yol!

Tarih 31 Mart 2011′di. Bir sarsıntıyla kendime geldim. Kulaklarımda yankılanan uğuldama, gözlerimle gördüğüm alanın titremesi olası bir deprem senaryosunu getirmişti aklıma. Vücudumun birden boşlukta salındığını hissettim. Düşündüğüm en kötü senaryo bir yarığın içine düşüp orada ölümü beklemekti. Yarığın yüzlerce hatta onlarca kilometre altına düşmek fikri bir nebze rahatlatıyordu beni. Gökyüzünü görebilip, yukarıya çıkamamak eminim daha acı verici olurdu.

İkinci büyük sarsıntı oldu. Bu sarsıntı görüşümü netleştirmiş, etraftaki seslere anlam vermemi sağlamıştı. Yine otobüste uyuya kalmıştım. Nerede olduğumu anlamaya çalışmak için, pencereden bakmaya çalışıyordum. Görüntüler o kadar hızlı akıyordu ki, nerede olduğumu bir türlü seçemedim. Sanıyorum henüz kendime gelememiştim. Aksi takdirde herhangi bir noktadan nerede olduğumu çıkartabilirdim. Ancak gördüğüm hiç bir yer tanıdık gelmiyordu ya durağı kaçırmış ya da yanlış otobüse binmiştim.

Otobüs oldukça sıkışıktı. İnmek istesem, muhtemelen birilerinin ayaklarına basarak, kapıya kadar ilerlemem gerekliydi. Zaten dur butonunu da göremiyordum. Kendim basmaya çalışsam bir kaç durak önceden yerimden kalkmam gerekecekti.

Otobüs hızla hareket ediyordu. Aklımca saydığım rakamlara dayanarak size beş dakika geçti diyebilirim. Bu hızla bu sürede aslında en azından bir durakta durmamız gerekliydi. Ancak ne kocaman kırmızı “Dur” ışığı yanıyor ne de birileri inmek için hamle yapıyordu. İçerisi çok havasız kalmıştı. Hafif baş ağrım, burnuma dolan kötü koku ile birlikte midemi harekete geçirmişti. Gözlerimi tekrar kapadım, içime çektiğim havayı mümkün olduğunca tasarruflu kullanarak.

Bir süre sonra, serin bir havaya karışmış toprak kokusunun burnuma sürtünerek geçtiğini hissettim. Bu yeniden doğmak gibi bir şeydi. Sık sık nefes alarak bu kokuyla yıkamaya çalıştım. Tahminime göre ciğerlerim bu güzel kokunun üzerine o kötü kokuları bir kaç dakika daha bastırabilirdi.

Gözlerimi kapatmak mideminde normal şekilde çalışmasına sebep olmuştu. Aslında şu temiz havanında etkisi çok büyüktü. Kendimi otobüsün dışına atabilir bu kokudan kurtulabilirdim evet bunu yapabilirdim ama nedense kendimi ayağa kalkacak kadar güçlü hissetmiyordum. Keskin kötü koku burnuma yine iliştiğinde gözlerimi tekrar açtım. Karşımda duran ve sağ omuzu üzerinde bana bakan kırmızı rujlu bir kadın gördüm. Kırmızı ruju, beyaz yüzü üzerinde yeni akan kan gibi parlak duruyordu.

Kadının bana baktığını fark ettiğimde refleks olarak gözlerimi farklı bir yöne çevirdim. Bu kaçış öylesine seri olmuştu ki, kafamı sağa sola çevirememiş sadece gözlerimi aşağıya indirebilmiştim. O zaman gördüm ki, kadının üzerinde de kırmızı kısa pileli bir etek vardı. O daha çok liseli kızların üzerinde gördüğümüz cinsten. Eteğin arkada bir kısmı toparlanmış, kadının yüzü kadar beyaz olan kalçasının bir kısmı görünüyordu. Sanki yağmurdan kaçarken doluya tutulmuştum. Utanıp gözlerimi tamamen kapadım.

Aklımda hala gördüğüm son sahne yer etmiş durumdaydı. Durum, mekan gözetmeksizin, biraz daha gözlerimi kapalı tutsam bir fantezinin içerisinde kendimi bulacaktım. Şu an yeri ve zamanı değildi, gözlerimi tekrar açtım. Bu kez bakışlarımı kaldırmıştım. Bakışlarımı fark etmiş olacak ki omzu üzerinden tekrar bana baktı. Aslında o da ona bakıp bakmadığımı kontrol ediyordu. Bu kadınların en önemli özelliğinden biriydi. Bir an için ona eteğini söylemek geçti içimden ve gözlerimi yine aşağıya düşürdüm. Bacaklarını ve kalçasının bir kısmını daha inceledikten sonra gözlerimi tekrar kapadım.

Kadının bana doğru geldiğini hayal ediyordum. Vücudunu bana dönmüş, elleriyle tutuğu eteğinin uçlarını sallıyordu. Sanki kendini serinletiyor gibiydi. Bana iyice yaklaştı. Derin bir papatya kokusu burnuma dolandı. Papatya kokusu hayatımda ilk kez beni bu kadar tahrik etmişti. Ancak bu koku birden bire yerini berbat bir kokuya bıraktı. Bu kötü kokuyla birlikte, hayalimde yerini karanlığa bırakmıştı. Dayanamayıp ani bir refleksle ellerimi burnuma taşıdım. Koku kesilmemişti, bırakın kesilmeyi azalmamıştı bile. Oysa en azından deterjan kokusunun sönükte olsa burnuma gelmesini beklerdim.

Kokuya biraz olsun burnum alıştıktan sonra yüzümde bir baskının olmadığını hissettim. Oysaki montun kolunu elime uzatmış ve nefes almaya çalışıyordum. Otobüs hızla hareket etmeye devam ediyordu, sarsıntılar daha da hızlanmaya başlamıştı. Gözlerimi açtım. Tahmin ettiğim gibi burnumun önünde ellerim yoktu. Ellerime baktığımda ise montumun kolları sönük bir şekilde karşımda duruyordu.

mart 13

Muhtemelen bu son yazım olacak. Bir süredir parmaklarım klavyenin üzeirnine gitmiyorudu. Yazarım diye aldığım onlarca defter ve renkli kalem dolabın bir köşesine sıkışmış durumda. Geçen gün eski bir faturayı ararken gördüm onları. Sararmışlar, her biri eski kitapların kokusunu almaya başlamış. Bir kaçının sayfalarını hızlıca açtım. Suratıma vuran rüzgarı, kokusunu içime itelerken, bunların içerisinde yazılacakları düşünmeye başladım. Bir an duraksadığımda hala on sene önce hayal ettiklerimin akıma geldiğini fark ettim. Bu yüzüme vuran gerçek, on senedir bir adım ileriye gidemediğimdi.
Kelimelerim tembelleşmeye başlamıştı. Hayallerime vurulan dizginler, kelimelerle olan dostluğumu da bozmuştu. Yazmadığımda nefes almaya zorluk çektiğim zamanlar şimdi, farklı nefes almalara bırakmıştı kendini. Nükleer atıklarda yaşamaya çalışıyordum bende bütün insanlar gibi ve aldığım her nefes içimde doğan bir zorunluluğun başlangıcı gibiydi. Herkese karşı görevlerim vardı: Aile, sülale, komşu, toplum, devlet… ve ben kendi sorumluluklarımdan kaçıp onlara göğüs germeye başlamıştım. Kısacası tam anlamıyla bir birey olmuştum. Olması gerektiği gibi.
Sesim daha az çıkıyordu. Yazmayı unutunca konuşmayı da unutmuştum. Sanırım bunu söylemiştim. Konuşamamanın ve yazamamanın verdiği hediyelerden biri ise sürekli aynı şeyleri tekrarlamaktı. Bu insanlar üzerindeki etkinizide azaltıyordu. Ancak herkesin herşeyi anlattığı, beyninizde sürekli gereksiz hikayeler dolanan çok iyi bir dinleyici oluyordunuz. Çok iyi bir dost. Şu da bir gerçek ki eğer iyi dinliyorsanız dostsunuzdur. Konuşmak istediğinizde karşınızda sadece siz varsınızdır…
Gereksiz hikayelerin sayısı artmış, yanımda görülen kişilerin anlatacakları bitmemişti. Zaten anlatacakları şeyleri olmayan insanlar yanlarında pek insan istemezler… Şimdi yatağa yattığımda da, zaten kendime ait olmadığını düşündüğüm hayatımda gördüğüm rüyalar bile bana ait değildi. O gün kim ne anlatmışsa onu görüyordum ya da izlediğim bir film içerisine giriyordum. Rüyalar artık bilinç altımın ifadesi olmaktan çıkmış, yada bilinç altım bu pisliklerle dolmaya başlamıştı.
Defterleri yerine koydum. Hantallaşan vücudumdan süzülen ter, burnuma pis kokuları da getirmeye başlamıştı. Saat kaçtı? Ne kadar zamandır yıkanmıyordum? Bir günü doldurmuş muydum? Kendimi sürekli şarjı biten cep telefonum gibi hissediyordum ve benim dolmam için duş almam gerekliydi.
Bunun kararını vermiştim ancak ayaklarım mutfağa doğru ilerledi. Bir şişeyi boğazıma diktikten sonra, suyun serinletici etkisi ile birlikte aklıma sıcak bir kahvenin nasıl kokacağı geldi. Uzun zamandır içmiyordum. Belki de kafein yoksunluğu bilinç altımın uyumasına sebebiyet vermişti. O an bunu düşünmedim tabi. Aklımda dumanı arasından alacağım o koku vardı. Aslında emindim ki şu an aldığım o hazı, kahveyi içerken alamayacaktım…
Gece yarısına yaklaşıyordu. Tahmin etiiğim gibi kahve beklediğim hazzı bana vermemişti. Sanırım suyunu fazla kaçırmıştım. Kokusu gibi tadını da alamamıştım. Yirmi dakika sonra kahve fincanının boşaldığını farkettim. Ancak fincan hala elimdeydi. Koltuğun ucuna oturmuş, dirseklerimi dizlerime yerleştirmiş, önümde akan karelere anlamsızca bakıyordum. Televizyonun sesi kısıktı ve görüntüler yönlendirme olmaksızın kendi yorumladığım şekilde akıyordu. Babaanneme benzettim kendimi, ya da herhangi bir yaşlıya… Yaşlandıkça çocuklaşıyor insan, dedikleri doğru sanırım. Hayal gücü daha hareketli oluyor insanın…
Belki de biraz daha beklemeliydim. Sabır er geç insana çok şey verebilirdi eğer ömrünüz dailindeyse…

Ekim ve Yağmur

Topak soğumaya başlamadan yağan yağmuru seviyorum. Hava sıcaklığı her ne kadar düşse de, yine de üşümeden dolaşabiliyorsunuz ortalıkta. Islanmak ise ayrı bir mutluluk. Lakin şemsiye açmamak gerek, bir yağmurluk kafi Yağmur damlaları vurdukça vücuduna süzülen damlalarla beraber hayallerin kapısını aralıyorsun. Hayaller, düşünceler, hatıralar… Her biri kapıya sıralanmış. Kararsızlıklar önünüzde sıraya dizilmiş her biri ile cebelleşirken işte asıl yorgunluğunuzdur. Sıcak bir duş sizi kendinize getirir eve girdiğinizde. Pencereye çarpan yağmura karışır çıplak vücudunuza çarpar gibi hissedersiniz…

Ekim sabahıydı. Pencereden sadece ıslanan, bir kaç köpekten başkası yoktu. Sokakta biriken çöpleri karıştırıyor, muhtemel yiyecek bulma umudu ile ıslanıyorlardı. Merak ettiğim şey onlarda da yağmur düşündüğüm duyguları mı uyandırıyordu? İnsan için bir seçim hakkı vardı. Ancak o seçim hakkı hayvanlara sağlanmamıştı.

Halimden pek memnun değildim. Yanlış taşları oynadığımın farkındaydım. Göremediğim yada ilk bakışta gereksiz gibi gördüğüm ve elimin tersi ile ittiğim taşlar beni bu duruma getirmişti. Sessizdim, sakindim. Zaten çoğu şey kabullendiğim için başıma geldi. Yanlış taşlar, kabullenilen hamleler. Sürekli defans içindeki, yorucu ezilme anları. Üzerimdekiler ne kadar ağır? Hem de iç bir şeyi düşünmüyor, takmıyor gibi görünürken… Kandırmayı bıraktığım an kendimi…

Kapı

Yalnızlık, küçük bir düşünce ile gelir insana. O kadar kısa ve keskindir ki, bir lambanın, kesmesi gibidir. Hızla yanıp söner, küçük ürkütücü bir patlama sesi duyulur, göz kamaştıran bir parlaklığın ardından karanlığa bürünür ve yalnızlık sanki gelmeyecekmiş gibi terk eder beyni. Ya da öyle sanarız. Aradan zaman geçer. Beynin her kıvrımına nüksetmiş, yalnızlık varlığını usulca yedirirken benliğe, düşünceler aklımıza yer etmeye başlamıştır. Korku ve istekle insana gelir yalnızlık. Odaya kapanmak, yalnız yaşamakla başlar. İşte o zaman yer eden beyinden, aşağıya inmiş demektir.

Yalnızlığa alışalı üç yıl olmuştu. Öyle demeyin, yalnız hissetmek ve yalnızlığa alışmak arasında fark vardır. Yalnız hissetmek kalabalık içinde olur ve o zaman siz ister istemez sosyal olursunuz. Yalnızlığa alışmak ise biraz daha kendini soyutlamaktır insanlardan. Yalnız yaşarsınız, ihtiyaçlarınızı karşılayacağınız parayı kazanmak yada onları almak dışında sosyallikle işiniz olmaz. Onlarda çoğu zaman zor gelir. Yalnızlığa alışmak, yalnızlıkla yapılan büyük kavgalarla belli eder kendini. Birilerinin bir şeylerin yanınızda olmasını isteyerek sitem eder durursunuz sürekli. Çoğu zaman buna içer, buna kızarsınız. Birileri ve bir şeyler olduğunda ise yanınızda, olmamalarını istersiniz… Yalnızlık aslında kendinizle bir çelişki durumudur. Yalnızlık insan için çelişkidir aslında…

Üç yıl olmuştu. Aslında bu dükkan kırması eve taşınalı da üç yıl olmuştu. Yatağımı, hemen dükkanın vitrinine yakın yere koymuştum. Dışarıdan gelen geçen sesi her ne kadar olduğu gibi içeri geçirse de, sokağın sesini dinlemek rahatlatıyordu beni. Büyük bir odaydı evim. İki kişilik bir yatak, tam karşımda artık ortalıkta pek göremeyeceğiniz ahşap kasalı bir televizyon. Buna rağmen kablolu televizyonum da var elbet. Her ne kadar televizyonun sistemine uymayıp bazı kanalları izleyemesem de var. Tabi arada tam izlemek istediğim şeyin ortasında atlayan görüntü de cabası.

Evde olduğum zamanların çoğunu uyuyarak geçiriyorum. Zaten yapabileceğim farklı bir şey yok. Artık vücudumun da kaldıramayacağını hissediyorum. Mesai saati sonunda bedenime ağırlıklar yapıştırılıyor sanki, zaten artık üç hanelere çıkan vücudum dereceye girmek için yarışıyor adeta. İşte bu anlarda tartının üzerine çıkabilecek cesareti kendimde bulsam eminim ki yeni bir rekorun kapısını aralayabilirim. Şimdi ise tek yapmam gereken uyumak…

Sabaha karşı, camın tıklanması ile uyandım. Aralık perdeden kimin geldiğini görmek için başımı biraz oynattım. Dört siluet pencereden perdelere doğru yansıyordu. İlk göme çarpan, Gonca oldu. Aslında onu evimin önünde görmem, beni şaşkınlığa uğratmıştı. Sanıyorum onunla olan ilişkimizi anlatmam lazım. Gonca ile yaklaşık beş senedir arkadaşız beş sene içerisinde toplam görüşme sayımızı sorarsanız onu geçmez ancak sanki aramızda bir bağ var gibi hissediyorum. Tabi bu karşılıklı bir his olsa gerek, aynı samimiyeti kendisinden de alıyorum. Sanıyorum birbirimizden hoşlanıyoruz. Ben bunu itiraf edemeyenlerdenim ancak kendisi itiraf etti sayılır. Ancak neyi beklediğimin asıl bir ilişkimiz olması gerektiğinin tanımını yapabilmiş değişim. Sonuçta o benden çok genç. Fiziksel olarak birbirimizi arzulasakta, tam anlamıyla kestiremediğim sebeplerden dolayı henüz bir eyleme geçmiş değiliz. Belkide bu arkadaşlığımızın bir adım daha ileriye gitmesine vesile olacağından yaşadığımız sakıncadan kaynaklıdır. Ya da bir zamanı vardır her şeyin. Belki de bu gün o gündür.

Ancak bilinç altımda beklediğim günün bu gün olmadığını onunla birlikte hareket eden siluet topluluğundan anladım. Sanki beraberlerdi. Kapıya bir kaç kez daha tıkladı ve seslendi. Bir süre yaşanan sessizlikten sonra, bir hortumla, camı yıkadığını gördüm. Yıkarken de “çok kirlenmiş” diye söylenip duruyordu.

Hiç istifimi bozmadım, içeride bir hareketlilik olduğunu fark etmesinler diye, öylece yatıyordum. Hatta başımı bile hareket ettirmedim. Siluetlerden birinin cama yaklaşıp içeride beni görmesi ile bağırması bir oldu. Sanki çok önemli bir şeyi bulmuş gibi bağırıyordu. “İçeride biri var, içeride biri var”. Bu arada Kapının hemen üzerindeki delikten su içeriye olduğu gibi geliyordu. Aynı delikten geçen anten kablosu aracılığı ise damlalar, teleferikte hareket ediyormuş gibi odanın bir kısmını geziyor ve televizyonun tam üzerinde kendini aşağıya bırakıyordu. Küçük bir felaket senaryosu ile bu sorun televizyonun patlamasına kadar gidebilirdi. Tüpten sıçrayan camlar ise boğazımı keser oracıkta can verebilirdim. Hayır aslında ölmeyi istemiyordum. Dışarıdan gelen sesler artmış artık direkt bana yükleniyordu. Bu olaya son vermem lazımdı. Sallanarak yataktan kalktım. Yerde küçük bir su birikintisi oluşmuştu. Uykumu tam anlamıyla yitirmiş olmama rağmen, dışarıdakilere fark ettirmemek için sallana sallana, yeni ayılıyormuş gibi yaparak yataktan çıktım. Önce televizyona doğru ilerledim. Dışarıdaki sesler ve pencereye vurmalar artmıştı.  Televizyonun patlamayacağını anladığımda su yolunu izleyerek, kapıyı açtım ve dışarıya baktım.

Kafamı dışarıya uzattığımda Gonca “neredesin ya iki saattir buradayız” diye çıkıştı bana. ancak onu duymamış gibi, su gelen yeri sallanarak incelemeye başladım. “Buraya ne olmuş ya?” Daha sonra kendimi ağır bir şekilde çevirdim. Gonca ile göz göze geldik. “Sizin ne işiniz var burada” dediğim anda Gonca beni iterek içeriye girdi ve arkasından siluetlikten sıyrılıp ete kemiğe bürünen üç kişi. Herkes içeriye girip ardımdan kapıyı kapattığımda Gonca durmuş bana bakıyordu.

“Merak ettik, neredesin iki saattir.” Ben ise yanlarındakilerin kim olduğunu ve evime yaptığı bu ilk ziyaretinin neden bu kadar kalabalık olması gerektiğini düşünüyordum. Gonca ise cevabımı beklememiş, diğerlerine yer göstermiş bir yandan da odayı kendi evi gibi toparlamaya başlamıştı. Bir yandan da konuşup duruyordu. Kafasını kaldırdı ve bana baktı, eli ile işaret ederek, “annem, teyzem, arkadaşım Aslı.” diyerek hızlı bir şekilde bizi tanıştırdı. Ben ise başımı hafifçe öne eğerek onları selamladım. Ancak içinde bulunduğum durum utanmama sebep olmuştu. Boxerla ortalıkta geziyordum. Hem de Gonca’nın ailesinin önünde. Hızlı hareketlerle önlerinden geçtim. Hızlı olduğunu düşünüyorum keza benim için geçmeyen adımlardı bunlar. Aslında onlardan da bir tepki gelmemişti neden bu kadar panik yapıyordum ki?

Arka odaya girdim. Bu arada söylemeyi unuttum Evim 1+1 sayılabilir. Arka tarafta tek bir oda, onun yanında küçük bir eşya odası bulunmakta. Eşya odasına ise tuvalet ve banyonun kapısı açılmakta. Odaya girer girmez bütün pencereleri kapıları açtım. Üzerimdeki paniği atamadığım yaptığım hızlı hareketlerden belli ediyordu kendini. Evin içerisinde ne kadar kapı pencere varsa açtım. O sırada fark etmediğim, aslında hiç kullanmadığım bir kapıyı da açmış olduğumdu. Tekrar diğer odaya geçtim. Ev nispeten toparlanmıştı. Gonca kahve suyu koymuş, isteyip istemediğimi sordu. Ben ise odaya geri döndüm, kapıları hızlı hızlı açarken üstüme bir şey giymeyi unuttuğumu gördüm.

Odaya girdiğimde ise hızla bir rüzgar esti, sanki kendimi, bir an için uçuyormuş hissettim. Üzerime yatağın üzerinde bulunan pantolonumu giydim. Kapılar pencereler esen rüzgarda çarpmasın diye, açık kapıya doğru yöneldim. Ancak içeriye baktığımda daha önce görmediğim bir oda gördüm. Bu daha önce hiç açmadığım, hatta unuttuğum bir kapıydı. Başlarda kim olduklarını merak etsem de daha sonra kapıdan uzaklaşmış unutmuştum bile. Hatta bu kapının açıldığını bile bilmiyordum.

Odaya göz gezdirdim. Eski zamanlardaki gibi döşenmişti. Altın sarısı ve mat kırmızının hakim olduğu bir odaydı. Hemen hemen her şey ahşaptı. Sehpa ve koltuk ayakları, çocukluk yıllarımdan bildiğim aslan ayakları şeklindeydi. Adımımı içeriye doğru attım. Sanki hava birden değişmişti. Başımın döndüğünü hissettim ve kapının koluna sıkıca tutundum. Odanın içerisine girdim. Merakım her ne kadar beni adım atmaya zorlasa da, yakalanma duygusu bir o kadar adımlarımı geri çekiyordu. Ancak merak daha ağır basmıştı. Odanın ortasına geldiğimde ise başımı, diğer kapıdan dışarıyı görmek amacı ile uzattım. Ancak tam o sırada, siyah saçlı, düz elbiseli bir kadınla göz göze geldim. Kadının çığlığı ile kendimi geldiğim kapıdan dışarıya attım.

Kapı kapanmamıştı. Bir kaç ayak sesi duydum. Meraklanıyordum da aslında. En fazla ne olabilirdi ki? Nasıl olsa kapı komşularımdı. Kapının kilidinin bozulduğunu, birini görürüm diye, içeri girdiğimi izah ederdim. Arkamı döndüm. Adımımı içeriye doğru tekrar attım. Siyah elbiseli kadın siyah gözlerini dikmiş bana bakıyordu. Hemen önünde ise, eski bir üniforma giymiş adam bulunmaktaydı. “Merhaba” dedim. Benim şaşkın olduğum kadar onlar da şaşkındı. Sanki eski zamandan fırlamış gibiydiler. Birden aklımda acaba yan tarafta tiyatro mu var diye bir fikir geldi.Yo hayır yoktu.

Sanıyorum kendimizi toparlamıştık. Adam “Hello” dedi. Bende şaşkın bir şekilde aynı şekilde cevap verdim. Şaşırmışım. kadın her ne kadar ürkekmiş gibi gözükse de iki kişi olmaları beni, tedirgin ediyordu. Adam İngilizce “nasılsınız” diye sordu bende teşekkür edip kendilerini sordum. İleriye atılıp el sıkışmak istiyordum ancak tedirginliğimi üzerimden atamıyordum. Sayıyı eşitlemek için karşımdakilerden izin isteyip, Gonca’yı çağırdım. Hem onun İngilizcesi benden daha iyiydi.

Gonca ağır adımlarla şarkı mırıldanarak geldi. Bu onun en önemli özelliğiydi. Gördüğü karşısında o da duraksadı. Bana baktı bir açıklama bekledi. Ben ise Gonca’yı arkamda görür görmez içeriye bir adım attım. Memnun oldum diyerek adamın elini sıktım. Aynı şekilde kadının da. Kadın bu durumu biraz garipsedi. Benimle birlikte Gonca da onların ellerini sıktı. O da benim gibi olan biteni anlamamıştı. Ayak üzeri biraz lafladık. Ancak içeride ilgilenmemiz gerekenler de vardı. Görüşürüz diyerek çıktık.

Bir evle bütünleşmeye başladığınızda onun size neler sunacağını bilemezsiniz. Çoğu zaman zorunluluk hissi ile sığındığınız yerler/şeyler ise, aslında sizi en çok anlayan yerler ve şeylerdir. Sırandan gibi görünürler, ruhsuz hissizmiş gibi. Oysaki bu bizim onları öyle hissetmemizden kaynaklıdır. Şimdi komşumun kapısını her araladığımda benim için bir lütuf olduğunu düşünüyorum. Aksi taktirde, 1790 İrlanda’sına açılan bir kapım olmazdı yada Gonca’nın yanıma yerleşmesi. Gerçi hala Gonca’ya bu konuyu bahsetmekle ne kadar iyi yaptım mı düşünmekteyim.

(:) 1 (tesadüf)

Bu hikayeyi bitirmek için yazıyorum. Başlayıp bitirebildiğim bir hikayem olsun diye. Sürekli yarım bıraktığım hikayeler, sokağa attığım çocuklarım gibi vicdan azabından başka bir şey değil. Bu hikaye bitirilmek için. Sırf kendime inat. Hayallerime, düşüncelerime, kaçışlarıma… Hangi yalanlarla üstünü örttüm hepsinin bilmiyorum. Şimdi aklım iyice karışmaya başlamışken, ayırt edemiyorken tendeki terin süzülüşünü ve göremiyorken akan suyun şiddetini. Hissettiklerim sadece bir yanılsama… Biliyorum, başlangıçlar kadar zor yapıyorum sonları. Hatta yapamıyorum bile.

İstanbul’un en güzel günlerinden biri olmalıydı. Hava buz kesmiş, burnum soğuktan kızarmış. Kulaklarım yerlerinde amaçsız. Sanki yüzüm içinin doldurulmasını bekleyen, bir kalıp. O kadar sert o kadar acı verici. Kış günlerini seviyorum her ne kadar ıslanmayı sevmesemde. Şehir daha boş, daha yaşanır ve insanlar olmadığı taktirde daha sevimli.

Kışın griye çalan tonlarında pencere kenarından çıplak kalmış ağaçların savruluşunu izlemek, gök yüzünden süzülen karın daya yere ulaşır ulaşmaz, erimesine tanık olmak, içime dolan sevincin tarifini anlamsız hale getiriyordu. Aslında doğayı bu kadar sevdiğimi bilmiyordum. Tamam fazla kağıt kullanımından kaçar, çözünemeyen çöpler için özenli davranırdım ama bu kadarını açıkçası kendimden beklemiyordum.

Gökyüzü kararmaya başlamış, dünyanın kendi etrafında dönüşü son bulmuştu. Basit bir bilgi olmasına rağmen tekrar etmeden geçemedim. Sanıyorum artık ilk okulda da bunu öğretmiyorlar. Bizim zamanımızdan bu yana çok şey değişti. Aslında değişmedi. Sadece  o zaman hayallerimiz daha büyüktü. Şimdi ise insanlar kurulu hayaller içerisinde yaşamaya alışmış, tek düze bir hayat sürüyor. İnsanlar için artık olağan dışı bir şey yok. Bu cümlelerimden etkilenerek çok yaşlı olduğumu düşünmeyin, sadece öyle olduğumu hissediyorum o kadar.

Bazen hayaller kurarım. Düşüncelerin ışığında, çoğu sıradan düşüncelerdir bunların. Bir çok insan bunların işe yaramaz, düşünceler olduğunu belirtse de ben onlara katıldığımı söyleyemem. İnsan beyni bir deniz ise, sizde onda yüzen fikirler arasından fikir seçmelisiniz. Bu seçim ise o gereksiz düşünce havuzunda yer alan, bir saman alevi gibi parlayan düşüncelerdir. Aksi takdirde fikri yakalayıp üstüne gidemezsiniz.

Yıllar önce hayatın tesadüflerden ibaret olmadığını düşünürdüm. Tesadüf diye bir şey yoktur, tesadüfler aslında hazırlanan düzeneklerdir. Daha sonra bu düzeneklerin kim tarafından kurulduğunu düşünmeye başladım. Elbette, aşık olduğum kızı sürekli yolda görmem tesadüf değildi. Çünkü, onun her gün geçeceği yolu yol olarak belirlemiştim kendime. Peki onu ilk kez görmem bir tesadüf müydü? Hayır aslında bu da bir tesadüf değildi. Çünkü ikimizde bir ama için aynı noktaya gelmiştik. İkimizin aynı noktada buluşması bir tesadüf müydü? Hayır, karşılaşan bir kişi karşılaştığı kişi / şey her ne ise onu fark ettiğinde tesadüf oluyor. Benim için bir tesadüftü, ancak o beni fark edemediği için, onun için hiç bir anlamı yoktu.

Sanıyorum hikayenin konusunu anlamışsınızdır. Bu yüzden, bu yazıyı bir hikaye olarak nitelendirmiyorum.