Archive for the ‘Eleştiri’ Category

 

Deprem olur Amerika yapar, güneş patlamaları olur nükleer testlerdendir. Sıçıyoruz, neden acaba?

 

Alayınızın “fuck you” demek istiyorum. Hani şimdi okuyucu barsa alınmasın bize küfür etti diye. Az önce etkisinde kaldığım filmden gaza geldim. malum Show Tv yayında da, Tetikçi iki var. Bir sahnelde Fuck You geçiyor hatta onlarca da Fuck You yazıyor ekranda. Tamam biz bunun ne olduğunu anlıyoruz ama peki küçük çocuklarımız? Bizim izlediklerimizi onlar izliyor izliyor diye değil mi bu bu sansürler. Birde alt yazılı dizi ve filmleri katarsak hesaba, hayat onlar için güllük gülistanlık sanki…

Neyse zaten anlatmak istediğim konu bu vesile ile kuzenimin okulunda geçen bir hadise…

Efendim ilk öğretim okulunda vuku bulan bu hadise “Fuck you” ve “Mother fucker” hakkında. Çocuklar birbirlerine bu şekilde hitap etmeye başlamışlar. Sorduğunuz zaman ise ne demek istediklerini “kahretsin, lanet olsun, canın cehenneme” gibi açıklamalarda bulunmuşlar. Aslında bir yerde çocuktur boş ver diyorsunuz ama ne olursa olsun kimse annesine sövülmesini istemez. Peki burada ne yapmamız lazım… Bu şekilde devam mı etmeli, he iki dile de de sansür mü getirmeli. o zaman filmlerin orjinal dilindeki seslendirmeleri de kırpılıp değiştirilmeli kanımca. Ya da koca koca Fuck You yazısına da sansür getirmeli…

Şimdi uzadıkça uzar bu iş sustum. Lanet olsun dostum. Kıçım sıkıştı şimdi…

Çoğu insan gibi benimde bir çok sosyal ağda boy göstermişliğim mevcut. “Mişliğim” derken geçmiş zaman eli gibi algılanmasın cümle. Hala geniş kalıbımla oldukça geniş yer teşkil etmekyeyim sosyal ağlarda. Bu blog, facebook, twitter, myspace vs… sosyal olarak nitelendirilen her yerde varlığım mevcut. Tabi emsallerim ile kendimi kıyasladığımda ne kadar sosyal olduğum ise tartışılır anck varlığım yeterli diye düşünüyorum.

Bazen her yerde bir ben varken, hepsi ben miyim diye düşünüyorum? Beni tanıyanlar / yada tanıdıklarını sananlar en yakın beni nerede buluyorlar acaba? Ben kendimi bile tanımadığımı düşünürken. Bu blog muyum, facebook muyum, twitter mı, hangisi acaba? Çok büyük bir merak içerisindeyim. Hiç birinde kendimi göremiyorum. Her biri belki biraz daha olmak istediğim. Her biri biraz daha başarılı, her biri biraz daha başarısız, her biri vurdum duymaz, her biri daha öfkeli, her biri daha cana yakın, her biri biraz daha insan… Öyle gözüküyor muyum? Haftada bir kere ayna karşısına geçtiğimde gördüğüm insan bunların bileşkesi mi?

Bu konuda kararsızım. Sanki her biri ucuz bir kopya gibi duruyor. Bir hücreden klonlanmış, şeklen kusursuz gibi gözükse de -bunu dış görünüş olarak yazmıyorum- farklı birer kopya. Ne de olsa -eğer varsa- ruhu kopyalayamıyoruz nasılsa. Ancak insana yön veren sadece bu mu? Her bir kopyamın ortak özellikleri gözüme çarpan. İlk okulda öğrendiğim matematikle çember içine alsam onları ortak kümede karşıma çıkan belli kalıplar… İşte çemberlerin kesiştiği yerde kalan taralı alan belkide aynada sürekli karşıma çıkan ve ben onu tanımıyorum.

Gerçekten tanımıyorum. Onu benden daha iyi tanıdığını düşünenler var. Atacağım adımı kestirenler, yapabileceklerim / yapacaklarım konusunda karar verebilenler… ve içimde onları yanıltmayan da bir ben var… Şimdi neyim ben? Üzerimde bu kadar kanısı olan insanlar toplanmışken etrafıma; taş mıyım, yol muyum, otobüs, durak, ağaç, ev, her binanın önüne konulmuş her an patlamaya hazır doğal gaz dağıtım kutusu muyum?

Bu şehir ne böyle? Herkes ben miyim? Ayakların altında dolanan toz bulutları, sıcakta atılan ter, atılamayan kahkahalar…

Kendim gibi görünmediğimin farkındayım / herkes gibi göründüğümün. Aynı şekilde düşündüğümüz, aynı tepkileri gösterdiğimiz aslında hiç bir zaman biz olamadığımız kişiler olduğumuzun… Hiç birimizin kendimiz olmadığının. Her yansımamızın ise biri yavaş yavaş yozlaşmanın ötesinde bir ölüme ittiğinin…

Şimdi karşımda ise milyonlarca ben, bir olmaktan bihaber…

Sosyal paylaşım sitelerinde ve bazı kişilerin kişisel bloglarında okuduğum küfürümsü şeyler şu anda uğraştıklarım. Nedendir bilmem birden aklıma geldi yazmak istedim. şimdi mevzu bahis başlıktaki cümle olunca olayın içine biraz daha girmek gerektiğini düşündüm birden. Kullandığımız dili küfre açıp onu argo tabir edersek kelimelerdeki bu küçük harf değişliklikleri onun kelime anlamını değiştiriyor mu? Yoksa bu kelimeler daha mı sevimli oluyor?

Yani demek istesiğim “sıçmak” yerine “zıçmak” yazdığımızda bu sıçmadığımız anlamına mı geliyor. Yoksa bu sevimli bir sıçma mı? Yoksa bu sen “zıçmışsın” ne güzel ben bunu beğenecek miyim demeli. Yoksa “zıçmak” bildiğin “sıçmak” mı hani şöyle buram buran kokan bazı eserlerde spiral şeklinde yer alan.

Tabi bir de, “zikmek” var… “s”leri mi söyleyemiyoruz dilimizde bir pelteklik mi var? Yoksa cümle alem “sikemiyor” muyuz? Bu işte bir gariplik var. Çözemediğim bir enteresanlık. Hayır efendim çok kibarsak yapmayalım bunları. Değilsekte koyalım “amına”. Yanlız “.mına” değil… Bu şekilde Türkçe’yi korumuş mu oluyoruz? Yoksa amaç sansüre yakalanmamak mı? Hayır yani keyifle “sikemeyeceksem” sikmenin ne anlamı var?

Biraz arada kaldık. Ne desek olmuyor. Kendimizi ifade etmeye bu kadar hasretken malesef şirin görünmek için -yada göze batmamak için- kullandığımız bu argo dejenerasyonun kullanılması elbette bizi kurtarmıyor. Hani lafta “sikiyoruz”da yazarken mi yapamıyoruz bunu? Burada Türk erkeği olduğumuz daha mı ortaya çıkıyor. Hayır aslında kadınlarımızda da bu var. Biz bunu Türk milleti olarak yapamıyoruz. Yani “sikemiyoruz”. O zaman bu kelimeyi hoş görüyorum. Biz “sikemiyor”, “zikiyoruz”. Biz “sıçamıyor”, “zıçıyoruz” çünkü yıllardır yönetimin azımıza sıçtığını kabul edemiyoruz. Bu yüzden “zıçıyoruz”.

Günümüzde iletişim bu kadar kolayken iletişimsiz kalabilmek oldukça büyük bir başarı. Tabi burada kitlesel iletişimi değil, kişisel iletişimden bahsediyorum. Ancak şu da bir gerçek ki kişisel iletişimsizlik ardından kitlesel iletişimsizliğide doğuruyor.
Kitlesel iletişim televizyonda, radyoda, internette haberleri izlemek yada artık topluma mal olmuş birini takip etmekle eş değer. Kişisel iletişim ise bir kaç arkadaşla bir araya gelip laflamakla…
Kişisel iletişim daha özel ve ele verici olduğundan insanların son dönemde daha da azalttığı bir şey. Bunun altında yatan rutinliklerden sıyrılıp, sosyal iletişim platformlarında kendilerini birer tanrı kopyası yada erişilemez süper star gibi hissetmek…
Aslında yaptığımız her şey beğeni ve takip edilme egomuzu tatmin etme çabasından başka bir şey değil. Bunu ne kadar düzgün yapıyoruz o ise ayrı bir mesele…
Kişisel iletişim oldukça zor. Çünkü kelimelerinizi iyi seçmek zorundasınız. Hal ve hareketlerinize dikkat etmelisiniz. Yapacağınız en ufak hata üzerinize düşecek on binlerce tonluk örsle eşdeğerdir. Bu sebeptendir ki iletişim de olmak yerine AVMlerde, sinema salonlarında, televizyon karşısında; bol gürültülü yada pür dikkat kesilebilecek bir yerde bulunmak en iyisidir. Bu da sosyal olmanın bir başka çeşidi. Ve bir de gizlenmek vardır., fındık kabuğunun altına iyice küçülerek. Umut, oysa büyük bir dünya, üçüncü şahısların sen olduğu, senin etrafında döndüğü…
İnsan doğasında aslında sosyal olmak diye bir şey yok… Sadece büyük bir yalan…

sayfaya ulaşamıyor musunuz? lütfen "açıklamaları" okuyun. kda@kisiseldepresyonanlari.com
  • Gantz: Perfect Answer 10 Şubat 2012
        Gantz: Perfect Answer adından da anlaşılacağı üzre Gantz’a kendi çapında bir cevap sunuyor. Yönetmen koltuğunda yine Shinsuke Sato var. Senaryo yine Yûsuke Watanabe‘e ait. Gantz: Perfect Answer ilk filme oranla daha fazla aksiyon içeriyor. Tabi animede de aklımıza takılan bir çok soru burada cevap buluyor. Bu sebeptendir ki ismine Perfect Answer demişler […]
  • The Chronicles of Narnia: The Voyage of the Dawn Treader 10 Şubat 2012
        Serinin üçüncü ve son filmi The Voyage of the Dawn Treader. Kitap sıralamasına bakıldığında ise beşinci kitap (Ancak bu sonradan yapılan kronolojik sıralama. Aslında ilk yayın sırasına bakarsak ilk üç kitabı beyaz perdeye uyarlanmış olarak görüyoruz. Bu kez kamera arkasında televizyon dizilerinde adına sıkça rastlanan Michael Apted var. Kendisini tanıdığ […]
  • Gantz 08 Şubat 2012
        Geçtiğimiz aylarda (ki on gün sonra tam bir sene olacakmış) Gantz‘tan bahsetmiştim. Sinema filmine uyarlanma ihtimali olan anime sonunda Shinsuke Sato tarafından sinemaya uyarlanmış. Tabi bu süre zarfında mangayı da okuyacağımı dile getiren ben bu eylemi de yerine getiremedim. Neyse biz konumuza dönelim. Gantz’ın sinema filmi olarak uyarlandığının haberi […]
bu blogta yazmış olduğum tüm girdiler aksini belirtmemişsem bana aittir. izinsiz kullanılmaması, kullanıldığı takdirse ise link verilmesi rica olunur. ee ben kullanırım sana ne deyip yukarıda yazdığım cümleye aykırı davranan olursa, ona kafa göz Allah ne verdiyse girerim... he bide baktıkları yerde mahkeme duvarı görürler...
! Anladım Ki Anlamak Yetmiyor*Tam Bir Blog..hayat ucuz.. 1 lira..A Publicitária AbRaXasastronotdefterbazen içinde bazen dışındaben deli miyimBlog KazanıCellar DoorCESETİZLERİ ♀coffeéefsaescinsel sayiklamalarEuphoria of the SoulGaykediGoddess Artemis' BlogGüNaH YüKLeNeN ADaMgüven uyandıran delihayatin kendisihop-çiki-yayaihuzursuz ruhlar barınağıiHüzün Kovan Kuşuİç Ses.İçimdeki Denizİçimdeki ucu bilenmemiş kelimelerimJacqueline mutlu kalmak istiyorKarbonizmaK�yamet MelekleriLa FeaMegami Sama's Blogmy sci-fi lullaby -NİNJA'NIN KUNG FU İLE İMTİHANInörotoksikOyunun başı sonu...peşim sıraplease come in..Psychological Pollution!.Rendered BeautySelçuk Hocaseri katilsi-menSisteki Goriller, Pigmelerle Dans ve AIDS Yetim...Sophiet.u.b.a'nın karaladıklarıThe Daily Kimchi - Korea Blogtimsah avcısıTotal FutboluzaksinemaViva La Vida, Viva La Muerte!vız gelir tırıs giderYALNIZLIK OKULUYasak Filmâyine-i devrânÇÖLÜN İKİLEMİŞEKER PORTAKALIвαяιιѕѕѕ'ѕ ∂яєαмѕ||● uçuyoruz ne güzel balon ●爱的草莓物语-My Fallen Berries