Salı, Eylül 30, 2008


bildik, bilindik; duyduk, duyulduk; herkesin bayramı kutlu olsun

Etiketler: ,

Pazartesi, Eylül 29, 2008

çenemdeki deri kendini salmaya başlamış, saçlarım dökülmüş. aynaya baktığımda görebildiklerim bunlar dözlerimin altındaki çizgileri ve tormaları gesaba katmasam. yaşlanıyorum. yavaş yavaş. kendinle nadiren ilgilenen biri bunu daha keskin anlıyor. yavaş yavaş biçimsizleşiyor vücudum. peki hayallerime ne kadarına sahibim. hiçbirine? ve her biri üzeirme yürüyor şimdi. burada bu şehirde.
yıllar önce kollarımla sarılamadığım babannem, iyice zayıflamış. şimdi ise hissttiğim kemiklerine zarar gelmesin diye sarılamıyorum. her gelişimde biraz daha çökmüş buluyorum onu. yıllardır direndiği hayat, yavaş yavaş ona üstünlüğünü kurmaya başlamış. üzülüyorum. belki de bu eriyişi görmemek için uzaklardayım. bazen bilinçaltım sayıklıyor bunu.
ne olursa olsun zamana yenik düşüyoruz. bende bunun bir parçasıyım. bazen kiçik odamdan, şu kasabadan hiç dışarı çıkmamış olsaydım diyorum. işte o zaman hayallerim, umutlarım, yapmak isteidklerim bu kadar büyük olmayacaktı ve bu kadar fazla üzülüp kahrolmayacaktım.
ama kendi düşen ağlamaz...

Etiketler: , ,

olasılıklar üzerine.

ilk günü atlattım melekette. nankör müyüm neyim benim kadar memleketinde gün sayan yoktur herhalde. sayıyorum yahu ne yapayım canım sıkılıyor. efendim hal tatil olunca boş günler artıyor, eh uzaklarada pek uzanmayan ben haliyle evde sıkılıyorum. kardeşimle alışverişe çıktık. arkadaşları gördüm yol üstü cuma için plan yapmışlar. ne güzel değil mi? herşeyi hazırlıyorlar sen elini kolunu sallaya sallaya gidiyorsun. ama "durun" dedim. "ben cuma gidiyorum." durdular ve çarşambaya aldılar herkes mutlu mesut şu anda.
berbere gidip kabaran, artık kendi saçımdan çok başımın üzerinde taşıdığım bir rakuna dönen saçlarımı toplattım. sevgili berberim öyle özene bezene kesti ki saçları 2 saatte kalkabildim koltuktan. adamın eli yavaş ne demeli. şimdi elimde iki seçenek var.
1. arkadaşlara takılmak.
2. eve gitmek.
açılıma bakarsak.
1.a. kafete gidip oturmak
1.b. kahveye gidip oturmak

2.a. uyumak
2.b. tv izlemek
2.c. film izlemek
3.d. internette sörf akabinde chat yapmak

buyurun efendim size olasılıklar. seçin beyenin, alın birini. ben gün itibariyle 1.b.yi seçtim sonra da hemen kaçtım kaşınıyorum diye... zor durum vallahi...

Etiketler: , ,

Cumartesi, Eylül 27, 2008

zorlu bir yolculuktan sonra nihayet memlekete ulaşabildim. e tabi bu şu an itibariyle olmadı. yaklaşık 10 saat önce inebildim otobüsten. istanbul'da hava şartları beter diye erken gideyim dedim hareme 8 gibi evden çıktım vapurla üsküdar, oradan minibüsle harem yapayım derken saat 8:30 olmuştu. hiçte planladığım gibi olmadı. trafik yoktu. el mahkum bir saat bekleyecektim otobüs için. bekledim de. hatta bir saatte öylesine bekledim. nihayet otobüs hareme ulaştığında saat 22:30 u geçmişti. çok çişim gelmiş ayakta beklemekten belim ağrımıştı. sanırım istanbuldan çıktığımızda saat 1 buçuk falandı. dört gibi sahur için bi yerde durduk nihayet bende tuvalete gidip rahatlayabildim. şehrin girişi yine berbat 2000 yılından önce başlayan yol hala bitmemiş, düzeleceğine daha beter haller almış. sağlam asvalt yağmurdan çökmüş.
gidiş geliş için tekbir şerit açmışlar çamurlu. zar zor girebildik. gördüğüm kadarıyla şehirde yine bir değişiklik yok. ha girişteki tabelalardan başka. hava yağmurlu. muhtemelen bu tatil yine evde geçecek. bakalım neler değişmiş buralarda. (klavyede yazarken zorlandım ığğ)

Etiketler: , ,

Cuma, Eylül 26, 2008

hava berbat. bu kez ben berbat değilim, seviyorum canım bu havaları... ne yapatım. şimdi güzelce ıslanıp ardından sıcak bir duşa girip, şöyle kıvrılıp uyumak ne güzel olurdu. bunu yapabilir miyim? kısmen. 21:30'da otobüsüm kalkıyor umarım ben harem'e ulaşana kadar/ ulaşmaya çalıştığım süre zarfında yağmur yağmaz. sırılsıklam 12 saat yol çekmek istemiyorum. neyse belki yol durumunu online bildiridim giderken. kim bilebilir ki...

Etiketler: ,

Perşembe, Eylül 25, 2008

iki gündür canım çok sıkkın. kronik dönemsel sıkkınlıklarımdan olduğunu ahmin ediyorum. tabi bunun asıl sebebini bilmesemde iş yerinde olup bitenlerin, benim sonradan öğrendiklerimin de katkısı yok değil. ham böyle olunca uyku düznesizliği (hiç bir zaman düzene girmedi) isteksizlik gibi durumlar ön plana çıkıyor. nedendir bilmem ama canım sıkkı olduğumda sanki biraz daha enerjik oluyorum, ah bu saatsel olarakta değişebiliyorum. ama uzun zamandır gözlemlediğim şey, canım çok sıkkınken, sevgi kelebeği gibi ortalıkta dolaşmam. tüm tanıdıklara iltifatlar savuruyor ve onlardan gelen tepkilerle mutlu oluyorum. yada kendimi kandırıyorum ama, sabahın köründen başlayıp akşamın geç saatlerine varan iltifatlatlar, başıma güneş geçtiği yönünde yorumlara sebebiyet veriyor. insanın başına güneş geçince her yana iltifat mı yağdırıyor? eve bu mecazi birşey.
şu an kendimden ve hayatımdan hiç memnun değilim. hatta yaptığım şu harf ve kelime hatalarından da.

Etiketler: , ,

Çarşamba, Eylül 24, 2008

Fıkra (Azrail)

nasıl üye olduğumu hatırlamadığım gruplardan birinden (bir tane var zaten) fıkraların olduğu bir mail geldi. içlerinden birini seçip, şuracığa yapıştırmak istedim. neden istedim peki? gerçek bir olaya dayanıyormuşta ondan.


Adamın biri arabasıyla giderken yolda bir yolcu alır. adam arka tarafa biner.
şöför:
- "eee hemşehrim kimsin nereye gidersin?"
yolcu:
- ben Azrailim. canını almaya geldim."
şoför alaycı bir tavırla:
- "sen mi Azrailsin?" "ya senin gibi Azrail olur mu hiç" der.
yolcu sakin bir tavırla cevap verir:
- "sen daha önce Azrail gördün mü de, beni benim azrail olduğumu düşünmüyorsun" der ve ekler "inanmadın bana öyle mi?
şöför:
- "inanmadım tabii." der.
yolcu:
- "o zaman 200 metre ileride bir adam daha alacaksın" der.

gerçekten de adamın dediği gibi şoför 200 metre ilerde bir yolcu daha alır ama yolcu ön tarafa oturur. olaylar bundan sonra daha da enteresanlaşır. şoför yanındakine..
- "ee sen kimsin nereye gidersin?" der.
öndeki yolcu:
- "abi ben merkezde bir yerde indirirsen çok sevinirim adım
felanca." der.
şoför:
- "ya şu arkadaki adam bana Azrailim diyor görüyor musun şu herifi hem iyilik ediyoruz hem de dalga geçiyor zibidi." der.

öndeki yolcu arkaya bakar ama kimse yoktur.
öndeki yolcu:
- "abi arkada kimse yok ki!
şoför hışımla arkaya bakar ve;
- "kör müsün be adam arkada oturuyor ya!" der.
öndeki adam arkaya bir daha bakar ve,
- "abi senin kafan iyimi yoksa dalga mı geçiyorsun?" der.
bu sefer arkadaki yolcu söze girer,
- "gördün mü der öndeki beni ne duyabilir ne de görebilir." der şoföre.

şoförün bir anda dizlerinin bağı çözülür bet beniz atar.
arkadaki yolcu şoföre:
- "hadi der arabayı kenara çek 2 rekat namaz kıl canını alacağım." der.

şoför ağlamaklı çaresiz bir şekilde arabayı kenara çeker ve iner arabadan.

sonra...

sonra ne olmuş biliyor musunuz?

adamlar arabayı aldığı gibi kaçmışlar...

Etiketler: ,

hayaller mi?

Öldü! Nasıl bilirdiniz?

Etiketler: ,

Salı, Eylül 23, 2008

hiçbir şey yapasım yok,
yazasım da...
bakalım ne zaman geçecek...

Etiketler: ,

Pazar, Eylül 21, 2008

pazartesi sendromu kuşağı...

yaklaşık 20 dakika sonra pazartesi ve sırf pazartesi diye ben yine uyuyamıyorum. sinir oluyorum bu pazartesilere. sırf bu pazartesiler yüzünden istifa edeceğim yakında. gerçi hafta sonu düzenim fena şaşıyor ama, insan 2 gün yaptığı düzen değişikliğine bu kadar çabuk alışır mı? 5 güne alışamıyorum ben.
neyse yarına hazırlık olsun diye iki şarkı seçtim.
İlki Paris Je T'Aime film müziklerinden La Même Histoire (Feist), ikincisi ise, Sevgilim İstanbul filminden, Log Books - Yorgos Seferis (Nikos Kypourgos).

Etiketler: , , , , , , , ,

t1-8 (Taslak) (t7 ekstra)

Rüzgar sessizliğe bir bıçak sokmuştu. Şiddetle gözlerimi yere indirdim. Yerde uçuşan toz toprak ayaklarımın arasında dolaşıyordu. Sahi, ayaklarım çıplaktı ve çıplak olduğunu tekrar algıladığım anda içime bir titreme belirdi. Birden bire üzerimden boşanan ter, sırtımdan süzülerek omuriliğimi yol belleyip, kuyruk sokumuma gelerek baksırın kumaşına karıştı. Rüzgardan olsa gerek bütün vücudumdaki hareketleri hissedebiliyordum. Tüylerim diken diken olmuş, rüzgarın akışına flama açmış bekler durumdaydı. Tekerlek sesleri yaklaşmıştı. Sokak hala gözünündeki tek tük yıldızın ve bir kısmı bulutların ardında kalmış ayın ışığı ile aydınlanıyordu. Ellerimi kaldırdım. Gözlerimin hizasına. Nedense onları bile görmekte zorluk çekiyordum. Peki direğin tepesinde onu "babamı" nasıl görmüştüm?

Bir yanılsama olduğunu güdüşündüm. O öleli yıllar olmuştu ve bir direğin tepesinde ne işi vardı? İleriye doğru bir iki adım attım. Geri dönüp direğe dikkatle bakmakta kararsızdım. İçimde nedense babama karşı bir ürperti belirmişti. Aslında ondan hiç bir zaman korkmamıştım. Çünkü korkulmayacak kadar neşeli bir insandı ama şimdi nedense şimdi de bir korku fırtınası sanki etrafımda esen rüzgarı yaratıyormuşçasına beni sarıp sarmalıyordu. Derin bir nefes aldım. Ağzıma o bilindik kokusuzluktan çok, pas ve çöp kokusu geldi. Suratımı ekşittim. Eminim bembeyaz da kesilmişti. Çünkü korkumu ele veren tek şey suratımın bembeyaz kesilmesiydi.

Kedimi toparladım. Ben korkamazdım, yani korkmamalıydım. Bu benim gibi birine yakışmıyordu. Derin bir nefes aldım, ağzım boğazım burnum yanmasına rağmen. Midemden bir şeyler yukarıya çıkmak için ayaklandı. Yemek borumun her boğumunun onu yukarıya itelediğini hissedebiliyordum. Evet onların bir adı vardı ama, şimdi bunun ne önemi var ki?

Bir homurdanma duydum arkamda. Sanki tam arkamda durmuş biri bir şeyler söylüyordum. Anlayamadığım bir şekilde gırtlaktan çıkan bir ses. Dibimde olduğunu biliyordum çünkü nefesi ensemdeydi. Sesi o kadar boğuk ve uzaktı ki, sanki kilometrelerce uzaklıkta diyebilirim. Ama eminim hemen ensemin dibindeydi.

Ani hareketle döndüm. Bu kendini korumaya çalışmanın refleksi olsa gerek. Ancak döndüğümde beni karşılayan, daha sıcak bir şekilde beni bekleyen ağız kokusu olmuştu. Bir leşten farkı yoktu. Yada şu lavabo açıcı kimyasalların kokusundan. Birden kendimi tutamadım, midemdeki hali hazırdaki hareketlenme büyük bir basınçla patlamaya geçmişti. Şiddetle dizlerimin üzerine çöktüm. Bir an için dizlerimin sızlaması, midemin bulanmasını bastırmış olsa da sanki bu saniyenin binde biri süre içerisinde olmuştu. Evet içimden bir şeyler dışarıya çıkmak istiyordu ve bende buna yardımcı olmak için öğürüyor falan başarılı olamıyordum. Sol işaret parmağımı kaldırdım ve boğazımın uzanabildiği kadar dibine soktum. Birden bire içimdeki o hali hazırda bekleyen her şey dışarıya attı kendini. Bakamıyordum. Birden başım dönmüş gözlerim kararmıştı. Ardından iki üç kere daha öğürdüm, ta ki kendimi rahat hissedene kadar.

Gözlerimi açtığımda sanki etraf biraz daha aydınlanmıştı. Ağzımı silmek için sağ elimi kaldırdığımda üzerinde bir şeylerin gezindiğini fark ettim. Bir kurtçuk. Beyaz üç santim uzunluğunda. Diğer elimle onu yere atmak istediğimde, sol işaret parmağımın üzerinde gezinen başka bir kurtçuğu gördüm. İkisini de hızlı ve telaşlı hareketlerle elimden attım. Ancak yere düştükleri yerde, yani benim kustuğum yerde bunlardan yüzlerce vardı. İster istemez kendimi geriye attım. Ağzımı iki elimle hızlıca sildim. Bir kaç kez refleksle tükürdüm. Dilim damağım kurumuş, artık ağzımda ekşi bir tattan başka bir şey kalmamıştı. Sadece biraz su istiyordum...

"Yemek borun kurtlanmış evlat, çiğ şeyler yememelisin."
Bu ses babamınkine benzemiyordu. Yani yıllar sonra hatırladığım kadarıyla bu ses onun ki gibi değildi. Daha hırıltılı boğazdan çıkan bir sesti. Başımı kaldırmaktan çekiniyordum. Gözlerimin önünde ise o kustuğum şeyler sanki dans ediyordu. Yedi sekiz boğumlu üç santimlik küçük kurtçuklar.
"Bu kurtçuklar seni öldürecek evlat."
Bu imkansızdı. Yani bunun olabilmesine iman yoktu. Vücudumda bu kadar kurtçuğu beslemiş olamazdım. Bu zamana kadar hiç farkına varmadan. Başımı kaldırdım. Vücudumla doksan derece açı yapacak bir şekilde. Ancak görüş açımda kimse yoktu ama varlığı o kadar yakındı ki, o lağım kokan ağzının kokusunu alabiliyordum. Sıcak bir rüzgarla bana geliyordu.
Başımı biraz daha kaldırdım. Bir an için tereddüt yine kapladı bedenimi ve birden kaskatı kesildi. Başımı sanki oynatamıyordum. Hayır aslında bunu yapmakta istemiyordum ama merakım beni sürekli başımın kalkması yönünde zorluyordu. Başım dönmüyordu. Vücudumu hareket ettirmek istediğimdeyse, büyük sancılar vücudumun tüm eklemlerine akı ediyordu. Derin nefes almayı denedim. Ancak aklıma o kurtçuklar geldikçe bundan vazgeçtim. Ya soluk boruma kaçarlarsa. Sanki zaman geçmiyordu. Rüzgar hızlanmıştı. Elektrikler hala yoktu ve sokak sanki sadece ben ve onun yeninin ışığı yansıtmasından aydınlanıyordu. Onun, yani babamın.
"Kendine hiç bakmamışsın evlat!" dedi. Şu evlat lafına sinirlenmiştim. Yılar önce gelip şimdiye kadar hiç bana söylenmemiş bir kelimeyi söylemesi sinirimi bozuyordu. Yo, aslında sinirimi bozan onun karşısında böyle aciz bir durumda olmamdı.
"Bana evlat demeyi kes!" diye bağırdım. Kelimelerin nasıl çıktığını bilmiyorum ağzımdan ama çıkmıştı, hemde büyük bir gürültüyle. Bağırmamın ardından rüzgar durmuş, aralarında fısıldaşan yapraklar konuşmalarını kesmişti. Evet şimdi yalnızdık belki ama sokaktaki her şey, ağacı da, asfaltı da, çöpü de, toprağı da her şey bizi dinliyordu.
Bir ses duydum. Bir düşme sesi. O esnada görüntüsü gözlerimin önüne geldi. Evet babama benziyordu ama onu tanımayacak kadar unutmuştum. O olabilir miydi? Elbette hayır, çünkü o yıllar önce ölmüştü. Bunu herkes biliyor ki ölüler bir daha geri gelemezdi.
Bir kaç adım attı. Gayet güzel giyinmişti. Ama bana yaklaştıkça o kötü kokusunu daha fazla alabiliyordum. Suratında daha önce hiç görmediğim bir gülümseme vardı. Gözleri şevkatten çok nefretle parlıyordu. Oysa ben benden nefret etmesi için hiç bir şey yapmamıştım.
"Senin ölmüş olman lazım." dedim öfkeyle. Sanki şimdi ortaya çıkmış bütün planlarımı bozacakmış gibi geliyordu. Herhangi bir tepki vermedi. Yanıma iyice kaylaştı. Sol elini uzatarak yüzümü sıvazladı. Hala yüzünde o bilmediğim, tanımadığım sırıtma vardı. Kokusu gitmişti sanki, yada burnum kokusunu algılamayı bırakmıştı artık.
"Komik bir ölümdü değil mi? Arkamdan güldün mü?" Hayır gülmemiştim. Ağlamamıştım da. Gözlerimden bir kaç damla geldiyse de, sert rüzgara dönüp onu rüzgarın akıttığı göz yaşlarıma karıştırmıştım.
"Hayır." dedim sakin bir sesle. Gözlerime baktı. Gözlerinin içinde gezinen bir şey olduğunum farke diyordum. Ama ne olduğu bu karanlıkta anlaşılabilir değildi. Çenemi tuttu. Kendini yaklaştırdı. Yüzlerimiz arasında üç santim yoktu.
"Vakit yaklaşıyor evlat," dedi.
"Ne vakti?" Güldü, ağzını o kadar çok açmıştı ki, sararmış dişlerini gördüm ve o eski kokusunu tekrar aldım.
"Yakında öğrenirsin, devam et!"
Çenemi bıraktı, yavaşça yüzümü yüzünden çekti ve uzaklaşmaya başladı. Sıçrayarak direğin tepesine tekrar çıktı ve gülerek "Bu senin için bir hediye." dedi. Sanki bu cümleden sonra bir şeyler daha söyledi yarım yamalak duyduğum: "Tadına bak".
Birden yere yığılıverdim. O kurtçukların yanına, şimdi hepsi burnumun dibinde dolaşıyorlardı. Bir kısmı bana yle bir bakıyor ve birbirleriyle sarmal olmaya devam ediyorlardı. Tekerlek sesleri, daha da yaklaşmıştı. Kendimi toplayıp ayaklandım ancak dizlerimin üzerinden doğrulamıyordum. Başımı direğin tepesine çevirdim. Orada oturmuş beni izliyordu. Tekerlek sesleri yaklaştı ve yakınımda durdu.

Etiketler: ,

Cumartesi, Eylül 20, 2008

t1-7 (Taslak) (bu bölümü çıkardım)

1986 akşamı. Güneş henüz batmaya başlamış. Esen hafif rüzgar, yeni dökülmeye başlamış ağaç yapraklarını küçük daireler şeklinde döndürerek kendince eğlenceli bir oyun oynama çabasına girişmiş. Ben ise evin balkonundan karşıdaki elektrik direğine çıkmış adamı izlemekle meşgulüm. Benim gibi diğer çocuklar da balkonda. Sokakta bir sessizlik hakim. Akşam üstlerinin verdiği huzur. Burası küçük bir sokak. Çoğu kez sessizlik ve sakinlik isteyenlerin toplandığı bir yer. Zaten şehir olarak yüz ölçümü büyük olduğundan, dağınık yerleşimi sebebiyle, böyle küçük, az evli sokakları bulmak mümkün. Aslında şehrin geneline bakıldığında az evli de değil. Sadece belli noktalarda yapılan yapılaşmadan kaynaklanan bir kalabalık.

Adam emniyet kemerini iyice direğe dolayarak son kancasını da kemerine taktı. Biraz daha yukarı ya tırmanarak, sokak aydınlatması için kullanılan florasan lambalarının koruma kapağına uzanmaya çalıştı ancak beceremedi. Biraz daha yukarı çıktı. Sol eliyle bu kez kapağa ulaşabiliyordu. Koruma kapağını kaldırdı. Çeşitli malzemelerinde asılı olduğu, kemerin bir köşesine tutuşturdu. Florasan koruma kapağı şimdi aşağıya doğru sallanıyordu. Florasanlardan birini çıkardı ve ardından çıkmakta kısa boylu adama uzattı. Daha sonra polis tutanaklarından öğrendiğime göre bu adamın adı Davut'tu. Diğer florasanıda istedi kısa boylu adam. Yukarıda kemerle asılı adam diğer florasanı da çıkarttı ona uzattı.
Hala büyük bir sessizlik hakimdi. Herkes pür dikkat direkte olan biteni izliyordu. Birden içeriden annemin sesini duydum. Yemeğe gelmemi söylüyordu. Başımı kapıdan içeriye doğru çevirip cevap vereceğim anda babamı gördüm.
"Babam geliyor, o gelene kadar gelirim." dedim.
Babam bana el salladı bende ona, kısa boylu adamın yere inmesine az kalmıştı. Babam çevik bir hareketle direğin dibine gitti.
"Dur, dur sen inme ben uzatayım." dedi heyecanlı bir sesle. Adam öncelikle elindeki bozuk florasanları babama verdi. Babam onları alarak yere koydu. Hemen yanındaki yirmili florasan kutusundan iki florasan çıkarttı, koruma kutularını da yırtarak kısa boylu adama verdi. Adam florasanları güzelce tuttuğundan emin olduğunda direğe tırmanmaya başladı.

Mutfaktan kokular geliyordu. Sanıyorum kuru fasülyeydi. Çünkü o zamanlar en sevdiğim yemeklerden biriydi. Şimdi ise özel günler haricinde kendime bu yemeği yapmıyorum. Rüzgar hafifçe şiddesini arttırmıştı. Burnuma gelen kokular ne kadar hızlı geliyorsa o kadar çabukta gidiyordu ve uzaklardan gelenbalık kokusu. Midemin kazınmaya başladığını hissettim. Öyle ki o küçük midem kokuları almadan önce gıkını bile çıkarmazken, şimdi derin bir kazıntının içindeydi. Evet şimdi bir fili bile yiyebilirdim. Bir yanım bir an önce yemeğe başlamamı söylerken bir yanım da şu nadir gördüğüm florasan değiştirme olayına sonuna dek bakmamı söylüyordu. Elbette babam da evdeki florasanları değiştiriyordu ama, bu yerden çok yüksekte ve sanki bir dağa tırmanır gibi yapılmış tırmanışın zevkiyle gözümde ayrı bir yerdeydi.

Adam florasanları takmış, koruma kapağını yerleştirmeye çalışıyordu. Kısa boylu adam direkten inmiş yerdeki malzemelerini üstü açık pikap arabaya topluyordu ve gidip gelirken direğin altında duran babamla konuşuyordu. Birden bire "Allah" diye bir ses sokağın sessizliğini bozdu. Uzun boylu adam yere düşmüştü. Tam da babamın üzerine. Ne yapacağımı şaşırmış halde öylece kalmıştım. Gözlerimde bir yanma hissetmeye başladım. Bu arada kısa boylu adam "polis", "dışarı çıkın" diye bağırarak uzun boylu adamı babamın üzerinden kaldırdı. Ağzımdan çıkan sadece, "anne" kelimesi olmuştu.

Not: pek içim ısınmadı bu bölüme aynı fikir de mi olacağız diye yayınlamak istedim...

Etiketler: ,

Cuma, Eylül 19, 2008

Penisinin içine balık kaçtı!

Yukarıdaki başlığı okuyunca ben deçok şaşırdım. Hangi akla hizmettir, nasıl kaçar hiç anlamadım yoruma açık ama paylaşmadan edemedim de. Haber şöyle:
Akıllara durgunluk veren olay, Hindistan'da yaşandı! Yaşı ve ismi belirtilmeyen bir gencin, akvaryumunu temizlerken eline aldığı "Beta" familyasından 1.5 santim genişliğinde ve 2 santim uzunluğundaki küçük balık, birden penis deliğinden içeri kaçtı.

Hemen doktora başvurularak, gence müdahale edildi ve balık ameliyatla mesanesinden alındı.
Hangi olasılık dahilinde bu balık oraya kaçar. Balığa oral seks mi yapıyordu acaba? Çok ilginç :)

http://www.haberturk.com/haber.asp?id= 98542&cat=180&dt=2008/09/19

Etiketler: , , ,

SİYASET SOSYOLOJİSİ Maurice Duverger 2

KÜLTÜRLER

Kültür. “düşünsel yaşantı ideali,uygarlıkla eş anlamlı

KÜLTÜR KAVRAMI

Kültür normatiftir,yani,insanların belli bir ölçüde,izlemek gereğini duydukları bir davranış kuralları bütünüdür.

Normal,yaptırımlar,değerler,reçeteler

Bu ortak kurallar davranış kurallarına norm denir.

Yaptırım,norma uymanın ya da karşı çıkmanın doğurduğu bir sonuçtur.

GELENEKLER VE DEĞİŞME

Yaptırımlarda değerler,hukukta hak arasındaki çatışmalar genelikle bir kültürü oluşturan öğelerin evrimleşme farklarıyla düşümleşirler.

Kültür bir bakıma toplumların gerek bilinçli,gerek bilinçsiz belleğidir.

Başlangıçta hukukun tek kaynağı töre idi.Hukuk sözlü olarak büyücü,din adamı ve yargıçlar topluluğu içinde yaşatılmaktaydı.

Yerleşik otoritelerden herhangi birisinin yeni bir normu kabul ettirebilmesi,topluluk üyelerinin bunları rızaya kabul göstermesi ile mümkün olabilirdi ancak.

Halkın büyük bir kısmı yeni değerlere yönelmiştir.Otoriteler hala geleneksel değerleri tanımakta devam edebilirler.

  • Kültürler,alt kültürler,karşıt kültürler

Batı kültürü ABD,batı Avrupa ulusları,Kanada,Avusturalya ve Yeni Zelanda gibi ülkelerin ortak kültürü:Doğu kültürü,SSCB ve Avrupa Halk Cumhuriyetçilerince paylaşılan kültür ve Latin Amerika kültürü de RİO GRANDE nin (Büyük Rio unun ) güneyinde yer alan tüm ülkelerin ortak kültürü olacaktır.

Karşı kültür aslında onu içine alan kültürün değerlerinin ya alaya alarak yada sert bir şekilde eleştirerek yadsıyan ama bunu yaparken hala,kısmen o değerlere bağlı kalan bir alt – kültürdür.

  • Siyasal kültür

Almont ve Verba tarafından 1958-1963 arasında 5 ülkede ABD,İngiltere ,Almanya,İtalya ve Meksika da yürütülen büyük ve karşılaştırmalı ankete alacağız.

Almond a göre kültürün 3 yönü vardır.

Tanıma yönü

Duygu yönü

Yargı yönü

“Yöresel” kültür,uyrukluk kültürü ve katılımcı kültürdür.Yöresel tipteki siyasal kültür köy,klan, soy,bölge v.b gibi yerel siyasal kültürlerin birbirine eklenmesinden ulusal bir kültürün bulunmadığı...

Uyrukluk kültürü ile katılımcı kültür ise buna karşılık gerçek anlamda ulusal diyebileceğimiz bir kültürün iki biçimidir.

Uyrukluk kültürü merkezci ve otoriter bir yapıyla düşündeştir.Eski kültür hiçbir zaman tamamen yapılıp tümüyle bir yenisi onun yerini almadığı için her somut kültür bu üç soyut kültür tipinin karışımıdır.

“Yurttaşlık” kültürü de “Yöresel” öğelerle uyrukluk ve katılımcı kültür öğelerini ahenkli bir şekilde dengeleyen bir kültürdür.Daha Aristo zamanında ortaya atılmış olan dengeli rejim düşüncesi yeni bir rejim altında çıkmakta karşımıza

ABD din de katılımı çok güçlü. Buna karşılık idare ve polise karşı beslenen kuşku nedeniyle uyrukluk bağı gereğinden çok zayıftır.

Ulusal kültürün sınıfsal alt-kültürlerin kısmen de olsa birleştiren bir kültür.Ulusal kültürlere gerçek değerlerinin altında atfetmek Marksist sosyolojinin zaaflarından biridir.

KÜLTÜR AŞILAMA

Her kültürün amacı bir uyum yaratmak, yani rol ve davranış modellerinin temelinde yatan norm ve değerleri topluluğunun tün üyelerine kabul ettirmektedir.

Nefret bir sevgi türüdür.

Tüm kültürler, fiilen belirli bir sapma derecesini hoş görür ve minimum bir esnekliğe yer verirler. Çok az bir sapmaya iznin veren esneklik düzeyi düşük olan kültürlere tekci (monolithique) kültürler denir.

Kültürün aşılanması ergin yaştan önce az yoğun biçimde ve ergin yaşta olmak üzere birincisine genellikle “çocukların sosyalleştirilmesi”

ÇOCUKLARIN SOSYALLEŞTİRİLMESİ

  • Dil ve kültürün aşılanması

Çevrede gereken değişikliklerin yapılmasıyla kalıtımsal özelliklerinde değişeceğini savunmuştur.

Norm, reçete, değer, yaptırım, rol ve davranış modellerini tanımlayan be deyimleyen sözlerdir.

Dil, kültür öğelerinin anlamlarını, tek tek belirtmekte kalmaz, asıl onları birbirlerine bağlayan ve bir sisteme dönüştüren açıklığa kavuşturur.

  • Aile, Okul, Yaş Gurupları

Sanayi toplumlarında etkisi giderek azalmakla birlikte, aile, okul, yaş guruplarının yanı sıra kültürü ileten başlıca araçlardan biri olmakta devam eder.

Batı toplumlarında okul “üretim sisteminin yeniden üretilmesi”. Saint-Juste’ün düşlediği türden, “özgürleştirici birer “okul”.

  • Siyasal Sosyalleşmeler

Sosyalleşme dört aşamada. İlk aşama “siyasallaşma aşaması” “kişiselleştirme aşaması” “idealleştirme” son aşamada ise çocuk “kurumsallaşmaya” başlar.

İdeoloji, hiçbir zaman doğrudan doğruya iletilemez, bu daha çok, insanlar, belli bir ideoloji doğrultusunda eyleme geçirmeye hazırlayan bilinç altı eylem şemalarını aşılamakla yapılabilir.

Çocukların sosyalleştirilmesinde güdülen amaç, onlara yerleşik kültürü ve özellikle de otorite, iktidar, hiyerarşi olaylarının temelinde yatan değerleri iletmektir.

SÜREKLİ KÜLTÜR AŞILANMASI

Modern çevreleme ve haberleşme araçları o ederce güçlüdür ki insanları kendileri hiç farkına bile varmaksızın ve okul sisteminkinden çok daha etkin bir “simgesel zorbalık” la derin şekilde etki altına almak mümkündür.

Araçlar tek bir elde toplanmışsa –ki bu genellikle yerleşik iktidardır- o zaman kültür aşılamada tekçidir.Eğer araçlar değişik ellere dağılmışsa o zaman kültür aşılamada çoğulcudur.

  • TEKÇİ KÜLTÜR AŞILAMA YÖNTEMİ

Çoğulcu demokratik kültür geleceğin toplumuna özgüdür ve o kültürü de tekçi bir kültüre dayana geçici bir toplumdan geçilerek ulaşılabilecektir.Otoriteler belirli bir aydın ve bilimsel seçkin zümresinin özgürlüklerden başkalarına oranla daha fazla yaralanmasına göz yumar.Çünkü bu özgürlükler uğruna başkalarından daha fazla çaba harcadıklarına göre bunlara başkalarından daha fazla gereksinme duyarlar.

  • ÇOĞULCU KÜLTÜR AŞILAMA YÖNTEMİ

Batı kültürü kurumsal olarak çoğulcudur.Şu anlamdaki her türlü kanıya inanca ve ideolojiye her türlü resmen saygı gösterir.Herkesçe paylaşılan bir normlar ve değerler bütününe de sahip olmasa gerçek anlamda bir kültür oluşturamazdı.Bunun içindir ki çoğulculuğu her zaman sınırlıdır.

Çoğulculuğa getirilen bu sınırlılık ABD nin de çok fazladır.Yerleşik otoritelere muhalefet edebilme olanağı çok geniştir.Ama kültürel uyumda en az onun kadar geniştir.Batı Avrupa da ise sosyalist ideolojinin belli bir etkinliğe sahip olmasından ötürü çoğulculuk yelpazesi daha açıktır.(FRANSA,İTALYA,FİNLANDİYA)Kominizmi benimsemesi daha bir çoğulculuk getirir sisteme

Günümüz liberal toplumları “siyasete yabancılaşmış” (dépolitisé) değildirler.”ideolojisizleşmiş”(désidéologise) oldukları söylenebilir. Modern haberleşme araçlarıyla modern sistem giderek artan bir kültür birliği yaratmaktadır.

Gazetelerden radyo ve televizyon vericilerinden oluşan aygıtın ereği,reklam sayesinde mal satışını maksimum düzeye çıkarmaktır.

Ve reklamcılık kültür aşılamanın başlıca işlevi hem de başlıca düşünsel ekseni haline gelmektedir. Bu kültürün doğurduğu tek tutarlı sonuç tüketimdir.

Koministler özgürlükçü demokrasi şemalarına çok daha yatkın olan bir yurtdaşlık tavrına sahiptirler.

HİYERARŞİLER VE İKTİDARLAR

İktidar ve otoriteler

EŞİTSİZLİK VE İKTİDAR

Robert Dahl a göre “aralarında bir ilişki bulunan birisi diğerlerine “o olmasaydı yapamayacakları bir şeyi yaptırabiliyorsa işte o ilişki etkidir.”Etki eşitsizlikle eş anlamlıdır.

İktidardan,”O na boyun eğmekten kaçanları ağır kayıplara özel bir etki tipi”

İktidar meşru olan bir etki.

  • EŞİTLİKÇİ İLİŞKİLER VE EŞİTLİKÇİ OLMAYAN İLİŞKİLER

Aile bir eşitsizlik nedenidir.Kapitalist ülkelerin özel hukukları aslında eşit olmayan taraflar arasında ortaya çıkan sürtüşmeleri demokratik eşitlik kuruntusu ile izlemeye yardım etmektedir.

  • İKTİDAR KAVRAMI

İktidar ise normatif bir kavramdır.Güçle iktidar her zaman bir arada bulunmazlar.

Elinde iktidar bulunan kişinin bu niteliği otoritedir; daha da basitçesi elinde iktidarı bulunan kişiye “otorite” denir.

İktidarın meşruluğu,onun,topluluk üyeleri yada hiç değilse bunların çoğunluğu tarafından bir iktidar olarak tanınmış olması olgusundan başka bir şey değildir.Meşru olmayan bir iktidar iktidar olmaktan çıkar.Güçten başka bir şey değildir artık.Zaman zaman meşruluğun “kökleri”olarak adlandırılan gelenek karizma ve yasa aslında birer ussallaştırma ve aklamadan ibarettir.İktidarın tek kökeni o ikt,darın uyguladığı topluluğun norm ve değerler sistemince saptanan ve meşruluk çabasına uygun olması ve bu şema konusunda da o toplulukta bir görüş birliğinin bulunmasıdır.

  • SİYASAL İKTİDAR

Siyasal olan iktidar özel gruplarda ortaya çıkan iktidarların aksine yalnızca global toplumda ortaya çıkan iktidardır.

karar yetkisine sahip otoriteleri

OTORİTELER

  • OTORİTELER VE ÖNDERLER

Önder kişisel bakımdan sahip olduğu üstünlük ve çekicilik yüzünden kendisine itaat edilen bir kişidir.

Max Weber hiçbir iktidarın tek bir meşruluk tipine dayandığınıda düşünmemektedir.Kişisel iktidar iktidarı elinde bulunduran kişinin onu sanki iktidar kendi malıymış gibi hiç kimseye hesap vermediği durumlar

Geleneksel otoriteye feodal derebeyliklerde ve eski düzen krallıklarında rastlamaktayız..Yasal-ussal otorite Batı da Amerikan ve Fransız Devrimlerinden kurulan demokratik-liberal devletlerde görülen otorite tipi olup çağdaş komünist devletlerde bulunan otorite budur.Karizmasal otorite ise kişi olarak şerefin yüceltilmesi üzerine kurulmuş olan diktatörlüklerde ortaya çıkar ve çağdaş faşizmlerde görülür.Weber ısrarla bu otorite tiplerinin hemen her zaman bir arada olma görüşünü savunmuştur.

İşte otoritelerin sahip olduğu iktidara birde önderliğe ilişkin şeyler olan kişisel saygınlık ve çekiciliğine ekleme eğilimlerine iktidarın kişiselleştirmesi diyoruz.Kitle haberleşme araçları bambaşka bir nitelik verirler.

  • OTORİTELERİN ATANMASI

Üst kademe yöneticilerinin atanmasında başlıca dört teknik kullanılmaktadır.Bunlar soydan devir,kooptasyon,seçim ve ele geçirme (zapt)dir.

İktidarın ele geçirilmesinden (zapt)söz edildiğinde iktidarı elinde bulunduran kişinin onu kaba güç kullanarak elde etmiş olduğu söylenmek istenmektedir.

Bir hakem olarak kabul edilen dinsel otoriteye başvurmakta olanağan bir yol olabilir.Fransa da KROLENJ sülalesini bu yoldan meşruluk kazanmış

Üçüncü teknik olan kooptasyon,selefin halefi ataması (bireysel kooptasyon ) yada bir komite yada kurulan ölen üyesinin yerine hayatta kalanlarca birinin atanması (ortak kooptasyon) demektir.İktidar sahiplerinin topluluk üyelerinin hepsi tarafından belirlenmesi demektir.

Seçim meşruluğunun seçimini oluşturan demokratik ve eşitlikçi ideololji ile düşüngeşir.Eskiden güç darbesi ile iktidara gelen diktatör dinsel taktisle yada kral soyundan bir prensesle evlenmekle kendini meşrulaştırmaktaydı.Bugün ise referandum yada güdümlü seçimlere başvurmaktadır.

TOPLUMSAL SINIFLAR

Toplumsal sınıf kavramının iki öğesi göze çarpmaktadır.Toplu eşitsizliklerin bulunması,toplumsal eşitsizliklerin iktidar hiyerarşisine üzerinde etkileri olması olgusudur.

SINIFLAR VE KATSLAR

  • KASTLAR ZÜMRELER KLANLAR

Marksist kuruma göre burjuva sınıfını tanımlayan üretim araçların özel mülkiyeti bir hukuk kuralları demetidir.EtatsGéNéRAUX yada halk meclisi Fransa da büyük devrim öncesi var olan soylu rahip ve diğer tabakalar (TİERS État)yada burjuva,köylü ve benzeri kesimlerden oluşan klanın önemli karalarından önce toplantıya çağırdığı danışma meclisleridir.Burjuvaların meclis denetimini ele geçirmeleriyle bir ulusal meclise dönmüş ve Fransız devrimi başlatılmıştır.Kastların temelinde başlangıçta esas olarak dinsel bir karşıt olan “temiz” ve “kirli” karşıtlığı yer almaktadır.Kastlar genellikle kast-için evliliklere izin verirler

Üç katogori yani rahipler savaşçı-kral ve köylüler ayrımı Dumazil e göre bütün Hint-Avrupalılar da görülen sosyo-dinsel alana ilişkin temel görüşlerle düşündeşmektedir. “zümreler “ yada “tabakalar”sistemi otra çağda Avrupa da gelişmiştir.Ama başka rejimlerde de görülmektedir.Soylular rahipler ve diğer tabakadan olanlar

Yukarı kastlardan olanları çok daha açık renk derili olup aşağı kastlara inildikçe deri rengininin koyulması bunun bir kanıtı olarak görülmektedir.

  • TOPLUMSAL SINIFLAR

Marx’ın sınıf kavgalarını tarihin itici gücü olarak nitelendirilmesinden. Marx, sınıf kuramını sistematik bir şekilde geliştirmemiştir ve yer yer çelişiktir bu kuram. Toplum tarihi, günümüze dek sınıf kavgalarının tarihinden başka bir şey değildir.

Manifesto “çağımızın yani burjuva çağının bunlardan farklı olan niteliği, sınıfların karşıtlığını basitleştirmesidir. Burjuva ve proleterya sınıflarına ayrılmaktadır.

İkili modellerin devrimci, kadameli modellerinse tutucu olduğunu söyleyebiliriz.

Ossowski, üç tip karşıtlıktan söz eder. (yöneten ve yönetilen karşıtlığı) (servet sahibi olanlarla olmayanların karşıtlığı) (sömürülenlerle sömürenler karşıtlığı tipleridir)

İktidara gelmeye gerçekten olanak veren araç servet ve mülkiyettir. Marksist sınıf kuramının temel düşünceside budur: üretim araçlarının mülkiyeti kapitalislere gerçek direnç sağlarken yöneticilerin seçiminde izlenilern demokratik usuller .. biçimler.. kalacaktır.

Servet esasına göre ortaya çıkan sınıf farklılaşmasının en iyi örneğini Roma Cumhuriyetini yurttaşların gelir düzeylerine göre (cents) dahil oldukları alt sınıflı ayrımında bulunmak mümkündür. “Proleterler” buradan geldiğini ve en aşağı sınıftan (proletarii) olanlar için kullanıldığını belirtelim. Lenin büyük hamlede sınıfların birbirlerinden “toplumsal servetten aldıkları payın büyüklerine göre” ayrıldıklarını ileri sürmekteydi. Çalışma alanlarını seçmekte özgür olanlarla ekonomik zorluklar nedeniyle herhangi bir işi kabul etmek zorunda olanlar sınıfı arasında bir karşıtlık doğmaktadır. Marksistlere göre ırkçılığın ve yeni sömürgeciliğin bu türleri doğrudan doğruya belirli toplumsal kategoriler ayrı bir temel olmaktan çok, kapitalizmin yarattığı sınıfsal ayrımın bir sonucudurlar.

  • SINIF BİLİNCİ

Belirli bir sınıfa ait olma ve diğer sınıfların dışında kalma olgusundan oluşan öznel öğedir bu. Marksistler buna “sınıf bilinci” adını verdiler. Egemen ve ayrıcalıklı sınıflar yerleşik düzeni sürdürmek amacıyla sınıf bilinçli özellikle egemenlikleri altında tutup sömürdükleri sınıfların bilincini zayıflatmaya çalışırlar. Devrimci partiler ise buna karşılık bağımı ve sömürülen sınıfların bilincini, bu bağımlılık ve sömürmeye son verme iradelerini güçlendirmek üzere geliştirmeye çalışırlar. Karşıt, iki eğilim. Bir kısım marksiste göre sınıf bilinci işçiler arasında kendilerinden doğar ve güçlenir. Diğerlerine göreyse sınıf bilinci her şeyden çok kitlelere kendi durumlarının ve sınıf çıkarlarının bilincini kazanmakta yardım eden devrimci bir partinin eylemi sayesinde gerçekleşir.

TOPLUMSAL HAREKETLİLİK VE SINIFLAR

Eğer bireyler, oldukça kolay şekilde, daha alt kategoriden daha yukarı bir kategoriye geçebiliyorsa bu kategoriler gerçek anlamda sınıf sayılmazlar. Sosyalist toplumlarda aynı şeklide sınıfsız bir tıoplum olduklarını ileri sürerler çünkü onlarda, onların gözünde tüm sınıf farklılaşmalarına yol açan üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete son vermişlerdir.

  • seçkinler kuramı

“Seçkin” ve “seçkin dolaşımı” kavramları kapitalist toplumlarda insanın yaşam boyu bağlı kaldığı yada soydan devredilen bir karakterdeki gerçek sınıfların bulunmadığını seçkinler kavramı sosyolojiye, Vilf Ede Pareto sokmuştur. Pareto/bu birinci aşağı tabaka ikinci yukarı tabaka a- hükümet seçkinleri b- hükümet dışı seçkinler.

Seçkinler gurubuna katılma bireysel niteliklere bağlı olduğundan ülke olarak, soydan geçimli değildir. Seçkinlerin böylece bireysel yoldan dolaşımları, toplumsal dengenin sağlanmasına etki eden çok önemli bir faktördür. Eğer bu dolaşım düzenli bir şekilde ve yeterli bir düzeyde gerçekleşmiyorsa, toplum iyi işlemiyor ve devrimci bir ortamın hazırlanmasına uygun bir hale geliyordur. Seçkin dolaşımı kuramı sonradan Gaetano/Moscça tarafından da benimsenmiştir. Modern demokratik toplumlar, bu bakımdan Moscçaya son derece hareketli bir toplumlar olarak görünmektedirler. S.M.Miller’İ 1960 ta 14 ülkede yaptığı karşılaştırmalı incelemeler, toplumsal akışkanlığı genellikle, aşağı ve arta tabakalar arasında oldukça güçlü olduğunu yani kol gücüne dayanan mesleklerden kol gücüne dayanmayan (memurlar gibi) mesleklere doğru bir akışkanlık bulunduğunu göstermiştir. Sosyolojik araştırmalar seçkin dolaşımı kuramını pek fazla desteklememekte yada bunu ancak sınırlı bir ölçüde yapmaktadırlar. Bu araştırmalar, sınıfların, yani terk edilmesi oldukça zor olan toplu hiyerarşilerin var olduğunu ortaya çıkarmaktadırlar.

  • Sınıfların kalınlılığı

Marksistler, yalnızca, üretim araçlarının özel mülkiyetinin yol açtığı kalınlı toplu hiyerarşilere “sınıf” demekte, biz ise bu terimi kalınlı toplu hiyerarşilerin tümü içinde kullanmaktayız. Maksist sınıf kuramının bir üstün yanıda, batı toplumlarında kamu hukukuna, ekonomik rekabete ve girişim özgürlüğüne dayandırılan resmi eşitliğin büyük çapta aldatıcı olduğunu ortaya koymasıdır. Kapitalist emekçiye, kıtı kıtına yaşaması için ona elzem olanı verir ve işçinin ürettiği “artık-ürünü” çekip alır işçinin “sömürülmesi” denen olay budur.

Max insan emeğinde yaratıcı bir nitelik bulduğuna inanır. Marksistler tarih boyunca ortaya çıkan antik mülkiyet rejimi, feodal mülkiyet rejimi, kapitalist mülkiyet rejimi arasında bir ayrım yaparlar. Marksizimde sınıf kuramı, tüm siyasal sistemlerin gerek kökenlerini gerek yapılarını, gerekse evrimlerini açıklamaya yardım eden en temel öğedir. Büyük ölçekte seri üretim tüketimi genelleştirmekte, kitle haberleşme araçları, yaşam tarzları ve davranışları tek düzeyleştirmekte ve bunların tümü “orta sınıfın” yaygınlaşmasına yol açmaktadır.

Etiketler: , ,

Perşembe, Eylül 18, 2008

t1-6 (Taslak)

Apartman kapısından sokağa çıktığımda sanki soğuk bir buz kütlesinin içine dalmış gibi vücudumun irkildiğini hissettim. Yavaş yavaş vücudumda soğumaya başlıyordu. Bu soğukluk ayaklarımdan vücudumun geri kalanına doğru yayılıyordu. Ayaklarıma baktım. Çıplaktı. Kendimi dışarıya nasıl attığımı hatırlamıyorum. Üzerimde bir baksır ve beyaz bir tişört vardı. Birden içeriye girip üzerime bir şeyler giyme isteği duysam da aklım hareket eden gölgelerde kalmıştı. Bir adım daha attım. Ayağımı yere koyduğum anda sokak karanlığa büründü. Karanlığın içinde tek görünen sanki üzerimdeki beyaz tişörttü. Kendimi bir an için hedef tahtasıymış gibi hissettim. Hızlı adımlarla sokağa doğru koşmaya başladım.

Bulunduğum sokağı aydınlatan tek şey gökyüzünün açık maviliğiydi. Elektriklerin gitmesiyle birlikte doğa daha sesli konuşmaya başlamış, sokaktaki farelerin ayak seslerine varıncaya dek tüm sesler, kulağıma ayrıntılı olarak geliyordu. Birden aklım evimde bulunan eski 45 lik plaklara gitti. İki tanesinin içinde kanarya sesi bulunmaktaydı. Birtanesinin içinde ise su sesi. İnsanlar bunları neden dinlemek isteyebilirdi ki?

Rüzgar hızlanmıştı. Bacaklarımın arasından esen rüzgarı rahatlıkla hissedebiliyordum. Bilinçsizce pencereden gördüğüm ışığa doğru ilerliyordum. Peki bu karanlıkta o ışığı nasıl bulacaktım? Hayır bunları düşünmüyordum. Vücudum yavaş yavaş buz kesmeye başlamıştı. Ayağıma batan ufak taşlar bazen acı veriyordu. Sokağın sonuna yaklaştım. Işığın geldiği yeri tahmin ettiğim yere. Bir karga sesi bütün doğanın sesini yırtarak göğe yükseldi. Arsından sert bir rüzgar daha esti. Bir el arabasının sesini duyar gibi oldum. Elektrik direğinin dibine geldim ve bir elimle ona yaslandım. Ayağımın altına batan küçük taşları temizledim. Tekerlek sesleri yavaş yavaş yaklaşıyordu. Sessizce dieğe yapıştım. O gleenin beni görmesini istemiyordum. Birden herşey susstu. Çırılçıplak kalan nefes alışverişlerim etrafta yankı yapıyordu sanki. Nefesimi tuttum,parpan kalbimi hisseder gibiyim. Birden yukarıdan önüme siyah birşey düştü. Ne olduğunu kestiremiyordum ama kendimi bastırabildiğim kadar direğe bastırdım. İyice bütünleşmiştik. Sağ ayak baş parmağımla yere düşen şeyi kontrol etme çalıştım. Sıcak ve ıslaktı. Birden içim ilkildi ve hızla ayağımı geri çektim. O şeyin nerden düştüğünü anlamaya çalışmak aklıma bile gelmemişti. Tam tepemde, artık bir olduğum direğin üstünde bir tıkırtı duydum. Bakıp bakmamakta kararsızdım. Terlediğimi hissediyorudum ve esen sert rüzgar üzerimdeki teri anında kuruturken vücuduma bir titreme bırakıyordu. Öyle ki sanki çenem yerinden düşecekmiş gibiydi.

Bu sadece soğuk değil, içimde belirsiz olan uygunun da verdiği bir titremeydi. Sanırım korkuyordum. Bir insanın bunu knedisine itiraf etmesi zor ama evet korkuyordum. Yukarıdan başımın tam üstünden bir ses daha geldi. Rüzgar iyice hızlanmış, civar apartmanların hava boşluklarının üzerine sonradan yapılmş metal korunaklar gürültülü sesler çıakrtıyordu. BAşımın üzeirnde bir uğuldama daha oldu. Sanki bu konuşmaya çalışan bir şeyin sesiydi. Bir insan, bir karga, bir fare? Hepsi de şu an mantıklı düşünemeyen beynimin uydurduğu şeylerdi. Bir insan gecenn bir yarısı direğin tepesinde ne yapabilirdi ki yada bir fare bir karda nasıl insana yakın bir ses çıkarabilirdi. Başımı yavaşça yukarıya kaldırdım. İyice geriye yaslayıp tam tepemde olan bitenleri görebilirdim. Gökyüzü iyice kararmaya başlamıştı. Tekerlek sesi tekrar kulağıma çalınmaya başladı. Sanki başım dönüyordu. Bİrden başımı geriy doğru ittim. Sert itmiş olacağım ki, bir kütürdeme sesi geldi boynumdan ve boş sokakta yankılandı. Sanki tüms esler ekolu gibiydi ve yukarıdan bir çift göz bana bakıyordu. Beyazı bir ışık gibi parlayan iki siyah göz. İnsan gözü... Bu, bu gözler, bu yüz tanıdık...

Babam...

Etiketler: ,

Çarşamba, Eylül 17, 2008

onu seviyorum. yazılarını, yazılarının yapılarıyla belirlediğim karakterini. kabuklaştırmaya başladığım duygularıyla oluşturmaya başladığım bedenini. sadece hayalden ibaret değil. çoğu gece konuşuyoruz. gözlerimin ıslaklığı kadife teninden süzülüyor. konuşurken göğsünün üserinde inip kalkıyor başım, hırıltılı bir tonda sesini işitirken. hiç bir zaman net değil. satır sonunda yokluğun ve anlamsızlığı kaçışlarının...

senin olsun...

Etiketler: ,

Salı, Eylül 16, 2008

kıllandıklarım...

Efendim sevgili gay kedi nefretlik durumları yazmış, yorum altında benim pis boğazlığıma da laf atarak (:p) sen nelerden nefret edersin diye bir soru yöneltmiş (min denen şey bu mudur?). efendim ben sinirlerinin yüzde sekseni alınmış bir mahlukat olarak kolay kolay hiç bir şeye sinirlenmem. sinirlensem de saman alevi gibi olur. lakin aşağıdaki 3754 madelik liste beni kıl edenler arasında yer alanların başlıcaları.

1. Bir şeyi sürekli tekrar etmek: Bu herhangi birşey olabilir, birisi başımda sürekli aynı şeyi tekrar ediyorsa kıl olurum. mesela sürekli aynı hatayı yapıyorsam da kıl olurum. tekrar beni deli eder...
2. Şu ayak baş parmağının arasına giyilen terliklerede sinir oluyorum. insan bu kadar rahatsız bir şeyi neden giyer ki?
3. Genelleyenlere kıl olurum. Siz şöylesiniz, siz böylesiniz, diyenlere mesela. sizlerin içinde sen de vardır. kurunun yanında yaşı yakmaya gerek yok, ısınmak istiyorsan kendini yak onlardan bir farkın kalmıyor zaten.
4. Windowsa sinir oluyorum. onun yüzünden iki ay içersinde üç klavye değiştirdim şirkette, vurmaktan kırıldı yavrucaklar.
5. Yurt dışından gelen türklerin (orda yaşayanlar genelde) burdada havalı havalı dolanıp kendilerini özel görmelerine kıl olurum. orda da türksün burada da havan kime oğlum.
6. İsmail Y.K. ya sinir oluyorum. Yazmamam lazım biliyorum ama susmuyor içim yazıyorum. Kılım adama bütün bir gençliğin beynini yıkayıp, boşluğu empozeden başka bir işe yaramıyor. O tip ne öyle, lan kıskanmak istiyorum kıskanamıyorum midem kalkıyor. Hatta fanlarına da kılım.
7. Şehirler arası yolculuklarda ben yanımdaki rahatsız olmasın diye ezilip büzülürken bunu fırsan bilenlerin rahat rahat yayılıp üstelik omzuma yatmasına da kılım.
8. Kendime kılım, yapmam gerken bir çokşeyi (hemde kendim için) yapmayıp ertelediğim için.
9. Ellerindeki menülerden bi haber, garsonlara kılım. Bu nedir, içinde ne var, nasıl olur, diye sorduğunuzda tavana aval aval bakanlara...
10. Tayyibe kılım bide...

şimdilik yeter sanırım...

Etiketler: , ,

üç gündür yine uykusuzluk kapımda. günde en fazla üç saat uyuyabiliyorum. o da bölük porçük. gözleirmi açamıyorum, göz kapaklarım, ağırlaşmış halde. yaptığım şeyleri sürekli tekrarlıyorum. üç tekrardan sonra bile yine hata oluyor. iyi bir çarpılmam lazım sanırım. bir haftada kurtarabilir miyim acaba yakamı?

Etiketler: ,

Pazartesi, Eylül 15, 2008

Musallat

Efendim üzerinden bir yıl süre geçmesine rağmen ancak izlediğim ve her şeyinden pek bir memnun kaldığım filmdir kendileri. Ustaca yapılmış kurgu, rahatsız etmeyen efektler. Zaten Türk sinemasına saygımdan gülmem ama o çok gülen arkadaşların da gülmeyeceğini düşünüğüm bir film. Korkutmak adına pek bir şey yapılmamış filmde. Ne bir Amerikan esintisi ne de bir Japon esintisi görebiliyorsunuz filmde. Her şey o büyüklerimizn anlattığı cin hikayelerinden ibaret. Sadece hikayeyi izliyorsunu. Büyüklerimizin anlattığı hikayelerle bağdaştrıp tırsma yolunda adım atıyorsunuz. Ah şimdi yine mi cin filmi diyebilirsiniz ama bu başka. Türk korku sineması tarihine göz atıp en iyiler nedir derseniz işte bu filmi ilk sıralara yerleştirebilirim. Hatalar yok mu? Elbette var. Ama o çok eleştirdiklerimizden farklı. Oyunculuk diğerlerine oranla oldukça başarılı, efektler aynı şekilde, reklamı yapılmamış, göze batan sahneler yok. En kötü yanı filmde müziğe rastlamadım desem yeridir. Ama izlenesi hatta arşive eklenesi bir film.
Herkes enine boyuna yazmış zaten buyurun okuyun...
http://www.sinemalar.com/film/760/Musallat/
http://www.selcukhoca.com/musallat-film-elestirisi/
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=musallat

Etiketler: , , , ,

Lezbiyen Şaplağı Cehennemi

Çünkü içinde çıplak kadınlar var. Bak, çıplak kadınlardan hoşlanırım. Ben erkeğim. Onlardan hoşlanmam gerekir. Biz bu şekilde doğduk. Birinin içinden çıkar çıkmaz çıplak kadınlardan hoşlanırız.
Doğum kanalının yarısında manzaradan keyif alırız. Biz heteroseksüel erkeklerin
sevdiği dört şey vardır. Çıplak kadınlar, borsa, lezbiyenler ve en iyi James Bond olarak Sean Connery. Çünkü bir erkek olmak bu demektir. Ve bu hoşuna gitmediyse hayatım film yapımcılarına katıl.
Bak, hayatımın geri kalanını masanın şu ucundaki kadınla geçirmek istiyorum. Ama bu ölmeden önce daha binlerce çıplak kalça görme arzuma engel olmuyor. Çünkü erkekler böyledir. Bir erkek ateşi keşfettiğinde, "hey, yemek pişirelim" dememiştir. "Harika. Şimdi çıplak kalçaları karanlıkta da görebiliriz" demiştir. Baskı makinesini icat eder etmez onu çıplak kalçalar basmak için kullanmaya başlamışız. İnternet'i uluslararası devasa bir çıplak kalçalar ağına çevirmişiz. Erkeklerin çağlar boyunca başarılı olmasının sırrı, kalçalarınıza daha iyi bakmak için çaba göstermiş olmasıdır. Açıkçası kızlar, kendinizi nasıl gördüğünüzden emin değilim.

Coupling'de S1E4 te ki karakterimiz Steve'in "Lezbiyen Şaplağı Cehennemi" filmini savunması. Çok hoşuma gitti çok...

Etiketler:

Pazar, Eylül 14, 2008

Şu karikatür pek bir hoşuma gitti.http://www.hjdksplt.com/'dan

Etiketler:

Cumartesi, Eylül 13, 2008

filmsel dalgalanmalar...

Efendim ruhiyet-i halim belirsiz bir şekilde bilgisayarda o siteden bu siteye dolanıyorum. Dün geceden beri taktığım Moon River yine fonda. Bazen herkese olur, plağın iğnesi bir milim öteye geçmez takılır kalır. Şimdi ise CD çiziktir "de de de de" "dı dı dı dı" gibi böyle takrarlı sesler çıkarır. Velhasıl asıl anlatmak istediğim sürekli yerimde saydığım. Az önce Türk Sinema tarihinin en iyi filmi olarak gördüğüm Yavuz Turgul'un Gölge Oyunu'nu sanıyorum onuncu izleyişimdi. Of bu film yine sarstı beni. Şimdi, ne gerçek, ne hayal; var mıyız, yok muyuz? Soru işaretleri. Elbette bunları sormayı bıraktım yıılar önce. Acı çekebiliyorsak varız diyorum kıt aklımın erdiğice ve çekiyoruz, istesekte istemesekte. Gülüşlerimizin ardında bile bir hüzün. Sürekli kahkahaların ardına saklanan. Sustum. Bu halde ne yazılabilirki. Gözlerimde Şener Şen ve Şevket Altuğ'un mükemmel oyunculukları hala devam etmekte. O iki karakterin sıcak dostlukları. Ama bir perde kapand