Kelimelerim tembelleşmeye başlamıştı. Hayallerime vurulan dizginler, kelimelerle olan dostluğumu da bozmuştu. Yazmadığımda nefes almaya zorluk çektiğim zamanlar şimdi, farklı nefes almalara bırakmıştı kendini. Nükleer atıklarda yaşamaya çalışıyordum bende bütün insanlar gibi ve aldığım her nefes içimde doğan bir zorunluluğun başlangıcı gibiydi. Herkese karşı görevlerim vardı: Aile, sülale, komşu, toplum, devlet… ve ben kendi sorumluluklarımdan kaçıp onlara göğüs germeye başlamıştım. Kısacası tam anlamıyla bir birey olmuştum. Olması gerektiği gibi.
Sesim daha az çıkıyordu. Yazmayı unutunca konuşmayı da unutmuştum. Sanırım bunu söylemiştim. Konuşamamanın ve yazamamanın verdiği hediyelerden biri ise sürekli aynı şeyleri tekrarlamaktı. Bu insanlar üzerindeki etkinizide azaltıyordu. Ancak herkesin herşeyi anlattığı, beyninizde sürekli gereksiz hikayeler dolanan çok iyi bir dinleyici oluyordunuz. Çok iyi bir dost. Şu da bir gerçek ki eğer iyi dinliyorsanız dostsunuzdur. Konuşmak istediğinizde karşınızda sadece siz varsınızdır…
Gereksiz hikayelerin sayısı artmış, yanımda görülen kişilerin anlatacakları bitmemişti. Zaten anlatacakları şeyleri olmayan insanlar yanlarında pek insan istemezler… Şimdi yatağa yattığımda da, zaten kendime ait olmadığını düşündüğüm hayatımda gördüğüm rüyalar bile bana ait değildi. O gün kim ne anlatmışsa onu görüyordum ya da izlediğim bir film içerisine giriyordum. Rüyalar artık bilinç altımın ifadesi olmaktan çıkmış, yada bilinç altım bu pisliklerle dolmaya başlamıştı.
Defterleri yerine koydum. Hantallaşan vücudumdan süzülen ter, burnuma pis kokuları da getirmeye başlamıştı. Saat kaçtı? Ne kadar zamandır yıkanmıyordum? Bir günü doldurmuş muydum? Kendimi sürekli şarjı biten cep telefonum gibi hissediyordum ve benim dolmam için duş almam gerekliydi.
Bunun kararını vermiştim ancak ayaklarım mutfağa doğru ilerledi. Bir şişeyi boğazıma diktikten sonra, suyun serinletici etkisi ile birlikte aklıma sıcak bir kahvenin nasıl kokacağı geldi. Uzun zamandır içmiyordum. Belki de kafein yoksunluğu bilinç altımın uyumasına sebebiyet vermişti. O an bunu düşünmedim tabi. Aklımda dumanı arasından alacağım o koku vardı. Aslında emindim ki şu an aldığım o hazı, kahveyi içerken alamayacaktım…
Gece yarısına yaklaşıyordu. Tahmin etiiğim gibi kahve beklediğim hazzı bana vermemişti. Sanırım suyunu fazla kaçırmıştım. Kokusu gibi tadını da alamamıştım. Yirmi dakika sonra kahve fincanının boşaldığını farkettim. Ancak fincan hala elimdeydi. Koltuğun ucuna oturmuş, dirseklerimi dizlerime yerleştirmiş, önümde akan karelere anlamsızca bakıyordum. Televizyonun sesi kısıktı ve görüntüler yönlendirme olmaksızın kendi yorumladığım şekilde akıyordu. Babaanneme benzettim kendimi, ya da herhangi bir yaşlıya… Yaşlandıkça çocuklaşıyor insan, dedikleri doğru sanırım. Hayal gücü daha hareketli oluyor insanın…
Belki de biraz daha beklemeliydim. Sabır er geç insana çok şey verebilirdi eğer ömrünüz dailindeyse…