Archive for the ‘Döküntüler’ Category
Yıllardır süren suskunluğum, değer yargılarım kırmama sebep olmuştu.
Bir akşamdı. O geceyi en ince ayrıntısına kadar hatırlamama rağmen tarihi hakkında hiç bir fikrim yok. Hangi yıldı, hangi aydı, hangi gündü? Emin olduğum tek şey ise, bir yaz gecesi olduğuydu. Aslında insanların kıyafetlerini hatırladıkça bundan bundan da şüphelendiğimi söylemeliyim.
Gökyüzüne karanlık çöküyordu. Güneşin son varlığını kızarmış bir şekilde hareket etmeyen denizin üzerine çökertirken, bir an burnuma gelen kum kokusu, Mısır çöllerinden birindeymişim gibi hissettiriyordu bana. Sanki her an her şey olabilirdi. Ancak şu da bir gerçek ti ki, aynı rutinlikle geçen bir gün, batan bir güneş, aynı rutinlikle geçecek gecenin, doğup, batacak bir ayın habercisiydi. Bugün yine aynı şeyi yapmıştım. Okuldan çıktıktan sonra terastaki bu kafeye gelmiş, bir bira eşliğinde yemeğimi yemiştim. Tabi buna yemek diyebilirsek.
Önümdeki masada yarım ekmek tavuk dönerin sarılı olduğu kağıt parçası buruşmuş bir şekilde duruyordu. Ekmek bittikten sonra son bir hamleyle kağıdı sağ avucumun içerisinde toplayıp sıkıştırmış ve tabağın içine bırakmıştım. Sol elimle bu işte o kadar başarılı değildim. Şimdi o üzerinde kafenin adının yazılı olduğu kağıt rüzgarın etkisi ile sağa sola sallanıyordu. Biradan bir yudum aldım. Karnımın doymamış olmasına rağmen, ileride alabileceğim bir bak bardak birayı düşünerek yemeği yarıda kesmiştim. Sonuçta biraz daha yesem bile gecenin ilerleyen saatlerinde tekrar yiyecektim.
Kızıllaşan denize bakarken, kafenin loş ışıkları da yanmıştı. Bir an için dalmış olmalıyım, işittiğim bir sesle kafamı çevirdiğimde, yanı başımda dikilen birini görüce irkilmiştim. Bu kişi Güneş’ti. Muhtemelen adını bildiğimi bilmiyordu. Yada herkes adını bildiğinden kimin bildiğini umursamıyordu. Başımı kaldırdığımda göz göze gelmiştik. İnce dudakların başı ve sonu, yanaklarına doğru çekilmiş, tam ortasında küçük bir delik kalmıştı. Makyajsızdı. Beyaz yüzü güneşin kızıllığı ile renk bulmuştu. Gözlerindeki hareket ve canlılık mavi bir lepistes balığını hatırlatmıştı bana. Besleyemeyip en son öldürdüğüm balığı. Oysa gözlerinde bir umut vardı. Yada ben öyle görmek istiyordum. Bir kaç dakika öylece bakıştık. Kızıllaşmış beyaz yüzü, arkaya toplanmış, parıldayan siyah saçları, ince dudakları, içinde kaybolmaya başladığım gözleriyle sanki zaman durmuş gibiydi. Sanki yavaş yavaş ereksiyon olmaya başlıyordum.
Zaman durmuştu sanki, ancak on saniye geçmiş yada geçmemişti. Güneş sorusunu yineledi. “Başka bir şey ister misin?” Kendimi sandalyede toparlayarak teşekkür ettim. Neden utanıyordum bilmiyorum ama pantolonumdaki tümseği görmesini istememiştim.
Her şey aynıydı. Aynı şekilde ilerliyordu. Yurdun kapısından içeri girdiğimde muhtemelen saatte aynıydı. Artık hayatımdaki her şey normal olmuştu. Bir kaç saat daha ayakta durup sonra uyuyacaktım. Bu esnada kitap okuyacak, müzik dinleyecek, belki duş alacak, dişimi fırçalayacaktım. Bazen bu rutinlik bozulsun diye yatağıma yatıp saatlerce beyaz tavanı izlediğim oluyordu. Tabi bu da rutinliği bozmuyordu. Bazen dişlerimi fırçalamamam gibi. Buna da gerek yoktu aslında. Öpüşmek zorunda olduğum, yada gülümsemek zorunda olduğum biri yoktu. Tek başınaysanız bir şey de yapmaya ihtiyacınız yok…
Saat bire geliyordu. Uykuyla uyanıklık arasında hayallerim rüyaya dönüşürken, bir sesle gözlerimi açtım. Yurdun anons sisteminden adım yükseliyor, bana danışmaya gelmem yönünde direktifte bulunuyordu. Yavaşça yataktan kalktım. Karşımdaki ranzada kimse yoktu ve üstümdeki yatakta da. Oda arkadaşlarımı en son ne zaman gördüğümü düşündüm. Bu düşünce oda arkadaşlarımın kim olduğu sorusunu getirdi aklıma. Sanki kimseyi tanımıyordum. Terliklerimi yere fazla vurmamaya çalışarak odadan çıkıp, karanlık ve uzun koridorda ilerlemeye başladım. Yurt çok sessizdi. Bu kadar sessiz olmasına alışkın değildim. Çoğu kez odalardan insanların diğerlerini susturmak için bağırışlarına tanık olmuştum. Ama bu gün bir başka sessizdi.
İki taraflı uzanan ağaçların arasından geçerken, bir tane sincabın önümden geçtiğini gördüm. Tabi fare olma olasılığı daha yüksekti ama şimdi bu sessiz geceyi zora sokmanın hiç bir anlamı yoktu. Danışmadan içeri girdiğimde, annemi gördüm.Hayatımda ilk defa bu kadar şaşırdığımı hatırlıyorum. Bu öyle bir şaşkınlık ki, vücudum titremeye başlamıştı. Annem beni görünce ayağa kalktı. Ne işin var burada demeden, “seni özledim, kaldığın yeri görmeye geldim” dedi.
“Gecenin bu saati mi?” dedim. Aman boş ver anlamında el hareketi yaptıktan sonra koluma girdi ve binaya doğru beni çekiştirmeye başladı.
“Bakalım odan nasılmış…”
Annemi görünce şaşırmakla kalmamış, hareketlerinden dolayıda şaşırmış, titreyen vücudum katılaşmaya başlamıştı. Binadan içeri girdik. Odama doğru yavaşça yürüdük.
“Güzel, alçak binaymış en azından depremde fazla şeyin altında kalmazsınız.” Hafifçe gülümsedi. Odadan içeri girdiğimizde gözleri ile etrafı süzdü. Bana döndü.
“Tek mi kalıyorsun burada.”
“Hayır diğer arkadaşlar muhtemelen odanın birinde muhabbete dalmışlardır.”
“İyi, iyi… Bana kalacak yer var mıdır?”
“Ne burada mı kalacaksın?” Annem bugün sanki beni şaşırtmanın üzerine yaşıyordu.
“Bu saatten sonra nereye gideceğim?”
“İyide burada nasıl kalacaksın, yer yok birde erkek yurdu, nasıl olur? Nalan’a git!”
“Nasıl gideceğim gecenin bir yarısı zaten yol iz bilmem.”
“Taksiyle ben yol paranı veririm, yolu da tarif ederim.”
Yüzüme baktı. Suratında istenmiyormuşum ifadesi belirmişti, “e hadi o zaman” dedi ve odadan çıktık. Yurt girişinde bekçi ayaklarını masanın üzerine atmış uyuyordu. Her zamanki gibi masanın üzerindeki küçük radyosu açıktı. Radyo kısa dalgaya ayarlanmış, elektronik gürültüler eşliğinde bir arap ezgisi çalıyordu. Demir kapıyı açtık. Birbirine sürtünen demir ince bir çığlık atmasına rağmen bekçi gözünü açmadı. Dışarıya çıktık ve kapıyı yavaşça çektim. Bu kez ses çıkmamıştı.
Yavaş adımlarla yüz metrelik yolu yürüdük. Hafif rüzgar esiyordu. Gökyüzündeki yıldızlar olabildiğince belirgindi. Sağ tarafta kaldırımın üstünde bir kedi oturmuş yola doğru bakıyordu. Ertafında ise yavrusu olduğunu düşündüğüm kediler. Küçük meydana geldiğimizde etrafta taksi bakındım. Altı sokağın kesiştiği noktada ortada büyük bir fıskiye vardı. Son zamanlarda pek görmeye alışkın olmadığımız ucube olarak tanımlanacak bir fıskiyeydi bu. Dörtgen kesitlere sahip bir erkek, yanına emekler şekilde duran bir kadın. İkisinin de ağzından su akmakta. Sanıyorum insanlar bunları musluk sanmasınlar diye, etrafına da onar santim arayla fıskiyeler dizilmiş, bu taştan insanların üstünü ıslatıyorlardı. Etraftaki tek ses ise bu fıskiyelerden çıkan suyun sesiydi. Fıskiyenin yanına hiç yaklaşmamıştım ama eminim ki dibinde bozuk parlar vardı. Bazen paramız bol olduğunda ne yapacağımızı bilmiyoruz. Hayır aslında bir sevgilimiz olduğunda, ispatlayacak bir şey olmadığında para harcamamıza gerek yok.
Dördüncü sokakta sıralanmış üç adet taksi vardı. Her birinin içi boştu. Bir tanesinin pencereleri açık, içinden tiksindiren bir koku geliyordu, ancak alışılabilir cinstendi. Nelere alışmamıştık ki? Etrafa bakındım, biraz ilerisindeki taksi durağından televizyon ekranı olduğunu düşündüğüm,değişik renk kombinasyonları geliyordu. Durağa doğru ilerledim. Pencereden içeriye baktığımda, düşündüğümde yanılmamıştım. Televizyon ekranından çıkan ışıklar karanlıkta dikkat çekecek renk cümbüşü yaratıyordu. Durakta da kimse yoktu. İçeriye bakarken bir ses duydum.
“Taksi yok, hepsi bıraktı çalışmayı.”
Arkamı döndüm. Yirmibeş yaşlarında esmer biri, söylemişti bana bunu.
“Neredeler, neden bıraksınlar çalışmayı?”
“Saatten haberin yok galiba.”
“24 saat çalışmıyor mu bunlar, taksi lazımdı bize.”
“Taksi var ama mototaksi.”
“Mototaksi? O ne yani?”
“Motor biniyorsun arkasına götürüyoruz.”
“Nasıl ya bu nasıl bir saçmalık?”
“İstersen yoksa sabaha kadar taksi yok.”
Annem uzun denebilecek muhabbetin üzerine yanıma geldi. “Ne oldu” anlamında bir baş hareketi yaptı. Başka bir şeyi ima etmiş olmazdı zaten.
“Motorlu taksi varmış. Motorun arkasına biniyormuşsun götürüyorlarmış.”
“Onla giderim n’apalım.”
Onu motosikletin arkasında gönderip göndermekte kararsızdım. Ancak burada onu yatıracak yerde yoktu. Zaten gecenin bir yarısı gelmekle ne yapmaya çalışmıştı bir türlü anlam verememiştim. Hava dakikalar ilerledikçe soğuyordu. Annem “hadi gidelim” o zaman dedi. Mototaksiye doğru ilerledi. Bu legal miydi?
Rüzgar şiddetlenmesi ile birlikte uzaktan bir seste getirmişti sanki. Adımı duyuyordum. Başımı çevirdim. Yerden havalanan toz parçaları gözlerime girmeye çalışıyordu. Ellerimle gözlerimi siper ettim. Uzaktan bize doğru yaklaşan siluete birilerini benzetmeye çalıştım. Yaklaştıkça fark ettim ki gelen amcamdı. Sanki küçük bir aile toplantısı ayarlanmıştı, burada bu saatte.
“Hayırdır senin ne işin var burada?”
“Şaşırmadın mı? Sürpriz yapayım dedim.”
“Senden önce yapan oldu. Arık şaşıracak bir şey kalmadı. Gökten uçak düşse şimdi şaşırmam.” Alkolün yanında bana halüsinasyon gördürecek bir şeyle içip içmediğimi düşünmeye başlamıştım. Yo hayır üç bira haricinde başka bir şey içmemiş hatta geceyi oldukça performansız bir şekilde kapatmıştım. Sanıyorum başıma gelecek bir şeyler olduğunu hissetmişim ki fazla abartmamışım.
“Annemi gönderiyordum bende? Mototaksiler varmış onlarla.”
“Bende onlarla geldim artık gecenin belli saatinden sonra onlar getirip götürecekmiş.”
“Neden ki?” Bu sorunun ardınsan gece taksi kullananların çoğunun alkollü oldukları geldi aklıma. Elbette ki onları ayıltmak için olabilirdi.”
“Bilmem, nereye gidecek?”
“Nalan’a.”
Arkadan annem seslendi “ben gidiyorum” diye. Başımı çevirdiğimde motora binmiş olduğunu gördüm. İçimde bir sıkıntı vardı. Şoföre dikkatli gitmesini sıkı sıkı tembihledim. Anneme de gidince aramasını. Motor sessizliği yararak hareket etti ve gitti.
Adresi vermemiştim…
İki saat geçmişti. Annemden haber yoktu. Mototaksinin şoförü geri dönmüştü. Dediğine göre evin kapısına kadar bırakmıştı onu ancak ne annemin telefonu cevap veriyordu nede Nalan’ın. Amcamın ise düşünceli ve donuk bakışları içime kuşkular serperken sinirlerimi bozuyordu. Yarım saattir tek kelime etmiyor, ettiklerinden ise hiç bir bok anlaşılmıyordu. Vücudumun kasıldığını hissettim. Uzaktan karga çığlığına benzer bir ses geliyordu. Lanet olası hayvan.
Omuzumda bir ağırlık hissettim bir çırpınış. Omur iliğime doğru bir şeyin battığını. Acı hissetmiyordum. Ancak korkudan hareket bile edemiyordum. Tepemde kanatları olan bir şey vardı. Gecenin sonuna gelmiştik artık ve anlam vereceğim hiçbir şey yaşamamıştım şu ana kadar. Üstüne üstlük, annem ortalıktan kaybolmuştu. Ben ise hiç hareket edemiyordum, kimseye haber veremiyordum.
Omuzumdaki çırpınışların biden dindiğini hissettim. O an bir yumağı beynime doğru hareket etti. Ani bir göz yaşarması bütün görüşümü engellemişti. Ellerimle gözlerimi sildikten sonra, yere çarpan şeye baktım. Bir kargaydı. Öylece yatıyordu. Amcama baktığımda ise sağ elinde bir kaç tane tüy bulunuyordu.
“Sana saldırdı” dedi heyecanla. “Fırlattım onu. Boynun kanıyor.”
Elimi enseme attım, boynum olmazdı. Sıcak bir kayganlık hemen parmaklarıma dolandı. O ani acı dışında hala acı hissetmemiştim. Amcam bana yaklaştı ve “İyi misin?” dedi. “İyiyim” demek için ağzımı açtım, sadece nefes verişimi hissedebilmiştim. Sonraki yıllar sürekli hissedeceğim gibi.
Günler sonra doktorlar ses tellerimin olmadığını söylediler. Onlara göre bu sonradan olabilecek bir şey değilmiş. İşin daha ilginci hayatımda konuşa bildiğimi ispatlayacağım kimse kalmamıştı. Amcam hariç sanki herkes sırra kadem basmıştı. Annem, kardeşim, kuzenlerim, iki kuşak birden. O da benimle birlikte susmayı tercih etmişti, mecburiyetler dışında. Anlatacak hiçbir şey de yoktu. Kimi inandırabilirdiniz ki?
Sakız ağacı sokaktan yürümeye başladığımda, kızdıran güneş, çalışan kaslarımla ateş kat sayımı yükseltirken, küçük cehennem provaları yaptığımın bilinci zihnimi açık tutmaya yetiyordu. Güneş yaz ortası gibi tepedeydi. Doktorlara uymuş saat altıya yaklaşırken yola çıkmıştım. Güneşin tepeden inmesine saatler kalmış, kararan hava ile birlikte havanın serinleyeceğini düşünüyordum. Tabi şu yolu bitirene kadar erimezsem.
Etrafıma baktığımda gördüğüm şey duvarlardan ibaretti. Tek yeşillik, kaldırım kenarlarında, kaçak yapılara imrenerek çıkmış otlardı. Bazı bölümler biraz daha büyüktü. Bir bunlara üstüne basılmayacak çimlerin olduğu parklar adını vermiştik. Peki üzerimizden elektriğimizi nasıl atacağız. Dokunduğum her yerde çarpıldığımı belirtmek isterim. Dayak yemeyeceğimden emin olsam biri ile kavga etmeye teşebbüs edebilirdim. Ama üzerindeki elektriği atmanın en kolay yolu küfretmek o da başka bir şey. Birde çimlere basamıyorsak pekala işeyebiliriz. Sonuçta sıvı iletkendir. Edepsizliğe uzanacak son cümleleri, yazıdan çıkarabiliriz aslında. Herhangi bir cezaya gebe kalmayalım. Gebe de dedim.
Dik yokuş boyunca sağda solda, beton binalar uzanıyordu. Gözüme ilişen iki ağaç dallarını sağa - sola, ileri – geri sallamaya çabalıyordu. Belli ki gösterdiği efor onunda terlemesine sebep oluyordu. Çok değil yüz yıl öncesi atalarının buralarda nasıl salındığını dinlemişti belkide. Düşüncesi bile serinletici. Sağlı sollu ağaçlar ve patika bir yolda ilerliyorum. Hava kararmaya başlamış. Ağaç dallarından kuş sesleri yandan akan küçük derenin fısıltısına karışmış.
Derenin varlığı biraz daha serinletiyor beni. Yönümü ona yaklaşacak şekilde değiştiriyorum. Akan su eşliğinde küçük taşlar, yavaşça sekiyor. Dereye yaklaştıkça serinlik daha vuruyor bedenime. Biraz başım dönüyor. Soluklanmak için diz çöküyorum. Ellerimde bir titreme, gözlerimde bir kararma erken inen gecenin habercisi gibi. Titreme ile gecenin ne alakası var anlamış değilim. Kafamı sola doğru çevirdiğimde küçük bir kabağın geldiğini görüyorum. Üzerinde ağız göz oyulmuş. Şu cadılar bayramında Amerikalıların yaptığı gibi. Ancak bu o kadar ürkütücü değil. Ardından bir çocuğun koşacağını düşünüyorum. Ancak kimse yok. Kabak önümden geçerken bana biraz daha gülümsüyor, kan kusarak.
Bu şekilde olmamalıydı…
Başımdaki ağrı gün geçtikçe artarken, görüş kapasitemin düşmesi, bununla birlikte güzelleşen kafam hiç bir uyuşturucu maddenin veremeyeceği hazla, iki arada bir derede kalmış benliğimle savaş içerisindeydi. Acı ve zevk birbirinden ayrılmayan iki önemli unsurdu. Farklı karakterler çizselerde ikizden farkı yoktu. Her birinin tadı farklıydı. Aklıma gelen bir çok şey dillerimden dökülmeden kayıplara karışıyordu. Beyin hücrelerimin ölmesi ile bunun bir bağlantısı vardı elbet. Ne kadarını öldürebileceğim ise tartışma konusudu.
Akşama kadar aynı şekilde seyreden gün, hatta günler atık içinden çıkılmaz sorunlara yelken açarken, rutinliğin, üzerime çökerttiği miskinlik, günbe gün yatağa bağlanmama sebep oluyordu. Belki de yapacak tek şey hayatımda değişikliklere gitmekti. Ancak modern zamanın kölesi ben, nasıl bir değişiklik yapabilirdim ki? Saç, sakal uzatmak/kesmek bunlar beni tatmin edebilir miydi? Sanmıyorum. Başımı alıp gitmem, paraya olan ihtiyacım yüzünden imkansızdı. Düşündükçe sorumlulukları kendim için almadığımı fark ediyordum. Ne yapmıştım kendim için, ne yapmam gerekiyordu? Hiçbir şey, hiç bir beklentim yoktu. Hayatımdaki en büyük değişiklik elektronik cihazların verdiği geçici sarsıntılardan ibaretti. Bir şeyler yapmak gerekliydi ama ne?
Sırf bu sebepten dolayı, ruh çağırma seansları düzenledim. Şimdi herkes normal insanlar gibi neden spor yapmadığımı soracak bende diyeceğim ki heyecan bunun neresinde? Spor yapan güzel kızları izlemekte mi? Malefes o kadar şanslı değilim, zaten içimde bulunan ezik kişilik, bakabilme cesaretini de barındırmıyor. Hem ne me lazım güzel bir ruh benim bütün işimi görebilirdi. Ancak tahmn edildiği üzre başarısılıkla sonuçlandı bu deneyimim.
Sürekli yalnız olan ben artık yalnızlığa alışmıştım. Aslında yalnızlığa alışmak diye birşey yoktur. Yalnızlığa alışmak sadece anlam ifade etmeyen kelime topluluğudur. Yalnızken zaman her zamankinden daha yavaş geçer. Bir saat içerisinde gidebileceğiniz en uzak yere gitmiş, yiyebilecek en çok yemeği yemişsinizdir. Size yıllar gibi gelen bu zaman akrap ve yelkovanın hareketsizliği şeklinde yansır size. Sonrası… Hayır, yapacak bir şey yok… Bu gibi durumlarda yapılması gereken belli. Herhangi bir müzik çaların kulaklıkları kulaklığa takılır ve kimsenin olmadığı yerlerde dolanılmaya çabalanır.
Aynı şekilde bir gündü… Yalnızlık sıkıntıya dönmüştü artık. Yürüyebildiğim kadar yürüdüm. Havanın iyi olması, ayağımda bot olması ve giydiğim siyah çorapların bileşkesi, ayağıma kara sular indirmeye yetmişti. Tek temennim, bir kaç uzaylının karşıma çıkıp, “selam dünyalı biz dostuz” demesiydi. Aslında düşmanız da diyebilirlerdi. Buradaki asıl konu karşıma çıkmaları. Pekala bana kıyak geçip, elçi bile ilan edebilirlerdi… Tabi olmadı…
Anladım ki, ne kadar uğraşırsam uğraşayım haytımda bir şeyler değişmeyecekti. Ne dünyanın dibine girecektim, ne de göğe yükselecektim. Elimi attığım şeyler ise yanıtsız kapıma geri dönecekti. En büyük mutluluk alışveriş yapmaktı… Hemde daha fazla alışveriş yapmak için daha fazla harcamak. Tüm şans oyunları benim. Tabi başta adı ters bana ama söz veriyorum. Çıkan tüm parayı harcayacağım. Mezara götürme gibi bir düşüncem yok. Ha şunu yapabilirim belki, biraz parayı kefenin cebine sıkıştırırım. Yarın bir gün mezarı kazan adam para bulsun mutlu olsun diye…
İnsanlık sana daha ne yapabilirim ki?
Kelimelerim tembelleşmeye başlamıştı. Hayallerime vurulan dizginler, kelimelerle olan dostluğumu da bozmuştu. Yazmadığımda nefes almaya zorluk çektiğim zamanlar şimdi, farklı nefes almalara bırakmıştı kendini. Nükleer atıklarda yaşamaya çalışıyordum bende bütün insanlar gibi ve aldığım her nefes içimde doğan bir zorunluluğun başlangıcı gibiydi. Herkese karşı görevlerim vardı: Aile, sülale, komşu, toplum, devlet… ve ben kendi sorumluluklarımdan kaçıp onlara göğüs germeye başlamıştım. Kısacası tam anlamıyla bir birey olmuştum. Olması gerektiği gibi.
Sesim daha az çıkıyordu. Yazmayı unutunca konuşmayı da unutmuştum. Sanırım bunu söylemiştim. Konuşamamanın ve yazamamanın verdiği hediyelerden biri ise sürekli aynı şeyleri tekrarlamaktı. Bu insanlar üzerindeki etkinizide azaltıyordu. Ancak herkesin herşeyi anlattığı, beyninizde sürekli gereksiz hikayeler dolanan çok iyi bir dinleyici oluyordunuz. Çok iyi bir dost. Şu da bir gerçek ki eğer iyi dinliyorsanız dostsunuzdur. Konuşmak istediğinizde karşınızda sadece siz varsınızdır…
Gereksiz hikayelerin sayısı artmış, yanımda görülen kişilerin anlatacakları bitmemişti. Zaten anlatacakları şeyleri olmayan insanlar yanlarında pek insan istemezler… Şimdi yatağa yattığımda da, zaten kendime ait olmadığını düşündüğüm hayatımda gördüğüm rüyalar bile bana ait değildi. O gün kim ne anlatmışsa onu görüyordum ya da izlediğim bir film içerisine giriyordum. Rüyalar artık bilinç altımın ifadesi olmaktan çıkmış, yada bilinç altım bu pisliklerle dolmaya başlamıştı.
Defterleri yerine koydum. Hantallaşan vücudumdan süzülen ter, burnuma pis kokuları da getirmeye başlamıştı. Saat kaçtı? Ne kadar zamandır yıkanmıyordum? Bir günü doldurmuş muydum? Kendimi sürekli şarjı biten cep telefonum gibi hissediyordum ve benim dolmam için duş almam gerekliydi.
Bunun kararını vermiştim ancak ayaklarım mutfağa doğru ilerledi. Bir şişeyi boğazıma diktikten sonra, suyun serinletici etkisi ile birlikte aklıma sıcak bir kahvenin nasıl kokacağı geldi. Uzun zamandır içmiyordum. Belki de kafein yoksunluğu bilinç altımın uyumasına sebebiyet vermişti. O an bunu düşünmedim tabi. Aklımda dumanı arasından alacağım o koku vardı. Aslında emindim ki şu an aldığım o hazı, kahveyi içerken alamayacaktım…
Gece yarısına yaklaşıyordu. Tahmin etiiğim gibi kahve beklediğim hazzı bana vermemişti. Sanırım suyunu fazla kaçırmıştım. Kokusu gibi tadını da alamamıştım. Yirmi dakika sonra kahve fincanının boşaldığını farkettim. Ancak fincan hala elimdeydi. Koltuğun ucuna oturmuş, dirseklerimi dizlerime yerleştirmiş, önümde akan karelere anlamsızca bakıyordum. Televizyonun sesi kısıktı ve görüntüler yönlendirme olmaksızın kendi yorumladığım şekilde akıyordu. Babaanneme benzettim kendimi, ya da herhangi bir yaşlıya… Yaşlandıkça çocuklaşıyor insan, dedikleri doğru sanırım. Hayal gücü daha hareketli oluyor insanın…
Belki de biraz daha beklemeliydim. Sabır er geç insana çok şey verebilirdi eğer ömrünüz dailindeyse…
bir şeyler büyüyordu içimde. sonunun üzüntü olacağını bildiğim. belki de o kadar üzüntünün üzerine bir mutluluk inşa edilebilirdi? gevrek gevrek gülüp ben de çalıntı binalar kurabilirdim… ancak bir yanım, beklide hiç sevmediğim yanım içimde basan frene. sanki damarımı çeker gibi asabiyetsiz bir acıyla… aynada yüzüme söylediklerim, uyumaya çalışırken kendime itiraf ettiklerimle bir olsa, üç ayrı kişiyken biz, üç ayrı hazla… ağlasak, gülsek ve kararsız kalsak… ancak ne kadar uzak gülmek sarf ettiğim cümlelerde bile… bu ayrı bir doyumsuzluk mu? yada beklenileni hissedememe mi? ne kadar konuşsam nafile. üstüne bastığım toprak ben… aynı yerde aynı acıyla… değişmek, değiştirilmek, yeniden kurulmak umuduyla, trampet çalan tavşanım gibi… şimdi çöpler arasında…
