Ses (2)

Bu düşüncelerle öğlen olmuştu bile. Şimdi yapmam gereken akşam için farklı düşünceler bulmak. Aslında bu düşünceler işim ile ilgili olsa güzel olacaktı ama biliyorum ki olmayacak. Bazen enden burada olduğumu unutuyorum. Yani benim gibi bir insanın farklı işler yapması gerekli. Evet biliyorum bu cümleyi herkes kendisi için kuruyor ama benimki öyle laf olsun diye değil herkesin de söylediği bir şey.

Bu gün işten yürüyerek dönmeye karar verdim. Kendimde o takati bulmuştum. Elbette eve döndüğümde halimin nasıl olacağını tahmin edebiliyordum ama yürümek kesinlikle bana iyi gelecekti. Aslında tüm gün eve biran önce varıp uyumak fikri aklımda vardı ama son bir kararla içimde sebepsizce peydahlanan bu enerjiyi boşuna harcamama gerektiğini düşündüm. Yolda yürürken yaptığım şey aslında dışarıdan çok sapıkça gözükse de, bilinçsizce kadınlara bakmak. Evet gayet bilinçsizce. Sanki bu erkek olmanın verdiği bir bakış zorunluluğundan öte bir şey değil benim için. Zaten çoğo kez bakmak istediklerime bakamamam da bu işin cabası. İşte böyle durumlarda kendime sinir oluyorum. Belki bir göz teması her şeyi değiştirecek, belkide bütün bunların hepsi hayal ama bendeki bu kafayla bir bok omlayacağı kesin… Evet canım kardeşim sen hep sıkışık zamnalarda aranıp fikir alınan bir insandan hatta çoğu kişiye göre bir dosttan başka bir şey olmayacaksın…

Düşüncelerim buna yakındı. yani düşündükten sonra birden bire beni terk eden düşünceler bunlar. Yazmaya çalıştığımdaysa büyük bir farklılıkla karşıma çıkan ama özetle işte bunlar diyebilirim. İşte şimdi ilgimi çeken ise önümde salınan bir kalca. Sadece buna kayıtlanmıyorum tabi bir bütün olarak değerlendirmem lazım. İnce bir bel, belin bir kısmına düşmüş siyah uzun saçlar… Arkadan son derece tatmin edici. Bu tatmin büyük bir iştahsızlığa yol açarak onu önden görme isteğime de sebebiyet veriyor. Adımlarımı biraz daha hızlandırıyorum. Ama ondan önce yapmam gereken bu şekilde bir görüntü almak… Küçük bir fotoğrafta yeterli… Sonra hızlı adımlar, Ürkek bir geri bakış… ve sonuç… Evet olması gerekenler bunlar…

Eve vardığımda ter içinde kalmıştım. İrileşmeye başlayan vücudum, biraz da alkolün etkisiyle en ufak bir harekette hatta hareketsizlikte bile sudan çıkmış balık kıvamına getirebiliyordu beni. Hemde aynı tuz oranıyla tek fark benim deniz kokmuyor olmam. Küçükken annemin beni kokmayayım diye tuzlamış olması vücudumdaki tuz oranını arttırmış olabilir miydi? Belki bir ihtimal ancak tuzlamanın kokuyu gidermediğini artık adım gibi biliyorum…

Saat dokuzu geçiyordu. Tembelliğim yine hat safhaya çıkmış tuzlu ve ıslak bedenimin üzerine bir tişört geçirmiş yatağıma uzanmıştım. İnternet radyosunda adını bile bilmediğim müzikler çalarken gözlerim kendini karanlığa esir ediyordu. Başımdaki en gaddar zindan bekçisi ise göz kapaklarımdı. Gittikçe gözlerimi acıtacak kadar baskı yapıyorlardı…

Kulağımın dibinde çınlayan çığlık sesi ile irkilerek uyandım. Yatakta debelenmem sırasında bir an için kendimi su yatağında boğuluyormuş gibi hissettim. Ellerimle bilinçsiz kurtulma hareketlerini yaparken bilincim tam anlamıyla yerine gelmiş, hareketlerimi normal haline çevirebilmiştim. Vücudum sırılsıklam olmuştu ve bunu vantilatörün üzerime gönderdiği hava ile daha iyi anlayabiliyordum. Vücudumdaki tişört katılaşmaya başlamış, soğumaya başlayan bedenim, karnımın ağrımasına sebebiyet vermişti. Koşar adımlarla tuvalete girdim. Pek bir şey çıkacağından emin değildim ama bir iki zorlamam sonucu bir şeyle çıkmıştı. Saat üç olmalı diye düşündüm. Çünkü boşluktan içeriye yansıyan hiç bir ışık yoktu ve üçten sonra hiç bir ışık açık olmazdı. Gözlerimi kapadım, derin bir esneme ağzımın yaklaşık yirmi santim açılmasına sebep oldu. Gözlerimden akan yaş aşağıya doğru süzülmeye başlamıştı. Ellerimi yumruk yaparak gözlerimi ovuşturmaya başladım. Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken, gözlerim karanlık dalgalanmalar görüyordu sanki. O çığlık sesini bir kez daha duydum. O kadar yakındı ki gözlerimi açsam onu görebilecektim sanki. Bir refleksti belki ama hemen yumruklarımı gözlerimden çekip gözlerimi açtım. Karanlık birden aydınlanmaya başlarken, alaca karanlığın içinde bir şeylerin kıpırdandığını fark ettim. Sanki o sesin sahibi çok yakınımdaydı. Beynim birden uyarılmış, üzerimdeki mamurluk birden gitmiş gözlerim faltaşı gibi açılmıştı. Beynim, bedenim, düşüncelerim bir şeyle karşılaşacağı düşüncesiyle umutlanmış birden silkerek kendine gelmişti. Ancak net görmeye başladığım o anda tuvaletin kapısından başka hiç bir şey görememiştim. Bu benim için bir hayal kırıklığıydı. Vücudum birden titredi. Artık tuvaletten çıkmam gerektiğini anlamıştım.

Ses (1)

Uzun zamandır kendimi mayalanmış bir hamura benzetiyordum. Bu benzetme bana ilk başlarda komik gelse de uyku ile uyanıklık arasında kendimi koca bir tepsi kabarmış hamur yumrusu olarak hayal etmeden edemiyordum. Kendimi uykuya kaptırmaya başladığım anda daha önce görmediğim bir çocuk parmağını şişmiş ve katılaşmaya başlamış vücuduma batırır küçük tırnakları ufak bir acı ile bedenimden içeriye girerdi. Çoğu kez düşerek yaşadığım irkilmeler o küçük velet sayesinde dürtülemelerle oluyordu.

Tüm bunların sebebini biliyordum aslında. Çoğu kez gece yarısı sonlandırdığım iş hayatım ve ardından uykumu erteleyen belirsiz düşünceler. Çoğunu hatırlayamadığım, hatırladıklarımın ise gereksiz parçalardan ibaret olması… Bazen aklıma geldikçe gülüyorum. Karıncaların yemeklerini taşıması, uçan bir karga, batan bir balıkçı teknesi, konuşan devlet adamları, çoğu kez sonu tartışmalara uzanan televizyon açık oturumları, haberler… Uzun zamandır televizyon izlemediğimden olsa gerek sanıyorum zihnimde bir nokta bu açığı bu şekilde kapatıyor.

Tabi bu hayallerin tamamı sıkıcı karelerden ibaret değil. Son olarak hararetli bir tartışmanın sonuna doğru tüm konukların soyunup ilişkiye girmesi yada benim haberleri sunan spiker ile birlikte olmam belki de bu curcunaya katlanmamın tek sebebi. Demek ki bazen erkekliğim araya girip tüm bilinç altımı allak bullak edebiliyormuş.

Bu rüyalarımın hepsi yarım. Tam anlamıyla kimse ile birlikte olamadım. Belkide gerçek hayattaki başarısızlığım rüyalarımda da karşıma çıkıyor. Rüya diyorum ama sanki bilinen rüyalardan daha farklı. İçinde yaşayan bir şeyler olduğunun farkındayım…

Bir haftadır uykum çığlıklarla bölünüyordu. Çığlıklar uzaktan gelmesine ve uyanıkken bile zor durmama rağmen uyku esnasında sanki yanı başımda çıkıyormuş gibi şiddetle hissediyor ve irkiliyordum. İlk günlerde bu çığlıkları önemsemedim. Mart kedilerinin manalı feryatları olarak nitelendirdim hep. Ancak daha sonra düşündüğümde mart ayında değildik, hatta yakınlarında bile ve gün geçtikçe bu sesler bir kedi sesinden çok bir insan sesi gibi gelmeye başlamıştı bana. Bir kadın…

Çığlıklara bir türlü anlam veremiyordum. Bu anlamsızlık duyduğum bu seslere karşı merakımı günden güne arttırıyordu. Gece yarıları iki ile dört arası bu çığlıkları duyabiliyordum. Neye benzedikleri hakkında bir fikre sahip olsam belkide iştahlı başladığım uykuma aynı iştahla devam edebilecektim. Ama bu merak beni bıraktığım uykunun kollarını bir sis bulutundan öteye geçirmiyordu. Elbette aklımda bir kaç fikir vardı. Aslında sadece iki fikir. Bu çığlıklar bir kadına aitti artık bunun kesin olduğuna kanaat getirmiştim. Kadın ya her gece sürekli kocası yada sevgilisinden dayak yiyordu yada bu sesler her gece yaşanan şiddetli bir sevişmenin ürünüydü. Hep ikinci şıkkı düşünüyordum ben. Bazen düşüncelerimize çok saplanıyoruz…

Bir süre sonra bu çığlıklar rüyalarımın içinde de yerini aldı. Aynı şekilde çığlıklara karşı hassasiyetim devam ediyor ve ilk çığlıktan sonra gözlerimi açıyordum ama, ondan öncesinde bu çığlık şöleni rüyamda da bana eşlik ediyordu. Hem de en güzel haliyle büyük bir sevişme şekliyle… Biliyorum insanlar anormal olduğumu düşünecek, bazen bende öyle olduğumu düşünüyorum ama bu kimin umurunda.

Sanki biraz hayatıma renk gelmişti. Merak içimi kemirdikçe hazzım daha da artıyor, beynimde tüm yüklenmelere rağmen açığa çıkaramadığım düşünceler, bir bir dışarı çıkıyordu. Bazen ben bile bunlardan ürküyordum ama aldığım haz her şeye değerdi…

Sabahları çoğu kez uyanamıyor işe geç gidiyor zaten geç dönmem ve malum sebeplerden dolayı uykumu bir türlü alamıyordum. Ayakta olduğum vakit başım dönüyor, gözlerim kararıyordu. Bu sebepten dolayı sandalye ile bir bütün olmuştuk ama orada oturmam da üzerime büyük bir ağırlığın çökmesine sebebiyet veriyordu. Günde üç defa sabah, öğle, akşam olmak üzere, yarımşar saat tuvalette uyuyor bedenimin dinlenmesini bu şekilde sağlıyordum. Evet uykuyu seven biriydim ve uykuyu seven birinin uyumaması ona yapılabilecek en büyük işkencedir. Bu işkenceyi ise ben kendime yapıyordum. Aslında uykumun geldiğinden de değil. Hatta gündüzden bile daha ayık oluyordum…

Bu gün biraz daha diri hissediyorum kendimi. Dün geceye dair hiç bir şey hatırlamıyorum. Deliksiz uyku dedikleri bu olsa gerek. Ancak bir şeyler gördüğümü hissediyor gibiyim. O çığlıklar da yoktu dün gece yani onları da duymadım. Ne uykumda vardılar ne de gerçek hayatta. Belkide komşularım dün geceyi sakin geçirme konusunda karar kıldılar . Yada bu gün farkı bir yer seçtiler. Bir tatile çıkmış olabilirler mesela. Yada… evet aslında işin bu kısmını pek düşünmek istemiyorum ama aşırı şiddete maruz kalmış kadın evi terk etmiş olabilirdi. Adam kadını da öldürmüş olabilirdi, hatta kadın bile adamı öldürmüş olabilirdi. Eğer öyle bir şey olsaydı cesedi nerede saklarlardı acaba… Şu hava boşluğuna atsalar ne kadar süre içerisinde bulunabilirdi? hava boşluğuna bakan onlarca evden acaba kaç tanesinin bu boşluk ilgisini çekiyordu çoğu zaman kimseye görünmeden aşağıya atılan çöpler dışında. Kİmse merak etmezdi eminim. Ancak oluşacak bir koku tüm evleri sarar ve insanların bakmasına sebebiyet verirdi. Peki ya hava boşluğuna giren kuşlar… Bir bedeni kaç saat günde tüketebilirlerdi?

Bu düşüncelerle öğlen olmuştu bile. Şimdi yapmam gereken akşam için farklı düşünceler bulmak. Aslında bu düşünceler işim ile ilgili olsa güzel olacaktı ama biliyorum ki olmayacak. Bazen enden burada olduğumu unutuyorum. Yani benim gibi bir insanın farklı işler yapması gerekli. Evet biliyorum bu cümleyi herkes kendisi için kuruyor ama benimki öyle laf olsun diye değil herkesin de söylediği bir şey.

1 – Savaş ve Kayboluş

(çıktığı gibi)

Şehrin üzerinde yankılanan patlama sesleri artık yaşanan rutinlikten başka bir şey değildi. Öyle ki şehir halkı bu patlamalara öyle alışmış, çoğu patlama onları uykularından bile uyandırmıyordu. Aslında şehir insanlarının uykusunun çok ağır olduğunu söyleyebiliriz. Şehir yönetimi gece ondan sonra sokağa çıkmayı yasaklamış, on birden sonra da karartma yasağı getirmişti. Saat on bir itibariyle tüm şehir kararır. Küçük bir mum ışığına bile izin verilmezdi. Bu sebepten dolayı şehir halkı oturma odalarını pencerelerden uzak yerlere taşımış, yatak odalarını ise pencerelere daha yakın yerlere. Bu gibi lüksü olmayan şehir halkı ise pencerelerini kalın, siyah battaniyelerle örtmüştü. Genelde halk on bir deyince uykuya dalmış olurdu. Aynı belediye başkanı gibi…


Şehrin en yaşlısının bile karartmanın olmadığı günlerden haberi yoktu. Yıllardır hatta yüzyıllardır süren bir zorunluluk gibiydi karartma ve uzaktan gelen patlama sesleri. Artık halk öyle alışmıştı ki bu doğal bir olaydı onlar için. Kimsenin ne için, kim için, kimlerin savaştıklarından haberleri yoktu. Yıllardır bu sesler duyuluyor sıradan normal bir hayat sürülüyordu. Tek sorun şu karartmaydı, hatta o da sorun olmaktan çıkmıştı.


On bir olduğunda şehir tüm insanları ile birlikte uykuya dalardı. Sadece insanlar değil hayvanlar bile uykuya dalar, hiçbir şekilde sessizliği –savaştan kalanlar hariç- bozmazdı. Yıllardır yaşanmayan saldırılar sonucu, şehrin güvenlik görevlileri bile on bir olunca yatardı. Şehirde bu zamana kadar gece on birden sonra olay yaşanmamış, akla gelecek en kötü suçlar bile gündüz gözüyle yaşanmıştı. Gece şehir gündüz olduğundan daha güvenliydi aslında, ancak halkın bundan haberi yoktu.


Şehirde sokaklar belli bir paralelde dizilmiş, evler birbirinin aynıydı. Şehir kurulduğundan beri evler aynı şekilde bırakılmış -her biri için tarihi eser diyebiliriz ama kimsenin bundan haberi yok-. Bazı çürüyen ahşap evler öylece çürümeye terk ediliş. Şehir mimarisinde yık yeniden yap gibi bir olgu yok. Ya eskisi gibi bırakılıyor yada onarılıyor.


Sokakların paralel olduğunu anlatmıştım sanıyorum ve de evlerin hepsinin aynı. Mesela 5. sokak ile 2. sokak arasındaki tek fark, sokak girişindeki tabelanın farklı olması. Paralelindeki evler bile aynı. Sokak başındaki üçüncü ev eğer iki katlı ve ahşap ise diğer sokaklardaki evde aynı. Dışarıdan baktığınızda bir rutinlik hakim. Dış görünüşler ne kadar benzese de evin içi birbirinden o kadar farklı. Ev değiştiren her şehir sakini istediği gibi evin şeklini değiştirmekte özgür. Dışına bulaşmadığı sürece.

Şehir bir rutinlik timsali gibi. Farklı şeyler yaşanmayan, belkide yaşatılmayan bir şehir. İnsanlar genelde sabah sekizde uyanır, dokuzda işbaşı yaparlar. Bazen çiftçilerin daha erken kalktıkları görülmüştür ama bu sadece istisnalarda ibarettir.


Şehir rutinlerden ibaret demiştik ya atılan adım, söylenilen sözlere kadar bu böyle. 7. sokaktaki Bay Kerem ile Bay Olgun’un kavgaları da aynı şekilde. Her akşam saat dokuzu gösterdiğinde yıldızları izlemeye evinden dışarıya çıkan Bay Kerem, aynı amaçlı dışarıya çıkan Bay Olgun’la tartışır. Bu tartışmaya onları yatıştırmaya çalışan Bay Metin’de karışır daha sonra. Bay Olgun ve Bay Kerem karşı komşulardır. Aralarındaki bu husumeti kimse bilmez ancak kavgaları tüm şehre ün salmıştır. Kavga dediğimiz de ağız dalaşından bir şey değildir. Birbirlerine olan temasları sadece gömlek yakalarını tutmaya kadar ilerleyebilmişlerdi. Bay Metin ise Belediye meclis üyesi, Bay Olgun’un iki ev ötesinde oturan komşusudur.


Es geçmemek gerekir ki Şehirde kadın erkek ismi diye bir şey yoktur. Herhangi bir isim herhangi biri için kullanılabilir. Onların cinsiyetini belirten isimlerin başına gelen “bay” ve “bayan” takısıdır.

7. sokakta yine aynı rutin tartışma yaşanmış, her iki tarafta yorgunluğun ardından kendi evlerinin önüne çekilmişti. Saat ona çeyrek vardı. Sokak halkı yavaş yavaş evlerine çekilmişti. Sokağın on metre aralıklı olarak yerleştirilmiş aydınlatmalarından loş bir ışık yayılıyordu. Evlerden sızan ışık, zifiri karanlığa bürünmeye başlayan sokağı biraz daha aydınlatıyordu.


Bay Kerem, evinin önündeki taş kaldırıma oturdu. Hala içinden bir şeyler söyleniyordu. Bir an için soğuk bir rüzgar esti. Rüzgar burnuna yanık kokusunu getirdi. Evet şehir halkı buna da alışkındı ancak bu konu sanki biraz daha yoğundu. Gözlerini gökyüzüne dikti. Belli gecelerde yıldızlar şehir halkının Yıldız Dansı diye adlandırdığı bir oyun sergilerlerdi. Bu dansın ne zaman olacağı konusunda kimsenin fikri yoktu ve sadece denk gelenler izleyebiliyordu. Dansı izleyen kişiler ertesi gün büyük bir gururla bu dansı anlatıp durulardı.


Bay Kerem, kaldırıma doğu uzandı. Bu şekilde gökyüzünü daha net görebiliyordu. Tam o esnada, Yıldız Dansı başladı. Yıldızlar bir perde gibi açılarak dikdörtgen bir hal aldılar. Bay Kerem birden bire heyecanlandı. Kalktı etrafına baktı ancak kimse yoktu. Bu 10 dakikalık muhteşem gösterinin belki de tek izleyeni o olacaktı. Birden içinde kendisine kimsenin inanmayacağı hissi dolandı aklında. Bu güzden yardımcısı, Bay İsmet’e seslendi.

Bay İsmet ile bu kocaman evde yaşıyordu Bay Kerem. Karısı öldükten sonra çocuk denebilecek yaşta Bay İsmet’i yanına almış onun hem eğitimini üstlenmiş hemde ev işlerinde kendisine yardım etmesi için eğitmişti onu. Her ne kadar bir birlikte çok zaman harcamış olsalar da aralarındaki efendi – uşak ilişkisinden ileriye gitmemişti.


Bay İsmet, kapıdan çıktı. “buyurun efendim”

İsmet bak, Yıldız Dansı başladı, otur.” Bay İsmet, Bay Kerem’in yanına oturmuştu. O esnada Bay Kerem tekrar kaldırıma uzandı. Bay İsmet’te bu gösteriyi izlemek üzere Bay Kerem’in yanına uzandı.

Yıldızlar oluşturdukları büyük dikdörtgenin içinde şekiller oluşturuyordu ve şekiller bir müzik eşliğinde hareket ediyormuşçasına bir o köşeden bir diğer köşeye hareket ediyordu. Herkes bir müziğin olduğu konusunda hemfikirdi ancak hiç kimse bu müziği duyamamıştı. Sanki, patlama sesleri de Yıldız Dansı boyunca susuyordu. Halk Yıldız Dansını izlemek için savaşa ara verildiğini düşünmüştü hep.

Dans bir atlı karıncanın dönüşüyle başlamıştı. Bir at dönen atlı karıncanın yanına gelmiş, kendi hemcinsinin etrafında dönüyordu. Birden bire bu iki görüntü söndü. Sol taraftan bir balerin dans ederek gelmeye başladı. Ardından bir diğer, bir diğeri… sonra her bir yıldız dağılarak büyük bir yıldız oluşturdular. Yıldız iki adet gözün çeklini aldı. Birkaç kez göz kapakları kırpıldı. Sağ gözden bir damla yaş aktı. Bay Kerem ve Bay İsmet akan göz yaşının üstlerine doğru geldiğini hissettiler. O esnada yıldızlardan oluşan atlı karınca tekrar gözüktü.

Her iki adam da, gösteriyi izlerken etraflarından dolaşarak gelen küçük çocuğu fark etmemişlerdi. Çocuk Bay Kerem’in yanına uzanmış, gökyüzündeki gösteriyi heyecanla izliyordu. İki yaşlarında sarı saçlı bir çocuktu.


Nihayet gösteri bittiğinde Bay Kerem ve Bay İsmet yüzlerinde memnun bir ifadeyle yattıkları yerden doğrularak oturdular. İkisi de birbirine bir şey söylemiyordu. Ancak sessizliği Bay Kerem’in yanında hala uzanmakta olan çocuk bozdu. Öyle bir kahkaha atmıştı ki bu iki yetişkin adamın da korkmasına sebep olmuştu.

Bay Kerem çocuğa baktı. Daha sonra etrafına. Etrafında çocuğun ailesinin olabileceğini düşündü ancak kimse yoktu. Çocuk ayağa kalktı. Bay Kerem’e bakıp gülüyordu. Çocuğun üzerinde tek parça tulum şeklinde pijama vardı. Unutmadan söylemek gerekir ki bu şehir insanlarının yatma kıyafetidir. Bay Kerem çocuğa bir kaç soru sordu, ancak çocuk ona garip seslerle yanıt verdi. Arada gülmeye de devam ediyordu. Kimin çocuğu olabileceği konusunda hiç bir fikri yoktu. Bay İsmet’e döndü ve “tanıyor musun bunu?” diye sordu. Bay İsmet hayır anlamında başını salladı.

Bay Kerem’in iyi bir komşu olduğu söylenemezdi. Komşulardan alakasız yaşardı. Eğer komşulukla ilgili bir prosedür yerine getirilecekse bu işi Bay İsmet yapardı. Bay Kerem bir kaç kez daha çocuğa sordu kim olduğunu ama yanıt alamadı.

Haydi kalk Bay İsmet, bir kaç eve soralım şu çocuğu.” Bay Kerem çocuğu kucağına aldı. Çocuk Bay Kerem’in ensesindeki kıvırcık saçlarla oynayıp gülmeye başladı. Hemen iki yanlarındaki evin kapısının açık olduğunu fark etti Bay Kerem, çocuğun oradan kaçmış olabileceklerini düşünerek direkt oraya yöneldiler.


“Bay Narin ve Bayan Deniz yaşıyorlar burada. Genç bir çift. Ancak çocukları yoktu sanırım.” Diye bir açıklama yaptı Bay İsmet.

“Belki bir tanıdıkları gelmiştir.”

Kapı zilini çaldılar, ancak zil çalmamıştı kapıyı vurmayı denediler. Tam umutlarını kesmişlerdi ki kapıya uzanan merdivenlerden bir ayak sesi duyuldu. Titrek bir bir mum ışığı dışarıya yansıdı. Kadın kısık gözleriyle meraklı bir şekilde Bay Kerem’e bakıyordu.

Bay Kerem kadını şöyle bir süzdü ve konuşmaya başladı.

“Kusura bakmayın Bayan Deniz bu saatte rahatsız ediyorum, Ben iki yan komşunuz Bay Kerem. Bu ufaklığı kapımızın önünde bulduk. Sizin de kapınız hafif açıktı bizde sizin evden kaçmış olabileceğini düşündük. Kusura bakmayın.”

Kadının siyah saçları önüne düşmüştü elinin tersi ile onları geriye ittikten sonra çocuğa baktı. Zaten hareketlerinden de Bay Kerem onun çocuğu olmadığını anlamıştı.

“Ne şeker bir çocukmuş, Bizim değil, kimin acaba, bu saatte dışarıda işi ne ki?”

“Biz de bilmiyoruz Yıldız Dansını izliyorduk Bay İsmet ile dans bitti bir baktık o biizm yanımızda.”

“Yaa, bu gece yıldız dansı mı vardı, of ya yine kaçırdık.”

“Evet muhteşemdi.” Bay Kerem gururlanmıştı. Kadına yıldız dansını en ince ayrıntısına kadar anlatı. Hatta öyle ballandıra ballandıra anlatıyordu ki anlattıkları bir çok şey tekrardan ibaretti. Sözlerine karartma son verdi. Bütün sokak birden karanlığa bürünmüştü. Hatta doğa bile bu karartmaya ayak uyduruyormuşçasına hafif bir rüzgarla kadının elindeki mumu söndürdü. Vedalaşıp iyi dileklerde bulunarak ayrıldılar.

Bay Kerem ve Bay İsmet eve dönerlen duvarları izleyerek yürümeyi seçtiler. Ortalığı sadece gök yüzündeki yıldızlar ve yarım ay aydınlatıyordu. Çocuk Bay Kerem’in omzunda uyuya kalmıştı.

“Bayan Deniz’de güzel bir bayanmış.” Sadece “evet” diyerek onayladı Bay İsmet, Bay Kerem’in cümlesini. Eve girip kapıyı kapadılar. Dışarıdan bir kaç kilit sesi duyuldu.

?? 2

Kapı çalıyor. Üzerimdeki ince örtüyü apar topar atıp kapıya yöneliyorum, kapıdaki çok beklemişçesine bir kez daha basıyor zile. Dığ kapıyı açmak için butona basıyorum, bu arada boxerla olduğum gözüme ilişiyor. Odanın içinde üzerime geçirecek bir şeyler bakınıyorum. Gözüme ilişen birşey yok. Kapı birkez daha çalıyor. Öylece açıyorum. Küt saçlı hafif tombulca bir kız karşımda duran. Yüzünü, kim olduğunu hatırlamaya çalışıyorum, ancak herhangi çağrışım yapmıyor bana. Sanki çok uzak, çok soğuk bir esinti alıyorum ondan, ancak sesi bu esintiyi yalanlayacak kadar içten.
“Ooo hazırlanmamışsın bile, hadi çabuk ol, içeri davet etmeyecek misin beni? Sen hazırlanana kadar kapıda mı bekleyeceğim?”
“Ta tabi geç buyur.” Kimsin sen, ne arıyorsun burada, tanıyor muyum seni?
İçeri giriyor kapıyı kapatarak ardından odaya giriyorum. Sırtındaki çantayı çıkartıyor.
“Of ev çok havasız kalmış, bir iki pencere aç, bu ne, nasıl nefes alıyorsn burada?”. Pencereye yöneliyorum, şaşkın bir durumda olduğumu anlamış olsagerek tügüme gülümsemeyle bakıyor.
“Ayılamadın herhalde daha, git bir duş al istersen. Dur, dur bir öpeyim seni gel şöyle.”
Yanıma geliyor yanağıma uzanıp soluk kırmızı dudaklarıyla sağ ve sol yanağıma birer öpücük konduruyor. Burnumun içine dolan kokusu, beynime ulaştığında mor boxerımın altında bir hareketlilik hissediyorum, aynı zmaanda yüzümün kızardığınıda. Uzaklaşıyor kendini benden çekiyor. Ben de bir adım geriye atıyorum kendimi, kokusu henüz burnumdan uzaklaşmış değiş.
“Boxerin çok şirinmiş” diyor, anlayamadığım bir sırıtışın ardından.
“Ne o Leman karakteri mi resimde ki?” Başımı öne eğiyorum, üzerimde ne olduğu konusunda pek bir bilgim yok. Gözüme ilk çarpan mor renkli bir çıkıntı. Aklım oraya takılmış durumda. Ayıp oldumu acaba? Hem de kim olduğunu hatırlamadığım biri…

Hareketlerime dikketlice bakıyor, gözlerinin sürekli üzerimde olduğunu hissedebiliyorum, benim ise aklım önümde duran yükselti. Yatağın kenarından telefonumu alıyorum. Son aranan numaraya bakıp kim olduğunu hatırlamak amacım. Tanıyıp tanımadığımı bilmiyorum. Yüzü anlık değişimlerle farklı geliyor bana. Bir saniye içinde tanıdık, diğer saniye içersinde ise bir yabancı oluyor. Telefona son arayan numaraya bakıyorum. “Pınar” yazıyor. Pınar, ama kim? Nasıl biriydi?

Duş esnasında, su damlacıkları vücudumdan aşağıya süzülürken, sürekli Pınar’ın nasıl biri olduğunu düşünüyorum. evet, tanıdık biri ama nereden?

?? 1

Gözlerimi kapadığım anda beynimdeki tüm sinir hücrelerinin tek bir amaç için savaş verdiklerini biliyorum. Rüya görmek. Çoğu zaman kabuslardan farkı olmayan rüyaların içinde kayboluyorum. Aslında tek amacım kendimi huzurlu hissedebileceğim bir rüya görmek. Belki cennette olmasa da ona benzer bir yerde fikren bir saat geçirmek ve başımı herhangi bir yere yasladığımdaki o yorucu karmaşa…

Gözlerim kapanıyor. Nerede olduğumu bilmiyorum. Ansızın geçen karelerin algılanmasıyla meşkul beynim. Vücudumu hissetmiyorum. Ellerimi, kollarımı, ağırlaşmaya başlamış ayaklarım yavaş yavaş kendini bırakıyor. Etrafımda dönen şekiller…

Derin bir uğuldamayla, boşluğa düşmüş ruhumun korku ve ilkilmesiyle uyanıyorum, ardından aynı uğultuya karışan bir müzik, uğultunun kaynağının çep telefonum olduğunu çağrıştırıyor bana. “La La” (Cortney Tidwell)yarı nakaratına kadar çalıyor. Ben açmak istemediçe, o da susmaya pek niyeli gözükmüyor. Müzik neyse de şu titreşimin korkunç gürültüsü…

“Efendim.”
“Merhaba, n’aber? Uyandırdım mı?”
Uzaktan gelen kadının sesi, algılarım dahilindeki bir ses tonuna benzemiyordu. “İyiym sen? Evet uyuyordum.”
“Bu saatte uyunur mu canım? Bak bir saat sonra sendeyim, bir film gösterimine gideceğiz.”
“Ya ben evden hiç çıkmasam kendimi iyi hissetmiyorum pek.”
“Sürekli evdesin canım, evde dura dura iyi hissetmiyorsun kendini bak biraz dışarı çık iki insan gör nasıl açılacaksın. Hem bu film çok eski bir film. İlginç yıllardır kayığmış yeni çıkmış ortalığa bu ilk gösterim.”
“Ya ama…”
“Anlamam ben görüşürüz bir saat sonra.” Lafı ağzıma tıkıyor ve telefonu kapatıyor. Bir süre yatakta duvarımda asılı sönük yıldızlara bakıyorum ve…