Pazar, Kasım 30, 2008

bırakın
yada dile dolayın rezaleti
perişanca sürünen
bedenimin üzerinde.

Etiketler:

Cumartesi, Kasım 29, 2008

bağlamalıyım, elimi, kolum, ayaklarımı. üzerime düşen görevlerden kaçmak için. her şeyi nasılda boş verdim. ne kadar vurdum duymaz besledim vücudumu. doyum yoksunu parfümlerle boyandım. hem mutluluk, hem özlem kokarken, içimde büyüttüğüm kinin doğuşunu yansıttım bedenimde.  
şimdi ise tek başımayım. yaklaştıkça ittiğim insanlar, akabinde kendime lanet yağdırışlarım. 
kimse için üzülemem, kimse için kendimi yollara serpemem bundan sonra. sadece beklediklerim mi ellerimde, peki ya umut ettiklerim? hepsi benim, hepsi küçük hüsnü kuruntularımdan ibaret. biliyorum. düşünmediğim sürece, varlığınız yokluğunuzdan farksız. kim olursanız olun yada her ne olursanız, tek bir gözyaşına yad etmeden sizi, sessizce uğurlayacağım.
belki gözyaşlarınız alacak hanesine bir kez daha eklenecek. bekli diğer diyarlarda yakama yapışıp hiddetle sebebini soracaksınız ama sonuç diğerlerinden farkız olacak ellerimde.
ey şeytan sana mı yakın sözlerim, noktayı koyduğum yerde. sitemler dostluk ifadesi mi senin için? ne kadar karışığım. kulağıma dolduğum laflar, küpe ettiğim cümleler. ne kadar da ağırsınız, kendimi taşıyamazken.

Etiketler:

Cuma, Kasım 28, 2008

Hangi blog ne zaman okunur?

Hem reklam mahiyetinde de olsun yanda uzunca bir blog arkadaşı listem var sürekli takip etmeye çalıştığım bloglar bunlar aynı zamanda. Bunlara ek olarak takip ettiğim bloglar da var ama onlara sanırım daha sonra yer vereceğim. Geçen gün aklıma geldi blogları gezinirken, bazı blogları es geçip akşama bırakıyorum peki nedir nedendir diye araştırdım içimde. Psikolojimle bağlantılıymış meğer...
Alfabetik ilerleyeceğim...
Aynadaki Ben : Aslında her vakit okuyabiliyorum "Aynadaki Ben"i ama dikkat ettim genelde ya öğleden sonra 13 gibi yada 16 gibi daha ağırlıklı...
ben deli miyim? : delinin günlüğünü genelde akşam saatlerinde eve varınca okuyorum, bu aralar aşk meşk işleri ağırlıkta olduğu için biraz bozuyor beni :) 
Camilla Günlük : Camilla genelde sabahları okuyorum, hani her ne kadar çok neşeli şeyler okumasamda itiraf ediyorum neşelendiriyor beni :)
coffeé : coffeé de sabahları okunur kahve niyetine uyku açıyor (bazen :)) 
Cellar Door : Sürekli okuyorum sabah öğle akşam yazsın yeterki 
Çölde Bir Gerilla : Sabahları eğlenceli oluyor...
(dem)lenip dökülenler : Sabahları... gerçi onun hızına kimse yetişemiyor maşşallah, tütü tüü :)
Eşcinsel Sayıklamalar : Son zamanlarda biraz aksatmaya başladı ama, yazdığında uğruyorum...
Ferhanca : Biraz hemşehrim olur ya kendileri ancak genelde aç olduğum zamanlarda okuyorum yemeklere bakıp bakıp akabinde tostumu ziyafetmiş gibi yiyebiliyorum.
Gay Kedi : Sabaha gaykedi ile başlıyorum. İlk uğrak noktam orası sonra diğer bloglara dağılıyorum yan taraftaki linklerden.
GayYor : Genelde gece okuyorum, sanki gece daha güzel gidiyormuş gibi... 
günah yüklenen adam : Gece okuduğum bloglardan birisi de bu. yani bir genelleme değil ama genelde gece. yok sanırım genelleme. gece okunacak blog :)
hayatın kendisi : bu vatandaş bi hevesle başladı yazmaya bitirdi sonra... gerçi yazmasa da sürekli dinliyorum çok kaybım yok yani :)
..hayat ucuz.. 1 lira.. : günün her saati okuyabliyorum.
huzursuz ruhlar kahvesi : işten güçten dolayı artık yazmıyor. bi ara benim blogada yazacaktıama neyse bak aylardırda görüşmüyoruz bi arayıp halini hatrını sorayım bari...
İçimdeki Ucu Bilenmemiş Kelimelerim : Rüyayla genelde geceleri okuduğum kişiler arasında, arada stres bunalım yapıyor bende de ondan :p
Kazansan Ne Kaybetsen Ne? galiba blogu kapattı ses soluk yok...
Okyanustaki Rüzgar: günün her saati okuyabiliyorum, eğlendiriyor beni :) yazı ne zamana denk gelirse...
slacKerBitch : yazdıkça okuyorum, zaman önemli değil...
Total Futbol : genelde haftasonları okuyordum. bir hevesle başladı bu işe Ali Ece sonrasını koyverdi. Eh yeni albüm çalışmaları başlamış, konserlere devam sonra radyo programı. eh yazsada okusak artık...
Bunları ve diğerlerini okuyorum okumasına da eğer havamda değilsem pek yorum yazmıyorum yada kısa yazacağım varsa hemencecik yazıyorum :) diğer türlü uzun bir yorum çoğu kez sıkıyor beni. birde yazdığım yorumların devamını okuyamama gibi bir sorunum var hangi bloga ne yazdığımı unutuyorum bırakın ne yazdığımı hatırlamayı yazdığımı bile unutuyorum :)
bu arada kendimi blograzziye ekledim bakalım ne işe yarıyormuş :)

Etiketler:

Perşembe, Kasım 27, 2008

Devlet, Sistem ve Kimlik (Derleyen: Atilla ERALP)

Normalif Yaklaşımlar: Adalet, Eşitlik Ve İnsan Hakları

İhsan D. DAĞI

Normalif uluslararası teoriler, uluslararası ilişkiler’in etik boyutuyla ilgilenen ve disiplinin daha geniş anlam ve yorum sorunlarını da açmaya çalışan yaklaşımlardır.

Ulsulararası İlişkiler ve Normalif Teori

Bütün sosyal ve siyasal problemler özünde normaliftir, değer ve kabullere dayalı öz taşır.

Normlar, sosyal ve siyasal ilişkileri kuran kurallardır. Normatif teori bu kuralların betimlenmesi ve açıklanmasından çok bunların ahlakiliğinin temellendirilmesi, oluşan ilişkiler ağının değerlendirilmesi, ve gerektiğinde dönüştürülmesini öngörür.

“Ne yapmalı-yapılmalı” sorusu irdeleyen normatif önermeler ancak aktörlerin özgürlüğünü tanımakla anlamlı hale gelir. “Ulusal çıkar” tanımlamasının öngördüğü tekçi ve dayatıcı mantığı reddeder. İnsan iradesinin gerçekleştirilmesinde moral kılavuzluk yapmayı amaçlar. “Uluslararası normatif düzenin her şeyi aşan bir amacı olmalıdır ve bunun kabulü gereklidir.” Komüniteryen tavır yerine Kant’çı felsefenin evrenselci ve dolayısıyla tekçi söylemine dayanmak zorunda kalır..

uluslararası ilişkilerin bir disiplin olarak ortaya çıkmasına da temel bir pratik normalif sorun sebep olmuştur: savaş. Savaşların neden çıktığı, nasıl son verilebileceği, nasıl yapılması gerektiği, ne zaman meşru olabileceği gibi sorular uluslararası ilişkiler üzerinde düşüncelerin başlangıç noktası olmuştur:

Geleneksel olarak devletlerin birbirlerinin işine karışmaması gerektiği… bu, devlet özerk bir moral özne olarak tanınmasından devlete tanınan negatif, egemenlik hakkı kavramından kaynaklanan uluslararası ilişkilerin temel ilkelerindendir.

Normalif teorinin önermeleri, pozitivist bir bilim anlayışından farklı olarak gözlemlenebilir., test edilebilir olgular dünyasında değil, “ne olmalı-ne yapılmalı”nın değerler ve moral tercihler dünyasına aittir.

Normalif teorinin kökenleri klasik felsefecilere dayanır. Grotius, Vatten, Wolff, Pufendorf, Hobbes, Locke, Rousseau, Kant ve Mill’e kadar uzanır. Özgürlük, adalet, hak, görev ve yükümlülükler siyasal teorinin temel sorunsalları olduğu gibi normalif teorinin de ilgi odağıdır.

“Uluslararası Toplum”, gelenekler normlar ve prensiplerle bir diğerine ilintilenmiş bir devletler topluluğunu ifade eder. Moral temeli ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, karişmama ilkesi, savunma hakkı, güç dengelerinin korunması ve, pacta sund servanda.

“Poliséin değil “kosmos”un vatandaşı, evrensel bir şehrin üyesi, yani kozmoopolitan olduklarını söyler Stoacular.

Kant açık diplomasi, saldırmazlık, self-determinasyon, müdahale yasağı, savaşta hukuk dışı araçların, kullanılması, uluslararası güveni sağlamanın önkoşulu olarak silahsızlanma gibi modern uluslararası sisteminde temel kabulleri haline gelmiş ilkeleri dile getirir. Kant, ebedi barışın üç temel şartı vardır. Birincisi, Cumhuriyet, ikinci olarak, uluslararası düzen, üçüncü olarak uzlaşı ilkesi.

Dış dünya ile ilişkilerde salt ulusal iyiler, doğrular ve çıkarlarla değil, evrensel iyiler, doğrular ve çıkarlarla da hareket edilmelidir. Kendi çıkarlarını başlı başına, bir amaç, diğer ülkeleri de araç olarak nitelenmesi Kantçı liberal ahlakla bağdaşmaz.

Marksizm de kozmopolitan “kurtulmuşlar” ve “lanetliler” gibi ideolojik bir ayrıma. Marsizmi sınıfsız toplum hedefi.

Temelde savaşların önlenmesi ve barışın tesisi gibi normatif bir kaygı taşıyan Uluslar Arası ilişkiler disiplininin yirminci yüzyılın başındaki, siyasal öncülüğünü idealistler yapmıştır. Uluslar arası hukuka dayanan bir uluslar arası toplum fikri Kant ve Grotius’dan geliyordu.

Çıkar çatışmasını olmadığı düşüncesi, İdealistler’in temel varsayımlarındandır. Savaş, insan doğasının veya çıkar çatışmalarının değil yanlış anlamalarının ve yanlış hesaplarının sonucudur. W.Wilson’un hararetle savunduğu “açık diplomasi”nin de savaşları önleyeceği düşünülüyordu.

Objektif adalet, ilerleme, rasyonel insan ve ortak-üst çıkar gibi temel kavramlar ve kabullere dayanan idealizm. “global olma ve ortak yaşamsal çıkar” Dünya Düzeni Modelleri Projesi (WOMP) Uluslar arası İlişkileri normatif bir perspektiften “düzenleyici” çağdaş bir idealist teşebbüstür. Dört temel değer etrafında kolektif şiddetin en aza indirgenmesi, ekonomik refahın en yukarıya çekilmesi, sosyal ve siyasal adaletin en yükseğe çekilmesi ve ekolojik dengenin muhafazasıdır. Devletlerarası ve toplumsal ilişkilerde devlet gücünün kötüye kullanılmasını engellemeyi öngören liberalizm; sosyal refah temeli bir ekonomik ilişkiler biçimi öngören siyasalizm; ekolojik hümanizm; küresel modelleşmedir.

II. Dünya Savaşı sonrası idealist görüşlerin içine düştüğü duru Uluslar arası İlişkiler’i “empirik, olgusal, ve açıklayıcı” olmaya itti.

Kısaca dış politika eylemlerin ahlakiliği değil ulusal çıkara ulaştırmada etkinliğidir önemli olan. Devlet, dış dünyadan bağımsız kendi başına bir moral özne egemen göç olarak tanınır.

Hobbes’un deyimiyle “herkesin herkesle savaş halinde olduğu” bir durumda hiçbir şey gayri-ahlaki olamaz.

Siyasal, sosyal moral ve dinsel alanlarda belirleyici bir konsensus yoktur. “Medeniyetler savaşı” tezi bu oydaşı yokluğunu bir yandan yaratırken, meşrulaştırıyor.

Devletlerin “güç gerçeği” yoluyla ulusal çıkarlarını maksimize ettiği bir dünyada kural, norm ve moral değerlerinin fazla anlamlı olmadığı görüşüne. Savaşa başvurulduğunda bunun “haklı ve meşru” olduğunu gösterilmesi çabasına tanık oluruz.

Uluslararası Sorunlara Normatif Yaklaşım

Savaş ve Barış

Teknolojik kökenli “meşru savaş doktrini” aydınlanma Dönemi sonrası geliştirilerek Lahey ve sonradan Cenevre sözleşmeleriyle uluslar arası hukukun temel metinleri arasına girmiştir.

Clausewitz’in meşhur nitelemesiyle, siyasetin başka araçlarla devamıdır; siyasetin bir aracıdır.

Kant’ın ebedi barış projesinin de parçası olan savaşa ilişkin yaklaşımı üç ana noktadan oluşur. Kant’ın savaşı anormal olarak nitelemesine karşılık Hegel savaşı işlevsel bulur. Çünkü bireyselliğin kaynağı da adına savaştıkları devlettir. “Faydacı”; rituel bireyin kutsal devlete feda etmesidir kendini. Gerçekte savaş, devletin kutsallığını-alışkınlığını yeniden üreten ve bireysel kimlikler üzerinde devletin “kurucu gücünü” arttıran bir süreç olarak “devletin bekası” için işlevseldir. Ama bu ahlaken savunulamaz.

Meşru savaş doktrini temelde savaşa toptan karşı olmak değil, hangi koşullarda savaşın meşru ve hatta ahlaken kaçınılmaz olduğu üzerine kuruludur. Toprak bütünlüğüne ve siyasal egemenlik hakkına saygı devletlerin sistem içindeki en temel haklarıdır. Saldırganlık suçtur be iki hareket biçimini meşrulaştırır; saldırıya uğrayanın meşru savuna savaşı ve saldırıya uğrayan taraf veya uluslar arası toplum tarafından saldırganı uluslar arası hukuka uymaya zorlamak.

Konvansiyonal olmayan şiddet kullanımı “terörizm” olarak nitelenmedikçe uluslararası sempati ve destek bulacak, bu da şiddeti teşvik edecektir.

“terörist” ile “özgürlük savaşçısı” Cenevre Savaş sözleşmesi

Milletlerin Eşitsizliği ve Uluslararası Adalet

Kozmopolitan bir adalet

Rawls, toplumsal kuramların temel şartı olarak bireylerin iki temel ilke üzerine anlaşacaklarını düşünmektedir.

Varılan ilkeleri; devletlerin eşitliği, self-determinasyon, içişlerine karışmama, pacta sund servanda, meşru müdafaa hakkı gibi.

Brian Barry; Rawls’ın analizinden gelen gelirin uluslararası yeniden dağıtımı ilkesi çıkmadığını sorgulamaktadır. Dolayısıyla farklı ulus-devletler arasındaki ilişkiler sosyal adalet-ayrı tutma ilkesi çerçevesinde düzenlenemez.

Böylesi bir teoriyi uygulamaya aktarabilmek için global toplumsal paylaşımı yönetecek ve dayatacak bir örgüte, siyasal inisiyatif ve siyasal kuramlara ihtiyaç vardır. Dış yardımlar sadece yardımseverlik duygularıyla değil bir tür adalet saikiyle yapılacaktır.

Liberteryen görüşe göre esas olan negatif özgürlük haklarıdır. Liberteryen adalet anlayışının özü “yeniden dağıtıma” karşı olmaktır.

“Önce vatandaş gelir” tezi kominiter yanların sınır ötesi yükümlülük görüşlerine getirdiği en güçlü cevaptır.

Uluslararası barışın kurucu unsurlarından birisidir, uluslararası ekonomik eşitsizliğin giderilmesi

İnsan Haklarımı Devlet Hakları mı?

Özgürlüklerin tanınması garantisi ve sağlanması “sosyal”dan “siyasal”a geçişin ana gerekçelerinden birisi olarak devletin temel işlevidir. İnsan haklarını uluslararası bir sorun olarak ortaya çıkması ve uluslararası faaliyetlerin bir konusu olması devletler arası ilişkileri ve uluslar arası sistemin geleneksel temellerini sarsacak bir gelişmedir.

Evrensel insan hakları kozmopolitan bir dünya görüşü ve siyaset modeli öngörürken,dış politika geleneksel olarak devlet merkezli bir paradigmayı yansıtır.

Modern uluslararası sistem devletlerin karşılılı olarak birbirlerine eşitliğini, egemenliğin ve özerkliğini kabulü üzerine kuruludur.

Devletin moral bir ünite olduğu görüşü Locke, Bentham Mill ve Hegel’a dayanır. Morgenhau, insan haklarının uluslararası eylemelerle gerçekleştirmeye çalışılmasını moral ve pratik olarak mümkün görmez.

İmzası bulunan bütün devletler insan haklarının “ussal” olmakla birlikte “uluslararası bir nitelik ve boyut” da taşıdığını kabul etmişleridir. Uluslararası insan hakları rejimi, bireyin uluslararası hukuk ve politikanın süjesi olmadığı yolundaki gelenek de devletin kendi halkına yönelik bütün politikaların bir içişleri sorunu olduğuna ilişkin prensipte ciddi gedikler açılmıştır. İnsan hakları devletin uluslararası meşruiyetinin ölçütünü oluşturmaktadır. Uluslararası meşruiyet sadece egemen bir devlet olarak self-determinasyon prensibi çerçevesinde tanımaya değil, aynı zamanda ülkede yaşayan birey ve gruplara uluslararası belglerde öngörülern hakların tanınmasına ve sağlanmasına da bağlıdır.

Uluslararası İlişkiler, en azından legal düzeyde, siyasetin Machiavellian tanımı ve pratiğinden “kozmopolitan uluslararası etik”e doğru bir kayma eğilimdendir.

Yerel olarak meşruluğu kabul edilmeyen bir devlet, uluslararası düzeyde de meşru değildir ve “egemenlik hakları” söz konusu olamaz.

Beitz, yalnızca, kurumları “uygun adalet prensipleri” üzerine kurulmuş devletlerin, kendi başlarına özerk bir moral süje olarak “hak” sahibi olabileceğini ileri sürmektedir. Dolayısıyla bir devletin içişlerine müdahale edilmesi iki şartın mevcut olmasıyla meşruiyet kazanır, devletin kurumları “uygun adalet prensipleri”ne göre adil değil ise ve müdahale adil yerel kurumların yapılanmasıyla sonuçlanacak ise, müdahale meşrudur.

Birleşmiş Milletler kurucu yasasının, bir devletin iç işlerine müdahalesini yasaklayan 2(7) maddesine rağmen insan hakları adına yapılacak bir dış müdahalenin meşruluğu ileri sürülebilir.

Herhangi bir konu “uluslararası bir mahiyet” kazandığı oranda devletin egemenlik hakları dışına çıkar.

Etiketler: , , ,

Çarşamba, Kasım 26, 2008

Death Note

Death Note (デスノート - Desu Nōto, Ölüm Defteri) deyince yazacak o kadar şey var ki ancak burada hepsini yazmayacağım elbet. Vereceğim liknler size yardımcı olacaktır. Pazartesi Sendromu Kuşağında bahsetmiştim tüm hafta sonunun büyük kısmını Death Note'u izleyerek geçirdiğimi ki hazır çarşamba günü birşeyler tanıtmam gerekiyorsa bu Death Note olmalı diye düşündüm. 

Death Note Tsugumi Ooba tarafından yazılıp Takeşi Obata tarafından resimlendirilmiş bir mangadır. Bir lise öğrencisinin, bir şinigaminin (Japoncada  (死神)ölüm tanrısı/meleği) dünyaya düşürmüş olduğu -Ölüm Defterini- bulup kendini dünyayı tüm suçlulardan arındırıp, oluşturacağı yeni dünyanın yapma çabası anlatılır. 
Death Note o kadar ilgi çeker ki manga 108 bölüm sürer. Sonra bu mangadan bir film ve anime oluşturulur. Mangayı elime geçirme fırsatım olmadı elbet internette gördüklerim dışında ancak anime ve sinema filmini tavsiye ederim. 

Manga, anime ve film arasında farklılıklar mevcuttur. En kestirme ve sonuca çabuk ulaşılan ise film olmuştur. Death Note'un en dikkat çeken yönü ise kurgusu. Tan anlamıyla izlerken kendinizi bir satraç oyununun içerisinde buluyorsunuz. Ancak herkes hamlelerini kusursuz yapmak zorunda çünkü kaybedilecek şeyler bir taş parçasından ibaret değil, insanların hayatı ve sizin hayatınızdan ibaret. 

Lise öğrencisi Light Ölüm Defterini bulduktan sonra kendince suçlu gördüğü ve cezalandırılmasını düşündüğü suçluları öldürmeye başlar. Bunu yapması için Ölüm Defterine bu kişilerin adlarını yazması ve yüzlerini görmesi yeterlidir. Bu şeklide onlarca hatta yüzlerce suçluyu öldürür. Ne Japon polisi, ne özel tim ne de FBI olayı çözememiştir. Bu sırada kim olduğu bilinmeyen ve tüm zorlu olayları çözmüş ünlü bir dedektif olan L. olaya karışır. Polisle beraber olayı araştırmaya başlar. Bu saatten sonra L ve Kira (Light ölümlerden sonra halkın ona verdiği isim) aklın sınırlarını zorlayacak hamlelerle birbirlerini mat etmeye çalışırlar. Elbetteki tek Kira, Light değildir. 

Her dakikasında soru işaretleri ve beyin fırtınası ile karşılaşacağınız bir anime karşınızda... Ama öncelikle şunu söylemeliyim ki filmden önce kesinlikle anime izlenmeli. Yoksa bir çok şeyin tadını alamayabilirsiniz. 
İlk resim İlk Kira olan Light, ikinci resim Ölüm defterinin sahibi  Ryuk adlı şinigami, son resim ise dedektif L.'ye ait.

Ayrıntılı bilgi için linkler aşağıda.
http://www.ntv.co.jp/deathnote/ (İngilizce/Japonca)

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

Salı, Kasım 25, 2008

Pazartesi, Kasım 24, 2008

Pazartesi Sendromu Kuşağı

Ortalıkta yoktum pek, boş buldukça  kendimi Death Note'a verdim sonunda. Acayip sardı yani. Hal böyleyken Death Note müziklerinden birini seçmemek olmaz.

Etiketler: , , , , , , , , ,

Cumartesi, Kasım 22, 2008

Rüyalar 4

her yer sessiz. gökyüzü aydınlanmakta. sanki dakikalar geçmiş. küçük bir çıtırdama bile yok etrafta. adam adımlarını bilinçsizce savuruyor. ayak sesleri sanki yok. bıraktığı, fırlattığı herşey havada. bir top kağıt, cam bir küllük, bilgisayarın klavyesi ve faresi. korkusunu yenmiş gibi. artık neler yapabildiğinin farkında. peki bunlar gerçek mi? kadına bakıyor. gölün kenarında sabit beklemekte. rüzgar havalandırdığı tülün arasından süzülmüyor. içinde bilemediği bir mutluluk. havaya sıçrıyor. havadayken ellerini birbirine çarpıyor ve aynı zamanda ayaklarını çarpmaya çalışıyor. bu sevincinn bir göstergesi olsa gerek. ellerinden ses çıkıyor ama ayaklarını birbirine çarpamıyor. son bir hareketle daha yükseğe zıplamak için geriliyor ve sıçrıyor. sanki bir bçuk metre kadar yerden yükseliyor. bu onun gördüğü. veayaklarını sertçe birbirine vuruyor. kendini acı içinde yerde hissediyor. 
kadın gözlerini kapatmış, her şeyin hayal olduğunu düşünüyor. gözlerini açtığı anda beklediği gerçeklik onunkiyle aynı olmak zorunda. peki öle mi? bilmiyor. gözlerini bu yüzden açmak istemiyor. çoğu kez hayatının ona oyunlar oynadığını biliyor. peki şimdi ne fark edebilir. uzaktan bir rüzgar sesi ona "git" der gibi esiyor ve ardından itiyor onu. her ne kadar gitmemek için dirense de narin vücudu bir dalından kopmaya çalışan bir yaprak gibi savruluyor. arkasına bakıyor kaçamak bakışlarla. o tek katlı, yerle bir olmuş yükselen eve. pencere hafif açık, perde havalanmış. beklediği şeyler mi bunlar? daha fazla ardına bakamıyor. gözlerine bulanan toprakta acı çektirirken. 
büyük bir acı çekiyor önce. sonra üzerine kağıtlar dökülüyor. ardından bir gürültü. monitör ve fare yere düşmüş. fare canını kurtarmış oysa monitörün bir bölümnde çatlak var ve ardından aşağı düşen bir küllük ve ortalığa dağılan izmaritler. Sanki dünya tepetaklak olmuş, bütün herşey yere yapışmakta. yerçekimi kalktı diyebilir miyiz buna? güzleri yukarıdaki küçük avizeye takılıyor. tam üstünde. hafifçe sallnıyor. sanki hepsi üzeirne düşecekmiş gibi. ama bu olmamalı ona dokunmammıştı bile. ama sanki avize bunun tersini söylüyor. bir an için tereddütte. acaba bir rüyada mı, yoksa depren mi oluyor? zihni bunu algılayacak kadar çık değilç o da fazla sorgulamıyor. teslim olmuş gibi. küçük avizenin üzerine düşmesini bekliyor. bu günahlarının kefareti olabilir. tam anlamıyla böyle düşünüyor. avize yavaşça kendini tavana asılı tutan çengelinden kurtuluyor. tam üzerine gelmekte. ona bakarken hemde burnunu üstüne. her yer kan. vücudunun daki tüm etlerin bir bir bedeninden ayrıldığını hissediyor ve vücudundaki sıcaklığın yerini derin bir soğuğa terk ettiğini...

Etiketler: ,

Cuma, Kasım 21, 2008

bu gün gelirsin diyorum. kapıyı aralayıp, merdivenin donuk ışığını içeriye doldurarak. küçük gölgenle. güneş tepeye dikilmeden. belkide avucuma sığmayacak hayallerle. bu gün diyorum. ellerim bütün her şeyi tutabilir gözyaşlarım istediği gibi akabilir. henüz vakit var. sessizce gidişini hatırlıyorum ve ardından bana "kocacığım" deyişini. şimdi daha fazla anlıyorum zamanın değerini. ve zaman sadece insanlara yapıyor bunu.
beni bağışla. seni özlemeyeceğim diyemem. ya da adını anmayacağım uzaktaki her kişide, seni anmamam imkansız.
şimdi bilgisayarın bir köşesinde hayalin. Yada uzaklarda bıraktığım tozlu tavan arasında. herşeyi sildiğim biliyorum, gözümün önünde canlanan.
...

Cemil İpekçi Fıkrası

Sabah posta kutumda rasladım fıkraya. Ne yalan söyleyeyim güldüm. Paylaşmakta fayda var sanırım...

Bir rahibe taksi çevirmiş, yola çıkmışlar. Ama taksi sürücüsü aynadan sürekli rahibeye bakıyormuş. Rahibe neden öyle baktığını sorunca adam:
'Çok özür dilerim rahibe, size bir şey söylemek istiyorum ama kızarsınız diye de çok korkuyorum' demiş. Rahibe gülümsemiş:
'Sevgili oğlum, benim yaşımda, üstelik de rahibe olan birine ne söylersen söyle hoşgörülü davranacağıma emin olabilirsin. Bana her istediğini söyleyebilirsin....'
Bunun üzerine taksi şoförü utana sıkıla:
'O zaman...'demiş..'Şeyy... Benim en büyük fantezim bir rahibeyle sevdiğim şekilde sevişmekti de....' Rahibe yine gülümsemiş:
'Ah bu muydu sevgili oğlum... Yalnız küçük bir sorun var... Kesinlikle hem bekar, hem Katolik olman gerekiyor. Yoksa Tanrı’ya hesabini veremem.'
Şoför sevinçle haykırmış: 'Evet!.. Evet... Ben bekarım ve Katoliğim!!'
'O zaman surdan ormanlık yola sapalım..' Ve ormana gelmişler, adam orada en büyük fantezisini gerçekleştirmiş. Her şey bittikten sonra rahibe bir bakmış, adam hüngür hüngür ağlıyor...
'Neyin var sevgili oğlum??'

'Rahibe... Vicdan azabı çekiyorum, n'olur beni bağışlayın.. Ben size yalan söyledim... Ben aslında hem evliyim, hem Yahudi’yim'...
Bunu duyan rahibe gülmüş:
'Ah sevgili oğlum kendini üzme... Aslında ben de gerçek rahibe ve kadın değilim, hatta dinim bile belli değil..
İsmim Cemil SOYADIM IPEKCI,
muhafazakâr ibneyim ve AKP YARARINA
bir kıyafet balosuna gidiyorum'

Etiketler: , , ,

Perşembe, Kasım 20, 2008

Devlet, Sistem ve Kimlik (Derleyen: Atilla ERALP)


Uluslararası İlişkiler Kuramında Yapısalcı Yaklaşımlar

Faruk YALVAÇ

Uygulamada büyük devletler arasında savaş nasıl önlenebilir, eşit egemen devletler arasındaki ilişkiler değil, “büyük devletler” arasındaki ilişkilerdir. Morgenthau’nun güç mücadelesidir. Uluslararası politikaya bir “Amerikan Sosyoloji Bilimi” denilmesinin nedenlerinden biride budur.

Ashley’in belirtmiş olduğu gibi, Uluslararası İlişkiler kuramı önce devletçi, sonra yapısalcı olmuştur.

Yapısalcılık ve Uluslararası İlişkiler Kuramı

Yapısalcılık soyut determinist ve insan unsurunu ikinci plana atan bir düşünce akımı, toplumsal yaklaşımın incelenmesinde bireyler mi yoksa toplumsal yapıların mı ön plana alınması gerekir sorusuna toplumsal yapılara öncelik vererek cevap veren bir düşünce akımıdır. Durkheim ve Marx gibi. 1955 ile 1970’li yılların sonuna kadar Fransız entelektüel ortamına hakim olmuş bir. Jean Paul Sarte varoluşçuluk felsefesi. Dönemin toplumsal ve ideolojik ihtiyaçlarına be Marksizm ne de varoluşçuluk felsefesi cevap verebilmiştir. Yapısalcılık bu iki düşünce akımından ortaya çıkan boşlukta filizlenmiştir.

Yapısalcı görüşün temel özelliği toplumsal ilişkilerin bir sistem olarak incelenmesi gerektiği görüşü. İncelediği sistemin iç mantığını ya da işleyiş yasalarını ortaya çıkarmaya çalışır. Bireyselci açıklamalara karşıdır. Yine yapısalcı açıklamalarda eşzamanın (Synchrony) artzamana (diadchrony), yapısal çözümlemenin genetik ya da tarihi çözümlemeye önceliği vardır.

Yapısalcı yaklaşımların, her ikisi de klasik realizmin 1970’li yıllarda başlayan eleştrisine dayanan iki kaynağı vardır.

Keohane, Nye, Morse gibi realizmin devlete verdiği önemin teknolojik gelişmeler ve artan ekonomik ve siyasal bağımlılık nedeniyle azaldığını, devletler arasında yeni aktörler çıktığını, realist kuramın reddedilmese de, bu yeni gelişmeleri açıklayacak şekilde yeniden tanımlanması gerektiğini ileri sürmüştür.

Yapısal kavramı bu ortamda az gelişmiş ülkelerin sistemdeki yeri nedir sorusuna cevap arayan bağımlılık kurumlarını ifade etmek için kullanılmaya başlanmıştır.çoğulcu (pluralist) ve yapısalcı olarak ikiye ayrılmış, çoğulculuk devletlerin egemen olduğu, klasik Uluslararası ilişkiler paradigması ve yapısalcı yaklaşımlar dünya ekonomisi, üretim ilişkileri ve toplumsal sınıflar arasındaki ilişkileri ön palan alan ve devletler sistemini ikinci plana iten uluslar arası ilişkiler kuramlarını realizm (Neorealizm), çoğulculuk ve yapısalcılık olmak üzere üç paradigmaya ayırmıştır. Yapısalcılık Marksist görüşten kaynaklanan ve emperyalizm ve azgelişmişlik kurumlarını kapsayam sınıf merkezli bir görüş olarak.

İki ayrı yapısal/yapısalcı Kentneth Waltz’ın devlet merkezli klasik realizme bilimsel bir temel kazandırmak isteyen Neorealizm kuramıdır. Yapısal realizm (structual realizm) ya da yapılanma realizmi (structuration realism) ikinci görüş ise, benim eleştirel yapısalcılık, toplumsal ilişkilere daha ağırlık veren, pozitivist, tarihsel olmayan ve durağan açıklamaları kendisine hedef alan.

Yapı, Yapılanma ve Bilimsel Realizm

Yapı kavramının, yapılanma kuramıdır. Bilimsel realizmin, bilimsel realizmin ilkeleri; uluslar arası ilişkilerde pozitivist olmayan bir bilimsel yaklaşımı mümkün kılması; pozitivist olmayan bir yapısal kavram olması

(bilimsel realizm günümüze özellikle Roy Bhaskar’ın yazılarıyla toplumun doğal birimlerinde olduğu gibi, bilimsel bir incelemesinin yapılabileceğini göstermek istemesidir. Bilimsel realizmin Uluslar Arası ilişkiler kuramına iki ayrı şekilde uygulanmıştır.)

Yapı Kavramı: hem işlevselcilik hem yapısalcılık ve hem de Markizm bütünlükçü (sistemsel) yaklaşımlardır.

Kökenleri Comte, Durkheim ve Spencer’de olan işlevselcilik anlayışı genellikle pozitivist bir bilim anlayışı ile öz deşleştirilmişir. “ihtiyaçları”

(toplumsal yapı “yaşayan bir sistemin paröçaları arasında belli bir zaman içinde görgül temellere dayanılarak istikrarlı bir şekilde varolduğu gösterebilen herhangi bir ilişkiler setidir.”)

yapısalcı okuldaki yapı kavramı genellikle analitik bir kavram olarak kullanılıp gerçek yapıları ifade etmediği için bilimsel realizmde olduğu gibi ontolojik iddiaları yoktur.

Lévi Strauss’a göre “toplumsal yapının görgül gerçekle hiçbir ilgisi olmayıp” yalnız bununla ilişkisi olarak inşa edilmiş modeller.”

Godelier’in ifadesiyle “yapı, gerçeğin parçası ama görülebilen ilişkilerin parçası değildir.

II. Yapılanma (Structuration Kuramı. bir sistemin yapısı ile sistemi oluşturan birimler arasındaki ilişkinin temelidir.

(Literatürde “agent/structure” sözcükleri ile ifade edilen ikiliğin karşılığı olarak burada yapı/eden ifadesi kullanılmıştır. Bir bütün ile birimler arasındaki ilişkinin birimlere aktif yol veren tanımlamasıdır. Sadece yapı/birey ifadesi yapı ile birimleri atasındaki dinamik ilişkiyi yeteri kadar ifade edememektedir.

İnsan bilinci ile toplumsal yapının yeniden üretimi ve değişimi arasındaki etkileşimi inceleyen kuramlar da yapılanma (structuration) kuramı. Realizm, neorealizm ve yapısal realizm poziitivist bir bilim anlayışını benimserken, eleştirel yapısalcılığa giren görüşler bilimsel realizmin görüşlerine daha yakındır.

III. Bilimsel realizm ve yapılanma.bilimsel realizmin pozitivizmin eleştirisine (Bilimsel realizmde ise yapı yüzeydeki olguları ortaya çıkaran ortaya çıkarıcı bir kavramdır) dayalı bir bilim anlayışıdır. Yapısalcılık tartışmalarıyla ilgili olarak bilimsel realizmin önemi birey toplum ilişkisinin tartışılmasında a) bir taraftan bireyselliğin idareciliğini diğer yandan da salt yapısalcı bir kuramın determinizmin engelleyen b,r yapılanma kuramı geliştirmesine olanak saplanması ve b) toplumsal yapının insan eylemi aracılığıyla değiştirebilmesine olanak kılan dönüşümsel (ftansformational) bir toplum modeli geliştirmesindedir.

Bu nedenle bilimsel realizm ontolojik olarak yalnızca gözlemlenebilenin varolduğunu epistemolojik olarak da yalnızca gözlemlenebilenin bilinebileceğini savunan amprik analitik gelenekten ayrılır. Bir şeyin gözlemlenememesi onun gerçek olmadı anlamına gelemez. Bilimsel realizmin varsayımları ontolojik olarak gerçek yapı ve mekanizmalara dayanır.

Bir kuramın ontolojisi ne kadar kapsamlı ise o kuramın açıklanma gücü de o kadar daha fazladır.

“Toplum her türlü amaçlı insan davranışının zorunlu bir şartıdır.” (İmre Lakatos’a göre iki kuram)

Dönüşümsel toplum modelinin ontolojisine göre, yapı eylemden önce varolan eylem ve eylemin koşulu olan sosyal biçimleri ifade eder. “Yapı pratiklerin yeniden üretiminin hem aracı hem de sonucudur.”

Realizmden Neorealizme

Dünyanın sadece sosyal aktörlerin gelişen pratikleri açısından anlaşılabileceği bir dünya görüşü olduğunu savunmuştur. Davranışçılar realizmi devlet merkezli görüşleri ile değil, kuramlarını deneyim yapılmamış ve deneyime açık olmayan hipotezler üzerini kurmuş olmaları ve bu nedenle de yeterince bilimsel olmamaları nedeniyle eleştirmiştir.

Waltz’a göre savaşların açıklanabileceği üç düzey vardır. Birincisi insan doğasıdır. İçincisi düzey, devletlerin yapısında bulunur. Üçüncü düzey uluslararası sistemin anarşik yapısında. Waltz’ın da desteklediği bu görüşe göre “savaşlar onları engelleyecek bir şey olmadığı için çıkar.” Uluslararası sistemde devle tüstü bir devler olması kendi güvenliklerini diğerlerinin korkusunu arttırmadan sağlamak zorundadır.

Waltz uluslararası ilişkiler kuramını ikiye ayırır. İndirgemeci kuramlar, bütünlemeci kuramlar.

Zira herkesin stratejisi diğerine bağlıdır. Güç dengesi bunun sonucudur.

Waltz’a göre uluslararası sistemin yapısı “görünmez el”in pazarda yarattığı ekonomik yapı gibidir.

“parçaların düzenlenişi ile tanımlanır” “değişimin değil tekrarların açıklanmasıdır.”

Sistemin yapısının üç özelliği belirtilir. (I) Sistemin düzenleyici ilkesi, anarşidir. (II) Birimlerin işlevleri (III) Güç Dağılımı. Güç birimlerin özelliği iken güç dağılımı sistemin özelliğidir. Tarihsel olarakta iki kutuplu ve çok kutuplu dışında başka bir uluslararası sistem olmamıştır.

Uluslararası yapıların tanımlanması ve tanımlanması iki özelliğe bağlıdır: Anarşi ve güç dağılımı. Düzenleyici ilke olan anarşi, rekabetçi bir ortam yaratır.

İlk iki özelliğe Ruggie derin yapı adını verir.

Anarşi ilkesi kendisini hiyerarşi değiştirdiği zaman. Adem-i merkeziyetçi bir yapıdan, merkeziyetçi bir yapıya dönüşümünü ifade eder. Güç dengesi kavramı, sistem yapısının herhangi bir siyasal aktörün sistem içinde yine global hakimiyet kuramayacağını açıklar.

Anarşik bir devletler sistemi farklı güç dağılımlarının sonucudur.

Neorealizmin Eleştirileri

Neorealizme karşı yönetilen bu eleştiriler, şu konuda yoğunlaşmıştır.


  1. Devlet. Birincisi, uluslararası sistemin sadece s,yasal bir yapıya indirgenmemiş olmasıdır. İkinci indirgemecilik, uluslararası politik yapının ana birimlerinin devletler olduğu görüşüdür.

  2. Pozitivizm. Neorealizm pozitivist ilkeler üzerine inşa edilmiştir. Ashley Neorealizmi Habermas’dan aldığı terimlerle “teknik ussal bir bilgi biçiminin hakimiyetinin uluslararası ilişkiler arasındaki kuramındaki yansıması”. Teknik realizm, temelini teknik bilgi yada amprik gözlemcilik oluşturur. Bir başka realizm türü pratik realizmdir.

  3. Tarih-dışılık. Ashley’e göre Neorealizmin yapısalcı yaklaşımı tarihin dört boyutu üzerinde sessiz kalır: süreç, pratik, güç ve politika.

  4. Değişim.

  5. Norm ve Kurallar. Hem çalışmanın hem de işbirliğinin aynı mantıksal çerçevede açıklanabileceği ve anarşik bir alanda da işbirliğinin gerçekleşebileceği ileri sürülmüştür. İşbirliğinin mümkün olduğu anarşi türüne, Buzan “olgun anarşi” adı verilir. Dessler, Waltz’ın ontolojisi ile yarattığı modele pozisyonel model adını vermektedir. Yapı davranışları sınırlar ama belirlemez.

  6. Yapı/eden (agent ilişkisi. Sadece yapılara önem verilmiş olup, yapı/eden ilişkisini incelememiş olmasıdır. Edenlere (devletlere, kişilere)

Wendt yapılanma kuramını daha çok devletler sisteminin incelenmesi için bir analiz yöntemi olarak kullanır. Sistem yapıları ortaya çıkartıcı değil, sadece sınırlayıcı olarak görülür.

Eleştirel Yapısalcılık (Critical Structuralism)

Eleştirel yapısalcılık;

Kuram

Devlet. Neorealizmin devlet ve toplum arasında yaptığı ayrımı reddederek, devletin siyasal niteliğinin sivil toplumdaki temellerini inceler.

Hem askeri hemde ekonomik ve ideolojik üstünlüğü bir arada bulunduran ergonumik güçlerin yükseliş ve düşüşleri açısından incelenir.

Yapı

Değişim

Eleştirel Yapısalcılık ve Marksizm

Eleştirel yapısalcılık Marksist görüşle yakından ikgili. Uluslar arası ilişkiler kuramı açısından önemli olan üç ayrı husus vardır. Bunlardan birincisi, bir dünya siyasal sisteminin varlığı gibi, bir dünya ekonomik sisteminin varlığını da azgelişmişlik sorunsalı etrafında gelişen bağımlılık kuramları ve dünya perspektifine kadar sistematik bir şekilde incelenmiştir.

Dünya Pazarı ve Devletler Sistemi

Dünya Sistemi Perspektifi Immanuel Wallerstein bütüncül dünya sistemi

Wallerstein’a göre kapitalizm bir dünya ekonomisi olarak, 16. yüzyıldan buyana sistemin dinamiğine hakim olmuştur. Merkez güçlü devletler, vasıflı işçiler ve yüksek ücretlerle belirlenir; çevrede ise zayıf devletler ve düşük ücretli vasıfsız işçiler bulunur . yan çevre ise, hem merkez, hem de çevrenin özelliklerini taşır ve merkezin çıkarlarına uygun kurumları destekler. Sistemin en önemli özelliği, çevreden merkeze artığın aktarıldığı eşitsiz bir yapıyı mümkün kılmasıdır.

Dünya sistemi perspektifine göre eşitler

1 Yapı dünya sistemi perspektifinin yapı kavramının deteminist olduğu doğrudur ortaya çıkan yapı Waltz’da uluslar arası siyasal sistemin yapısı iken, dünya sistemi perspektifinde uluslararası ekonomik sistemin yapısıdır. Dünya sistemi perspektifi Marx, Weber ve Durkheim tarafından toplum bazında değiştirilmiş olan paradigma değişimini uluslararası toplum bazında gerçekleştirmiş olan paradigma değişimini uluslararası toplum bazında gerçekleştiremez.

2 Devler. Dünya ekonomisinin işleyişi sonunda güçlü devletler merkezinde yoğunlaşırken, zayıf devletler çevresinde yoğunlaşmıştır.

Devletlerin dünya ekonomisinin merkezinde oldukları için mi güçlü yoksa, güçlü oldukları için mi dünya ekonomisinin merkezinde oldukları belli değildir.

3 yapı-eden (agent) ilişkisi.

Sermaye Mantığı Okulu (Capital Logic School) ve Devletler Sistemi

Clodia von Braunmühl. Burjuva devleti de “uluslararası sistemde rekabet eden burjuvazilerin politik-ekonomik güçlerini koruma işlevini “

Siyasal Realizmin Yeni Biçimleri

Nasıl dünya ekonomisinin işleyişinde ekonomik döngüler varsa, global politik sistemin işleyişinde de siyasal döngüler mevcuttur. Aşağı yukarı yüzeryıl olan bu siyasal döngüler hegomonik savaşlar ile birbirinden ayrılmakta, bu savaşlarda bir dünya gücünün düşüşü bir diğerinin yükselişi ile sonuçlanmaktadır. Dünyagüçlerini dünya sistemi perspektiflerinde olduğu gibi ekonomik değil ama askeri ve özellikle deniz gücü tanımlamaktadır.

Gramişyan Görüşler

Gramsci için devletlerin politik alanlarının incelenmesinde önemli olan sınıflar arsındaki dengedir.

Hemegonya bir devletin diğerini sömürdüğü bir düzen değil, ama diğer çoğunun kendi çıkarlarıyla uygun bulduğu bir düzendir. Dünya hegenomisi, “hakim bir toplumsal sınıfın kurmuş olduğu ,ç hegemonyanın dışavurumudur. Bu tür hegamoniler toplumsal ve ekonomik devrimlerini gerçekleştirmiş toplumlar tarafından kurulur.

Dünya düzeni değiştirme sorunu yeni tarihsel blokların kurulacağı ulusal düzeyde olacaktır.

Sonuç

İçinde bulunduğumun yapısalcı sonrası veya pozitivizm sonrası dönemin tartışmalarının başlangıç noktasının, yapısalcı görüşlere yönetilen eleştirilerden kaynaklandığı söylenebilir. Yapısalcı okul gibi dünyayı olduğu gibi anlama çabamız, onu değiştirmekten tamamen vazgeçtiğimiz anlamına gelmemelidir.

Etiketler: , , , ,

Çarşamba, Kasım 19, 2008

Salo o le 120 giornate di sodoma

Evet, bu başlığı çoğunuz bilir, okumuş izlemiş yada eleştrilerini duymuşsunuzdur. En bir önceki tecacüz girdimden (post yazacaktım ingilizce olduğu için yazmadım, girdi de yazı için biraz tuhaf mı oldu ne?:)), gaykedi'nin cumartesi neşesinde aklıma gelen Marquis De Sade'dan, dün Camilla'nın yazısından çok etkilenmiş olacağım ki, bu günü yine film gününe itaatkar kalarak, Kore sinemasından uzaklaştırıyor ve taaa eskilere 1975 lere giderek Pier Paolo Pasolini'nin en çarpıcı filmine yolunuzu kestirmek istiyorum.
"Olaylar 1944 yılında Nazi Almanya'sının kontrolünde Kuzey İtalya'da kurulmuş kısa ömürlü bir kukla devlet olan Faşist Salo Cumhuriyeti'nde geçer. Şehrin ileri gelen seçkinlerinden dört sefih 9 kız 9 da erkek 18 genç insanı yakalayıp bir şatoya kapatırlar. Beraberlerindeki 4 yaşlı fahişe ile birlikte bu genç kölelere bir dizi fiziksel, ruhsal ve cinsel işkence uygularlar." der bir çok sinema sitesi film hakkında ama bir geçek vardır ki, film sadece bunun la kalmıyor. İçerisinde gördüğümüz vahşet tam anlamıyla
Sade'ın kaleminden çıkmış gibi gözlerimizin önüne serilmiş. Pasolini repliklere sadık kalmakta inat etmiş, ancak zaman farklı. Faşizmi eleştirmek, kınamak üzerine bir film kılıfı sermiş üzerine. 
Kitabın büyük bir bölümünü ereke olmuş bir şekilde okuyorsunuz bu bir gerçek, ancak filmi izlerken bu dürtülerden biraz uzaklaşıyorsunuz. Cinselliğin dışında yaşanan sadizm, artık zevk olma yetisinden çıkmış insanı bir madde olarak gören ve onu her türlü kullanıma yön veren bir dünyanın içersindesiniz. Her türlü şeye hazır bünyem bok yeme kısmına pek alıştıramadı kendimi. Güzel krallara layık bir sofra ve önünüze gelen gün boyunca yaşları 15 ila 20 arası sıralanmış erkek ve kızların boklarını yemek. Amanın ne ziyafet.
Velhasıl, uyarlama olarak güzel bulduğum, aslında okurken okadarda çok rahatsız olmadığım, ancak izlerken pek içime sindiremediğim sahnelerle dolu bir film. Aslında o kesme, biçme, işgence sahneleri artık her korku filminde var. yavaş yavaş toplumları sanırım bu tarz olaylara alıştırıyoruz. Ancak cinsel istismar nereye kadar gider bu malum... 
Birazda ekşi sözlükten alıntı yapayım ve susayım...
manyak şiddet sahnelerine rağmen, taşıdığı durağanlık düşünüldüğünde, bir belgesel
bokun, dört ayak üzerindeki kölelerden birine kaşıkla yedirilmesi gibi detaylarla zenginleşen de bir film. "neden direk kafasını bastırmıyor da kaşık uzatıyor bu manyak?" diye sorulduğunda, kapitalist sistem eleştirisinin inceliği görülebilir. zihnimizde, "kapitalizm, boku bile kaşıkla sunup yedirir" gibi düşünceler doğurtan bir eser. atmosferi taşıdığı söylenebilecek film. kameranın minimal harekette kullanımı, filmi izlediğimiz ekranı bir pencereye dönüştürür. böylelikle yönetmen sıkıntı buhranı yaratmanın bir adım ötesine geçerek, gerçek/kurgu karmaşasını yaşatmaya çalışır bize.

bunca yıl sonra salo nasıl hala bu kadar rahatsız edebiliyor bizi? bu sorunun cevabını vermek zor gerçekten de. beyaz perdede kopan kollar, bacaklar, kafa tasları; her tür patlama ve her tür işkenceyi görmemize rağmen hiçbiri beni ve daha pek çok insanı salo kadar rahatsız etmedi. filmin bile bile böyle sevimsiz, iğrenç ve şimdiye kadar çekilmiş en boktan film olması salo'nun en büyük meziyeti. olay şu: pasolini'ye faşizme vur demişler, o öldürmüş. üstüne bir de cesedinin ırzına geçmiş. peki faşizm böyle mi eleştirilmeli? bu soruya hayatı boyunca ciddi boyutlarda faşizmle karşılaşmamış, sıcak yurt odasında oturup kafasına estiği hakkında entry giren benim gibi 20'li yaşlarının hemen başlarında birinin cevaplandırması yanıltıcı olabilir. ne de olsa pasolini tam da benim yaşımda faşist yönetim altında yaşayan bir eşcinseldi. bugünden bakıldığında aslında pasolini'nin nasıl bir ileri görüşlülükle faşizmi eleştirmenin en doğru yolunu bulduğunu daha iyi anlayabiliriz. faşizm, nazizm, ırkçılık veya herhangi bir kan döken ideolojiyle ilgili bu