Archive for the ‘Rüyalar’ Category
İçimde bir şeyler var. Tarifinde zorluk çekeceğim. Öksürüklerin ardına saklanmış sesim gibi. Her şey hızla değişirken hayatta benim olan bitene seyirci kalmam imkansız. İyi bir izleyiciyim biliyorum, bunun yanında dinleyebilirim de, yetmez mi bu kadar? Artık izlemekten yayılan kıçımı, artık sağa sola çarpmaya başlayan göbeğimi kaldırıp önce yavaş adımlarla sonra onları hızlandırarak kaçırdığım değişim rüzgarlarına yetişip onların önüne geçebilir miyim? Sanıyorum evet, ancak ben tembelim. Bunun yerine kendimi ışınlamayı tercih ediyorum, herkesin önüne geçmek için üçkağıt kullanarak. Ey okuyucu bu bana yakışır mı? Yakışır elbet burası benim değil mi, parasını ben ödemiyor muyum? O zaman at koşturmak boynumun borcu. Haydi bakalım…
Bloga nasıl bir aksiyon katabilirim diye düşünüyorum. Aslında blogun bir aksiyon yaşaması benim aksiyon yaşamamla doğru orantılı olacak. Rutin bir hayata sahip biri için bu aksiyon sıkıntıdan öteye geçmeyecek biliyorum. Ancak elbette yapacaklarım var. Bilindiği üzre blog yarışmaları mevcut bende kendime onları kıstas alarak şöyle en iyi bloglara bir bakayım dedim. Baktım bakmasına da farklı bir şey görmedim. Tasarım sıradan yazılanlar sıradan amanın yarabbi ben de sıradanım. Ancak gördüm ki en iyi bloglar tabiri caiz ise siklerinin keyfine yazılan bloglar. İki ayda bir yazı yaz, ne yazdığın belli olmasın ve en iyi ol… Evet bende buradan yola çıkıyorum. Yazmadan durabilir miyim bilmiyorum ama bende bir sonraki yarışmaya katılacağım ve hiç bir şey yazmayacağım. Bu şekilde erdemli bir blog olacağımı düşünüyorum. Bak nasıl bir olmuşuz kendimi blog sandım…
Velhasıl kelam, kış sanki bu hafta sonu kendini biraz daha gösterecek gibi. Aklıma gelmişken unutmamak için yazayım yarın meydan da hamsi şenliğini unutmamak lazım. Anlaşılan o ki kahvaltıyı hamsi ile yapacağım. Bir Karadenizli için bundan büyük mutluluk olur mu? Birde belirtmem lazım ki uzaylılar heketten var ve aslında bütün bu sosyal, toplumsal olayları, gündemler onlar belirliyor.
Yalnızlık, küçük bir düşünce ile gelir insana. O kadar kısa ve keskindir ki, bir lambanın, kesmesi gibidir. Hızla yanıp söner, küçük ürkütücü bir patlama sesi duyulur, göz kamaştıran bir parlaklığın ardından karanlığa bürünür ve yalnızlık sanki gelmeyecekmiş gibi terk eder beyni. Ya da öyle sanarız. Aradan zaman geçer. Beynin her kıvrımına nüksetmiş, yalnızlık varlığını usulca yedirirken benliğe, düşünceler aklımıza yer etmeye başlamıştır. Korku ve istekle insana gelir yalnızlık. Odaya kapanmak, yalnız yaşamakla başlar. İşte o zaman yer eden beyinden, aşağıya inmiş demektir.
Yalnızlığa alışalı üç yıl olmuştu. Öyle demeyin, yalnız hissetmek ve yalnızlığa alışmak arasında fark vardır. Yalnız hissetmek kalabalık içinde olur ve o zaman siz ister istemez sosyal olursunuz. Yalnızlığa alışmak ise biraz daha kendini soyutlamaktır insanlardan. Yalnız yaşarsınız, ihtiyaçlarınızı karşılayacağınız parayı kazanmak yada onları almak dışında sosyallikle işiniz olmaz. Onlarda çoğu zaman zor gelir. Yalnızlığa alışmak, yalnızlıkla yapılan büyük kavgalarla belli eder kendini. Birilerinin bir şeylerin yanınızda olmasını isteyerek sitem eder durursunuz sürekli. Çoğu zaman buna içer, buna kızarsınız. Birileri ve bir şeyler olduğunda ise yanınızda, olmamalarını istersiniz… Yalnızlık aslında kendinizle bir çelişki durumudur. Yalnızlık insan için çelişkidir aslında…
Üç yıl olmuştu. Aslında bu dükkan kırması eve taşınalı da üç yıl olmuştu. Yatağımı, hemen dükkanın vitrinine yakın yere koymuştum. Dışarıdan gelen geçen sesi her ne kadar olduğu gibi içeri geçirse de, sokağın sesini dinlemek rahatlatıyordu beni. Büyük bir odaydı evim. İki kişilik bir yatak, tam karşımda artık ortalıkta pek göremeyeceğiniz ahşap kasalı bir televizyon. Buna rağmen kablolu televizyonum da var elbet. Her ne kadar televizyonun sistemine uymayıp bazı kanalları izleyemesem de var. Tabi arada tam izlemek istediğim şeyin ortasında atlayan görüntü de cabası.
Evde olduğum zamanların çoğunu uyuyarak geçiriyorum. Zaten yapabileceğim farklı bir şey yok. Artık vücudumun da kaldıramayacağını hissediyorum. Mesai saati sonunda bedenime ağırlıklar yapıştırılıyor sanki, zaten artık üç hanelere çıkan vücudum dereceye girmek için yarışıyor adeta. İşte bu anlarda tartının üzerine çıkabilecek cesareti kendimde bulsam eminim ki yeni bir rekorun kapısını aralayabilirim. Şimdi ise tek yapmam gereken uyumak…
Sabaha karşı, camın tıklanması ile uyandım. Aralık perdeden kimin geldiğini görmek için başımı biraz oynattım. Dört siluet pencereden perdelere doğru yansıyordu. İlk göme çarpan, Gonca oldu. Aslında onu evimin önünde görmem, beni şaşkınlığa uğratmıştı. Sanıyorum onunla olan ilişkimizi anlatmam lazım. Gonca ile yaklaşık beş senedir arkadaşız beş sene içerisinde toplam görüşme sayımızı sorarsanız onu geçmez ancak sanki aramızda bir bağ var gibi hissediyorum. Tabi bu karşılıklı bir his olsa gerek, aynı samimiyeti kendisinden de alıyorum. Sanıyorum birbirimizden hoşlanıyoruz. Ben bunu itiraf edemeyenlerdenim ancak kendisi itiraf etti sayılır. Ancak neyi beklediğimin asıl bir ilişkimiz olması gerektiğinin tanımını yapabilmiş değişim. Sonuçta o benden çok genç. Fiziksel olarak birbirimizi arzulasakta, tam anlamıyla kestiremediğim sebeplerden dolayı henüz bir eyleme geçmiş değiliz. Belkide bu arkadaşlığımızın bir adım daha ileriye gitmesine vesile olacağından yaşadığımız sakıncadan kaynaklıdır. Ya da bir zamanı vardır her şeyin. Belki de bu gün o gündür.
Ancak bilinç altımda beklediğim günün bu gün olmadığını onunla birlikte hareket eden siluet topluluğundan anladım. Sanki beraberlerdi. Kapıya bir kaç kez daha tıkladı ve seslendi. Bir süre yaşanan sessizlikten sonra, bir hortumla, camı yıkadığını gördüm. Yıkarken de “çok kirlenmiş” diye söylenip duruyordu.
Hiç istifimi bozmadım, içeride bir hareketlilik olduğunu fark etmesinler diye, öylece yatıyordum. Hatta başımı bile hareket ettirmedim. Siluetlerden birinin cama yaklaşıp içeride beni görmesi ile bağırması bir oldu. Sanki çok önemli bir şeyi bulmuş gibi bağırıyordu. “İçeride biri var, içeride biri var”. Bu arada Kapının hemen üzerindeki delikten su içeriye olduğu gibi geliyordu. Aynı delikten geçen anten kablosu aracılığı ise damlalar, teleferikte hareket ediyormuş gibi odanın bir kısmını geziyor ve televizyonun tam üzerinde kendini aşağıya bırakıyordu. Küçük bir felaket senaryosu ile bu sorun televizyonun patlamasına kadar gidebilirdi. Tüpten sıçrayan camlar ise boğazımı keser oracıkta can verebilirdim. Hayır aslında ölmeyi istemiyordum. Dışarıdan gelen sesler artmış artık direkt bana yükleniyordu. Bu olaya son vermem lazımdı. Sallanarak yataktan kalktım. Yerde küçük bir su birikintisi oluşmuştu. Uykumu tam anlamıyla yitirmiş olmama rağmen, dışarıdakilere fark ettirmemek için sallana sallana, yeni ayılıyormuş gibi yaparak yataktan çıktım. Önce televizyona doğru ilerledim. Dışarıdaki sesler ve pencereye vurmalar artmıştı. Televizyonun patlamayacağını anladığımda su yolunu izleyerek, kapıyı açtım ve dışarıya baktım.
Kafamı dışarıya uzattığımda Gonca “neredesin ya iki saattir buradayız” diye çıkıştı bana. ancak onu duymamış gibi, su gelen yeri sallanarak incelemeye başladım. “Buraya ne olmuş ya?” Daha sonra kendimi ağır bir şekilde çevirdim. Gonca ile göz göze geldik. “Sizin ne işiniz var burada” dediğim anda Gonca beni iterek içeriye girdi ve arkasından siluetlikten sıyrılıp ete kemiğe bürünen üç kişi. Herkes içeriye girip ardımdan kapıyı kapattığımda Gonca durmuş bana bakıyordu.
“Merak ettik, neredesin iki saattir.” Ben ise yanlarındakilerin kim olduğunu ve evime yaptığı bu ilk ziyaretinin neden bu kadar kalabalık olması gerektiğini düşünüyordum. Gonca ise cevabımı beklememiş, diğerlerine yer göstermiş bir yandan da odayı kendi evi gibi toparlamaya başlamıştı. Bir yandan da konuşup duruyordu. Kafasını kaldırdı ve bana baktı, eli ile işaret ederek, “annem, teyzem, arkadaşım Aslı.” diyerek hızlı bir şekilde bizi tanıştırdı. Ben ise başımı hafifçe öne eğerek onları selamladım. Ancak içinde bulunduğum durum utanmama sebep olmuştu. Boxerla ortalıkta geziyordum. Hem de Gonca’nın ailesinin önünde. Hızlı hareketlerle önlerinden geçtim. Hızlı olduğunu düşünüyorum keza benim için geçmeyen adımlardı bunlar. Aslında onlardan da bir tepki gelmemişti neden bu kadar panik yapıyordum ki?
Arka odaya girdim. Bu arada söylemeyi unuttum Evim 1+1 sayılabilir. Arka tarafta tek bir oda, onun yanında küçük bir eşya odası bulunmakta. Eşya odasına ise tuvalet ve banyonun kapısı açılmakta. Odaya girer girmez bütün pencereleri kapıları açtım. Üzerimdeki paniği atamadığım yaptığım hızlı hareketlerden belli ediyordu kendini. Evin içerisinde ne kadar kapı pencere varsa açtım. O sırada fark etmediğim, aslında hiç kullanmadığım bir kapıyı da açmış olduğumdu. Tekrar diğer odaya geçtim. Ev nispeten toparlanmıştı. Gonca kahve suyu koymuş, isteyip istemediğimi sordu. Ben ise odaya geri döndüm, kapıları hızlı hızlı açarken üstüme bir şey giymeyi unuttuğumu gördüm.
Odaya girdiğimde ise hızla bir rüzgar esti, sanki kendimi, bir an için uçuyormuş hissettim. Üzerime yatağın üzerinde bulunan pantolonumu giydim. Kapılar pencereler esen rüzgarda çarpmasın diye, açık kapıya doğru yöneldim. Ancak içeriye baktığımda daha önce görmediğim bir oda gördüm. Bu daha önce hiç açmadığım, hatta unuttuğum bir kapıydı. Başlarda kim olduklarını merak etsem de daha sonra kapıdan uzaklaşmış unutmuştum bile. Hatta bu kapının açıldığını bile bilmiyordum.
Odaya göz gezdirdim. Eski zamanlardaki gibi döşenmişti. Altın sarısı ve mat kırmızının hakim olduğu bir odaydı. Hemen hemen her şey ahşaptı. Sehpa ve koltuk ayakları, çocukluk yıllarımdan bildiğim aslan ayakları şeklindeydi. Adımımı içeriye doğru attım. Sanki hava birden değişmişti. Başımın döndüğünü hissettim ve kapının koluna sıkıca tutundum. Odanın içerisine girdim. Merakım her ne kadar beni adım atmaya zorlasa da, yakalanma duygusu bir o kadar adımlarımı geri çekiyordu. Ancak merak daha ağır basmıştı. Odanın ortasına geldiğimde ise başımı, diğer kapıdan dışarıyı görmek amacı ile uzattım. Ancak tam o sırada, siyah saçlı, düz elbiseli bir kadınla göz göze geldim. Kadının çığlığı ile kendimi geldiğim kapıdan dışarıya attım.
Kapı kapanmamıştı. Bir kaç ayak sesi duydum. Meraklanıyordum da aslında. En fazla ne olabilirdi ki? Nasıl olsa kapı komşularımdı. Kapının kilidinin bozulduğunu, birini görürüm diye, içeri girdiğimi izah ederdim. Arkamı döndüm. Adımımı içeriye doğru tekrar attım. Siyah elbiseli kadın siyah gözlerini dikmiş bana bakıyordu. Hemen önünde ise, eski bir üniforma giymiş adam bulunmaktaydı. “Merhaba” dedim. Benim şaşkın olduğum kadar onlar da şaşkındı. Sanki eski zamandan fırlamış gibiydiler. Birden aklımda acaba yan tarafta tiyatro mu var diye bir fikir geldi.Yo hayır yoktu.
Sanıyorum kendimizi toparlamıştık. Adam “Hello” dedi. Bende şaşkın bir şekilde aynı şekilde cevap verdim. Şaşırmışım. kadın her ne kadar ürkekmiş gibi gözükse de iki kişi olmaları beni, tedirgin ediyordu. Adam İngilizce “nasılsınız” diye sordu bende teşekkür edip kendilerini sordum. İleriye atılıp el sıkışmak istiyordum ancak tedirginliğimi üzerimden atamıyordum. Sayıyı eşitlemek için karşımdakilerden izin isteyip, Gonca’yı çağırdım. Hem onun İngilizcesi benden daha iyiydi.
Gonca ağır adımlarla şarkı mırıldanarak geldi. Bu onun en önemli özelliğiydi. Gördüğü karşısında o da duraksadı. Bana baktı bir açıklama bekledi. Ben ise Gonca’yı arkamda görür görmez içeriye bir adım attım. Memnun oldum diyerek adamın elini sıktım. Aynı şekilde kadının da. Kadın bu durumu biraz garipsedi. Benimle birlikte Gonca da onların ellerini sıktı. O da benim gibi olan biteni anlamamıştı. Ayak üzeri biraz lafladık. Ancak içeride ilgilenmemiz gerekenler de vardı. Görüşürüz diyerek çıktık.
Bir evle bütünleşmeye başladığınızda onun size neler sunacağını bilemezsiniz. Çoğu zaman zorunluluk hissi ile sığındığınız yerler/şeyler ise, aslında sizi en çok anlayan yerler ve şeylerdir. Sırandan gibi görünürler, ruhsuz hissizmiş gibi. Oysaki bu bizim onları öyle hissetmemizden kaynaklıdır. Şimdi komşumun kapısını her araladığımda benim için bir lütuf olduğunu düşünüyorum. Aksi taktirde, 1790 İrlanda’sına açılan bir kapım olmazdı yada Gonca’nın yanıma yerleşmesi. Gerçi hala Gonca’ya bu konuyu bahsetmekle ne kadar iyi yaptım mı düşünmekteyim.
Kendimi bildim bileli planlı bir yaşantım oladı. Şimdi de iş dışında planlı bir yaşantım olduğu söylenemez. Zaten işi de ben planlamıyorum olması gerektiği gibi sadece git gellerde bulunuyorum. Tabi iş sadece gidip gelmekle de bitmiyor. İster istemez ait oluyorsun. Hem askerde iken duvarlarda hep ne yazılıyordu? Çalışmak insanı üç şeyde kurtarır; can sıkıntısı, tembellik… üçüncüyü hiç hatırlamıyorum. Sanıyorum bu üçüncü şey benim hiç uygulamadığım bir şey.
Plana uyamamam aslında benim tembelliğimden kaynaklanıyormuş gibi gözükse de alakası yok. Yani sürekli bir şey çıkıyor. İster istemez aksıyor. Planla insan zorunda hissediyor kendini. Bir de planın ucunda başkaları da varsa uyamadığı ve yaptığın plan üzerine acımasızca bir karabasan gibi çöküyor. Zaten planlar bozulmak için vardır diyen bir bünyemde var kendimi rahatlatmak için lakin bahtsız bedevilikle de alakalıdır plan bozmak. Mesela benim sürekli işimin çıkması yada hastalanmam gibi.
Bu aralar bir meşhur oldu hastalıklarım. Her ay dönümü maşallah bir şifa kapımda, ay ortasına kadar ağırlıyorum onu. Anlayamadım gitti. Benim hastalıklar öyle sıradan şeyler, nezle grip, üst solunum enfeksiyonu, boğaz şişkinliği gibi şeyler, hani öyle muayyen gün içeren kısmende olsa reyting koparacak şeyler değil. Ancak şu son üzerimde afiyetle duran hastalık bir tuhaf. Nasıl mı başladı? Bir gece içim dışıma çıktıktan sonra oldu her şey. Bildiğin böbrek, dalak, akı ve karasıyla ciğerler, bağırsaklar derken her şey. Şiddetli baş ağrısı eşliğinde, baş dönmesi. Tabi insan kusunca içindekileri daha sonra biraz sarsılıyor. Bu lafta bile olsa kusmak daha sonra onarılması zor yaralara sebebiyet veriyor.
Sanıyorum vücudumda şu an dışarı attıklarımı tekrar oluşturmakla meşgul. İki güne yakın bir şey yiyemedikten sonra şimdi ise midem dolmak bilmiyor. Hazır kustuk zayıflamanında bir adımı atarız derken bu olaydan da rant sağlamayıp, yine başladık tıkınmaya. Öküz olsa önümde affetmem, insan oldun yeter ki. Ağrılarım azalmış, iştahım yerine gelmiş. Tek sorun çabuk yorulmam güçten düşmem. Koca vücudu taşıyamıyorum haliyle. Buna birde kafamın güzelliği eklenince… İşte hastalığın en güzel yanı bu. Kafamın sürekli iyi olması. Dünya dönüyor, kuşlar dönüyor, yer yerde olsa başımın etrafında dönen hurileri görmek kendimi iyi hissettiriyor. Zaten kendileri ile ne zaman yakın temasa girsem bir acıyla geliyorum kendime…
Eh be hocam güzellikler bir acı kadar uzak. Sanıyorum başımı vurdum. Herhangi bir iz yok ama fena acıyor. Hayır yatmaktan desem çok alakasız bir yer. Arada çarpıldığımı hesaba katmalı mıyım? Sabaha karşı rüyamda uçtuğumu gördüm. Rüya bilimcileri uçmanın güzel bir şey olduğunu söylüyorlar. Aslında sevindirici bir şey. Ancak benim uçma şeklimi internet ortamında görmedim tabi yarım yamalak bir yorum yapmak zorunda kaldım. Şu cümle sonrası cümle bitene dek yoruma açıktır: Rüyamda sabaha karşı, bademciklerimin balon gibi şiştiğini ve onlar sayesinde uçtuğumu gördüm. Amanın ne acı, ne acı… Hayret ve şaşkınlıklar içerisinde, ağlasam mı sızlasam mı bilemedim. Uyandığımda ise resmen altıma işeyecektim.
Sabaha karşı görülen rüyalar zaten hayra vesile değilmiş. Zaten bu rüyalardan davacı olunacak bir merci olsa sanıyorum rekor başvuruyu ben yaparım…
Yavrum KDA bir siktir be hiç bir şeyden memnun olmuyorsun…
Ortam biraz daha serinlemişti. Gökyüzü mavi yakıcılığından arınmış, gri bir ton almıştı. Sabah işe giderken hazırlıksız yakalanmış ve şemsiyemi almamıştım. Ayaklarımın iş yerine doğru attığı her adımda, vücudumdaki tüm kemiklerime ağrılar giriyordu. Beynim ise adımı geriye doğru attığımı algılıyor, ileriye gitmenin şaşkınlığı ile arada afallıyorum. Her zaman ki gibi sıkıcı bir gündü. Ne olursanız olun, ne yaparsanız yapın, bir süre sonra rutine bağladığınızda her şey sıkıcı oluyor.
Anlatacaklarım yine böyle sıkıcı bir günün sonunda yaşandı. Anlattıklarıma inanmayabilirsiniz. Zaten sizden inanmanızı da beklemiyorum. Ben yaşadıklarımın doğru olduğunu biliyorum sadece, benim gibi orada bulunan insanların da bunu bildiğini biliyorum… Nedense onlar susuyorlar…
Sıkıcı bir gündü yine. Bu günün tek farklılığı akşam uzun zamandır görmediğim bir arkadaşımın sunacağı bir programa davet etmesiydi. Aslında böyle sosyal etkinliklere pek gelemem ama bir taşta iki kuş vurma umuduyla gitmeye karar verdim. Program deyince öyle televizyon programı gibi bir şey düşünmeyin. Şöyle kendi çapında, zihinsel engelliler mi, yoksa lösemili çocuklar için mi yapılan bir bağış gecesi… Ne kadar umursadığımı düşünün artık.
Son cümlemden bazı yanlış anlaşılmalar çıkabilir, sadece görev bilinci için gittiğimden ötürü, bu kadar umursamazım… İtiraf etmem gerekirse pek onlara da yakın kalmak istemem. Biraz sulu göz sayılırım, bu aşırı duygusallığın verdiği bir şey olabilir. Ne zaman sorunlu bir birey görsem -tabi kime göre sorunlu olduğu tartışılır- tüylerim diken diken olur, nefes alışverişim hızlanır, vücudumdaki tüm kan beynime çıkar ve bu basınç altında kalan, beynim gözlerime baskı yaparak onların sulanmasını sağlar.
Tabi bu her zaman böyle diyemem. Artık biraz olsun kendimi kontrol etmeyi öğrendim. Bir diğer öğrendiğim çevrenin gerektirdiği duruma göre reaksiyon gösterebilmem… Bir nevi duygusal bukalemun olarak tanımlayabilirim kendimi, ama sabit bir duygu varsa, o da sıkıntı duygusudur.
Akşam vakti iş çıkışı yürüyerek programın olduğu yere gittim. Hava serinlemiş gri bulutlar gökyüzünde dolanıyordu. Hava durumları her ne kadar yağmur yağabileceği ihtimalinden bahsetmiş olsa da sabah çıkarken şemsiyeyi almayı unutmuştum. Şimdi ise eve gidip şemsiyeyi alıp çıkmak bana ölüm gibi geliyordu. Zaten eve girdiğimde çıkmayacağımı tecrübelerime dayanarak söylemeliyim size.
Büyük bir bahçesi olan, tek katlı bir binanın önünde, arkadaşımın gezindiğini gördüm. Sekiz sıra halinde yan yana on adet sandalye dizilmiş, konuklar buraya oturtuluyordu. Aslında beklediğimden daha kalabalıktı. Öne doğru ilerledim. Asıl amacım, ona gözüküp, gönlünü yapıp hemen kaybolmaktı. Beni görünce el salladı. Yanıma gelmedi ama eliyle ön tarafta bir yeri göstererek oturmam istedi. İnsanların önünden geçerek sandalyeye vardım. Bütün insanların işi gücü yok bana bakıyormuş gibi bir his vardı içimde. Yüzüm kızardı, terlemeye başladım. Bu duygu kendimi sandalyeye atıp, dibe doğru gömülünce beni bıraktı. Tam o sırada sert bir rüzgar hissettim…
Program başlamış sayılırdı. Bir izleyici olarak bizi neyin beklediği hakkında hiç bir fikrim yoktu. Bir yayın akışı ise verilmemişti. Yoksa dağıtılmıştı benim mi haberim yoktu? Neyse bu o kadar önemli değildi.
Arkadaşımın saçları uzamıştı. En son gördüğümde, bir erkek çocuğundan farkı yoktu. Aslında ona erkek çocuğu diyemem boydan kaybediyor biraz. Kayıp derken uzun olduğundan bahsediyorum. Benden uzundu. Uzun ve ince. Bir çeşit zariflik sembolü gibi. Yan yana geldiğimizde, aradaki fark kilometrelerce öteden gözükebilirdi. Benim yarımın beşte biri diyebilirim onun için. Ben nasıl mıyım? Bir bira fıçısını düşünün…
Toprak rengi uzun bir elbise giymişti. Elbise boyundan bağlamalıydı. V şeklindeki dekoltesi son göğüz kemiğine kadar inmişti neredeyse. Siyah olduğunu tahmin ettiğim topuklu ayakkabılar üzerinde yükseliyordu. Onunla yan yana durmak istemiyordum, aramızdaki boy farkı oldukça aşılmıştı, ancak böyle bir güzelliğin karşısına geçip onunla sohbet ederken görünüp, diğer erkekleri çatlatmak büyük bir zevk olurdu. Onu kırmızılar içerisinde hayal ettim. Aslında bu şekilde kırmızı bir elbise onu daha da ateşli gösterecekti. Ya da Marilyn Monroe’dan hatırladığım düz beyaz…
Ben hülyalarımla uğraşırken hoparlörlerden çıkan ince bir ses beni kendime getirdi. Arkadaşım mikrofonu eline almış, açılış konuşmasını yapmaya hazırlanıyordu. Bana baktı ve gülümsedi. ya da ben öyle hissettim ama bu ona gülümseme ile yanıt vermeme engel olmadı.
“Sevgili konuklar, öncelikle hepinize…” Büyük bir gürültü ile konuşması kesildi. Öncelikle ne olduğuna anlam veremedim. İnsanların bağrışlarını duydum bir anda. Eminim ki refleks icabıydı bunlar. Gözlerimi arkadaşımdan alıp kafamı kaldırdığımda ise tam onun üzerinde bir nesnenin uçtuğunu gördüm. Bu bir UFO’ya benziyordu. Yani UFO diye çizilen resimlere benziyordu. Tek fark bunun çatısı olmasıydı. Bir an için yerin altından tek katlı binayı da alarak çıktığını düşündüm ama bina yerinde duruyordu. UFO’nun çatısı hariç, her tarafı bembeyazdı. Çatısı ise bildiğimiz kiremit renginde. Bu asarım o kadar ilginç gelmişti ki bana, gülümsememin dudaklarıma yapışmasına engel olamadım.
Arkadaşımda göz göze geldiğimizde bana anlamsızca baktığını gördüm. Yanına gitmek istiyordum ancak ne o hareket edebiliyordu ne de ben. Uzaylıların elinden onu kurtarmak büyük bir kahramanlık göstergesiydi benim için. İnsanlar çığlık atarak, kaçıyorlardı. Çantamın içinden, fotoğraf makinesini çıkardım. UFO’ya doğru baktığımda, su ve rüzgarın oluşturduğunu düşündüğüm, bir elin üzerime doğru geldiğini, gördüm. Refleks olarak deklanşöre bastım. Patlayan flaş onu geriletti biraz. Evet biraz saçma ama gerçekten onu geriletti. Yoksa ben mi öyle sandım?
Çektiğim resme baktım. Bunları sattığımda köşeyi dönebilirdim. Sıkıcı hayatımın sonu gelmişti artık. Önümde iki seçenek vardı. Ya bu uzaylılar beni alır gider yeni bir hayata başlardım, ya da bu fotoğraflar sayesinde, köşeyi döner, yine bir hayata başlardım. Seçenek az. Peki ya ölürsem? O da yeni bir hayat zaten…
Deklanşöre ardı ardına basmaya başladım. Bu arada el bana doğru uzanıyor, iyice yaklaşıyor, sonra geri çekiliyordu. Sanki elin içerisindeki su bir hava akımı ile şekillendiriliyordu. Arkadaşıma baktım. Elin ona doğru gittiğini gördüm. Resim çekmeye devam ederek yanına vardım ve elinden tutarak onu çekiştirmeye başladım.
Eli soğuktu. Korkudan kanı çekilmiş gibiydi. Suratına baktığımda ise bir ifadesizlik vardı. Koşmaya başladık. resmen onu çekiştiriyordum ve o da bana bir şey söylemiyordu. Çatılı UFO ardımızdan hareket ediyordu sanki, durdum otoğraf çekmeye devam ettim. O esnada arkadaşıma ayakkabılarını çıkartmasını söyledim. Hızla onları çıkarttı tek bir kelime söylemiyordu. El üzerimize doğru gelirken bir flaş daha patlattım. Sanki bu UFO’nun tek derdi bizimleydi. “Koş” diye bağırdım ve koşmaya başladık.
Dar bir sokağa geldiğimizde dinlenmek amacı ile bir tentenin altında durduk. Gelen gürültüden UFO’nun yaklaştığını hissedebiliyordum. Arkadaşıma baktım. Saçları dağılmıştı. Aynı ifadesizlik yüzündeydi. Elbiseye göz gezdirdim. Her şeyi ben düşünmek zorunda değildim ama öyle oluyordu. Eğildim, elbiseyi ayaktan itibaren, dizden bir karış üstüne kadar yırttım. “Şimdi daha hızlı koşabileceksin.”
“Ama bu elbise” diye bir ses duydum. Uzaklardan geliyordu sanki ses… O arada diğer elinde ayakkabısını tuttuğunu fark ettim. Ayağa doğru kalkarken, bacaklarına bakmaktan kendimi alamadım, şimdi fırsat olacaktı da…
Ses iyice yaklaşmıştı. Koşmaya devam etmemiz gerekiyordu ama nereye kaçacağımızı bilmiyordum. Koşmaya devam ettik. İnsanlar kaçışmaya devam ediyordu. Aslında hayatında değişiklik isteyen bir insan için ondan kaçmak çok saçma ama kaçıyordum. Yol üzerinde, durduk. İş yerinden bir arkadaşım elinde kablolar arabadan iniyordu.
“Selam, ne yapıyorsun burada.” dedim.
Sakin bir şekilde “çalışıyorum” dedi.
“Bırak çalışmayı görmüyor musun uzaylılar geldi insanlar kaçıyor…” Rüzgar daha da sertleşmişti.
“Bu işi bitirmem lazım.”
Onun işine olan bu bağlılığı ne yalan söyleyeyim, gözlerimi yaşartmıştı. Birden rüzgarın aniden kesildiğini hissettim. Derin bir sessizlik kapladı ortalığı. Bir tıkırtı durdum… Tıkırtının geldiği yöne baktığımda bir çift ayakkabı gördüm ve ortalıkta kimse yoktu. Hava kararmış, ay gökyüzünde en tepeye kadar çıkmıştı. Kendi etrafımda döndüm durdum. Sessizliği bozmak bana riskli geliyordu. Bir yandan da kimseyi bulamayacağımı düşünüyordum… Ürkek adımlarla her an bir şey olabilecekmiş, dikkatle eve gittim. Bütün haber kanallarını ertesi güne kadar izledim ancak hiç bir habere rastlamadım ve bir haftadır da arkadaşıma ulaşamıyorum…
biraz daha rahat uyandım sabah. üzerime çöken ağırlıktan eser kalmamış, sadece vücudumu taşımanın mutluluğu tüm damarlarıma zerk etmişti sanki. biraz daha hafiftim, tek bir hamle ile, ısınmasın diye üzerimi örtmediğim yatağımdan çıkabilir, bu yoğun güne kendimi heyecanla bırakabilirdim.
elimi yatağımın kenarında bulunan telefonuma uzattım. sıcaklığının vücuduma yayıldığını hissettim. son dönemlerde telefonum çok ısınıyor, sürekli patlayabileceği ihtimali aklımın bir köşesinde geziniyordu. gerçi şarjda olmadığı sürece herhangi bir sorun yoktu.
sıcaklık aklımı başıma getirmiş olacak ki pencereden dışarı bakmadığım aklıma geldi. oysa tam karşımdaydı pencere. gözlerimi yavaşça indirdim. beklediğim yoğun bir güneş ışığının pencereden içeriye dolmasıydı. ancak gördüğüm beni hayal kırıklığına uğrattı. pencere kapkaranlıktı.
birden bire elimde sıcaklığını hatırladığım telefona baktım. saat 03.57′yi gösteriyordu. birden bire aklıma pencerede bir şey gördüğüm fikri geldi. bu sanki aklımda bir ampulün parladığı hissi verdi bana. gözlerimi cama diktim… beyaz bir şey bana doğru bakıyordu sanki…
ortalık daha da sessizleşmişti. birden bire izlendiğimi hissetmiştim. aslında onu görmesem yada ne olduğunu tahmin edebileceğim bir şey olsaydı bu kadar huzursuz olmayacaktım ama, ne olduğunu anlayamadığım şey şimdi benim soğuk bir ter dökmeme sebep olmuştu. üşüdüğümü hissettim. vücudum soğumuş, yolunan tavuk derisinden bir farkı kalmamıştı. gözlerimi iyice yumdum. bu şey bana eğler zarar verecek olsaydı zaten bunu ben uyurken yapabilirdi. demek ki bana zarar vermeyecekti. gözlerimi sıkıca yumdum. elimle gözlerime ışık gelmeyecek şekilde iyice kapattım. daha kalkmak içim vaktim vardı, biraz daha uyuyabilir, uyandığımda ise o şeyi bir daha görmezdim…
telefonun sesi ile gözlerimi açmam bir oldu. yalnız gözlerimi açmamış resmen yataktan sıçramıştım. zaten gözlerimi açamıyordum da. büyük bir çapak birikintisi göz kapaklarımı yapıştırmış açılmıyordu. ellerimle gözlerimi ovaladım, hareketlerim yavaşlamış, kolumu kaldıramayacak bir vaziyetteydim. telefona uzandım. sesi hala kulaklarımda yankılanmaktaydı. alarmı susturduğumda, hafifçe, yanarak araladığım göz kapaklarımın ardında bulanık bir şekilde telefona baktım. aslında kalkmak için on dakikam daha vardı ama on dakika sonra kalkabileceğimden de şüpheliydim. kendimi, birden yataktan dışarıya fırlattım. yatak sırılsıklam olmuştu. aslında bu pekte yabancı olmadığım bir şeydi. kalktım ve tuvalete doğru gittim. tuvalete girdiğimde, aklımda bir diğer soru işareti yandı…
aynada gördüğüm neydi?
