da görmüştüm. Sanki bu köpek buranın yerlisiydi bunu sezebiliyordum. Köpeğe bakmadığımda bile yüzünü, sırıtışını görebiliyordum. Fark ettim de vücudu bir beyazlıktan ibaretti. Ayrıntıyı hatırlamıyorum.
Köşeyi döndüğümüzde bir kaç adım sonra Çağrı durdu.
“Deniz gelmiş, başka yerden gidelim.”
“Nasıl yani?”

“Bak suyu görüyor musun?”
Bu sorusundan sonra düşüncelerimi başımdan savmış olacağım ki, iki metre ötedeki su birikintisini gördüm. Bir, bir buçuk metre yüksekliğindeydi. Sokağın ortasına kadar ilerlemişti.
“Bunu durduran ne? Neden jilet gibi kesilmiş su?”
“Buranın özelliği bu. Sokakları akşam deniz suyu temizliyor.”
“Bir suyun böylece kalıplı bir şekilde kesilmesi imkansız, kesin cam falan vardır yada plastik bir şey…”
“İstersen git.”
Bir kaç adımda suyun yanına gelmiştim. Sakindi hiç dalga yoktu. Akşam olmasına rağmen suyun dibini görebiliyorsunuz. Bir metre yüksekliğin tam ortasından işaret parmağımı suya sokmak için hamle yaptım. Beklentim parmağımın bir şeylere çarpıp durması yönündeydi ama beklediğim gibi olmadı. İşaret parmağımın yarısı suyun içine girmişti. Parmağımın girdiği kadarıyla ıslaklık hissediyordum. Su biraz daha soğuktu sanki. Ancak parmağımın yarısı kuruydu. İşaret parmağımın altından orta parmağıma doğru hafif bir su sızıntısı olmuştu. Bunun haricinde her yer kupkuruydu.
“Bu nasıl olabilir ya…”
Yanımdan bir çift koşarak ve şakalaşarak denize girdi. Geçerlerken bana selam vermeyi de ihmal etmediler. Suya girip yüzmeye başladılar. Belkide hiç bu kadar güzel bir çift görmemiştim bu zamana kadar. Kız siyah hafif dalgalı saçlı, uzun boylu, ince vücutluydu. Keza erkekte esmer, hafif uzun saçlı, bir tipti. vücudunda bir gram yağ yoktu. Suya girdiklerinde üzerime su sıçrayacağını düşündüğüm için gerilemiştim ama o görünmeyen bariyer çırpan suyu da kesiyordu. İki sevgili yüzerek eğleniyorlardı. Hatırlayabileceğim en butlu gördüğüm çiftlerden biriydi. Sanki hiç bir sorun yoktu aralarında. Bir süre yüzdüler hareketsizce onları izledim. Kız binadan aşağıya doğru inen sarmaşıkların altına geçti ve onları salladı. Bir şelale gibi sarmaşıkların arasından su akmaya başladı. Adam ona ulaşmaya çalışırken birden ayağı kaydı ve düştü. Kız öncelikle bu durumu fark edemedi. Açıkçası ben de kitlenmiş gibiydim. Hareket edemiyordum. Kıza baktım. Saçlarını arkaya doğru sallıyor ve akan suyun altında yıkıyordu. Adam henüz dışarıya çıkmamıştı. Ne kadar zaman geçtiğini hatırlamıyorum. Kadın adama seslendi. Cevap gelmeyince endişeli bir şekilde etrafa bakınmaya başladı. Şimdi sanki kendimi büyük bir film perdesi önünde film izliyormuş gibi hissediyorum. Kız bağırarak adamı aramaya başladı. Ama kimseyi bulamıyordu. Bana baktı. O anda bir film perdesinin önünde olmadığımı anladım. Kız çaresiz feryatlarını etrafa savuruyor yardım ister gözlerle bana doğru bakıyordu. Benim ise vücudum kaskatı kesilmiş kımıldayamıyordum bile. Sadece ağzımdan fısıltı halinde “boğuldu” diye bir kelime çıktı. Kız bir kaç kez suya daldı çıktı kimseyi göremiyordu. Bu kadar sığ bir yerde bulamaması biraz gelip geliyordu bana. Ayakta durduğunda su beline geliyordu ama, sanki daldığında çok derine gittiğini hissedebiliyordum…
Kız suyun altından hızla çıktı nefes nefese kalmıştı. Ağlıyordu. Adam gerçekten boğulmuş olmalıydı. Elimden bir şey gelmiyor, hareket bile edemiyordum. Sanki burada yapayalnızdım.
Birden bire denizde bir dalgalanma oldu. İki duvarı pullu bir şekillik kapladı. Suyun rengi yeşile dönmüştü. duvarları balık pulu kaplamıştı sanki. Hafif bir rüzgarın estiğini hissettim. Büyük bir balığın yeşil, kuyruğu suya çarpıp çıktı bir kaç kez. Su durulduğunda ise Yeşil saçlı, başının üstünde mercandan yeşil bir taş olan kadın sudan çıkmaya başladı. İlk bakışta onu Sertab Erener’e benzetmiştim. Ellerinde az önce boğulan adamı tutuyordu. Adamın bedeni hareketsizdi. Kız adamı göründe ona doğru hareketlendi. Ağlamaya devam ediyordu. Denizden çıkan yeşil saçlı kadın onu durdurdu. Yada bir güç kadını durdurdu. Gördüklerim ve barındırdığı gizemi ile deniz kızına benzeyen kadın önce adama baktı sonra kıza bakarak. “Öldü” dedi. Kız ne yapacağını şaşırmıştı. Kadın ekledi.
“Onun bu denizde varlığını hissedebilmek bile güzel bir duyguydu. Şimdi ise yok. Hep seni kıskanmıştım. Hep onun benim olmasını istemiştim. Şimdi ise bu fırsat elimde ama bunu senin onayını almadan yapamam. Kendi isteğiyle olabilirdi elbet ama o artık bir ölü… Bu yüzden bu kararı sevdiği, onu seven biri vermeli.”
“Neden bahsediyorsun sen? Kimsin?” diye bağırdı kız.
“Ben de ona aşıktım” dedi kadın. Ama bir insana aşık olmaz yadsınamaz bir şey. Sadece uzaktan izlemekle yetinebiliyorum. Şimdi ise benim dünyamda o can verdi. Onu yaşatabilirim eğer istersen…”
“Ne duruyorsun o zaman…” kız atıldı birden, kadının sözünü kesmişti.
“Ancak, onun benimle birlikte bu sularda kalması lazım ve sana dair hiçbir şey hatırlayamayacak.”
Kız duraksadı, tekrar hıçkırıklar içinde ağlamaya başladı. Ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Dudakları mosmor olmuştu.
“Kararını çabuk ver.” diye seslendi deniz kızı.
Kız gözyaşlarını sildi. yaşaması için hayatta en çok sevdiği insandan ayrılabilir miydi? Kendisini de öldürse diğer dünyada birlikte olma ihtimalleri var mıydı? Bir süre düşündü. Eğer kabul ederse adam yaşayacaktı ama yanında olmadığı zaman yaşamasının bir anlamı var mıydı?
“Evet” dedi, “yaşasın”.
Deniz kızı elindeki cesetle suya daldı. Büyük yeşil bir ışık ortaya çıktıktan sonra. Adamın vücudu suyun üzerinde yükseldi ve titremeye başladı. Kız adama doğru yaklaşmak istedi. Ama ilerleyemedi…

Notlar:
1) Kar Tanesi Kayahan’ın söylediği bir şarkıydı. Öyle ki bütün rüya boyunca fonda çalıyordu. Klasik Kayahan hareketliliğinde bir şarkıydı. Daha sonra araştırdım ancak ne Nilüfer’in, ne de Kayahan’ın böyle bir şarkısı var.
2)
Hikayenin geçtiği yer memleketim Bafra, bahsi geçen köprü Kızlırmak Köprüsü. Ancak daha sonra ne tarafa gittiğimiz hakkında fikrim yok.
3) Rüyanın sonu ise şöyleydi:
Bir anda denizden yükselen yeşil ışık kendini içeriye doğru çekti. Duvarlardan suya doğru uzanan pullar, yerini yeşil parlak jelatinlere bıraktı. Suyun içerisinde bir çift yüzüyordu. Birden yanımdan yeşil kıyafet giymiş biriydi geçti ve suya girdi. Yüzünü döndüğünde onun Ajda Pekkan olduğunu gördüm. Sudakilerden birisi de Nilüfer idi. Kayahan yan tarafımdaydı. Geriye döndüm Deniz Akkaya yanımdan elinde ışık filtresiyle geçiyordu. Bir şaşkınlıktan sonra Çağrıyla göz göze geldik.
“Ama bunlar.” dedim.
“Klip çekmeye gelmişler” diye cevap verdi.
“Az önce olanlar…” dedim.
“Burada olan bir efsaneyi canlandırıyorlar” dedi.
Ama her şey gerçek gibiydi…
4) Bir anda ünlüler çevirmişti etrafımı. Bir klip çekiminde bu kadar ünlü olup olamayacağı sorusu sürekli aklımda. Çünkü ekipte ünlü kişilerden oluşuyordu.
5) Klip çekimi bu eski hikayenin yorumlanmasıymış. Ancak canlandırma gerçeğinin yerini tutmuyordu.
6) Her şeyi ayrıntılı bir şekilde hatırlayarak ve şarkıyı söyleyerek uyandım.
7) Karakterler ve isimler rüyada olduğu gibi herhangi bir değişiklik yapmadım.
8) Diyaloglarda biraz değişiklik yaptım pek hatırlayamadığım için. Özetle gelmesi gereken noktaya getirmeye çalıştım…
9) Bir imla düzeltmesi ve gözden geçirme yapacağım…

Rüyalar 4

her yer sessiz. gökyüzü aydınlanmakta. sanki dakikalar geçmiş. küçük bir çıtırdama bile yok etrafta. adam adımlarını bilinçsizce savuruyor. ayak sesleri sanki yok. bıraktığı, fırlattığı herşey havada. bir top kağıt, cam bir küllük, bilgisayarın klavyesi ve faresi. korkusunu yenmiş gibi. artık neler yapabildiğinin farkında. peki bunlar gerçek mi? kadına bakıyor. gölün kenarında sabit beklemekte. rüzgar havalandırdığı tülün arasından süzülmüyor. içinde bilemediği bir mutluluk. havaya sıçrıyor. havadayken ellerini birbirine çarpıyor ve aynı zamanda ayaklarını çarpmaya çalışıyor. bu sevincinn bir göstergesi olsa gerek. ellerinden ses çıkıyor ama ayaklarını birbirine çarpamıyor. son bir hareketle daha yükseğe zıplamak için geriliyor ve sıçrıyor. sanki bir bçuk metre kadar yerden yükseliyor. bu onun gördüğü. veayaklarını sertçe birbirine vuruyor. kendini acı içinde yerde hissediyor. 
kadın gözlerini kapatmış, her şeyin hayal olduğunu düşünüyor. gözlerini açtığı anda beklediği gerçeklik onunkiyle aynı olmak zorunda. peki öle mi? bilmiyor. gözlerini bu yüzden açmak istemiyor. çoğu kez hayatının ona oyunlar oynadığını biliyor. peki şimdi ne fark edebilir. uzaktan bir rüzgar sesi ona “git” der gibi esiyor ve ardından itiyor onu. her ne kadar gitmemek için dirense de narin vücudu bir dalından kopmaya çalışan bir yaprak gibi savruluyor. arkasına bakıyor kaçamak bakışlarla. o tek katlı, yerle bir olmuş yükselen eve. pencere hafif açık, perde havalanmış. beklediği şeyler mi bunlar? daha fazla ardına bakamıyor. gözlerine bulanan toprakta acı çektirirken. 
büyük bir acı çekiyor önce. sonra üzerine kağıtlar dökülüyor. ardından bir gürültü. monitör ve fare yere düşmüş. fare canını kurtarmış oysa monitörün bir bölümnde çatlak var ve ardından aşağı düşen bir küllük ve ortalığa dağılan izmaritler. Sanki dünya tepetaklak olmuş, bütün herşey yere yapışmakta. yerçekimi kalktı diyebilir miyiz buna? güzleri yukarıdaki küçük avizeye takılıyor. tam üstünde. hafifçe sallnıyor. sanki hepsi üzeirne düşecekmiş gibi. ama bu olmamalı ona dokunmammıştı bile. ama sanki avize bunun tersini söylüyor. bir an için tereddütte. acaba bir rüyada mı, yoksa depren mi oluyor? zihni bunu algılayacak kadar çık değilç o da fazla sorgulamıyor. teslim olmuş gibi. küçük avizenin üzerine düşmesini bekliyor. bu günahlarının kefareti olabilir. tam anlamıyla böyle düşünüyor. avize yavaşça kendini tavana asılı tutan çengelinden kurtuluyor. tam üzerine gelmekte. ona bakarken hemde burnunu üstüne. her yer kan. vücudunun daki tüm etlerin bir bir bedeninden ayrıldığını hissediyor ve vücudundaki sıcaklığın yerini derin bir soğuğa terk ettiğini…

Rüyalar 3

Kadın gözlerini açıyor. Beyaz gözlerine doluyor. Gözbebeği, aklaşmış. Sıkıca gözlerini kapatıyor. İki küçük damla gözlerinin kenarlarından akmış. Çıplak olduğundan habersiz yavaşla yatakta doğruluyor. Adamı görüyor karşısında. Onun anlam yükleyemediği bakışlarının arasında. Doğrulduğunda göğüsleri dışarıya çıkıyor. Adam beyazlığın ortasında, göğüs uçlarının etrafındaki kahverengiliği daha net görüyor. Kadın çıplak olduğunu fark ettiğinde beyaz saten kılıflı yorgana sarılıyor.
“Nerdeyiz biz.” Adam yanına birkaç adım atıyor. Kadın kendini geriye çekiyor. Ancak, yatak odanın tam ortasında. Düşebilir. Kadının hareketi üzerine adam duruyor. “Bilmiyorum” diyor anlaşılır bir sesle ve ekliyor, “bir rüyada, ya senin, ya benim.” Kadın “ben rüya görmem” diyor. Adam “o zaman benim rüyamdasın” diye karşılık veriyor. Kadına yavaşça yaklaşıyor. Kadın göğsünün üzerinde büzüştürdüğü yorgana biraz daha sıkı sarılıyor. “Üzerine bir şeyler giymeyecek misin?” diyor kadın. “Rüya benimse eğer istediğimi yapabilirim” diyor. Yatağın yanına oturuyor. Kadın karşısındaki aynada kendine bakıyor. Aslan kabartması dikkatini çekiyor. Adam kadına yaklaşıyor. Öpmek için. Kadın başını çeviriyor. “Siz erkekler vantuz gibisiniz herkese yapışıp öpebiliyorsunuz” diyor. Adam ona gülümsüyor. “Siz kadınlar” diye cevap veriyor. Kadın başını çevirip ağzını açtığı anda adam dudaklarını yapıştırıyor kadının dudaklarına.

Sabah olmuş. Rüzgar sessizce perdeyi havalandırmakta. Adam başlını klavyenin üstünden kaldırıyor. Yüzünde tuşların izi. Koltukta doğruluyor. Yüzünde bir acı ifadesi. Yavaşça ayağa kalkıyor. Beli tutulmuş. Omzu ağrıyor. Kadının gözlerine gün ışığı dolmuş. Hala gitmek istiyor. Adam yavaşça sağa sola eğiliyor. Üzerindeki gömleği kokluyor. Gömleği çıkarttığında vücudundan yayılan pis koku odanın içerisine doluyor. Gömleği toparlayıp sandalyeye doğru fırlatıyor. Ancak gömlek havada asılı kalıyor. Şaşkın. Gömleğin etrafında dolanıyor. Elliyor. Gömleğin şeklini değiştirebiliyor ama gömlek bıraktığı gibi kalıyor. Masanın üzerindeki kalemi alıyor ve kağıtları her birini havaya fırlatıyor. Elinden çıktığı anda elinden çıktığı gibi hepsi havada asılı kalıyor.