mart 13

Muhtemelen bu son yazım olacak. Bir süredir parmaklarım klavyenin üzeirnine gitmiyorudu. Yazarım diye aldığım onlarca defter ve renkli kalem dolabın bir köşesine sıkışmış durumda. Geçen gün eski bir faturayı ararken gördüm onları. Sararmışlar, her biri eski kitapların kokusunu almaya başlamış. Bir kaçının sayfalarını hızlıca açtım. Suratıma vuran rüzgarı, kokusunu içime itelerken, bunların içerisinde yazılacakları düşünmeye başladım. Bir an duraksadığımda hala on sene önce hayal ettiklerimin akıma geldiğini fark ettim. Bu yüzüme vuran gerçek, on senedir bir adım ileriye gidemediğimdi.
Kelimelerim tembelleşmeye başlamıştı. Hayallerime vurulan dizginler, kelimelerle olan dostluğumu da bozmuştu. Yazmadığımda nefes almaya zorluk çektiğim zamanlar şimdi, farklı nefes almalara bırakmıştı kendini. Nükleer atıklarda yaşamaya çalışıyordum bende bütün insanlar gibi ve aldığım her nefes içimde doğan bir zorunluluğun başlangıcı gibiydi. Herkese karşı görevlerim vardı: Aile, sülale, komşu, toplum, devlet… ve ben kendi sorumluluklarımdan kaçıp onlara göğüs germeye başlamıştım. Kısacası tam anlamıyla bir birey olmuştum. Olması gerektiği gibi.
Sesim daha az çıkıyordu. Yazmayı unutunca konuşmayı da unutmuştum. Sanırım bunu söylemiştim. Konuşamamanın ve yazamamanın verdiği hediyelerden biri ise sürekli aynı şeyleri tekrarlamaktı. Bu insanlar üzerindeki etkinizide azaltıyordu. Ancak herkesin herşeyi anlattığı, beyninizde sürekli gereksiz hikayeler dolanan çok iyi bir dinleyici oluyordunuz. Çok iyi bir dost. Şu da bir gerçek ki eğer iyi dinliyorsanız dostsunuzdur. Konuşmak istediğinizde karşınızda sadece siz varsınızdır…
Gereksiz hikayelerin sayısı artmış, yanımda görülen kişilerin anlatacakları bitmemişti. Zaten anlatacakları şeyleri olmayan insanlar yanlarında pek insan istemezler… Şimdi yatağa yattığımda da, zaten kendime ait olmadığını düşündüğüm hayatımda gördüğüm rüyalar bile bana ait değildi. O gün kim ne anlatmışsa onu görüyordum ya da izlediğim bir film içerisine giriyordum. Rüyalar artık bilinç altımın ifadesi olmaktan çıkmış, yada bilinç altım bu pisliklerle dolmaya başlamıştı.
Defterleri yerine koydum. Hantallaşan vücudumdan süzülen ter, burnuma pis kokuları da getirmeye başlamıştı. Saat kaçtı? Ne kadar zamandır yıkanmıyordum? Bir günü doldurmuş muydum? Kendimi sürekli şarjı biten cep telefonum gibi hissediyordum ve benim dolmam için duş almam gerekliydi.
Bunun kararını vermiştim ancak ayaklarım mutfağa doğru ilerledi. Bir şişeyi boğazıma diktikten sonra, suyun serinletici etkisi ile birlikte aklıma sıcak bir kahvenin nasıl kokacağı geldi. Uzun zamandır içmiyordum. Belki de kafein yoksunluğu bilinç altımın uyumasına sebebiyet vermişti. O an bunu düşünmedim tabi. Aklımda dumanı arasından alacağım o koku vardı. Aslında emindim ki şu an aldığım o hazı, kahveyi içerken alamayacaktım…
Gece yarısına yaklaşıyordu. Tahmin etiiğim gibi kahve beklediğim hazzı bana vermemişti. Sanırım suyunu fazla kaçırmıştım. Kokusu gibi tadını da alamamıştım. Yirmi dakika sonra kahve fincanının boşaldığını farkettim. Ancak fincan hala elimdeydi. Koltuğun ucuna oturmuş, dirseklerimi dizlerime yerleştirmiş, önümde akan karelere anlamsızca bakıyordum. Televizyonun sesi kısıktı ve görüntüler yönlendirme olmaksızın kendi yorumladığım şekilde akıyordu. Babaanneme benzettim kendimi, ya da herhangi bir yaşlıya… Yaşlandıkça çocuklaşıyor insan, dedikleri doğru sanırım. Hayal gücü daha hareketli oluyor insanın…
Belki de biraz daha beklemeliydim. Sabır er geç insana çok şey verebilirdi eğer ömrünüz dailindeyse…

büyük!

bir şeyler büyüyordu içimde. sonunun üzüntü olacağını bildiğim. belki de o kadar üzüntünün üzerine bir mutluluk inşa edilebilirdi? gevrek gevrek gülüp ben de çalıntı binalar kurabilirdim… ancak bir yanım, beklide hiç sevmediğim yanım içimde basan frene. sanki damarımı çeker gibi asabiyetsiz bir acıyla… aynada yüzüme söylediklerim, uyumaya çalışırken kendime itiraf ettiklerimle bir olsa, üç ayrı kişiyken biz, üç ayrı hazla… ağlasak, gülsek ve kararsız kalsak… ancak ne kadar uzak gülmek sarf ettiğim cümlelerde bile… bu ayrı bir doyumsuzluk mu? yada beklenileni hissedememe mi? ne kadar konuşsam nafile. üstüne bastığım toprak ben… aynı yerde aynı acıyla… değişmek, değiştirilmek, yeniden kurulmak umuduyla, trampet çalan tavşanım gibi… şimdi çöpler arasında…

pazar…

Aynayı sadece tıraş olmak için kullanıyorum. Bunun tek sebebi, kendimi önemsememem değil. Gözlük kullanmaya başladıktan beri büyüyen ve netleşen dünyam onu çıkarmamla birlikte tahmin edeceğiniz gibi bozuluyor. İşte ayna karşısında yaşadığım en büyük sorun o. Bu zamana kadar gözlük kullanmamış biri olarak ona bu kadar alışmamın sebebini bir türlü anlamıyorum. Onu çıkarttığım anda bulanıklaşan dünya sanki bir başka diyara açılan kapı gibi.

Şimdi tıraş olmaya gitmem lazım. Bu zorunluluk beni öldürüyor. Biliyorum ki gözlerimdeki camı çıkarttığımda, aynanın içinden fırlayıp yine boğazımı kesmeye çalışacak. O suratımdaki kesikler benim ürünüm değil. Hem şu teknoloji harikası bıçaklarla suratı kesmek büyük bir yetenek olsa gerek. Boğazımda oluşan kızarıklıklarda onların güzünden. “Onlar kim” diye sorular gelebilir insanın aklına. Bende bilmiyorum. Sadece ellerini gördüm. Gördüğümü sanıyorum. O kadar hızlıydılar ki sadece arkalarında bıraktıkları koku onların varlığını hissetmeme sebep oluyordu. Tabi bıraktıkları hediyeleri de unutmamam lazım.

Şimdi yeni bir başlangıç… Gitmek için…

Salı

Zaman hızla tükeniyordu. Hatta bu aralar daha hızlıydı. Bütün gece anlamsız rüyalara uğraşmak gecemi bir çırpıda bitiriyor, daha günün yorgunluğunu atamadan diğer güne başlamak zorunda kalıyordum.
Gunduzleri ise ayrı bir dert. Ordan oraya koşturmak bu sadece beyinle bile olsa hem zamanı çabuk geçiriyor hem de insanı çok yoruyordu. Dile kolay hayat tasarlamak, umut satmak o kadar kolay bir iş değil. Neyseki satıcı değilim. Onlara ayrı acıyorum. Bir insan daha sonra hatırlamayacağı bir şeyin pazarlığını neden yapar ki?
Elbette benim de hayallerim var. Gerçekleştirmenin bile hayal olduğu ancak gerçekleştirmiş gibi büyük haz aldığım. Zaten hayatta önemli olan bu değil mi, aldığın haz…
Herşeyin tadı farklı hepsini yaşamak ise benim elimde… Sadece parmaklarımın ucunda…
Isteyene….

sanırsın aralanan kapılar açılmaya endekslidir hep
oysa korkunun yansıması, içeride dolaşan
dışarı atmaya çalıştığın
biraz daha farklı mı her şey
hayır aynı, gördüklerim farklı…