Archive for the ‘Deneme’ Category

İki kolumu omzumun üstünden bir tahta ile bağlamışlar. Sanki kollarım yanlara açık bir şekilde ilerliyorum. Omzum kollarım kaskatı ve acıdan başka bir şey değil yaşadıklarım…

Göz kararması… Oyulan bir beyin…

Her şey çok insanca…

Zaman filmlerde gördüğümüz her adımınızı attığımızda yıkılan bir yoldan ibaret. Karun’un hazinelerini bulmaya çalıştığımız heyecanlı bir yol belkide…
Gelecek önümüzde parlarken bir düşüş hissettiklerimiz…

Güneşin doğuşu batışı, yağmurun duruşu yağışı.

Sessizliği bozan tek şey yağmur damlalarının çıkarttığı seslerdi. Her biri diğerinden farklı ve tarifsizdi. Tek bir damla sadece sinir bozmaya yararken, milyonlarda belkide milyarlarca yağmur damlasının bu kadar huzur vermesi şaşılacak bir şeydi. Gökyüzü karanlıktı, olabildiğince karanlık. Siyah bulutlar yıldızlarla yeryüzü arasına serilmiş bir perde gibiydi. Ahşap elektrik direğinin tepesinde tek bir çıplak ışık yağmurun ne kadar şiddetli yağdığını görmemize yardımcı oluyordu.

Üzerimizdeki, kıyafetler ağırlığını arttırmıştı. Şu haldeyken onları taşımamızın hiç bir anlamı yoktu aslında. Birbirimize bakmış, karanlığın içinde eli baltalı bir adamı bekler gibiydik. Gözlerimizde korkunun verdiği acıya mahal vermeyen yağmur damlaları, gözyaşları ile birleşmişti. Zaman bu şekilde geçiyordu. Kıpırdamayarak. Rüzgarın üstümüze yapışmış elbiselerimizi dondurmasını bekleyerek.

Saatler geçmişti ancak kolumdaki saat henüz onuncu dakikayı yeni vuruyordu. Bozulduğundan şüpheliydim yada saatlerce durduğumuzdan. Ayaklarım ağrımaya başlamış, çenem üst damağıma şiddetle vurmaya başlamıştı. Onu durdurmak için kendimi ne kadar sıkarsam sıkayım başaramıyordum. Kendimi rahat bırakmaya karar verdim. Gözlerimi kapadım. Karanlık, biraz daha karardı. Rüzgar tarafından şiddetlendirilen damlalar daha bir sert düşüyordu üstüme. Beynimin bir kısmı uyuşmuştu sanki yada uykunun şefkatli kollarına uzanıyordu. Hayır aslında şefkatli değildi, uykunun hırçın dalgalarına yelken açıyordu. Burada uyuya kalırsam ne kadar yaşayabilirdim ki? Sabaha vücudum sadece belgesel filmlerde gördüğüm yaratıkların saldırısına uğramış halde bulunabilir miydi?

Böyle şeyleri düşünmemekte fayda var…

Rükneddin Bey, elli beş yaşında, bir yetmiş dokuz boyunda, seksen kilo ağırlığında bir adamdı. Saçlarının tamamı grileşmiş, başının üstü, saçların kıvrılarak çıktığı çıktığı yerde saç kalmamıştı. Üst ve alt taraftan basık bir yumurtaya benzeyen kafasının etrafında saçlar gür bir şekilde duruyordu. kafasının üstü ve ön tarafındaki saçlar oldukça seyrelmişti. Buna rağmen Rükneddin Bey, saçlarını uzatır ve onları geriye doğru tarardı. Her sabah biraz briyantini sulandırarak tarağın üzerine sürer nemli saçlarının üzerinde tarağı bir kaç kez gezdirirdi. Rükneddin Bey’in kafa derisi gökyüzünü hep bir jaluzinin ardındaymış gibi görürdü. Kimse kendisi bile bilmezdi ama, güneş kafa derisini paralel çizgiler şekilde yakmıştı.

Rükneddin Bey oldukça da çapkındı. Karısı hayatta olduğu sürece onu aldatmamıştı ama, kadının cesedi toprağa değer değmez soluğu Karaköy’de almıştı. Karaköy, Rükneddin Bey’e gençliğinden kalmış bir alışkanlıktı. Milli formayı ilk burada girmişti ve evlenene kadar da düzenli gelmişti. Yıllar sonra yine Zürafa Sokağa adım attığında ilk günkü heyecanı hissetmişti. Bu Rükneddin Bey için yeni bir başlangıçtı.

Rükneddin Bey, Prof. Dr. Bülent Tarcan Sokaktan, Hakkı Yeten Caddesi yönüne doğru, kırmızı ışıkta geçerken, yanından geçen şortlu kızın arkasından göz ucuyla baktı. Kız tam yanından geçerken, hafif bir nefesle göğüs kafesini şişirdi. Bu Rükneddin Bey’de refleks olmuştu. Çoğu zaman ciğerlerindeki hayayı tam olarak dışarıya boşaltmazdı.

Yolun yolun dörtte birlik kısmında ışık yeşile dönmüştü. Zaten boş olan yol için bu pekte önemli bir şey değildi. Rükneddin Bey, hemen karşısında trafik ışıklarının tam altında duran bir başka şortlu kıza bakmaya başlamıştı. Bu sene şort modaydı. Yediden yetmişe bütün kadınların tercih ettiği giyecek olmuştu. Kimse nasıl durduğuna bile bakmıyordu.

Rükneddin Bey aidsti. Bundan kendisinin haberi yoktu. Hatta vücudu bile bu virüsten habersizdi. Kimsenin haberi yoktu. Benim nereden haberim var diye sorabilirsiniz. Çünkü aidsi ona bulaştıran benim. Ben kim miyim? Rükneddin Bey’in geçen gün eline tutuşturulan masaj salonu reklam kartlarını birleştiren zımba teli…

Aids olduğunu bilmediğini düşündüğüm masaj salonu çalışanı genç ve güzel kız kartvizit ve masaj tarifesinin basılı olduğu fotokopi kağıtlarını birbirine zımbalarken parmağını zımbaya sıkıştırmış ve kanatmıştı. Bu şekilde ben ve üç zımba teline daha kan bulaşmıştı. Her ne kadar adı Aslı olan genç ve güzel kız, peçete ile bizi temizlemeye çalışmışsa da bir miktar kan üstümüzde kurumuştu.

Bir gün Rükneddin Bey’in her zamanki gibi boynundan salınan, çıkarmadığı ve çok sevdiği deri çantasının içerisinde karanlıkta seyahat ederken birden fermuar açıldı ve Rükneddin Bey’in kalın artık damarları belli olan eli çantanın içine girdi. Rükneddin Bey’in çantanın içine bakmadığı aşikardı. El o kadar hızlı çantaya girmişti ki, orta parmağı bükülmüş ayağıma batmıştı. Ya da yam tersini demeliyim. Ayağım Rükneddin Bey’in orta parmağına battı. Tam da deri ile tırnak arasına. Rükneddin Bey aynı hızla elini geçi çekti. Ellerle birlikte ben ve bağlı bulunduğumuz kağıtta yukarıya çıktık ancak çantanın ağzından geçemedik. Ancak aşağıya indiğimde üzerimde bulunan pıhtılaşmış kanı bırakmış, yerine bir damla yeni kan almıştım.

Rükneddin Bey acı içinde parmağının ucunu sıkmış ve kanın akışını izlemişti. Sonra parmağını sırf acı sebebi ile ağzına sokmuştu. Ancak Rükneddin Bey’in ölümü aids yüzünden olmayacaktı hatta, bu hastalığın acılarını hiç çekmeyecekti. Toplumdan soyutlanmayacak, yataklarda yatmayacaktı.

Rükneddin Bey yanından geçmiş beyaz tenli çıkı pıtı kızın kokusu ile ciğerlerinin tamamını doldururken sol yanında bir ağırlık hissetti. Bu ağırlık çarpmanın verdiği bir ağırlıktı.Çarpmanın etkisi ile başı boynundan sağa doğru sertçe yattı.  Rükneddin Bey boyun kemiklerinin kütürtüsünü duydu, bir an rahatladığını hissetti. Ardından başı bir şeye çarptı sıcak kanı şakağından yüzüne doğru akmaya başladı. Birden ayakları yerden kesildi. Vücudu sağa doğru yatmaya başladı, yer ile birleştiğinde ise, yüzünün sağ kısmını yokun üzerinde sürünürken buldu. Sanki kendini toparlar gibi oldu bir an, başını kaldırdı. Başı ona fazla ağır gelmiş olmalı ki tekrar geri düştü. Ardından Boynunun üzerinden bir tekerlek iz bırakarak geçti.

Rükneddin Bey yolun kenarında hareketsiz yatıyordu. Boynu havası alınmış bir balon gibi büzüşmüştü. Çenesi üst damağına girmişti. Yer bu kısa süre içerisinde iki metre kare kadar kanla kaplanmıştı. Rükneddin Bey’in vücudu sarsıldı. İkinci tekerlek başının üzerinden geçti. Ancak tekerlek şakağının biraz üst kısmına denk gelmiş Rükneddin Bey’in başını bir top gibi sıkıştırarak içeriye doğru itti. Diğer tekerlek ise Rükneddin Bey’in bileğinin üstünden geçmişti. Rükneddin Bey iki teker arasında sıkışıp kalmıştı.

Freni kopan kamyonet, ardında Rükneddin Bey’in kanı ile çizilmiş bir çizgi bırakarak, cam binadan içeri girdi ve durdu.

Haftanın ortasında artık yedek bataryamın da sonuna geldiğini hissediyorum. Hastalık illetine bulaşmaktan yeni yırtmış biri olarak, daha vücudun kendisine gelmesini beklemeden üst üste gelen işler buna sebep. Sadece çalışmanın da buna haksız bir eleştiri olacağını düşünüyorum. Sanıyorum uyurken daha çok yoruluyorum. Sabah gözlerimi binbir zorlukla açtığımda aklımda hala rüyanın bıraktığı koşuşturma devam ediyordu. Soğuk duşun etkisi de olmasa güne başladığımı anlamayacağım…

Hafta içi ayyuka çıkan bu uyku müptelalığı, hafta sonu da kendini gösterse aslında çok güzel olacak. Sabahın köründe uyanmak bana hiçbir şey vermiyor. Zaten tekrar yatıyorum. Bu kez de zorla uyumanın vermiş olduğu saçma sapanlık üzerimde. En iyisi uyumamak diyeceğim -bunu diyecek okuyucuyu düşünerek- o da ayrı bir dert.

Tabi birde iki gündür evdeki huzuru bozan sanıyorum ki yeni ses sistemi almış üst kat öğrenci komşularım var. Ben barda bu kadar yüksek sesli müzik duymuyorum. Vakti zamanında yaşlılara çatardım ama cidden uzaktan gelen müzik insanı yoruyor. Yani davulun sesi gibi hoş değil.

Lakin bu duruma bir çözüm üreteceğim. Bir kaç kademe olacak bu. Öncelikle kapılarına çıkabilirim. Ancak benim gibi insanlarla muhatap olamayan biri için bu epey zor olur. Aslında ilk olarak en iyisi bu arkadaşların sigortasını indirmek. Eminim ki, bunu keşfetmeleri baya bir zaman alır. Keşfettiklerinde yine başlar müzik. Yine kapadığımda, sigortayı yine kaldırırlar. Bu iş bir süre bu şekilde devam edince sanıyorum ki, ses sistemine yüklenince fazla akım çekip sigortayı attırdığını düşünüp bir daha sesi bu kadar açmazlar… Hepsi okuyan çocuklar, sanırım buna akılları erer.

Gönül ister ki bunların hiç biri olmasın. Ben yine karanlıkta yine kafama göre takılıp komplo teorileri üretmeyeyim. Onlar da halden anlasın bunun sınav dönemi de var elbet. İkinci işlem ise daha fena olacak. Kapılarına bataklıkta kurutulmuş hayvan bırakacağım. Hangi korku filminde olduklarını şaşıracaklar diye umut ediyorum…

Kafam yerinde değil biraz. Şimdi şuraya “ölüm güzel” yazsam yarın bir gün “he zaten belliymiş sonu” diyeceklerdir. Şimdi kafam yerinde değil demekle bunun ne alakası var bende çözemedim. Aslında geçen günkü su birikintisinin içinden çıktıktan sonra oldu her şey.

sayfaya ulaşamıyor musunuz? lütfen "açıklamaları" okuyun. kda@kisiseldepresyonanlari.com
  • Gantz 08 Şubat 2012
        Geçtiğimiz aylarda (ki on gün sonra tam bir sene olacakmış) Gantz‘tan bahsetmiştim. Sinema filmine uyarlanma ihtimali olan anime sonunda Shinsuke Sato tarafından sinemaya uyarlanmış. Tabi bu süre zarfında mangayı da okuyacağımı dile getiren ben bu eylemi de yerine getiremedim. Neyse biz konumuza dönelim. Gantz’ın sinema filmi olarak uyarlandığının haberi […]
  • Neverland 07 Şubat 2012
        Artık yeni bir hikaye üretemeyen Hollywood’un eskilere sarılmasının bir yansıması Neverland. Ancak bu bir sinema filmi değil SYFY kanalında yayımlamış olduğu mini bir dizi. Dizi kendi çapında bazı açıkları olsa da Peter Pan hikayesini yeniden yorumlamış. Peret Pan nasıl uçmaya başladı, Tinker Bell ile nasıl tanıştılar, dizi bu konuda kendi çapında açıkla […]
  • The Chronicles of Narnia: Prince Caspian 07 Şubat 2012
        Seri ikinci filmi ile devam ediyor. Kitap sıralamasına bakarsak dördüncü kitap. Film aynı kadro ile çekilmiş olmasına rağmen ben ilk filmdeki aksiyonu, göremedim. Bu film kendi içine çekmekte zorlandı beni. Yer yer sıkılmadım desem yalan olmaz. Olayların azlığı belkide fantastik öğelerden hikayenin biraz daha arındırılmış olması buna sebep belkide.   Bu […]
bu blogta yazmış olduğum tüm girdiler aksini belirtmemişsem bana aittir. izinsiz kullanılmaması, kullanıldığı takdirse ise link verilmesi rica olunur. ee ben kullanırım sana ne deyip yukarıda yazdığım cümleye aykırı davranan olursa, ona kafa göz Allah ne verdiyse girerim... he bide baktıkları yerde mahkeme duvarı görürler...
! Anladım Ki Anlamak Yetmiyor*Tam Bir Blog..hayat ucuz.. 1 lira..A Publicitária AbRaXasastronotdefterbazen içinde bazen dışındaben deli miyimBlog KazanıCellar DoorCESETİZLERİ ♀coffeéefsaescinsel sayiklamalarEuphoria of the SoulGaykediGoddess Artemis' BlogGüNaH YüKLeNeN ADaMgüven uyandıran delihayatin kendisihop-çiki-yayaihuzursuz ruhlar barınağıiHüzün Kovan Kuşuİç Ses.İçimdeki Denizİçimdeki ucu bilenmemiş kelimelerimJacqueline mutlu kalmak istiyorKarbonizmaK�yamet MelekleriLa FeaMegami Sama's Blogmy sci-fi lullaby -NİNJA'NIN KUNG FU İLE İMTİHANInörotoksikOyunun başı sonu...peşim sıraplease come in..Psychological Pollution!.Rendered BeautySelçuk Hocaseri katilsi-menSisteki Goriller, Pigmelerle Dans ve AIDS Yetim...Sophiet.u.b.a'nın karaladıklarıThe Daily Kimchi - Korea Blogtimsah avcısıTotal FutboluzaksinemaViva La Vida, Viva La Muerte!vız gelir tırıs giderYALNIZLIK OKULUYasak Filmâyine-i devrânÇÖLÜN İKİLEMİŞEKER PORTAKALIвαяιιѕѕѕ'ѕ ∂яєαмѕ||● uçuyoruz ne güzel balon ●爱的草莓物语-My Fallen Berries