Archive for the ‘öykü’ Category

Yalnızlık, küçük bir düşünce ile gelir insana. O kadar kısa ve keskindir ki, bir lambanın, kesmesi gibidir. Hızla yanıp söner, küçük ürkütücü bir patlama sesi duyulur, göz kamaştıran bir parlaklığın ardından karanlığa bürünür ve yalnızlık sanki gelmeyecekmiş gibi terk eder beyni. Ya da öyle sanarız. Aradan zaman geçer. Beynin her kıvrımına nüksetmiş, yalnızlık varlığını usulca yedirirken benliğe, düşünceler aklımıza yer etmeye başlamıştır. Korku ve istekle insana gelir yalnızlık. Odaya kapanmak, yalnız yaşamakla başlar. İşte o zaman yer eden beyinden, aşağıya inmiş demektir.

Yalnızlığa alışalı üç yıl olmuştu. Öyle demeyin, yalnız hissetmek ve yalnızlığa alışmak arasında fark vardır. Yalnız hissetmek kalabalık içinde olur ve o zaman siz ister istemez sosyal olursunuz. Yalnızlığa alışmak ise biraz daha kendini soyutlamaktır insanlardan. Yalnız yaşarsınız, ihtiyaçlarınızı karşılayacağınız parayı kazanmak yada onları almak dışında sosyallikle işiniz olmaz. Onlarda çoğu zaman zor gelir. Yalnızlığa alışmak, yalnızlıkla yapılan büyük kavgalarla belli eder kendini. Birilerinin bir şeylerin yanınızda olmasını isteyerek sitem eder durursunuz sürekli. Çoğu zaman buna içer, buna kızarsınız. Birileri ve bir şeyler olduğunda ise yanınızda, olmamalarını istersiniz… Yalnızlık aslında kendinizle bir çelişki durumudur. Yalnızlık insan için çelişkidir aslında…

Üç yıl olmuştu. Aslında bu dükkan kırması eve taşınalı da üç yıl olmuştu. Yatağımı, hemen dükkanın vitrinine yakın yere koymuştum. Dışarıdan gelen geçen sesi her ne kadar olduğu gibi içeri geçirse de, sokağın sesini dinlemek rahatlatıyordu beni. Büyük bir odaydı evim. İki kişilik bir yatak, tam karşımda artık ortalıkta pek göremeyeceğiniz ahşap kasalı bir televizyon. Buna rağmen kablolu televizyonum da var elbet. Her ne kadar televizyonun sistemine uymayıp bazı kanalları izleyemesem de var. Tabi arada tam izlemek istediğim şeyin ortasında atlayan görüntü de cabası.

Evde olduğum zamanların çoğunu uyuyarak geçiriyorum. Zaten yapabileceğim farklı bir şey yok. Artık vücudumun da kaldıramayacağını hissediyorum. Mesai saati sonunda bedenime ağırlıklar yapıştırılıyor sanki, zaten artık üç hanelere çıkan vücudum dereceye girmek için yarışıyor adeta. İşte bu anlarda tartının üzerine çıkabilecek cesareti kendimde bulsam eminim ki yeni bir rekorun kapısını aralayabilirim. Şimdi ise tek yapmam gereken uyumak…

Sabaha karşı, camın tıklanması ile uyandım. Aralık perdeden kimin geldiğini görmek için başımı biraz oynattım. Dört siluet pencereden perdelere doğru yansıyordu. İlk göme çarpan, Gonca oldu. Aslında onu evimin önünde görmem, beni şaşkınlığa uğratmıştı. Sanıyorum onunla olan ilişkimizi anlatmam lazım. Gonca ile yaklaşık beş senedir arkadaşız beş sene içerisinde toplam görüşme sayımızı sorarsanız onu geçmez ancak sanki aramızda bir bağ var gibi hissediyorum. Tabi bu karşılıklı bir his olsa gerek, aynı samimiyeti kendisinden de alıyorum. Sanıyorum birbirimizden hoşlanıyoruz. Ben bunu itiraf edemeyenlerdenim ancak kendisi itiraf etti sayılır. Ancak neyi beklediğimin asıl bir ilişkimiz olması gerektiğinin tanımını yapabilmiş değişim. Sonuçta o benden çok genç. Fiziksel olarak birbirimizi arzulasakta, tam anlamıyla kestiremediğim sebeplerden dolayı henüz bir eyleme geçmiş değiliz. Belkide bu arkadaşlığımızın bir adım daha ileriye gitmesine vesile olacağından yaşadığımız sakıncadan kaynaklıdır. Ya da bir zamanı vardır her şeyin. Belki de bu gün o gündür.

Ancak bilinç altımda beklediğim günün bu gün olmadığını onunla birlikte hareket eden siluet topluluğundan anladım. Sanki beraberlerdi. Kapıya bir kaç kez daha tıkladı ve seslendi. Bir süre yaşanan sessizlikten sonra, bir hortumla, camı yıkadığını gördüm. Yıkarken de “çok kirlenmiş” diye söylenip duruyordu.

Hiç istifimi bozmadım, içeride bir hareketlilik olduğunu fark etmesinler diye, öylece yatıyordum. Hatta başımı bile hareket ettirmedim. Siluetlerden birinin cama yaklaşıp içeride beni görmesi ile bağırması bir oldu. Sanki çok önemli bir şeyi bulmuş gibi bağırıyordu. “İçeride biri var, içeride biri var”. Bu arada Kapının hemen üzerindeki delikten su içeriye olduğu gibi geliyordu. Aynı delikten geçen anten kablosu aracılığı ise damlalar, teleferikte hareket ediyormuş gibi odanın bir kısmını geziyor ve televizyonun tam üzerinde kendini aşağıya bırakıyordu. Küçük bir felaket senaryosu ile bu sorun televizyonun patlamasına kadar gidebilirdi. Tüpten sıçrayan camlar ise boğazımı keser oracıkta can verebilirdim. Hayır aslında ölmeyi istemiyordum. Dışarıdan gelen sesler artmış artık direkt bana yükleniyordu. Bu olaya son vermem lazımdı. Sallanarak yataktan kalktım. Yerde küçük bir su birikintisi oluşmuştu. Uykumu tam anlamıyla yitirmiş olmama rağmen, dışarıdakilere fark ettirmemek için sallana sallana, yeni ayılıyormuş gibi yaparak yataktan çıktım. Önce televizyona doğru ilerledim. Dışarıdaki sesler ve pencereye vurmalar artmıştı.  Televizyonun patlamayacağını anladığımda su yolunu izleyerek, kapıyı açtım ve dışarıya baktım.

Kafamı dışarıya uzattığımda Gonca “neredesin ya iki saattir buradayız” diye çıkıştı bana. ancak onu duymamış gibi, su gelen yeri sallanarak incelemeye başladım. “Buraya ne olmuş ya?” Daha sonra kendimi ağır bir şekilde çevirdim. Gonca ile göz göze geldik. “Sizin ne işiniz var burada” dediğim anda Gonca beni iterek içeriye girdi ve arkasından siluetlikten sıyrılıp ete kemiğe bürünen üç kişi. Herkes içeriye girip ardımdan kapıyı kapattığımda Gonca durmuş bana bakıyordu.

“Merak ettik, neredesin iki saattir.” Ben ise yanlarındakilerin kim olduğunu ve evime yaptığı bu ilk ziyaretinin neden bu kadar kalabalık olması gerektiğini düşünüyordum. Gonca ise cevabımı beklememiş, diğerlerine yer göstermiş bir yandan da odayı kendi evi gibi toparlamaya başlamıştı. Bir yandan da konuşup duruyordu. Kafasını kaldırdı ve bana baktı, eli ile işaret ederek, “annem, teyzem, arkadaşım Aslı.” diyerek hızlı bir şekilde bizi tanıştırdı. Ben ise başımı hafifçe öne eğerek onları selamladım. Ancak içinde bulunduğum durum utanmama sebep olmuştu. Boxerla ortalıkta geziyordum. Hem de Gonca’nın ailesinin önünde. Hızlı hareketlerle önlerinden geçtim. Hızlı olduğunu düşünüyorum keza benim için geçmeyen adımlardı bunlar. Aslında onlardan da bir tepki gelmemişti neden bu kadar panik yapıyordum ki?

Arka odaya girdim. Bu arada söylemeyi unuttum Evim 1+1 sayılabilir. Arka tarafta tek bir oda, onun yanında küçük bir eşya odası bulunmakta. Eşya odasına ise tuvalet ve banyonun kapısı açılmakta. Odaya girer girmez bütün pencereleri kapıları açtım. Üzerimdeki paniği atamadığım yaptığım hızlı hareketlerden belli ediyordu kendini. Evin içerisinde ne kadar kapı pencere varsa açtım. O sırada fark etmediğim, aslında hiç kullanmadığım bir kapıyı da açmış olduğumdu. Tekrar diğer odaya geçtim. Ev nispeten toparlanmıştı. Gonca kahve suyu koymuş, isteyip istemediğimi sordu. Ben ise odaya geri döndüm, kapıları hızlı hızlı açarken üstüme bir şey giymeyi unuttuğumu gördüm.

Odaya girdiğimde ise hızla bir rüzgar esti, sanki kendimi, bir an için uçuyormuş hissettim. Üzerime yatağın üzerinde bulunan pantolonumu giydim. Kapılar pencereler esen rüzgarda çarpmasın diye, açık kapıya doğru yöneldim. Ancak içeriye baktığımda daha önce görmediğim bir oda gördüm. Bu daha önce hiç açmadığım, hatta unuttuğum bir kapıydı. Başlarda kim olduklarını merak etsem de daha sonra kapıdan uzaklaşmış unutmuştum bile. Hatta bu kapının açıldığını bile bilmiyordum.

Odaya göz gezdirdim. Eski zamanlardaki gibi döşenmişti. Altın sarısı ve mat kırmızının hakim olduğu bir odaydı. Hemen hemen her şey ahşaptı. Sehpa ve koltuk ayakları, çocukluk yıllarımdan bildiğim aslan ayakları şeklindeydi. Adımımı içeriye doğru attım. Sanki hava birden değişmişti. Başımın döndüğünü hissettim ve kapının koluna sıkıca tutundum. Odanın içerisine girdim. Merakım her ne kadar beni adım atmaya zorlasa da, yakalanma duygusu bir o kadar adımlarımı geri çekiyordu. Ancak merak daha ağır basmıştı. Odanın ortasına geldiğimde ise başımı, diğer kapıdan dışarıyı görmek amacı ile uzattım. Ancak tam o sırada, siyah saçlı, düz elbiseli bir kadınla göz göze geldim. Kadının çığlığı ile kendimi geldiğim kapıdan dışarıya attım.

Kapı kapanmamıştı. Bir kaç ayak sesi duydum. Meraklanıyordum da aslında. En fazla ne olabilirdi ki? Nasıl olsa kapı komşularımdı. Kapının kilidinin bozulduğunu, birini görürüm diye, içeri girdiğimi izah ederdim. Arkamı döndüm. Adımımı içeriye doğru tekrar attım. Siyah elbiseli kadın siyah gözlerini dikmiş bana bakıyordu. Hemen önünde ise, eski bir üniforma giymiş adam bulunmaktaydı. “Merhaba” dedim. Benim şaşkın olduğum kadar onlar da şaşkındı. Sanki eski zamandan fırlamış gibiydiler. Birden aklımda acaba yan tarafta tiyatro mu var diye bir fikir geldi.Yo hayır yoktu.

Sanıyorum kendimizi toparlamıştık. Adam “Hello” dedi. Bende şaşkın bir şekilde aynı şekilde cevap verdim. Şaşırmışım. kadın her ne kadar ürkekmiş gibi gözükse de iki kişi olmaları beni, tedirgin ediyordu. Adam İngilizce “nasılsınız” diye sordu bende teşekkür edip kendilerini sordum. İleriye atılıp el sıkışmak istiyordum ancak tedirginliğimi üzerimden atamıyordum. Sayıyı eşitlemek için karşımdakilerden izin isteyip, Gonca’yı çağırdım. Hem onun İngilizcesi benden daha iyiydi.

Gonca ağır adımlarla şarkı mırıldanarak geldi. Bu onun en önemli özelliğiydi. Gördüğü karşısında o da duraksadı. Bana baktı bir açıklama bekledi. Ben ise Gonca’yı arkamda görür görmez içeriye bir adım attım. Memnun oldum diyerek adamın elini sıktım. Aynı şekilde kadının da. Kadın bu durumu biraz garipsedi. Benimle birlikte Gonca da onların ellerini sıktı. O da benim gibi olan biteni anlamamıştı. Ayak üzeri biraz lafladık. Ancak içeride ilgilenmemiz gerekenler de vardı. Görüşürüz diyerek çıktık.

Bir evle bütünleşmeye başladığınızda onun size neler sunacağını bilemezsiniz. Çoğu zaman zorunluluk hissi ile sığındığınız yerler/şeyler ise, aslında sizi en çok anlayan yerler ve şeylerdir. Sırandan gibi görünürler, ruhsuz hissizmiş gibi. Oysaki bu bizim onları öyle hissetmemizden kaynaklıdır. Şimdi komşumun kapısını her araladığımda benim için bir lütuf olduğunu düşünüyorum. Aksi taktirde, 1790 İrlanda’sına açılan bir kapım olmazdı yada Gonca’nın yanıma yerleşmesi. Gerçi hala Gonca’ya bu konuyu bahsetmekle ne kadar iyi yaptım mı düşünmekteyim.

Tam iki yıl olmuştu. İki yıl önce bu gün yani 21 Aralık 2012′de binlerce insan hayatına son vermişti. Belki de kahinlerin bahsettiği felaket buydu. Dünyanın birbirine gireceği ve bir çok insanın öleceği kehanetleri… Aslında bunlar şartlandırmadan başka bir şey değildi. Her şey kahinlerin dediği gibi yönlendi. Büyük bir dünya savaşı çıkmadı ama küçük yerel yerleşimler, etnik köken, din, dil, ırk ayrımları, insan öğesinin en küçük parçaları, aile birimleri bile birbirine girmişti. Felaketlerin başlangıç tarihi ise, 21 Aralık 2012 idi. Son bir senesini rahat yaşamak isteyen insanlar ortalığı yağmalayarak tam anlamıyla savaş alanına çevirmişlerdi ve bu tüm ülkelere de yayılmıştı. Bazı siyasiler dünya çapında, bir örgütlenme, bir terör faaliyeti olarak adlandırmıştı olanları. Ancak onlar izin zaten herhangi bir hareket zaten terör hareketiydi.

Olaylar 21 Aralık tarihine kadar sürmüştü. 21 Aralık sabahı, kendilerine Cennet İzcileri adını veren ve hatırı sayılır bir üyesi olduğunu gördüğümüz bir topluluk, güneşin doğması ile birlikte, toplu intihar etmişti. Dünyanın bir çok kısmı bu şekilde birbirini yerken olayların yaşanmadığı tek yer ise açlıktan ağzı kokan, kabileler, ülkeler olmuştu. Şimdi ekonominin, siyasetin, toplumun, insanların birbirine girdiği yerde, onlar yükselişe geçmiş gözüküyorlardı. Bir diğer kahinin dediği gibi; batı çökecek, doğu yükselişe geçecek…”

20 Aralık gecesi bazıları merakla saatin 00.00 olmasını bekledi. Hayatlarının sonuna geldiklerine inanlar, dünyanın yok oluşunun acısını görmemek için canlarına son verdi, bazıları Tanrılarına daha çabuk ulaşmak için. Bazıları güneşi doğuşunu bekledi, bazıları öğle vaktini, bazıları ise akşam ezanından sonra sur’un üflenmesini. Ancak saatler ertesi günü, göstermesine rağmen, beklenenlerin bilinenlerin hiç biri olmadı. Ortaya yeni tezler atıldı. Bilinçsizlik içerisinde kalmış insan toplulukları ne yapacaklarını şaşırdı. Çünkü amaçlarını kıyametle birlikte yitirmişlerdi. Belki de en büyük kıyamet insan için amaçsızlık olacaktı. Kimse sevinmedi, üzülenlerin sayısı ise daha fazlaydı. İnsan toplulukları meydanlara toplanmış bilinçsiz bir şekilde, gök yüzünden bir alev topunun gelmesini bekliyorlardı. Ya da yerin yarılıp parçalara ayrılmasını. Yaşayanlar içerisinde kendini, ölü olarak görenler bile oldu. Onlara göre bir hayalet gibi ortalıkta dolanıyorlardı… Her biri araftaydı…

İnsanlar bir sene kadar bu başıboş bilinçsizlik içerisinde dolanıp durdu. Daha sonra yeni hiyerarşiler kurma yoluna gidildi. Din, dil, ırk her türlü ayrıma sebebiyet verecek kimlik kutuplaşması ortadan kalmış ya da yada etkileri çok azalmıştı. Belki de kahinlerin söylediği, o kutsal kitaplarda geçen, barış, sessizlik hali buydu lakin insan doğası gereği bunun uzun sürmesi imkansızdı. Dünya yine coğrafi bölgelere ayrılmış, yine devlet rejimleri altına bürünmeye başlamıştı ve kendini ilk toparlayan pastadan en büyük payı alacaktı. Yaşanan şokun üstüne aslında insanların bir tabiiyet altına girmek gibi hayalleri yoktu. Görünen şuyduki bu barış hali uzun süre devam edecekti.

Yaşananlara göre kıyamet kopmamıştı. Maya takvimi son bulmuş, yeni bir döneme geçilmişti. Mayalara göre ışıltılı insanların ortaya çıkacağı bir dönemdi bu. Diğer kahinlere göre ise, insan ırkının yükseleceği bir dönem. Yeni doğacak insanların bu yeni döneme uyum sağlayacağı safsatası yıllardır dolanıyordu ortalıkta. İnsanlar yeni doğan bebeklerdeki farklılıkları görmek için, onları incelediler, üzerlerinde deneyler yaptılar. Ancak normal bir bebekten daha fazlasına ulaşamadılar. İnsanlar için bir kehanet, bir tez daha hayal kırıklığına uğramıştı… Kalan insanlar de beyinlerini tam anlamıyla kullanamıyordu. Yani onlara da doğa üstü bir güç gelmemişti…

Tam iki yıl sonra bu gün her şey normale dönmüş gözüküyordu. İnsanlar olan bitenden bahsetmiyor, eski rutin hayatlarına dönmüş gözüküyorlardı. Olan bitenden bahsetmeme sebebi belkide yaşadıkları yıkımdı. Dünya nüfusunun yarısına yakını yok olmuş bu kez insanlar, Tanrıya ihtiyaç duymadan kendi kendilerini cezalandırmıştı. Belki bu da bir çeşit insan yükselişiydi.

Yaklaşık dört sene kadar sonra ilk defa resmi bir futbol maçı düzenlenmişti. Merkezlerden uzaklaşan insanlar, merkezlere tekrar geldiğinden yapıların arasına yerleştirilecek futbol sahaları inşa edilmiş, var olan sahalar ise revize edilmişti. Belki insanlar çağ atlamamış olabilir ama, çağ atlayan bir şey varsa o da inşaat sektörü olmuştu. Yeni yapılan binaların bilim kurgu filmlerinde gördüklerimizden hiç bir farkı yoktu. Bu gün ise ben ve iki arkadaşım Fenerbahçe, Galatasaray derbisini izlemeye gitmiştik.

Maç başlayalı, on dakika olmuştu. Bulunduğumuz yerden saha tam anlamıyla görülemiyor, maçın büyük bir kısmını dev ekranlardan izlemek zorunda kalıyorduk. Biraz yeni stadyumların biçiminden bahsetmem gerekirse, benim yaşımda olanlar hatırlarlar, eskiden açılır kapanır akordiyon gibi bardaklar vardı, saha tam anlamıyla onların açık şekline benziyordu. Sahaya olan açı gayet dikti. En üst katta olan bir insan aşağıya bakarak maçları izlemek zorunda kalıyordu. Futbol maçlarına eski rağbet kalmamış, üç beş kişi haricinde izlemeye gelen yoktu. Zaten eski yetenekli oyuncular da artık sahalarda yoktu.

Ortak bir karala maçan ayrıldık. Sahadaki sessizlik, oyuncuları tam anlamıyla göremeyişimiz, ayada alamadığımız tat bizi bunu yapmaya itmişti. Bana bu teklifi sunduklarında hiç tereddüt etmeden evet demiştim. Bir kaç gündür başım ağrıyor, gözlerimden yaşlar akıyordu. İçimde karamsarlık bulutu tüm yaşam isteğimi almış, hiç bir şey yapmak istemiyordum. Stadtan çıktığımızda arkadaşlarımla yollarımızı ayırdık. Artık ulaşmak isteyeceğimiz her şey, yürüme mesafesindeydi. Boş sokakta yürümeye başladım.

Artık Aralık o kadar soğuk geçmiyordu. Mevsim gün içerisinde değişiyor, bu yüzden her hava şartına hazırlıklı olmak gerekiyordu. Şimdi ise rüzgar çıkmış, hava iyice soğumuştu. Küçük kar taneleri, gök yüzünden, yer yüzüne düşmeye başlamıştı. Bu altı senedir yağan ilk kardı. Biraz karda yürümenin bana iyi geleceğini düşünerek yolumu uzattım. Kar kime kendini iyi hissettirmez ki? Eminim insanlar karın yağdığını gördüklerinde, evlerinden dışarı çıkacaklardır. Adımlarımı hızlandırdım ve yağan karın sessizce tadını çıkarmak için şehir merkezinden biraz uzaklaştım. Uzaklaştıkça kar yağışı ve rüzgar şiddetini daha da arttırmıştı.

Yavaş yavaş kardan adama bürünmeye başlamıştım. Ellerimle kar tanelerini havada yakalıyor, onları yakalıyor, nefesimle onları daha yere indirmeden eritmeye çalışıyordum. Yer beyazlamaya başlamıştı. Ayak izlerime şekil yapmaya başladım. Bir çocuktan farkım yoktu. Soğuğu hissetmiyor, karın benimle arkadaşlığı içimi ısıtıyordu. Bir sağa bir sola amaçsızca, sırıtarak koştum. Dışarıdan görenler olmuşsa eminim bana deli demişlerdir.

Nefesimin kitlenmeye başladığı anda eski bir evin pervazı altına oturdum. Etrafımdaki, karları toplayarak, küçük bir kardan adam yaptım kendime ve onu dizime oturtarak konuşmaya başladım. Anlatacak çok şey vardı. Yağmayalı nereden bakarsan beş sene olmuş, yokluğunda küçük çaplı bir kıyamet kopmuştu bile. Ortalık sessizdi, rüzgar ve benim sesimden başka etrafta hiç bir ses yoktu.

Bir süre daha kardan adamla konuşmaya devam ettik. Artık yollarımızı ayırmamız gereken zamana gelmiştik. “İşte böyle…” diye cümlemi bitirdikten sonra uzaktan bir ses duydum. Bu bir ağlama sesiydi, bir hıçkırık… Hem de bir çocuğa ait… Sesi dinlemeye koyuldum. Kardan adamı elime alarak sesin geldiği yöne doğru ilerledim. Tek tük hıçkırıklar yerini ağlamaya bırakmıştı. “Kim var orada?” diye seslendim. Ağlama sesi kesildi, ancak hıçkırıklar belirli aralıklarla devam ediyordu. Yıkık bir evin yanına doğru yaklaşıp, başımı ileriye doğru uzattım.

Önce gördüklerime inanamadım. Küçük bir oğlan çocuğu duvara doğru yaslanmış ağlıyordu. Çırılçıplaktı, dört beş yaşlarında, sarı saçlıydı. Onun burada bu halde olması beni hayrete düşürmüştü. “Hey ufaklık burada, ne işin var?” diye seslendim ancak pozisyonunu hiç değiştirmedi. “Hey sana söylüyorum”. Çocuğun sağır olduğunu düşünmeye başlamıştım. Bu sebeple buradan geçen insanları duyup çıkmamış olabilirdi. Ancak buradan geçenler de mi onu duymamıştı? Yanına yaklaştım. gözlerim beni yanıltıyor olsa gerek, yanına yaklaştıkça çocuğun şeffaflaştığını fark ettim. Evet gözlerim yanılıyor olmalıydı, soğuk mu halisünasyon görmeme neden olmuştu acaba. Bir kaç adım daha attım, hayır yanılmıyordum, karşımda gördüğüm gerçekti. Ona yaklaştığımı fark edince arkasını döndü. Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu, hemde gri renkte parlayarak. Beni görünce burnunu çekti. Hala şeffaftı. Ona baktığımda duvarı görebiliyordum.

Beni görünce kendini biraz geri çekti. Şaşırmış bir ifade vardı suratında, aynı benim gibi. Yüzü hala ağlamaklıydı. Parlayan gözyaşları gözlerinden süzülüyor, yere damlıyordu. Gözyaşları kuruyana kadar yerde parlamaya devam ediyordu. Elimi uzattım. diz çöktüm. Benimde onunla aynı boyda olmamın ona güven vereceğini düşünerek, ama ben güvende miydim bilmiyorum…

“Burada ne işin var?” diye sordum. Bu yaşta bir çocuktan aslında mantıklı bir cevap beklemiyordum. Hele ne olduğunu anlamadığım bir yaratıktan. Acaba konuşabiliyor muydu? “Sen” dedi, sesi cılız çıktı, “üşüyorum”u ekledi ardından. Montumu çıkardım yavaşça, ona doğru uzattım. Bir adım attı bana, bu adım bana güven vermiş olacak ki, ani bir hamle ile montumu çocuğun vücuduna sardım. Bu hareketi kendimden beklemiyordum aslında, o da beklemiyor olacak ki, kendini biraz geri çekti. Ona sarıldım. ısınmaya başlamıştı, kokusu tarif edemeyeceğim bir kokuydu, lavanta, kestane çiçeği? Bazı benzetmelerde iyi değilim ama eminim ki böyle bir koku yoktu yer yüzünde… Ne diyeceğimi bilmiyordum. Isınmaya başladıkça çocuk sarı renkte ışık yayıyordu ortaya. Gözleri ile bana baktı, lacivert gözleri ile ve gülümsedi. Gülümsemesinde bile ağlamaklı bir hal vardı. Gözlerine baktıkça kendimi kaybettiğimi hissediyordum. Boğazım düğümleniyor, midem sıkışıyordu. Çocuğun göz yaşları yavaşlamışta olsa, akmaya devam ediyordu. Bir damlanın elimin üzerine düştüğünü hissettim. Sebebini bilmediğim bir hıçkırık patladı ağzımdan ve göz yaşlarına boğuldum. Bu istem dışı bir ağlamaydı, ancak durduramıyordum kendimi. Birden ellerim çocuğun üzerinden kaydı ve yere düştüm. Vücudumda hiç takat kalmamıştı. Olduğum yere yığıldım. Cenin pozisyonu alarak hıçkırıklar içerisinde ağlamaya başladım.

Çocuk diz çöktü, eliyle başımı okşadı, gözyaşlarımı sildi. “Eve gitsek iyi olacak” dedi. Elimden tuttu. Sanki bir güç gelmişti bana. birden ayaklandım. Çocuk eski şeffaflığını yitirmiş, biraz daha matlaşmıştı. Yavaşça yürüyerek eve geldik. Kendimi sanki daha güvende hissediyordum artık.

Beraber yaşamaya başlayalı iki hafta olmuştu. Pek konuşmuyor, sadece televizyonu izliyordu. Belki de insanları tanımaya çalışıyordu. Onun hakkında hiç bir şey bilmiyordum. Sormaya da cesaret edememiştim. Ancak bildiğim bazı şeyler vardı; evde kıyafet giymiyor, dışarıya çıkmıyor, en önemlisi de, onu benden başka kimse görmüyordu. Onun hayali biri olduğunu düşünmeye başladığım anda ona benzeyen başkalarının da olduğunu kulaktan dolma laflarla duydum Bir akşam iş çıkışı, bir kız çocuğuna da rastladım bana gülen… Demek ki akıl sağlığım yerinde, peki neden onları herkes göremiyor? Biz yeni döneme ayak uyduran insanlar mıyız? Yoksa kehanetlerde belirtilen ışıltılı insan türü onlar mı? Yoksa arafta son günümüzü mü bekliyoruz? Ya da bir notta okudum, onlar kürtajla alınan çocuklar mı?

Ortam biraz daha serinlemişti. Gökyüzü mavi yakıcılığından arınmış, gri bir ton almıştı. Sabah işe giderken hazırlıksız yakalanmış ve şemsiyemi almamıştım. Ayaklarımın iş yerine doğru attığı her adımda, vücudumdaki tüm kemiklerime ağrılar giriyordu. Beynim ise adımı geriye doğru attığımı algılıyor, ileriye gitmenin şaşkınlığı ile arada afallıyorum. Her zaman ki gibi sıkıcı bir gündü. Ne olursanız olun, ne yaparsanız yapın, bir süre sonra rutine bağladığınızda her şey sıkıcı oluyor.

Anlatacaklarım yine böyle sıkıcı bir günün sonunda yaşandı. Anlattıklarıma inanmayabilirsiniz. Zaten sizden inanmanızı da beklemiyorum. Ben yaşadıklarımın doğru olduğunu biliyorum sadece, benim gibi orada bulunan insanların da bunu bildiğini biliyorum… Nedense onlar susuyorlar…

Sıkıcı bir gündü yine. Bu günün tek farklılığı akşam uzun zamandır görmediğim bir arkadaşımın sunacağı bir programa davet etmesiydi. Aslında böyle sosyal etkinliklere pek gelemem ama bir taşta iki kuş vurma umuduyla gitmeye karar verdim. Program deyince öyle televizyon programı gibi bir şey düşünmeyin. Şöyle kendi çapında, zihinsel engelliler mi, yoksa lösemili çocuklar için mi yapılan bir bağış gecesi… Ne kadar umursadığımı düşünün artık.

Son cümlemden bazı yanlış anlaşılmalar çıkabilir, sadece görev bilinci için gittiğimden ötürü, bu kadar umursamazım… İtiraf etmem gerekirse pek onlara da yakın kalmak istemem. Biraz sulu göz sayılırım, bu aşırı duygusallığın verdiği bir şey olabilir. Ne zaman sorunlu bir birey görsem -tabi kime göre sorunlu olduğu tartışılır- tüylerim diken diken olur, nefes alışverişim hızlanır, vücudumdaki tüm kan beynime çıkar ve bu basınç altında kalan, beynim gözlerime baskı yaparak onların sulanmasını sağlar.

Tabi bu her zaman böyle diyemem. Artık biraz olsun kendimi kontrol etmeyi öğrendim. Bir diğer öğrendiğim çevrenin gerektirdiği duruma göre reaksiyon gösterebilmem… Bir nevi duygusal bukalemun olarak tanımlayabilirim kendimi, ama sabit bir duygu varsa, o da sıkıntı duygusudur.

Akşam vakti iş çıkışı yürüyerek programın olduğu yere gittim. Hava serinlemiş gri bulutlar gökyüzünde dolanıyordu. Hava durumları her ne kadar yağmur yağabileceği ihtimalinden bahsetmiş olsa da sabah çıkarken şemsiyeyi almayı unutmuştum. Şimdi ise eve gidip şemsiyeyi alıp çıkmak bana ölüm gibi geliyordu. Zaten eve girdiğimde çıkmayacağımı tecrübelerime dayanarak söylemeliyim size.

Büyük bir bahçesi olan, tek katlı bir binanın önünde, arkadaşımın gezindiğini gördüm. Sekiz sıra halinde yan yana on adet sandalye dizilmiş, konuklar buraya oturtuluyordu. Aslında beklediğimden daha kalabalıktı. Öne doğru ilerledim. Asıl amacım, ona gözüküp, gönlünü yapıp hemen kaybolmaktı. Beni görünce el salladı. Yanıma gelmedi ama eliyle ön tarafta bir yeri göstererek oturmam istedi. İnsanların önünden geçerek sandalyeye vardım. Bütün insanların işi gücü yok bana bakıyormuş gibi bir his vardı içimde. Yüzüm kızardı, terlemeye başladım. Bu duygu kendimi sandalyeye atıp, dibe doğru gömülünce beni bıraktı. Tam o sırada sert bir rüzgar hissettim…

Program başlamış sayılırdı. Bir izleyici olarak bizi neyin beklediği hakkında hiç bir fikrim yoktu. Bir yayın akışı ise verilmemişti. Yoksa dağıtılmıştı benim mi haberim yoktu? Neyse bu o kadar önemli değildi.

Arkadaşımın saçları uzamıştı. En son gördüğümde, bir erkek çocuğundan farkı yoktu. Aslında ona erkek çocuğu diyemem boydan kaybediyor biraz. Kayıp derken uzun olduğundan bahsediyorum. Benden uzundu. Uzun ve ince. Bir çeşit zariflik sembolü gibi. Yan yana geldiğimizde, aradaki fark kilometrelerce öteden gözükebilirdi. Benim yarımın beşte biri diyebilirim onun için. Ben nasıl mıyım? Bir bira fıçısını düşünün…

Toprak rengi uzun bir elbise giymişti. Elbise boyundan bağlamalıydı. V şeklindeki dekoltesi son göğüz kemiğine kadar inmişti neredeyse. Siyah olduğunu tahmin ettiğim topuklu ayakkabılar üzerinde yükseliyordu. Onunla yan yana durmak istemiyordum, aramızdaki boy farkı oldukça aşılmıştı, ancak böyle bir güzelliğin karşısına geçip onunla sohbet ederken görünüp, diğer erkekleri çatlatmak büyük bir zevk olurdu. Onu kırmızılar içerisinde hayal ettim. Aslında bu şekilde kırmızı bir elbise onu daha da ateşli gösterecekti. Ya da Marilyn Monroe’dan hatırladığım düz beyaz…

Ben hülyalarımla uğraşırken hoparlörlerden çıkan ince bir ses beni kendime getirdi. Arkadaşım mikrofonu eline almış, açılış konuşmasını yapmaya hazırlanıyordu. Bana baktı ve gülümsedi. ya da ben öyle hissettim ama bu ona gülümseme ile yanıt vermeme engel olmadı.

“Sevgili konuklar, öncelikle hepinize…” Büyük bir gürültü ile konuşması kesildi. Öncelikle ne olduğuna anlam veremedim. İnsanların bağrışlarını duydum bir anda. Eminim ki refleks icabıydı bunlar. Gözlerimi arkadaşımdan alıp kafamı kaldırdığımda ise tam onun üzerinde bir nesnenin uçtuğunu gördüm. Bu bir UFO’ya benziyordu. Yani UFO diye çizilen resimlere benziyordu. Tek fark bunun çatısı olmasıydı. Bir an için yerin altından tek katlı binayı da alarak çıktığını düşündüm ama bina yerinde duruyordu. UFO’nun çatısı hariç, her tarafı  bembeyazdı. Çatısı ise bildiğimiz kiremit renginde. Bu asarım o kadar ilginç gelmişti ki bana, gülümsememin dudaklarıma yapışmasına engel olamadım.

Arkadaşımda göz göze geldiğimizde bana anlamsızca baktığını gördüm. Yanına gitmek istiyordum ancak ne o hareket edebiliyordu ne de ben. Uzaylıların elinden onu kurtarmak büyük bir kahramanlık göstergesiydi benim için. İnsanlar çığlık atarak, kaçıyorlardı. Çantamın içinden, fotoğraf makinesini çıkardım. UFO’ya doğru baktığımda, su ve rüzgarın oluşturduğunu düşündüğüm, bir elin üzerime doğru geldiğini, gördüm. Refleks olarak deklanşöre bastım. Patlayan flaş onu geriletti biraz. Evet biraz saçma ama gerçekten onu geriletti. Yoksa ben mi öyle sandım?

Çektiğim resme baktım. Bunları sattığımda köşeyi dönebilirdim. Sıkıcı hayatımın sonu gelmişti artık. Önümde iki seçenek vardı. Ya bu uzaylılar beni alır gider yeni bir hayata başlardım, ya da bu fotoğraflar sayesinde, köşeyi döner, yine bir hayata başlardım. Seçenek az. Peki ya ölürsem? O da yeni bir hayat zaten…

Deklanşöre ardı ardına basmaya başladım. Bu arada el bana doğru uzanıyor, iyice yaklaşıyor, sonra geri çekiliyordu. Sanki elin içerisindeki su bir hava akımı ile şekillendiriliyordu. Arkadaşıma baktım. Elin ona doğru gittiğini gördüm. Resim çekmeye devam ederek yanına vardım ve elinden tutarak onu çekiştirmeye başladım.

Eli soğuktu. Korkudan kanı çekilmiş gibiydi. Suratına baktığımda ise bir ifadesizlik vardı. Koşmaya başladık. resmen onu çekiştiriyordum ve o da bana bir şey söylemiyordu. Çatılı UFO ardımızdan hareket ediyordu sanki, durdum otoğraf çekmeye devam ettim. O esnada arkadaşıma ayakkabılarını çıkartmasını söyledim. Hızla onları çıkarttı tek bir kelime söylemiyordu. El üzerimize doğru gelirken bir flaş daha patlattım. Sanki bu UFO’nun tek derdi bizimleydi. “Koş” diye bağırdım ve koşmaya başladık.

Dar bir sokağa geldiğimizde dinlenmek amacı ile bir tentenin altında durduk. Gelen gürültüden UFO’nun yaklaştığını hissedebiliyordum. Arkadaşıma baktım. Saçları dağılmıştı. Aynı ifadesizlik yüzündeydi. Elbiseye göz gezdirdim. Her şeyi ben düşünmek zorunda değildim ama öyle oluyordu. Eğildim, elbiseyi ayaktan itibaren, dizden bir karış üstüne kadar yırttım. “Şimdi daha hızlı koşabileceksin.”

“Ama bu elbise” diye bir ses duydum. Uzaklardan geliyordu sanki ses… O arada diğer elinde ayakkabısını tuttuğunu fark ettim. Ayağa doğru kalkarken, bacaklarına bakmaktan kendimi alamadım, şimdi fırsat olacaktı da…

Ses iyice yaklaşmıştı. Koşmaya devam etmemiz gerekiyordu ama nereye kaçacağımızı bilmiyordum. Koşmaya devam ettik. İnsanlar kaçışmaya devam ediyordu. Aslında hayatında değişiklik isteyen bir insan için ondan kaçmak çok saçma ama kaçıyordum. Yol üzerinde, durduk. İş yerinden bir arkadaşım elinde kablolar arabadan iniyordu.

“Selam, ne yapıyorsun burada.” dedim.
Sakin bir şekilde “çalışıyorum” dedi.
“Bırak çalışmayı görmüyor musun uzaylılar geldi insanlar kaçıyor…” Rüzgar daha da sertleşmişti.
“Bu işi bitirmem lazım.”

Onun işine olan bu bağlılığı ne yalan söyleyeyim, gözlerimi yaşartmıştı. Birden rüzgarın aniden kesildiğini hissettim. Derin bir sessizlik kapladı ortalığı. Bir tıkırtı durdum… Tıkırtının geldiği yöne baktığımda bir çift ayakkabı gördüm ve ortalıkta kimse yoktu. Hava kararmış, ay gökyüzünde en tepeye kadar çıkmıştı. Kendi etrafımda döndüm durdum. Sessizliği bozmak bana riskli geliyordu. Bir yandan da kimseyi bulamayacağımı düşünüyordum… Ürkek adımlarla her an bir şey olabilecekmiş, dikkatle eve gittim. Bütün haber kanallarını ertesi güne kadar izledim ancak hiç bir habere rastlamadım ve bir haftadır da arkadaşıma ulaşamıyorum…

Her ne kadar etrafımız aydınlık gözükse de, aslında derin bir karanlığın içince yüzdüğümüzün farkındaydım. Ancak bunu herkese söyleyebilecek cesaretim yoktu. Zaten bunu dile getirdiğimde insanların çoğunun beni deli olarak adlandıracağını biliyordum. Gerçi insanların ne düşündüğü önemli değil. Bu delik sınırının hastaneye yatırılacak seviyede olduğunu düşünmüyorum ama bazı insanların damarına basarsanız bu olur. Bende bazı insanların damarına basabileceğimi düşünüyorum.

Diğer insanlardan farkım yok aslında. Herkes gibiyim, bende yiyor, bende içiyorum. Herkes gibi temel ihtiyaçlarım var. Mesela çoğu zaman sıkıştığımda tuvalete koşarak gidiyor; kimi zaman kirli, kokuşmuş tuvaletlerde sıra bekliyorum. Bu benim gibi biri için aslında işkenceden başka bir şey değil ama insanları etkilemek için onlardan biri gibi görünmek lazım…

İki yıl önce yazdı. Sanıyorum temmuz. Aslında bu tarihi unutmamın imkansız olması lazım ama nedense bu konuda çok tereddütlere düşüyorum. Temmuz ortasıydı sanırım. Aslında varsayımları buraya yazmamam lazım ama varsayımlarım sadece tarihlerden ibaret olduğu için yazmadan edemiyorum. Yani bir şekilde insanların kafasında şekillensin diye tarihler vermek zorundayım.

Evet, temmuz ayıydı, on dördüydü. Hayır, on üçünü on dördüne bağlayan gece. Sıcak haddinden fazla bastırmış, televizyon kanallarınızdaki uzmanlar bu sıcaklık artığını küresel ısınmaya bağlıyorlardı. Evet, aslında her şey küresel ısınmanın bir ürünüydü. Bu dünyanın, bu sistemin bu gezegenin kurulması da… Biz insanlar daha sonra bu ısınmaya katkıda bulunup süreci hızlandırmıştık. Şimdi ise piramidin üst kısmalarına çıkarken, son sürece geldiğimizin hemen hemen hepimiz farkındaydık. Tabi yapacak bir şey yoktu. Yani bu işte zararın neresinden dönerseniz kardır diye bir tanımlama yok. Dönemezsiniz fakat süreci yavaşlatabilirsiniz.

Nerde kalmıştım, temmuz ayının, on üçünü on dördüne bağlayan geceydi. Saat on ikiyi gösterdiğinde üzerime çöken ağırlık kendini iyice belli etmişti. Yaz dönemleri böyle oluyordum genelde. Havanın kararması ile orantılı çalışan bünyem hava kararana kadar, dışarıda kalmayı tarifi imkansız bir arzu haline getirmişti. Gündüz evde kalmak tam anlamıyla işkence anlamına geliyordu bende… Tabi yaz günlerinden bahsediyordum…

On ikiyi geçerken kendimi yatağa attım. Hemen yan tarafımdaki pencereyi tamamen açtım. Normal şartlarda benim burada yapan cereyandan duramamam lazımdı ama şu an yaprak bile kıpırdamıyordu. Sıcaktı ancak terlemiyordum da… Yani tarif edemediğim ilginç bir hava kütlesi şehrin üzerine çökmüştü sanki. En sevdiğim, en büyük özelliklerimden biri de başımı yastığa koyar koymaz uyuyor olmamdı. Zaten günün ağırlığı gözlerime vurmuştu bile…

Birkaç dakika sonra gözlerim uykuya dalıp, bilinçsizleneceğim anda çişimin geldiğini fark ettim. Birden gözlerimi açtım. Daha sonra kendimi sıkarak uyumayı denedim. Tutabildiğim kadar tutmaya çalıştım ama basınç kendini sancıya bırakıyordu. Bir daha yatağa böyle rahat serilemeyeceğimi bile bile, kalktım ve tuvalete gittim…

Döndüğümde gözümde bir gram uyku yoktu. Buna rağmen yatağa uzandım. Tek ümidim, yatağa uzandığımda uykumun gelmesiydi. Ancak bu yine üzerinden iki dakika geçmiş bu kez susamıştım. Şimdi de su almak için yataktan çıkmak zorundaydım. Bir şişeye su doldurarak içtim ve şişeyi de yanıma aldım. Sanıyorum artık uyumam için hiç bir engel kalmamıştı. Kendimi yine yatağımın sihirli kollarına bıraktım.

Gözlerimi ışık geçirmeyecek şekilde kapatıp uyumayı bekledim. Bu arada hafifçe esen rüzgarı hissedebiliyordum. Rüzgarla birlikte üzerime bir hararette çökmüştü. Sanki rüzgar sıcak buhar üflüyordu. Hemde oldukça sıcak… Yavaş yavaş terlemeye başlamıştım. Aklımdan pencereyi kapatmak geçti bir an ancak bu sıcak hava akımının geçici olduğunu düşünerek bekledim.

Ancak bekleyişim sonuç vermemişti. Sıcaklık gittikçe artıyordu. Yapacak en iyi işin pancereyi kapatıp vantilatörün açılacağını düşündüm ve bunu hemen uygulamaya geçirmek için yarakran kalktım. Pencereye yaklaştıımda sıcaklık daha da artmıştı sanki. Elimi pencereye uzatırken sanki kendimi alevin üzerine tutuyormuş gibi hissettim. Bir refleksle geriye çektim. Elim yanmış mı diye kontrol ettikten sonra pencereden dışarıya göz gezdirdim. Yüzüme vuran alev çok dikkatli bakmamı engellemişti ama parlak bir şeyin ortalıkta dolandığını görmüştüm…

Üç günlük bahar tatili fikri hele hele şehir değiştirme olunca işin sonunda beni bayağı neşelendirmişti. Tabi doğruyu söylemek gerekirse bu kısa tatile üç bayanla gitmek tatile gitme fikrinin asıl sevinç kaynağıydı. Üç gün için medeniyetin pek girmediğini düşündüğüm bir dağ köyünde yer ayırtmıştık. Bu işleri pek beceremediğimden dolayı bütün organizasyonu kızlara bırakmış tek erkek olmanın verdiği egoyla kendimi onların eline bırakmış, hizmet, hadi biraz daha açık olayım daha büyük zevkler bekliyordum.
Uzun ağaçların arasından geçerek köye vardığımızda ortalıkta pek insan yoktu. Ancak beklediğim gibi de medeniyet dışı bir yer değildi. İç içe geçmiş evler Istanbul’un herhangi bir kesitinden farksızdı. Bu yerleşim alanları içerisinde ev büyüğü olan bizim kalacağımız yerdi. Mustafa’nın Yeri. Ben henüz Mustafa denen kişiyi görmemiştim. Demet elinde anahtarlarla gelmiş bu büyük evin yanından uzaklaşıp etrafına yayılmış sıkışık evlerden birine gittik. İşin en güzel tarafı burada oda yerine ev kiralanıyor olmasıydı. Evler ahşaptı. Yani hava karardığında sürekli bir korku filminin içerisinde kendimizi hissetmemiz olasıydı. Bu bende tarifsiz duygulara sebebiyet veriyordu. Anlayacağınız çok zevkli bir tatilin arifesindeydim ve tadımı hiç bir şey kaçıramazdı.

Üç kızla geldiğimi söylemiştim. Onlardan da bahsetmek lazım ama ben öyle kişisel tefsirler yapabilen biri değilim o yüzden bu bölümü es geçiyorum. Girdiğimiz  ev üç kaylıydı. Hatta biz buna iki buçuk katlı diyebiliriz. Son kat çatı katıydı. Onun haricinde, İlk girişte geniş bir sofa ona bağlı kapılardan da mutfak ve bir yatak odasına gidilebiliyordu. İkinci katta ise üç tane ayrı oda vardı. Aslında evde bu kadar oda olması canımı sıkmamışta değildi ama sonuçta ahşap bir evin neyine güvenebilirsiniz ki? Babaannem küçükken ahşap evlerin gıcırdamasının sebebinin ağaçların ruhlarının eski bedenlerine girmeye çalışmasından olduğunu söylerdi. O zamanlar bana bu gerçek gibi gelip korksam da şimdi bunun gerçek olmadığını biliyordum. Bunun içinde bulunduğumuz ortamda anlatılması aslında işe heyecan da katabilirdi. Şimdi fark ettim ki bu cümle bilinç altıma o kadar işlemiş olmalı ki hiç bir ağaca zarar vermedim…

İnanlar yeni girdikleri yerleri keşfederken ürkek olurlar. Kızlarda öyleydi. Çatı katının kapısını ilk ben açtığım için oda benim olmuştu. Bir süre aralarında benim en alt katta yatıp dışarıdan gelebilecek kötülüklere karşı onları korumam gerektiği  hakkında cümleler kurdular ama ben pek oralı olmadım Sadece gülümseyerek “damızlık aygır gibiyim sizin beni korumanız lazım” dedim.

Oda paylaşımları bitip yerleştiğimizde havanın kararmasına iki saat kalmıştı. Zaten bu köy fazla güneş almıyordu. sürekli loş bir ışık bulutların arasından süzülüyor insanı çok rahatsız etmiyordu. Yatağa uzanmış, odanın tavanını incelerken aşağıda yaşanan bağırtı ayaklanıp olay yerine koşturmama sebep oldu…

Aşağıya indiğimde bağrışma  bitmiş iki kız hızlı bir şekilde üslerine montlarını giyiyorlardı. “Ne oldu?” soruma, “o kaltak “cd”mi çaldı.

“Ne CD’si, hangi kaltak?” cümlemi bitirmeden kendimi montumu sırtıma geçirmiş kızların peşinden giderken buldum. O kadar hızlı gidiyorlardı ki, mayışmış vücudum kendile gelip hareket edememişti bile. Arkalarından sürekli “ne oldu” diye sesleniyordum. Yaklaşık seksen derece eğik bir tepenin önünde durduk. Aslında bu tepe de değildi. Ardına saklandığımız dağın yamacıydı. Yaklaşık on metrelik bir yükseklikte birinin hareket ettiğini gördüm. kızlar işte orada, nasıl çıkmış hemen diye bağırmaya başladılar. O kızı bende görmüştüm ama o kız bizimle gelen kızdı. Siyah düz saçlı, sakları omuz hizasında kesilmişti. Üzerindeki montla küçük bir fıçıya benziyordu ancak montun içindekileri henüz görmemiştim. Yanlarına gelip nefes nefese sordum.
“Arkadaşınız değil mi o nasıl olsa gelecek neden peşinden koşturup duruyorsunuz…”
“Gelmez o kaltak” dedi”ben şuradan gidiyorum belki çıkacak yer vardır” diyerek sola doğru gözden uzaklaşıncaya dek koşmaya başladı. Ya çok hızlı koşuyordu ya da ben o ara esen rüzgarda gözlerimi kapattığım için tam olarak görememiştim. Diğer kız bana baktı.
“Şuradan çıkabiliriz gel” dedi ileride düz bir yamacı göstererek ve tırmanmaya başladı. Arkasından homurdanmaya devam ediyordum ama beni duyduğundan emin bile değilim. Hızlıca tepeye kadar tırmandı. Bense daha yarı yolda tıkanmıştım. Hani çıktığımız yamaçta pek düzgün değildi.Kayalık dağa tırmansam eminim bu kadar zorlanmazdım.
Son hamlem kalmıştı. Elimi yarım metre yukarımdaki ağaç dalına uzatırsam yukarıya kendimi çekebilecektim ama şuraya tırmandığımdan beri üzerime çöken korku daha da artmıştı. Kız yeşil gözlerini bana dikti. “Hadi çabuk” diye ekledi ardından. Kendimi hızlı bir hareketle yukarıya attığımda diğer kızında orada olduğunu gördüm. “Şöyle gidelim” diye kararlaştırdılar ve yürüdüler… “Arkalarından “dinlenelim” diye seslensem de yine kendi kendimi dinler buldum. Aslında düşünüyorumda bir erkek olarak onları benim peşime takmam lazımdı. Kendimi toparladım derin bir nefes aldım. Gün ışığı daha da azalmaya başlamıştı. Kızların peşinden gidiyordum. Hızlanarak önlerine geçtim ve durdum.
“Biri bana neler olduğunu anlatacak mı?”
Yeşil gözlü olan kız bana baktı “cdmi çaldı” dedi.
“Onu biliyoruz da, bi cd için mi bu kadar dolanıyoruz. sonuçta alan da sizin arkadaşınız. Ben mi getirdim onu…”
Yürümeye devam ettiler bende yanlarında onlara eşlik ettim.

Bir süre yürüdük. Ahşaptan yapılmış bir kaç ev gördük. Hayır, hayır merdiven gibi evler yukarıya doğru çıkıyordu. Saydığım kadarıyla elli hane vardı. Sokaklardan birine girdik. gözüme ilk ilişen, beyaz gömlek siyah kot pantolonlu esmer bir erkek oldu. Yakışıklı olduğundan değil. Beyaz gömleğin üç düğmesini açmıştı. Göğsünden fırlayan bir kaç kıl belli bile olmuyordu. Evin eşiğine oturmuş, elindeki bir dalın ucunu sivriltiyordu. Ona doğru yaklaştık. Başını hafifçe kaldırıp bize baktı. Eliyle ileriye gitmemiz anlamında işaret yaptı.

Biraz daha yürüdük. an şekilde giyinmiş hatta birbirlerine çok benzeyen birkaç gençle daha karşılaştık. Yeşil gözlü kız tam ortalarında sanki onların lideriymiş gibi duran adama yaklaştı. “Birini arıyoruz.” dedi. Adam başını kaldırdı. İlginç olan hepsinin bir ağaç dalını yontmasıydı. “Burada yok” dedi.
Kız “aradığımızın kim olduğunu bile bilmiyorsun” diye yanıtladı onu…
Adam aynı ses tonuyla “burada yok” dedi.

Bir süre sessizlik oldu. İçimde bir huzursuzluk vardı açıkçası korkuyordum. Defalarca kızlara çıkalım gidelim dedim ama dinletemedim. Diğer kız adamın yanında olan bir kutuyu gördü. Kurunun içinde dvdler vardı.
“A bu seri çok arıyorum bana satar mısınız?” dedi ancak adam yine aynı karalı ses tonuyla “hayır” dedi.
“Ne kadar isterseniz veririm. Bunu çok aradım, bulamadım hiç bir yerde” dedi… Adam sessiz kaldı. Kız ekledi. “Kırk iki inç led tv var bende orada izleyelim o zaman…
İyice sıkılmaya başlamıştım bu geri zekalı ne yapmaya çalışıyordu bir türlü anlayamadım. Bu koyuna benzeyen tek tip insanlardan korkmuştum ancak korkumu bastırmak için büyük büyük bir çaba sarf ediyordum. Amacım bir korkak olarak adlandırılmamaktı. Kızın kolundan tuttum ve kendime çevirdim.
“Elif, hadi gidelim burada kimse yok…” Adam bana baktı… Bir an için göz göze geldik. Tüylerim diken diken olmuştu.
“Bence de gitmelisiniz” dedi adam aynı ses tonuyla.

Eve kadar sessizce indik. Kapı açık içeride ışık yanıyordu. Kapıyı açık bırakmış olabilirdik ama ışığın yanmaması gerekiyordu. İçeri girdiğimizde kız koltukta oturmuş ellerindeki dvdlere bakıyordu. Bizi görünce heyecanla bağırdı.
“Neredesiniz ya bakın yukarıda ne buldum…”
Önce birbirimize baktık. Sonra Elif birden bağırarak kızın yanına gitti.
“İnanamıyorum Aslı bunları nereden buldun.”

Olan bitene anlam verememiştim. Biz, kimin peşinden koşmuştuk?.

sayfaya ulaşamıyor musunuz? lütfen "açıklamaları" okuyun. kda@kisiseldepresyonanlari.com
  • Gantz 08 Şubat 2012
        Geçtiğimiz aylarda (ki on gün sonra tam bir sene olacakmış) Gantz‘tan bahsetmiştim. Sinema filmine uyarlanma ihtimali olan anime sonunda Shinsuke Sato tarafından sinemaya uyarlanmış. Tabi bu süre zarfında mangayı da okuyacağımı dile getiren ben bu eylemi de yerine getiremedim. Neyse biz konumuza dönelim. Gantz’ın sinema filmi olarak uyarlandığının haberi […]
  • Neverland 07 Şubat 2012
        Artık yeni bir hikaye üretemeyen Hollywood’un eskilere sarılmasının bir yansıması Neverland. Ancak bu bir sinema filmi değil SYFY kanalında yayımlamış olduğu mini bir dizi. Dizi kendi çapında bazı açıkları olsa da Peter Pan hikayesini yeniden yorumlamış. Peret Pan nasıl uçmaya başladı, Tinker Bell ile nasıl tanıştılar, dizi bu konuda kendi çapında açıkla […]
  • The Chronicles of Narnia: Prince Caspian 07 Şubat 2012
        Seri ikinci filmi ile devam ediyor. Kitap sıralamasına bakarsak dördüncü kitap. Film aynı kadro ile çekilmiş olmasına rağmen ben ilk filmdeki aksiyonu, göremedim. Bu film kendi içine çekmekte zorlandı beni. Yer yer sıkılmadım desem yalan olmaz. Olayların azlığı belkide fantastik öğelerden hikayenin biraz daha arındırılmış olması buna sebep belkide.   Bu […]
bu blogta yazmış olduğum tüm girdiler aksini belirtmemişsem bana aittir. izinsiz kullanılmaması, kullanıldığı takdirse ise link verilmesi rica olunur. ee ben kullanırım sana ne deyip yukarıda yazdığım cümleye aykırı davranan olursa, ona kafa göz Allah ne verdiyse girerim... he bide baktıkları yerde mahkeme duvarı görürler...
! Anladım Ki Anlamak Yetmiyor*Tam Bir Blog..hayat ucuz.. 1 lira..A Publicitária AbRaXasastronotdefterbazen içinde bazen dışındaben deli miyimBlog KazanıCellar DoorCESETİZLERİ ♀coffeéefsaescinsel sayiklamalarEuphoria of the SoulGaykediGoddess Artemis' BlogGüNaH YüKLeNeN ADaMgüven uyandıran delihayatin kendisihop-çiki-yayaihuzursuz ruhlar barınağıiHüzün Kovan Kuşuİç Ses.İçimdeki Denizİçimdeki ucu bilenmemiş kelimelerimJacqueline mutlu kalmak istiyorKarbonizmaK�yamet MelekleriLa FeaMegami Sama's Blogmy sci-fi lullaby -NİNJA'NIN KUNG FU İLE İMTİHANInörotoksikOyunun başı sonu...peşim sıraplease come in..Psychological Pollution!.Rendered BeautySelçuk Hocaseri katilsi-menSisteki Goriller, Pigmelerle Dans ve AIDS Yetim...Sophiet.u.b.a'nın karaladıklarıThe Daily Kimchi - Korea Blogtimsah avcısıTotal FutboluzaksinemaViva La Vida, Viva La Muerte!vız gelir tırıs giderYALNIZLIK OKULUYasak Filmâyine-i devrânÇÖLÜN İKİLEMİŞEKER PORTAKALIвαяιιѕѕѕ'ѕ ∂яєαмѕ||● uçuyoruz ne güzel balon ●爱的草莓物语-My Fallen Berries