Cuma, Ekim 31, 2008

"Duyduğuma göre dünyada en acınacak insanlar hiç hatıraları olmayanlarmış. Eğer çok güzel bir hatıram olsaydı sanırım hayatım boyunca o hatıraya minnet duyar, mutlu olurdum."
Misa'dan

Etiketler: ,

bir süredir izlemeye devam ettiğim, duygusal Kore film ve dizileri bünyemde ağır htahribatlara yol açmaya başladı. bilinç altım feci bir şekilde etkilendi. bu iş hiçte düşünüldüğü gibi duygusal yönde gerçekleşmiyor. uyku ile uyanıklık arasında kabuslar görüyorum ki ben korkmayan adam çook tırsarak uyanıyorum yahuu...
rüyalara dönüş yapacağım sanırım ....

Perşembe, Ekim 30, 2008

Cumhuriyet Bayramı Şenliği

Efendim dün yine Boğazda muhteşem bir şenlik vardı. Gidenler görmüşlerdir, gidemeyanler de televizyondan izlemişlerdir diye düşünüyorum. Hani hep derler ya "Cumhuriyet Bayramı coşkuyla kutlandı" diye dün ben bu coşkuya gerçekten tanık oldum. Havai fişek ve lazer gösterileriyle başlayan gece karıştığımız gumhuriyet yürüşüyle birleşti. Ortaköy'den gelen bir grupla, Dolmabahçe'den gelen grup Beşiktaş Meydanında buluştu ellerinde meşalele. Akabinde verilen konser...
Elbetteki en büyük zevk, havai fişekler ve lazer gösterisiydi. Çok para harcanmış ama deydi dersem sanırım kızan çıkmaz ama meşalelerin üzerindeki "Made In China" yazısı da dikkatimi çekmedi değil. Bu arada bir grup Korelinin ellerinde Türk bayrakları ve kırmızı beyaz şapkalarıyla eğlenmeleri dikkatimi çekenler arasındaydı.
Evet Cumhuriyet Bayramı coşkuyal kutlandı. Umarım bu coşku ilelebet sürer. Cumhuriyet(çiliğ)in arkasına sığınan lavuklara rağmen...

Etiketler:

Çarşamba, Ekim 29, 2008

Cumhuriyet Bayramı Kutulu Olsun

Tüm engelleme, kısıtlama, yolsuzluk ve düzanbazlığa rağmen idame eden Cumhuriyetimiz yeni bir yaşına girdi. Daha niye Yaşlara...

Etiketler:

Salı, Ekim 28, 2008

Şimdi kapatmalar, ergenekonlar, krizler dışında gözüme çarpan başka bir habere yer vereyim diyorum.
Tayvan'da 56 yaşındaki bir kadın, gençliğinde yaşadığı aşk acısı nedeniyle 30 yıldır evinden dışarı çıkmadan yaşıyor.
United Daily gazetesinin haberine göre, Tainan kentinde yaşayan A-fan isimli kadın 1978'de yaşadığı bir karşılıksız aşk macerası yüzünden kendisini eve kapattı ve bir daha dışarı çıkmadı.
Aşkının acısını hala yaşayan kadın, 2 ay önce 86 yaşındaki annesinin bir trafik kazasında yaralanmasına ve hastaneye kaldırılmasına rağmen kendisini ziyarete gitmedi. A-fan'ın annesinin ihtiyaçlarını komşuları gideriyor.
Komşuları A-fan'ın çok az konuştuğunu, bazen eve yardıma gelenleri de içeri almadığını söylüyor. Haberde, aynı mahallede yaşayan yaşlı insanların A-fan'ı hatırladığı, ancak gençlerin kadını hiçbir zaman görmedikleri belirtiliyor.
Sabah gazetesinin internet sitesinde rastladığım bu haber bana aslında çokta ilginç gelmedi. Çünkü oralarda bu tür hikayeere raslamak alışılmış birşey. Ancak Tayvan'da olası beni biraz daha şaşırttı. Neyse işte görüldüğü üzre aşk bazen kriz, kapatma, ergenekon vs... dinlemiyor...
eh en büyük feleketlerden birisi olduğundan olsa gerek...

Etiketler:

Pazartesi, Ekim 27, 2008

programcıık

aşağıda linkini verdiğim programı kurup gerekli ayarları yaparsanız, vtunnel gibi çoğu scriptleri çalıştırmayan siteden bağlanmak zorunda kalmazsınız. kurmanıza da gerek yok.  arada sorun çıkartıyor ama hiç yoktan iyidir...

http://www.gezginler.net/modules/mydownloads/singlefile.php?download=ultrasurf&lid=6729

henüz linux için bir yol bulamadım bilen varsa lütfen yazıversin...

ho ho ho...

Güzel ülkemde işkenceden öldürülen vatandaşın haberini yapmakta yasaklanmış Mahkeme bunu da yasaklamış. Şimdi ben bunu buraya yazmakla zaten suç işliyorum. Eh blogger kullanıcısıyım, mahkeme kararını deliyorum... benim halim yaman anacımmm :)

Pazartesi Sendromu Kuşağı

Durmak yok yola devam sloganıyla başlıyorum bu haftaya. Ne kadar sesimizi kesmeye çalışsalarda susmayacağımızın bir kanıtıdır bu. Hani evirip çevirip kendilerine sokmak (ayıp olmasın iade etmek) gibi birşey bu.
Tam tasarımla uğraşıp düzeltecektim ki bu olay kabak gibi patladı. şimdi wordpresse geçip özel bi blog alanı mı oluştursam diyorum... once bir kaç uyarlamadan sonra. yok ama canım biz yasaklı da güzeliz.
Bugün sizlere seçtiğim şarkı son birkaç gündür izlediğim I'm Sorry, I love You (Mianhada, Saranghanda) dizisinden. Fİlmleri kadar etkili bulmasam da dizi birden bağladı beni kendine. ahh izlemeli izletilmeli kanımca...
Dizi ile ayrıntılı Türkçe kaynağa buradan, İngilizcesine şuradan, orjinal sitesine de oradan ulaşabilirsiniz ----> http://www.kbs.co.kr/drama/misa/
Şarkımız ise aşağıda...
Snow flower - Park Hyo Shin

Etiketler: , , ,

Pazar, Ekim 26, 2008

sessizlik hala devam ediyor, çoğu blog güncelleme yapmamış. kullanılan programlar da ne kadar işe yarıyor allah bilir...
bakalım daha ne kadar sürecek...

Cumartesi, Ekim 25, 2008

bu ne gerizekalılıktır...

bu sabah bir umutla yeni, hikayemin başlangıcını atacaktım. rüzgar oyle sert vurmuştı ki suratıma aklımda yeni fikirler peydahlanıyordu. bir umut iş yerinin yolunu tuttum. çalıştırmam ve kontrollerini yapmam gereken bir sistem vardı. iş yerine geldim. işlerimi hallettinkten sonra bilgisayar başına oturdum ve oncelikle biğer blog arkadaşlarımın bloglarını kontrol edeyim dedim. gaykedi kapalı, içimdeki ucu bilenmemiş kelimlerim kapalı, hatta hepsi sırayla kapalı. bende mi sorun var derken ktunnel ile girdim siteye. gaykediden öğrendiğime göre geri zekalılar bloggeri kapatmış. sanırım düşüncelerim çıkıyor. türkiyede her herkim egosunu tatmin etmeden bu site kapatma işi bitmeyecek.
şimdi ellerine geçen nedir? bi yerlerimi tatmin oldu. hatta sebep nedir? bari yazılı bir açıklamayla bunu anlatmaya çalışsınlar. sanki site kaparatak ulaşılabilirliği engelleyebiliyorlar. üstüne üstlük daha da illegal yollara yönelmeyi sağlıyorlar. neyse susuyorum bu şekil devam edeceğiz sanırım. benim bu konuda avantajım, kendi alanımı kullanmam sanırım, ama sanırım bunu da yakında kapatabilirler. bu zekayla beklerim yani...

Etiketler: ,

Cuma, Ekim 24, 2008

zor bir haftaydı, yoğunluğunu geçtim, birde evde misafit olunca işler daha da arpa sarıyor. sanırım iyice yalnız yaşamaya alışmışım. ikinci kişi gerçekten bana benim için zor oluyor. sanki ev içersinde özgürlüğünüz kısıtlanmış gibi. Allahtan misafirim kardeşim. eh bişi yaptığı yok sessiz sedasız oturuyor. tabi işe yaratıp bütüngün gezmeyi bırakıp evi temizlese ve akşam yemeği yapsa daha güzel olcak ama şimdilik eskisi gibi idare ediyoruz. bir yerde de evde konuşacak birilerinin olması fena değil.. yense işte...
sonuç olarak çok bitkinim. uyuyklar vaziyetteyim. bu hafta ezdi geçti beni... yeşil çaylar, falan da işe yaramadı. n'apsak acaba...

Perşembe, Ekim 23, 2008

Devlet, Sistem ve Kimlik (Derleyen: Atilla ERALP)

DEVLET SİSTEM VE KİMLİK
Derleyen: Atilla ERALP

GİRİŞ

Disiplinin kurumsal açıdan çoğulcu bir ortama girmesi. Soğuk savaş döneminin Realizm gibi. Soğuk savaş sonrası denemin realist paradigmayı sorgulayan yeni arayışlarının.

Siyaset Bilimi Uluslar Arası İlişkiler disiplininin gelişimini etkilemeye başlamıştır.

Kurumsal yaklaşım ve güncelin anlaşılmasında temel araç olarak.

ULUSLARARASI İLİŞKİLER” ÖNCESİ

A.Nuri YURDUSEV

İlk çağlarda (Eski Çin ve Yunan-Roma dünyasından), orta çağlarda (Hıristiyan doktrininde ve klasik İslam düşüncesinde)

Modern dönemdeki uluslar arası ilişkiler kavramsallaştırmalarını da; Machiavelli ve Hobbes ile özdeşleştirilen realist (Hpbbesiyen) tanımlama, Grotius ile ilintilendirilen rasyonalist (Grotiyen) tanımlama ve Kant ile bağlantı kurulan radikal (Kantinyen) tanımlama olmak üzere üç alt başlık.

Uluslararası ilişkiler nedir?

İnsanın sosyalliği, kendine yetmezliğine dayanır. İnsan ilişkisi türü olarak uluslar arası ilişkiler de sosyal ilişkilerdir.

Toplumsal birimlerin hiçbiri, kendisini oluşturan bireylerden bağımsız değildir. İnsan tekinin, içinde yer aldığı aidiyet iddiasında bulunduğu sosyal birimlerce tamamlanıp kimliklendiğini söyleyebiliriz.

Uluslar arasında gerçekten ilişkiler. Uluslar arası ilişkiler ile öteki toplumsal birimler arasındaki ilişkiler aynı problematiğe hitap etmektedirler.

McNeill otoritenin kişiden değil ofisten 8makamdan) gelmesi anlamında bürokrasinin Hammurabi zamanında oldukça gelişmiş olduğunu bildiriyor.

Toplumlararası ilişkilerin belli 15. ve 16. yüzyıllarda Avrupa’da ulus-devletin doğuşu ile ortaya çıktığı yeni oluşan ulus-devletin ilişkilerini düzenlemek için belli değerler, kurallar ve normlar üzerinden uzlaşarak bir sistem oluşturdukları ve bu sistemin kurallar ve birimleri (ulus-devletler) ile tarihsel süreç içinde bu gün bilinen dünyayı kapsaması sonucu günümüz uluslar arası ilişkileri sisteminin oluşturduğu genelle kabul edilen bir görüştür. Ulus (nation) kültürel yanı ağır basan çeşitli ortak özelliklere sahip insan topluluğunu nitelerken devlet topluluğun teşkilatlanmış gücünü nitelerse. Egemenlik (hükümdarlık) belli bir topluluk da “nihai ve mutlak bir otorite”nin kabulünün yanı sıra bu iddia. Bu tekelin en önemli ifadesi Bodin’e göre yasa yapma ve feshetme gücü, Weber’e göre ise meşru olarak zor kullanma hakkına sahip. Modern ulus devlet örneği kadar iktidar tekelinin ve merkeziyetçiliğin yaygınlığı tarihte görülmemiş dersek pek yanılmış olmayız.

(Devletin egemenliği baştan beri hiçbir zaman mutlak olmamıştır. Egemenlik sınırlı olmanın yanı sıra, diğer toplumsal birimlerle de paylaşıla gelmiştir.)

Toynbee’ye göre, birbiriyle temas halinde lokal, egemen devletlerin ortaya çıkışından bu yana uluslar arası ilişkiler daima varolagelmiştir. Sümer site devletleri (Parkinson ve Olson ve Groom da Uluslar arası ilişkilerin ilk çağlara kadar götürülebileceği yönünde.) klasik yunan Site-Devletleri döneminde.

Çoğul toplumsal birimler üç durumda; birincisi, her birimin kendi kendine olduğu bir izolasyon (tecrit) durumudur ki, toplumlar arası ilişkilerden bahsedemeyiz. İkincisi çoğul toplumsal birimlerin, tek bir çatı veya merkez altında toplanması. İlişkiler bir merkezden düzenlenmektedir. Roma , Çin ve Osmanlı emperyal sistemlerinde olduğu gibi. Üçüncü durumda ise çoğul ve farklı toplumsal birimler karşılıklı yatay ilişkiler kurarlar ve ilişkiler karşılıklı uzlaşmalara, spesifik konuların gereklerine ve mütekabiliyet esasına göre düzenlenir. Sümer Site-Devletler, Klasik Yunan Site-Devletleri, Modern Ulus-Devletler sisteminde olduğu gibi.. uluslar arası ilişkiler modern bir fenomendir.

Uluslararası ilişkilerde disiplin

Wright’a göre bir disiplinin varlığı şunları gerektirir: Yasarların bir tür bütünlüğüne sahip bir anlanın varlığının bilincinde olması; alanın ya da çalışma konusunun kapsamının ve onun diğer alanlardan ayıran sınırlarının belirlenmesi; anlanın organizasyonu, alt alt bölümleri ve metodları üzerinde belli bir uzlaşma; ve alanda uzaman olan kişilerin ve uzmanlık kriterlerinin herkes tarafından belli ölçüde kabulü.

Doğa bilimleri için bu uzlaşı düzeyi yüksekken aynı şeylerin “sosyal bilimler” için söylenemediğini biliyoruz.

Dış politika ve savaş gibi konularda askerlerin ve diplomatların tekelinin kırılarak başkalarının da bu konularla ilgilenmeye başlamasının bir sonucudur. Uluslararası İlişkiler’in 20. yüzyılda başlamasının nedeni, Birinci Dünya Savaşı’nın yol açtığı daha önce benzeri görülmemiş felaketlerin tekrarını önlemek, Modern dönemde artan kurumsallaşma ve uzlaşmanın getirdiği disiplinlerin, önceleri tek tek sınıflandırma sürecinin sonuçlarını da dikkate almak gerekir.

“Uluslar arası politika” “develetler arası ilişkiler” “dünya siyaseti”

1919 yılında Amerika Wilson Uluslar arası Politika Kürsüsü (Wilson Chair of International Politics). Profesör A. Zimmern’in düşünceleri Uluslar arası İlişkiler’de hakim olan realizm-idealizm tartışmasında idealizm kanadında yer alan bir.

İlk Çağlarda Uluslar arası İlişkiler

(Uluslar arası ilişkilerin hanedanlararası ilişkilerden uluslar arası ilişkilere geçişi simgeleyen 1789 Fransız Devrimi ile başladığını iddia ediyor.)

Site-devletleri modern dönem uluslar arası ilişkiler, rekabet içinde bir arada yaşama niteliği, siyaset teorisinin, klasik düşünürleri Plato ve Aristo dahil uluslar arası ilişkilerle ilgilenen, beklide tek yazar olan Thucydides.

Siyaset teorisinin kurucularından Plato ve Aristo’da da Plato ünlü ütopyası Republic (Devlet) kitabında “ideal” devletin nasıl olması gerektiği üzerine kafa yorarken, Aristo klasik eseri Politics’de “en iyi” devleti bulmaya çalışıyordu.

Thucydides’in Peloponezya Savaşı tarihi de Uluslar arası İlişkiler teorisinin ilk klasiği “güçlüler yapacaklarını yaparlar ve zayıflar katlanmaları gerekene katlanırlar.”

Eski Roma ve Yunan Düşünürlerinin ana uğraş alanı devletin harici münasebetlerinden ziyade, dahili yapısı, fonksiyonu, gücü ve vatandaşla olan ilişkileri olmuştur.

Stoacıların baştan düzenlenmiş kozmik bir site olan dünya kavramı Romalılar tarafından benimsendi. Roma İmparatorluğu bu kozmik sitenin pratikteki görünümü olarak algılandı. Stoacıların tek ve bütün bir birim olan dünya kavramı, Romalılar tarafından benimsendikten sonra İmparatorluk dahilinde ve haricinde yaşayan toplulukların ilişkilerini düzenleyen bir uluslar arası hukuk kavramına dönüştürüldü. Romalıların konsepsiyonun da imparatorluğun hükümdarlık kapsamı dışındaki bölgeler normal ilişki kurulacak birimler değil, ,tehdit ya da ganimet oluşturan topluluklar olarak görülmüştür.

Orta Çağlarda Uluslar arası İlişkiler

Ortaçağ Avrupası’nda kendi nüfuz alanlarında hükümdarlıklarını ilan eden ama emperyal otoriteyi de tanıyan, sayısız otorite birimleri vardır. Ortaçağın emperyal sistemi iki-başlı bir nitelik arzediyordu: Bir yanda imparator diğer yanda daha baskın olan Papa, tek ve bütün bir Hıristiyan Ülkesi’nin.

Hıristiyan doktrininin kurucularından Saint Augustine’e göre kuşatıcı bir ülke vardır: Tanrı Ülkesi barış ve huzuru temsil ederken, Yeryüzü kargaşa ve mutsuzluklar ülkesidir. Bu iki dünya devamlı savaş halindedir. Saint Augustin’e göre insanlık ortak merkezli dört daire şeklinde organize olmuştur.

“Hıristiyan Ülkesi”, “Hıristiyan olmayanların ülkesi”. Hıristiyan olmayanlar Tanrı Ülkesi’nden dışlandı. Bunun sonucu uluslar arası ilişkilerin iki birimi arasında bir savaş haline indirgenmesidir. Hıristiyan olmayanlar normal ilişki kurulacak topluluklar olarak algılanmadı.

Pratikteki bu çoğulculuğa rağmen, Hıristiyan doktrininde olduğu gibi, İslam düşüncesinde de tek ve kapsayıcı bir birim üzerinde yoğunlaşılarak, çoğul birimlerin ilişkileri üzerinde durulmasıdır.

Cihad; İslam davasını her yerde ve her türlü ortamda yayma çabasıdır. Dar ul-İslam; Müslümanların özgür ve güvenli şeklide, gayrimüslimlerin hakimiyeti altında olmadan, yaşadıkları topraklar demektir. Dar ul-Harb: Dar ul-İslam’ın tersidir, Müslüman olmayan ve Müslümanların özgürlük ve emniyetine tehdit oluşturan gayrimüslim toprakları. Dar ul-Sulh; Müslümanların barış yaptıkları, gayrimüslimlerle sulh içinde bulundukları topraklar demektir. İslam’ın her ne kadar Dar ul-İslam ve Dar ul- Harb kavramları ile Hıristiyanlıkta olduğu gibi bir dışlayıcılık öğesi taşıyorsa da, Dar ül-Sulh kavramı ile daha fazla evrensellik ve kapsayıcılık niteliğine sahip olduğu söylenebilir. (İslam’ın Hıristiyanlığa göre daha kapsayıcı olduğu görüşü için, bkz. Parkinson, a.g.e., dipnot 9, s 19). Ebu Süleyman’a göre, İslam’ın Uluslar arası İlişkiler teorisi; gerektiğinde savaşı meşru gören ama temel olarak barışı amaçlayan adalet ve işbirliği prensiplerine dayanan bir kuramdır.

Modern Çağ ve Uluslar arası İlişkiler

Machiavelli’nin modern siyaset teorisine en büyük katkısının politikanın sekülerleşerek kamusal ve özel moralite alanlarının kesin olarak ayrılmasında ve teşkilatlanmış ve egemen bir güç olan modern devlet tanımının yerleşmesinde olduğu söylenir.

Politikanın sekülerleşerek kamusal ve özel molarite alanlarının ayrılması ve devlet ve siyasetin kişiler arası ahlak kurallarından soyutlanıp salt politikanın gereklerine göre değerlendirilmesi sonucunu doğurmuştur.

Bir devlet uzun süre kendi halinde ve barış içinde kalamaz. Machiavelli uluslar arası ilişkilerin, devletlerarası ilişkilerin ötesine geçebileceğinin de farkındaydı. Machiavelli sonraları Wolffi Vattel, Hume ve Gentz gibi düşünürlerin özellikle üzerinde durdukları güç dengesi kavramının da kapısını aralıyordu. Uluslar arası ilişkiler karşılıklı bağımlılık ve müteakibiliyet esasına dayalı bir sistem olarak tanımlanıyordu. (Wight’ın üç “R” ile ifade ettiği –Realizm, Rasyonalizm, Radikalizm- gruplamasının modern dönem yazarlarının tümünü temsil edip etmediği tartışılabilir.)

Realizm (Hobbessiyenizm) : realistler uluslar arası ilişkileri bir anarşi durumu olarak görürler. Son tahlilde, çoğul egemen devletlerin ilişkileri çatışma ile düzenlenir ve bunda belirleyici faktör güçtür. İlişkilerin sürekli rekabet ve çatışma şeklinde olması anlamında da anarşiktir.realizmin önde gelen savunucuları olarak Machiavelli ve Hobbes’u zikrederler.

Uluslar arası ilişkiler bir “doğa hali” niteliği, insanların toplum halinde ortan bir otoriteye boyun eğmeden önce yaşadıkları varsayılan durumu gösterir. Doğa haline de düzen vardır ne de adalet. İnsanın doğal hali, pratikte, bir “savaş hali”dir. Nedeni, insanın bencilliği, hırsı, çıkarcılığı, yaşamını idame ettirmek arzusu ve buna bağlı olarak güç ve iktidar hırsıdır. Dinmez bir iktidar yerine iktidar arzusu.

İktidar arzusu hayatın idamesi arzusunun doğal bir sonucu ve aracıdır. Dahası insan doğasında, çatışmaya sebep olan üç özellik vardır: Yarış güdüsü, duyarsızlık ve şöhret arzusu. İnsan kendi iktidar haklarını soyut bir varlığa, Leviathan’a devrederler ve doğa halinden “toplum hali”ne geçerler (bir insanın kendi iktidar hakkından ancak diğerleri de öyle yarsa vazgeçeceğidir. Devletin insan özgürlüğüne bir kısıtlama teşkil ettiğidir. Üçüncü hususu ise bireyin devlete boyun eğmesinin nedeninin kendi bireysel çıkarları (hayatın idamesi) olduğudur).

Uluslar arası ilişkiler, Leviathan’ın meşhur xııı. Bölümde.

Hobbes toplumsal bir leviathan önerirken uluslar arası leviathan önermez.

Çükü kişiler arası doğa haline göre uluslar arası doğa hali katlanılabilir. Uluslar arası İlişkiler devletlerin güç rekabetine sahne olacak; dostluk, yardımlaşma ve dayanışma olmayacaktır. Çoğul devletlerin varlığının tek güvencesi güç dengesi olacaktır. Negatif tanımlanmış değişmez bir insan doğası.

Rasyonalizm (Grotiyenizm); Holandalı hukukçu Hugo Grıtius’un adı ile anılan rasyonalist yaklaşım (epistemolojik anlamı (bilgi edinmek için tek ya da en meşru rol ve araç akıldır) kastedilmektedir. Bura rasyonalizm “makuliyet” demektir). Uluslar arası ilişkileri bir savaş hali oarak tasvir etmez. Uluslar arası toplum güçten çok gelenekle bir arada tutulur. Merkezi bir zor organı tarafından yapılıp uygulanmasa da, uluslar arası toplumun bir hukuk sistemi (uluslar arası hukuk) vardır.

Doğa hali, toplum ikilimi halinden yola çıkıyorlar. Rasyonalist yaklaşım Locke!un analizini benimsemektedir. Locke doğa hali ile savaş hali arasına kesin bir ayrım koyar: Doğa hali bir savaş hali değildir; doğa iyi niyet, karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma. Locke da ama doğa hali sürekli bir savaş hali değildir.

Grotius’un moral bir değere sahip olan bir uluslar arası toplumun varlığını. Grotius için insanın doğal olarak çıkarcı olmayıp sosyal bir varlık olduğunu belirtmeliyiz. Devletlerin sosyalliği bireylerin sosyalliğinden kaynaklanır.

Devletler hukukunu ve tabii hukuku hiçe sayan bir devlet de gelecekteki huzurunu koruyacak olan duvarları yıkar.

Devletin başkalarını dikkate almadan salt kendi gerekliliklerine göre hareket edebileceği düşüncesini (reason of state) reddediyor. Devlet de birey de aynı ahlaki kurallara ve kısıtlamalara uymak durumundadır. Grotius minimalist bir çizgi takip ederek, varolan devletler sisteminin dünya devleti sistemine dönüştürülmesini kabul etmez.

Grotius ancak nefs-i müdafaa amacıyla yapılan savaşı meşru görür.

Modern devrin rasyonalist uluslar arası ilişkiler anlayışı insanın sosyla be akıllı bir varlık olduğunu varsayımı ile, realist tanımlamanın vardığı savaş halinin aksine, uluslar arası toplum haline varmıştır.

Radikalizm (Kantiyenizm): realist ve rasyonalist yaklaşımların aksine uluslar arası ilişkileri devlet ilişkilerin ötesinde ağlılar (İngilizce literatürde Kantiyen analiz “revulutionism” olarak geçer). Devlet kurgusal bir varlıktır ve hiçbir gerçekliği de yoktur.Esas olan ve moral bir değer taşıyan insanlardır ve insanlar temelde iyi sosyal varlılardır. Kötü aşılacak insanlık ortak bir topluluk altında birleşecek ve böylece bugünün anarşı ve savaş hali “ebedi barış”a dönüşecektir.

Machiavelli’nin sandığı gibi, siyaset moraliteden ayrılamaz siyaset ahlakın önünde diz çökmelidir.

Kant’ın evrensel (edbedi) barış için önerisi bir “barışçı birlik” (foedus pacifium) kurulmasıdır.

Kant altı tane ön şart koyar: 1) Gelecekte herhangi bir savaşa yol açabilecek reservasyona sahip hiçbir barış anlaşmasının yapılmaması; 2) hiçbir ülkenin başka bir devle tarafından miras mübadele, satın alma veya bağış yoluyla ilhak edilmemesi 3) profesyonel ve sürekli orduların zaman içinde kaldırılması 4) devletin dış meseleleri ile bağlantılı olarak herhangi bir borç anlaşmasının imzalanmaması 5) hiçbir devletin diğerinin oluşumuna ve yönetimine sor kullanarak müdahale etmemesi 6) başkası ile savaşan bir devletin ileride barış zamanında karşılıklı güveni imkansız kılacak eylemlere müsaade etmemesi. Bunlara üç tane de nihai koşul ilave eden kant: 1) her devletin cumhuriyetle idare edilmesi ve cumhuriyetçi bir anayasaya sahip olması, 2) devletler hukukunun bir hür feodalizmine dayanması, 3) kozmopolitan ya da dünya hukukunun sınırlarının evrensel misafirperverlik ilkeleri ile çizilmesi.

Kant; Hobbes gibi kötümser değildir.

Radikaller egemen devletleri veri alıp teorileştirirken onları aşma amacındadırlar. Her üç yaklaşımda, modern dönem öncesi emperyal sistemleri hiçbir şekilde öngörmüyor.

Atinalılar ve Melanlılar diyaloğunun o çarpıcı tespitini yadsıyamayız: “Güçlüler yapacaklarını yaparlar ve zayıflar katlanmaları gerekene katlanırlar.”










AdıDevlet, Sistem ve Kimlik
Alt LejantUluslararası İlişkilerde Temel Yaklaşımlar
EAN9789754705560
ISBN9754705569
Yayın Noİletişim 374
Sayfa - Fiyat311 Sayfa / 19.500.000 TL - 19,50 YTL
Baskı9.Baskı Kasım 2007, İstanbul
DerleyenAtila Eral

Etiketler: , , , , , ,

Çarşamba, Ekim 22, 2008

ah ah. vakti zamanında annem "oğlum her işi öğren başının ucuna koy" demişti (hala da der). eh bende mümkün olduğunce herşeyi öğrenmeye çalıştım, öğreniyorumda. iyi mi yaptım o da ayrı bir konu. herşeyi bilmek çokta iyi değil. herşey üzerinize kalıyor yahu. bu durumda aptala yatmak aslında en iyisi. anlamam, bilmem, etmem. ama bazen can sıkıntısından yapasınız geliyor elinizle yuttuğunuz iş üstünüze görev olarak kalıyor. nedendir acaba?
sıkıldım yine...

Etiketler: ,

Salı, Ekim 21, 2008

bu bloğun doğum günü...

öle bir bitkinlik var ki üzerimde  ne yapacağımı şaşırmış durumdayım. bütün gün kıçımı devirip yatmak istiyorum. hatta işte durduğum yerde uyuklar durumdayım. dün öğle arasında kapı koluna kafamı yaslamış uyurken yakaladım kendimi. hadi yamaminsan uyuklayabilir ama o saniyelik ara içersinde rüyada görmez ki canım. a evey ama ben görüyorum. bu aralar çalışırken uyuklayıp hayatıma son vermem muhtemel bir olay. geçri sonlanacaksa problem yokta sonlanmaması problem. 
bu gün itibariyle bu blog 3 yaşına girdi. bundan önceleri de var tabi. ama ismini almasıbloggerda oluşturulmasının ardından üç sene geçmiş. iki senedir de bu domain altında. 97'den beri aktif internet kullanıcısı olan ben 98'den beri olan internet sitemin idamesini bu şekilde yaptım.önceki tarasımlarda haftalık güncellemeler yapıyordum ki o zaman, bugu.org altındaydı site. domain problemi ve buğu'nun akıbetinin belli olmasından sonra siteyi buraya taşıdı ama bog üzerine. eski siteye en azından girişine kişisel sitem'den ulaşılabilir. eski arşivler arasında bu sitenin tamamlanmış halini buldum yakında severa yükleyeceğim. ama ondan önce bu içsenelik blogun bir bakımını yapmak lazım. kendimi iyi hissettiğimde tüm dosyaları arşivleyip, birazservera biraz bakım yaptıktan sonra tekrar yayına sürmeyi düşünüyorum. haliyle bir kaçgün bloga ulaşımlayabilir. merak edenler için zaten buradan haber veririm. lakin tasarımda değişiklik yapsam mı konusunda karasızım... sanırım aynı kalacak ama fikirlere de açık...
neyse sıkıldım yazmaktan...

Etiketler:

Pazartesi, Ekim 20, 2008

Pazartesi Sendromu Kuşağı

Anlamsız bir koşuştımayla başladık güne. Ancak yerime oturup bilgisayarımı açabildim. Bu gidişat göstermekte ki bütün hafta böyle gidecek. Sıkıldım artık yahu...
Neyse işte şuracıkta bugünkü sendromumuzun şarkısı...
Laleh - Live Tomorrow

Etiketler:

Cumartesi, Ekim 18, 2008

dünyayla bağlantılı yaşamak...

Bu gün hava güzel, yani sabah işe gelirken geçirdiğim süreç içersinde hava güzeldi. Genelde yürümeyi tercih ediyorum. Kar, kış, yağmur, çamur demeden. Genelde sürekli hareletsiz geçen günüm yayılmaya başlayan göbeğim buna etken tabiki. Hayır en önemlisi yürümeyi sevmem.
Bugünse hava güzeldi. Ne üşütüyor, ne de terletiyordu. Her zmanki gibi insanlar yine bir yerlere yetişmeye çalışıyordu tabi hafta içine oranla biraz daha durgun bir şekilde. Çoğunun kulağında kulaklık hızlı adımlarla yürümekte. Şu kulaklık olayını anlamıyorum. Tamam insanlar yolcukuk esnasında dinleyebilir, otobüste, minibüste ama yolda yürürken bunu yapmak hele sabahın köründe yapmak bana biraz ters geliyor. Sürekli lanetle gözümüzü açtığımız güne kulağımızı tıkayarak devam ediyoruz. Bir nevi şehre sırtımızı dönüp onu yok sayarak ve şehirden/hayattan bize iyi davranmasını istiyoruz.
Şehri dinliyorum, her sabah, ayak seslerini, motor seslerini, bir kedinin mırıldanmasına karışan rüzgarı. Adımlarım, salınan tozlara karışıyor. Küçük hortumu andıran yaprakların dönüşüne selam veriyorum. Solumda bir köpek bana bakarak balını eğiyor. Selamına aynı titzlikle yanıt veriyorum. Kediler de öyle. Hatta son zamanlarda sevmemeye başladığım güvercinler de...
Kulaklarımı doğa ya kapamıyorum. Evet çoğu insan bu şehirden, karmaşasından nefret ediyor bazen illallah dediğimiz oluyor amabu onu göz ardı etememizden kaynaklanmıyor mu?
Şu kulağımıza tıkadığımız şeylerle hayatı tıkıyoruz aslında. Herkesin derdinden uzak, herkesten uzak, büyük bir donukluk içinde başlıyoruz güne. Diyaloglarımızı kısıp. Günaydın bile diyemiyorsunuz kimseye.
Duyar mı ac..

Etiketler:

Cuma, Ekim 17, 2008

Kırmızı Ayakkabılarım

Küçükken kırmızı ayakkabılarım vardı. Şöyle bileğimi saran. Botta diyebilirz buna, çünkü yarım bot değildi. Yanlış hatırlamıyorsam bileğimin üstünde iki ek kemiğinin üzerine kadar uzanıyordu. Sıkıca bağlandığında bağcıkları ayağınızı aşağı yukarı hareket ettirmeniz imkansıza yakın birşeydi. Ayrıca sertti de. Birkaç kez başıma vurmuş, acısından dolayı gözlerimin yaşardığını ancak kendi hatam olduğu için evdekileri zıvanadan çıkarana kadar bağıramadığımı hatırlıyorum. Ben zaten bağırmazdım da. Büyüdükçe sesimi yükselttiğimi hayırlıyorum. Şimdi sanırım yine kısılmaya başladı.
Ağırlardı ve kırılmayacak kadar sert. Dişlerimle parçalamaya çalışsam da bu konuda muaffak olamadım. Sanırım bu ayakkabıyı, gece odamın duvarında yanan kalın telli, üzerinde "Edison" yazdığını hatırladığım gece lambası ile uzaylılar yapmış olmalıydı. Okuma yazma biliyor muydum, elbette "hayır". başkasına okutturmuştum. Peki bunu başkasına okutturacak kadar akıllımıydım. Sanırım. Babannem bunu ispatlamıştı. Birgün kucağındayaken yanan gece lambasını gösterip (uzaylıların yaptığı) "aaa...aaa" yapmışım. Eh konuşamıyorum tabi o zamanlar. Sanki konuştum da çok konuşan bir adam mı oldum? Neyse, gece lambasına bakmış ve evdekilere "Vaaa bu çocuk çok yaşamaz, baksana bu çocuk çok akıllı fazla yaşamaz yanan ışığı gösteriyor" demiş. Elektrik anahtarının yanına yaklaşınca da ben yanan lambayı söndürmüşüm yani devreyi açmışım.
Kırmızı ayakkabılar ortapedikti ve ayaklarımda sorun olmasın diye sürekli ayaklarımdaydı. Ona rağmen düz tabanım desem sanırım güzel bir açıklama getirmiş olabilirim konuya. Allahtan bacaklarım aç kapa parantez değil ki bir ara öyle omaya niyetlenmişler. Dediklerine göre yamuk bacaklılıktan beni kundak kurtarmış. Sağ olsun var olsun.
Hani kırmızı ayakkabıların vantajı da yok değildi yani, mesela rahatlıkla her şeyi ezip parçalayabiliyordum. Kızdığım kişiye kafa attığımda acısız kurtulamıyordu mesela. Ev çok tekmemi yiyenler arasında da, televizyon altlığı vardır.
Şöyle Üç gözlü iki yanda otuzar santimlik, iki camlı kapak ve ortada kalan elli santimlik alan da tahta kapaklı dolap. Ortabölümde, yani o tahta kapakların olduğu yerde, toplam üç kapak vardı. Alt kısımda olan olan kapaklar kanatlı iki yöne açılıyor, üstteki kalan tek kapak ise aşağıya doğru. İşte benim asıl düşmanım bu kapaktı. Bu kapalı dolaplarda, evdeki çocukların kitapları bulunur bende bunlara bakmak için sürekli orayı açardım. Eh tabi üstteki kapakta olduğu gibi kafama iniverirdi. Bu hayatımın vazgeçilmez tekerrürlerinden biriydi. Bu yüzden aptal olmuş olabilir miyim?
Alt kapaklarda da Sandra'nın resminin ve Playboy'un ambleminin olduğunu hatırlıyorum.
Nerden hatırlıyorum...

Etiketler: , , , , ,

Perşembe, Ekim 16, 2008

Siyaset Sosyolojisi - Maurice Duverger 4

SİSTEM MODELLERİ

Formel dediğimiz modeller, deneyimden daha uzaktırlar ve daha yoğun olarak kurasal bir uslamaya bağlı kalırlar, kuramsal dediğimiz modeller ise her şeyden önce deneyime dayanırlar ve bunlarda fenomenleştirme hem daha az gelişmiştir hem de daha az kuralsaldır.

  • Formülleştirme Dereceleri

Kuramlaştırma, olgusal düzeyde incelenen sistemlerden hareket ederek, soyut bir şema kurmaktır; formelleştime, aksiyomlara


Kuramlaştırma olgusal bir düzeyde incelenen sistemlerden hareket ederek soyut bir şema kurmaktır; formalleştirme, aksiyomlara dayanarak kuralsal bir sistem kurmaktır. Benzetmeci yaklaşımsa, bir sistemi başka bir alandan alınan bir görüntüyle anlatmaktan, göstermekten ibarettir; bir açıklama getirmekten çok, örneklerle aydınlatmaya yardım eder bir sistemi.

Her zaman bilinçli şekilde olmasa da, organcı yaklaşım çağdaş sosyolojide çok önemli yer tutar.

“Tüm bilimlerini kaçınılmaz olarak uydukları ve hiyerarşideki yerlerine göre, birbirlerinin peşi sıra geçtikleri, dört aşamalı gelişme yasaları vardır. Dört aşama sırasıyla, betilsel, tümevarımsal, tümdengelimsel ve betilsel aşamalardır.

  • Formelleştirmenin Sınırları

Formel sosyolojik modellerle yönetilen son bir eleştiri de, nesnel bir görüntü ardında, bunların aslında bir ideoloji gizledikleri eleştirisidir.

Formelleştirme bir kamuflaj ideolojisidir; sosyologların afyonudur.

Formel model örnekleri

  • Kısmi modeller

Amerikan P.P.B.S. (Planing, Programing, Budgeting System) ya da olanlama, programlama, bütçeleme sistemidir. Bu model 1961’de Savunma Bakanlığı tarafından geliştirilmiştir.

Downs’un hükümet bir vergi siyaseti seçer, kamu harcamalarının en son biriminin kaybettireceği oydan fazlasını kazandırsın.

  • Global Siyasal Sistem Modelleri

Easton’a göre batı demokrasilerinde talep indirgemesini sağlayan başlıca yapılar siyasi partilerdir.

Geri-tepkime sistemi olarak tasarlanan siyasal sistemin etkinliği, Deutsch’a göre, dört öğeye bağlıdır. Birincisi sistemin aldığı bilgi yüküdür. İkinci öğe, cevabın gecikmesidir. Kararlar arasında geçen zamandır. Üçüncü öğe; düzeltici işlemlerle sağlanılan kazançtır. Dördüncü öğeye ise fark adı verilmektedir.

  • Talcott Parsons’un Genel Modeli

Parsons, iktidarı otoriteden ayırır. Otorite, iktidarın biriktiği yerdir, paranın biriktiği yer olan kasa ya da banka hesapları gibi.

Kurumsal Modeleler

  • Klasik Marksist Model

Marksist model ilk, Heraklit’in “her şey değişir” özdeyişini benimsemiştir. Aristo mantığı durgundur, Hegel mantığı ise devinmeyi içermektedir.

Marksistlere göre toplumsal sistemin tabanını “üretim güçleri” oluşturur.

  • Klasik Marksist Modele Getirilen Düzeltmeler

Komünist Manifestosu, günümüze dek gelen insanlık tarihinin, sınıf çatışmaları tarihi olduğunu ileri sürer. Marx’ın tüm endişesi, siyasal yaşantının belirtilerini, ekonomik temellerine bağlamaktır.

Engels bu gelişmeyi esefle karşılamakta.

Sivil toplumun gelişmesinde özel bir rol oynar, aydınlar. Gramsci’ye göre aydınlar, sivil toplumun örgütleyici öğesidir. Egemen sınıfa bağlı olan bu aydınlara Gramsci “örgütsel” (ya da organik) aydınlar adını verir.

  • Marksist olmayan genel modeller

XX. y.yılda Marksizmin etkisiyle, toplumların gelişmesinde, ekonomik koşulların oynadığı rolün bilincine varıldı. Marx’ın maddi gerçeklerden türeterek, Hegelci pramiti ayakları üzerinde doğrulması gibi batılılar da, toplumların evriminin insan aklının ilerlemesiyle değil, tekniğin ilerlemesiyle belirlendiğini kabul ederek, kendi pramidlerini ayakları üzerinde doğrultacaklardı.

Genel bir Kuramsal Model Taslağı

  • Siyasal Aygıtların ve İdeolojilerin Özerkliği

Akenaton: M.Ö. 14. y.yılda, Mısır’da, büyük bir din devrimine girişen firavun. Girişimi, tarihte görülen ilk, tek tanrıcı dini benimseme niteliğinde görülür.


SİYASAL SİSTEMLER


Gelişme Dışı Kanlan Toplumların Sistemleri

“Gelişme dışı kalan” diye adlandırdığımız toplumların ortak yanı, ekonomik büyümenin, bu toplumların başlıca amacı olmamasıdır.

  • Sistemlerin Öğeleri

Çoğu zaman topluma kabul törenlerinde söylenilen, sözü geleneklerle iletip, toplumsal sistemin dayanaklarını birleştiren ve açıklayan simgesel öykülere, mit denmektedir.

Merkezi devletli toplumların sistemleri, devletleri parçalı toplumların geçiş halindeki sistemleri…

Freud’a göre siyasal otorite, akrabalığa dayanmayan bir otorite olup, babanın katledilmesiyle ortaya çıkmaktaydı.

Tarihsel Toplumların Sistemleri

  • Kentler ve İmparatorluklar

İmparatorluk, fetih üzerine kurulan ve hükümeti bir orduya dayanan bir devlettir. İmparatorluklar, askeri diktatörlüklerin bir türünü meydana getirir.imparatorluk, başka ulusları fetheden ulusun egemenliği altından kurulan çok uluslu bir devlette uygulanan kişisel bir diktatörlüktür.

  • Feodalite ve Karalılar

Derebeylik ve krallık sistemlerinin ortak yan, siyasal iktidarın burada soydan devir üzerine kurulmuş olmasıdır.

Ancak, imparatorluk kavramı askeri fetihe bağlı olduğu ölçüde, iktidarın temelini soydan devir değil, fetih oluşturur.

Fieflerin soyundan devredilir hale gelmesi derebeylik sisteminin çekirdiğini oluşturur.

Tanrısal kral, kutsal kral anlayışı eski çağın doğu krallılarında geçerli olan anlayıştır ve oraya da büyük olasılıkla Mısırdan gelmiştir.

Gelişmekte Olan Toplum Sistemleri

  • Az gelişmiş Toplumların Sistem Tipleri

Az gelişmiş toplum sistemlerinin hemen hepsi otoriterdir.

XIX. y.yıl Avrupa toplumları, kinliği kanıtlamış olan, siyasal liberalizmle, ekonomik sömürü karması yol izlemişlerdi.

İkinci bir kalkınma modeli komünizmdir.

Üçüncü bir modele de Brezilya modeli adını verebiliriz. Bu, XIX y.yıl Avrupa kalkınma modelini andırmaktadır.

Gelişmiş Toplumların Sistemleri

Gelişmiş ülkelerin en belli başlı özeliği kırsal ve kentse kesim; yani birincisi geleneksel, ikincisi modern olan iki nüfus kategorisi arasındaki farkın giderek azalmasıdır.

  • Batı Sistemi

1780’le 1880 arasında, sanayi devrimi. Bu üretim araçlarına sahip olan ve bunları daha fazla kazanç elde etmek için uğraşını genişletmek ve yenilemekte kullanılan kişi, yani kapitalist girişimciydi.

Böyle bir üretim biçimi doğal olarak, iki aykırı sınıf yaratıyordu. Marksistlerin “burjuvazi” dedikleri sınıftı; ötekisi ise Marksistlerin “proletarya” ya da “işçi sınıfı” diyecekleri, yaşamak için emek güçlerinden başka şeyleri olmayan ve bunu birincilere kiralamak zorunda bulunanlardan oluşan sınıftı.eski krallık rejimlerinin yıkılmasına yol açan temel sınıf çatışması, Marksistlerin öngördüğü ezenlerle, ezilenleri karşı karşıya getiren sınıf, yani bir tarafa ücretlilere dayanan burjuvalarla, öbür tarafta köylülere dayanan soylular arasındaki sınıf çatışmasıdır.

A.B.D.’de çoğulculuk sınırlıdır; çünkü birkaç marjinal grup bir yana bırakılırsa, halkın tümü, gerek siyasal, gerek ekonomik yönüyle liberal ideolojiyi benimser ve hem kapitalizmi hem de demokrasiyi, yani batılı Janus’un bu iki yüzünü desteklemeye hazırdır.

Bizans’ı devam ettiren Ortodoks kilisesinin, orta Avrupa’da, bu dünyaya ait olanla öbür dünyaya ait olan birbirine karıştıran bir devlet dini alışkanlığı yarattığı görüşündedirler.


Etiketler: , ,

Çarşamba, Ekim 15, 2008

Fazıl Hüsnü Dağlarca'yı Kaybettik


Büyük bir kayıp daha yaşadık. Başımız sağ olsun...

Ölü

Hangi mahallede imam yok,
Ben orada öleceğim.
Kimse görmesin ne kadar güzel,
Ayaklarım, saçlarım ve her şeyim.

Ölüler namına, azade ve temiz,
Meçhul denizlerde balık;
Müslüman değil miyim, haşa,
Fakat istemiyorum, kalabalık.

Beyaz kefenler giydirmesinler,
Sızlamasın karanlığım havada.
Omuzlardan omuzlara geçerken sallanmayayım,
Ki bütün azalarım hülyada.

Hiçbir dua yerine getiremez,
Benim kainatlardan uzaklığımı.
Yıkamasınlar vücudumu, yıkamasınlar,
Çılgınca seviyorum sıcaklığımı...

Etiketler: , , ,

az önce kendimi asansör kapısına sıkıştırdım. iki omzum birbirine daha da yakınlaşırken ufak bir acı çektim. sanırım kapılardaki sensörleri söküp tekrar denemeliyim ki kapı tekrar açılmaya çalışmasın. hata veya kaza değildi bu. bilerek yaptım. dönemsel acı çekme dürtülerim şahlandı. temiz bir dayak yemeliyim. insan içine çıkıyorum yada bu olmasın. çekiçle elime vurabilirm, penseyle sıkıştırabilirim. şu asansörü bir kez daha denemekte fayda var. kalıcı fasar olsun istemiyorum. sıklaştığı dönemlerde parçaları ner seferinde dağıtırsam geriye ne kalacak? tel zımbadan elime küçük bir ev yaptım. daha basınçısını bulmak lazım ki aslında daha derine girebilsin. ama küçük yöntemler kimsenin dikkatini çekmiyor. izah durumun ortadan kalkıyor... meselaburnumu oenseyle sıkıştırırken herkes oyun oynadığımı sanıyor. aslında durmasını bilen birini bulmak lazım... hani iki üç kırbaçta fena olmaz...

Etiketler:

her yeri dolandım. adımlarımın ulaşabileceği her yeri. odamın, binanın en kuytu yerlerini. karınca gibi küçük bir vücut ve adımlarla. büyüyemedim. büyümek istedikçe üzerime dökülen molozların altında ezildim. şimdi ise vücudum ise yara bere içinde. bir tek isteklerinden uzak. bir tek arzularından. büyüyen noktada. büyüdüğümüz yerde. uzaktan görünen ve katlaştıkça uzaklaşan bedeninin içinde. artık konuşamıyorum. kelimeler ardarda dizildiğinde. sana anlatılanlar sadece saçmalardan ibaret. ve hayatı topluyorum, gözlerimin içinde bilmediğin anda. bir canım ardında. var mısın, yada yokluğun hangi felaketin temsili. suratımda beliren çizikle tesir etmiş.
anladıklarım...

Etiketler: ,

Salı, Ekim 14, 2008

ne olduğumu biliyorum. ya da nasıl yaşadığımı. beklentilerim sadece umutlarımdan ibaret ve hayallerim kadar uzak. aslında dört kişiyim. üçü ben, biri ise dışımdaki düşüncelerim. her şey bulanık. hızla kayan bir cismin ardında bıraktığı tozlardan ibaret. biraz daha düşündüğümde içinde boğulacakmış gibi oluyorum ve tozlar boğazımda yavaş yavaş birikiyor. eski bir anı değil bu. yada sürekli tekrar eden bir lanet, tekerlek altlarında. buradayım. ellerimi görebiliyorum gökyüzüne kaldırdığımda ve ardında uzanan koyu maviliği.
bu gün yağmur yağacak. sessizim. sessizlik içime açılan yaraların sadece geçitlerinden biri. nefes alır gibiyim ve uzaktan aldığım her nefesin kaydını alıyorlar. oradakiler, oradalar...
ancak, şimdi sessizliğim, ilhamın korunaklı duvarlarında. adı geçmese de sakince işleyen benliğimin şartız kıvrımlarında. daha ne kadar yaşayabilirim? video kasetler gibi ömrüm olur mu, yada hiç kayıpsız kopyalatabilir miyim kendimi? peki ya eline geçme ihtimalim? soru işaretleri... bir ihtimal yere yansıyan gölgemi yakalayabilirim. sözlerimi savurabilirim üzerine, yada hala sıkmayı beceremediğim yumruklarımı. içimde bir pencere... masanın üzerine uzanmış, ağız sulandıran çekiciliği. her kanadı açtığımda boğulacağımı bilmenin zevki. şimdi sırası mı? sonrası için hazır mıyım?
bilmiyorum. kırmızısı gözlerimi alıyor. bedenimi işgal ettikçe varlığı, midemde varlığını hissediyorum ve bağırsaklarımda. özgürlük bu olsa gerek. tatlı tatlı acı çekmek. hemde şimdi burada. şu anda.
kifayetsiz. önümde salınan, lirik bir görüntünün parçasından ibaret. neredeyim? ne kadar birleşebiliriz? çürümeye başlamış bu oda ne kadar dayanabilir bize, üzerimize parçalarını kusmadan önce? bir üstündekiler, bir üstündekiler.... "korkaklık" tek söylediğin kelime bu ve satır aralarında geçen tek cümle. notaların es dediği yerde.
"Ey iki adımlık yer küre, senin bütün arka bahçelerini gördüm ben."*
pes dediğim yerde, önüme uzanan eşsiz sadelikte. bilinçsizce yaşamak istediğim her anda. şimdi ise kapıma yatırdığım ayaklarımın altında gezen hayatımda. bilinçsizce ezilen...

*nilgün marmara, düşü ne biliyorum şiirinden...

Etiketler: , ,

Pazartesi, Ekim 13, 2008

Pazartesi Sendromu Kuşağı

Ferhat Göçer'in çok meşhur bir şarkısı vardır "Yastayım" diye. Bilenler vardır aranızda şarkının orjinali, İbranice olup Consuelo Luz (1)(2) tarafından seslendirilmiş ve Budha Bar II albümünde yer almıştır. Los Bilbilicos (The Nightingales) dinlemek isterseniz bu linke tıklamanız yeterli...

Etiketler: , , ,

Pazar, Ekim 12, 2008

Siyaset Sosyolojisi - Maurice Duverger 3


ÖRGÜTLER VE İŞLEVLER
Örgüt kavramının burada yer alan tanımı Peter M. Blau’nun şu tanımıdır. “Belirli hedeflere erişmek üzere bir gurubun faaliyetlerini düzenleyen maddi usuller açıkça saptandığı andan itibaren, bir örgüt kurulmuştur.

  • Oligarşinin tunç yasası
Her örgüt az çok, hiyerarşik bir düzene göre kurulmuştur. Ö