Pazar, Ağustos 31, 2008

ops..

bu kısa tatil bana iyi gelmedi, yorgun düştüm, şu an gözleirmden uyku akıp gidiyor. nereye gittiğinden habersizim. boğazlarım inmiş durumda değil. muhtemel bir savaş var içimde virüslerle.
Ramazan'da geldi. Daha kendimi alıştıramadım. bir zaman planım yok. nasıl ayak uyduracağım şimdi harbi battı balık yan gider... çok balık yedim bu hafta sonu. uamrım yüramda bol bol dere su ırmak görüp, kana kana su içim sonunda da yatağımı ıslatmam.
şimdilik bu kadar iyi uykular bana...

Cuma, Ağustos 29, 2008

dilerim tanrıdan gülmesin yüzün.

başlığa bakıp beddua ettiğimi düşünen olmaya ki yok öyle birşey. birden aklıma bülent ablanın beddua şarkısı arkıma geldi. hani bunun üzerine de iyi bi içilir aslında.
yuh dur diyor içimden bir ses hem antibiyotik alıyorsun hem içme planları yapıyorsun. iki gün sonra fareli köyde kaval çalmaya başlarsın.
kavaldan çok ney düşünüyorum. hemen evimin sokağının başında neyzenler derneği hani şöyle takılsam oralara biraz ersem biraz çalsam. ikinci bir mercan dede olsam. yok en iyisi hemşehrim gibi olayım bir Neyzen. bu işi durup durup düşünüyorum.
ulan ben hastayım ama moralim iyi gibi. bugün yüzebilirim bile. neresi olduğu önemli değil. hayatımda ne boklar dönüyor. benim bile haberim yok. sadece sesizge izliyorum. ulan bilardo tolu gibi oldum Murathan Mungan'a özenerek.
Cinnet uzun bir mail atmış, kısa bir cevapla geçiştirdim. okuyorsan lan kızım vallahi yazacak takatim yok. aha böyle saçmalıyorum iyice. neyse özür faslınıda geçiştirdik.
şimdi başka ne yazacaktım.
iyiyim iyi, hayatımdaki erkeklerinde kadınların da hepsi sağlam. yani hala yaşıyorlar. çok sorunlu değilim ki hepsi etrafımdalar. tamam topu topu 4 kişiler ama nerde çokluk orda bokluk. birinin yeri farklı. hani bazen düşünüyorum lan işte bu kişi benim adım atma sebebim diye. ulan ben yürüyemiyorum ki hala emeklemedeyim. ama sayesinde kalktım dizlerim üstüne.
bak şimdi kendime acıyasım geldi. zaten mahalledeki kediler bile bazen aynısını söylüyor. hele birde bi şerefsiz var sürekli doğal gaz kutusunun üstünde. diğerleri ise arabaların. oh onlara özenen bir köpekte çıkmış arabanın üzerine bir gün. allahtan araba anadol. yoksa gerisini düşünmüyorum. ulan bu hayvanlarda da var sanırım köpekken kendini kedi sanma, kediyken kendini köpek sanma olayı. insan biraz ebattan korkar değil mi? havlayan it ısırmazmış.
ulan ne zmaan bitecek senin bu depresyonun. ah okul yıllarım. ne çok valtim vardı. ağız tadı depresyonlar. ulan depresyona girmek için platonik aşk bulurdum kendime. ya ben kapalı bi adamım şimdi yani...
akşam yemeğim geldi...
off karışık pide. boş olan bir mide için herşey çok güzeldir. seviyorum bu türk yemeklerini lan 200 kiloda olsa yiyeceğim anasını satayım. n'olacak benim bu halim.
telefon...
efendim
naber canım nerdesin?
işteyim çalışıyorum.
yaaa... akşam ne yapacksın?
gördüğün gibi akşam çalışıyorum...
ya gece işte anlasana.
mütemadiyen taksime çıkıp sıçana kadar içim üç beş karı bulup eve atacağım.
hangi eve lan evi mi değiştirdin.
yoo aynı ev.
nasıl sığacaksınız peki.
üstüste pek yer kaplamayız diye düşündüm.
eh o zaman eraya bir kaç erkete sıkıştırmak lazım ki zincir bozulmasın.
onaylamıyorum takma bişilerle idare ederiz.
ulan sen yine çıkar, akşam döner ya sızar yada elinle...
şimdi orasını karıştırma bizim de bi şeyimiz var...
neyse akşam taksimdeyim bende uğra istersen yanıma.
kız var mı?
yok..
ulan ne biçim karısın sen hiç kız arkadaşın yok erkeklerke tanışa tanışa bi hal oldum.
olm işte karıyım karılarla ne işim olsun, hoşlanmıyorum onlardan zaten karı milletimi of..
tamam tamam uğrarım vaktim olursa.
tamam bekliyorum bak.. aha benim telefon yine bozulmaya başladı duruyo musun?
neyi?
tıkırtıları.. kesildi şimdi.
ha onlar senin telefondan değil lan. bloga yazı yazıyorum tuşların tıkırtısı.
lan hem konuşup hem nasıl yazıyorsun.
konuştuklarmızı yazıyorum.
hay amına koyim senin.
dükkan senin.
hadi kapatıyorum gelirsen ara beni
inşallah...

turkcell ile bu kadar uzun konuşmak akıl karı değil ama yapacakta birşey yok. dur şimdi saat kaç. bir plan yapmalıyım nereye gitsem ne etsem. ben ne yazıyordum ya dur yukarıya bakayım.
yemek... geç...
heh şu mesele. bütün herkes beni sevsin. açık ara şampiyon olmak istiyorum. aha iddia oynadım bu gece kedin kazanacağım bak 12 itibariyle içki param da beleşe gelecek. aslında şimdi antibiyotiği içmesem içki içebilirim. bu seferde antibiyotiğin bi değeri kalmayacak en iyisi yazı tura atmak.
şimdi elimde üç cins para var. 5 ykr, 25 ykr, 1 ytl. en hafifi ve havada en çok kalanı 5 ykr. tur sayısı daha fazla 1 ytlnin değil. az tur sonucu kestirmeme yardımcı olur. ancak salak ben ya parayı tutamazsam 5 ykryi kaybetmek daha az koyar. seçim sonucu 5 ykr.
bir dakika ne için atacaktım ben?
ah! anladım ki ağaçlar toprağa acı verdikçe büyüyorlar. günün özlü sözü bu. birde çişimi ediyom çişimi ediyom popom kuru kalıyor... biğiğiiiri çok rahattım ikikikiğii altım kuru. bayılıyorumm şu kuklalara.
yaşasın rock and roll... ve türevleri.. yupiii...

Steppenwolf - Born To Be Wild
Thin Lizzy - Whisky In The Jar

Etiketler: , , ,

uzunca bir migren ağrısından sonra kendimi toplayalı az zaman olmuştu ki şimdi de üzerimde bir halsizlik, bir densizlik, bütün eklemlerim sızlar durumda. küçüklüğümün vazgeçilmez misafiri, şimdi ise ara sıra uğrayan bademcik şişmem yine kapıda. yutkunurken sağ tarafın dahada şiştiğini hissediyorum. aslında bunların inmesi lazımdı. of ne güzel son haftasonu tatilimize gidecekken şimdi bu boğaz ve bu ağrılarla umarım yollarda kalam. bakınız bitkinlik ve ağrıdan harflere bile yavaş basmaya başladım.
ben biliyorum bu hastalığı. tamamen vücudumu sarmaya başlarsa, bir hafta yataktan çıkamayacağım. ne güzel di mi ama hiçbir hastalığım bir hafta olmadan geçmiyor.
off heryerim ağrıyor... akşam olsa da yatsam...

Etiketler: , , ,

blog arkadaşı...

Efendim arada kendisinden bahsederim ya yazılarda bir serdar vardır bende... kendisi de blog yazarı olmaya karar verdi şuradan ulaşabilirsiniz efendim;

Etiketler: ,

Perşembe, Ağustos 28, 2008

Türkiye'nin Dış Politikası - Oral SANDER (2)

Yazının Tamamı İçin Tıklayın


GİRİŞ
Şaşılacak ilk yirmi yıl içersinde bağımsızlık ve egemenliği konularında son derece kıskanç olan Türkiye, dönemin büyük devletlerine karşı yansız bir dış politika izlemeye çalışmıştır. Bu, yeni kurulmuş bulunan devletlerin izledikleri dış politikanın çok ayırıcı bir özelliği olduğu. Sürekli Batı’ya yönelişi.
ATATÜRK’ÜN MİRASI VE ULUSAL KURTULUŞ SAVAŞI
Avrupa Modeli Ulus-Devletin Kurulması
Anadolu’nun Batılı işgalcilere karşı yürüttüğü askeri ve siyasal kampanya bile, özünde, Avrupa modeline uygun bağımsız bir Türk ulus-devleti yaratma mücadelesiydi.
Atatürk’ün ulusçuluğu, Avrupa’da olduğu gibi, ulusal oydaşma temelinde ve gerçekçi ve savunulabilir sınırlar içinde ortak yurttaşlığa dayanmaktaydı.
“Yurtta Barış Dünyada Barış”
Çağdaş Uygarlık
COĞRAFİ KONUM VE GÜVENSİZLİK DUYGUSU
Anadolu Yarımadası’nın Özellikleri
Sınırların Sayısı
Bir ülkenin sahip olduğu sınır sayısı ile bu ülkenin girdiği dış savaşlar arasında aynı sıkı bağlantıyı bulmuştur.
Sovyetler Birliği İle Ortak Sınır
Bir Orta Doğu Devleti olarak Türkiye
Boğazların Denetimi
Rusya, kendisini güçlü gördüğü zamanlar Boğazların açıklığı güçsüz değerlendirdiği zamanlar ise Karadeniz ülkesi olmayan kesin kapalılığı yönde baskıda bulunmuştur.
“Merkezi Devlet” Olarak Türkiye
Bağlaşma Kurma ve Üye Olma ile İlgili Öteki Bazı Özellikler
Bağlaşmalar şu üç işlevi görmek için kurulurlar: (i) güçlendirici (ii) önleyici ve (iii) stratejik
Tarihsel düşmanlıların ve bağlaşmaların kısa ömürlü olduğunu, üç önemli istisnası, Rusya ile Türkiye, Çin ile Japonya ve Fransa ile Almanya’dır.
EKONOMİK GEREKSİNMELER
Ekonomik etkenler ve amaçlar devletlerin davranışlarında evrensel değildirler. Batı’nın vazgeçilmez ve değerli bir bağlaşığı olarak, daha çok ekonomik ve askeri yardım almak istemesinin de ürünleridir.

Türkiye’nin Batı Bağlantısı –ABD ve Türkiye-
GİRİŞ
Türkiye’nin batı bağlantısıdır. ABD ile ilişkileri, NATO, Türkiye ile Batı Avrupa ülkeleri arasındaki ilişkiler.
ABD’NİN YENİ DIŞ POLİTİKASININ ANA ÇİZGİLERİ
Güçlendirilmeye Çalışılan NATO
Yumuşama adım adım ama köklü bir değişiklik yaratmak için kullanılmalıdır.
Carter yönetiminin dış politikasını; “atak” bir dış politika. Yumuşama Sovyetler Birliği’ne karşı kullanılmalı NATO güçlendirilmeli,ABD’nin asıl Batı Avrupa ve Japonya ile ilişkilerine önem verilmelidir.
Stratejik denge bir yana bırakılırsa ABD, ekonomik, teknolojik, siyasal kararlılık ve siyasal etki alanlarında hala büyük bir üstünlüğe sahiptir. İşte bu üstünlük, Sovyetler Birliği’nden gerek askeri, gerekse siyasal alanda ödün koparmak için kullanılmalıdır.
“İnsan hakları politikası” diplomatik bir “silah”.
Sovyetler Birliği İle ÇHC’nin En Az İki Cephede Siyasal ve
Askeri Baskı Altında Tutulması
İlk komünist büyük devlet, Sovyetler Birliği ile ÇHC en az iki cephede baskı altında bulundurulursa, ABD olayları denetleyebilecektir.
Sovyetler Birliği’nin ÇHC ile başa çıkabilmesi için, ABD’yi Avrupa kıtasında savunma durumuna sokması gerekmektedir. Sovyetler Birliği’nin 1975 Helsinki Belgesi’nin imzalanmasından sonra Yumuşama’yı genişletmeye çalışması, yeni geleneksel ve çekirdek güçlü silahlarla (SS-19 ve SS-20) Avrupa’da savunma durumundan saldırıda bulunabilecek bir üstünlüğe yükselmesi. Amerikan dış politikasının yeni görevi, NATO’nun askeri gücünün arttırılması ve insan haklarının siyasal bir silah olarak Sovyetler’e karşı kullanılmasıdır.
ABD, Sovyetler Birliği ile ÇHC’ni en az iki cephede askeri ve siyasal baskı altında tutacak üç savunma çizgisi;
Güçlendirilmiş NATO Çizgisi:
Orta Savunma Çizgisi : Fas’tan başlayıp, Tunus, Mısır, İsrail, Suudi Arabistan ve 1979 başında yitirilmiş bulunan İran’dan geçerek Hindistan’da, petrol yollarını ve Ortadoğu’yu güvenlik arlına alır.
Güney Savunma Çizgisi: Somali, Suudi Arabistan, Hint Okyanusu filosu, Hindistan, Avustralya, Yeni Zelanda ve Japonya’dan geçip Pasifik’teki 7. filo ile bitmektedir.
BUGÜN AMERİKAN DIŞ POLİTİKASINDA TÜRKİYE’NİN YERİ
Türk Amerikan İlişkilerinde Değişiklik Öğeleri
Truman Doktrini ile başladığı, sıkı yapısal ilişkilerin.
İkinci Dünya Savaşı Sonrasında Denizin Korunması
Konusundaki Ortak Görüş
Türkiye, ABD’nin 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya ve Doğu Avrupa’nın geleceği konusundaki görüşlerini tıpkısıyla benimsedi.
Sovyetler Birliği’ne Karşı
Güçlü Bir Savunma Oluşturmak
(Containment Plicy) Truman Doktrini, NATO, CENTO ve SFATO bu mantın ürünleridir.
Türkiye’nin çevreleme politikasına katkısı, büyük ölçüde ABD’den aldığı ekonomik ve askeri yardıma bağlı kalmıştır. Amerikan silah ambargosuyla bu yardım kesilince, Türkiye’nin ikinci genel stratejik amacı ortadan kalkmıştır.
Uluslararası Komünizme Karşı Savaş
Üçüncü genel stratejik amaç, uluslararası komünizme karşı açılan savaştır.
Türkiye, ABD’nin bile uzun süre yürütemeyeceği ve yürütemediği bir “cihat”ın halkası olmuştur. Kore’ye “alelacele” asker gönderme, Asya-Afrika devletlerinin Bandung konferansındaki tutum, Ortadoğu’da Arap ulusçuluğunu anlamayıp, bu devinimi de uluslar arası komünizmin bir halkası olarak görme, 1956-1958 Ortadoğu bunalımlarını sürekli “Batı penceresi”nden bakıp değerlendirme, Arap ülkelerinin Batı üstünlüğüne karşı tutum takınma, hep Türkiye’nin kendisine böylesine geniş bir “misyon” yakıştırmasının ürünleridir.
Global Çıkar-Bölgesel Çıkar Çatışması
Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin geleceği, Türkiye’nin bölgesel çıkarlarını öncelikle gözetmesi ve ABD ile ilişkisini ona göre ayarlaması temelinde, yani gerçekçilik anlayışıyla gelişebilir.
Türk-Amerikan İlişkilerinde Süreklilik Öğeleri
Türkiye’nin Ortadoğu Açısından Önemi : İki ülke arasındaki ilişkilerde sürekliliği sağlayan başlıca etmen olmuştur.
Silah Ambargosu
ABD’nin genel olarak yabancı ülkelere niçin askeri yardım yaptığını Kongre Raporu’ndan;
Amerikan üslerinin, NATO ve CENTO gibi ortak güvenlik anlaşmalarının korunması
Stratejik hammaddelerin ABD’ne akışının sürdürülmesi.
Bağlaşık devletlerin askeri gücünün arttırılması.
ABD’nin bölgedeki politikası açısından taşıdığı önem.
1974’de Truman Doktrini ile başlayıp.
Büyük devletleri bağlaşıkları bile olsalar, stratejik bir konuma sahip orta büyüklükte devletlerin giderek güçlenmesinden tedirginlik duyarlar. ABD açısından Doğu Akdeniz’de “bozulan” Türk-Yunan dengesinin yeniden sağlanması için gerekli önlemler alınmalıydı. 1975 silah ambargosu bu anlayışın en somut ürünüdür.

Türk Dış Politikasında Barış Unsuru
I
Uluslararası sistemde temel bir çelişki, hiçbir devlet “savaşçı” bir politika izlediğini iddia etmemiştir.
II
Dost ve düşmanı kesin çizgilerle ayırt etmesini bilen Omsalı devleti, karmaşık olmayan tek yönlü bir dış politika izlemiş gibi görünüyor.
Orak’ın Bağdat Paktı’na girmesini sağlayan, Sovyet tehdidinden çok, böylesine bir pakt içinde Filistin sorununun çözümünü sağlamak ve böylece Arap dünyasında sivrilmek isteğidir..
Ortadoğu’daki İsrail varlığı ve devletin Batılı devletlerce desteklenmesi de Irak ile Suriye’yi Sovyetler Birliği’yle yakın işbirliğine itmiştir.
Lozan Antlaşması’ndan sonra 1950’lerin ortalarına kadar ülkenin iyi ilişkiler içine girdiklerini görüyoruz.
Nedeni, iki ülkenin temel ve uzun vadeli çıkarları arasında bir uyumdan çok, II. Dünya Savaşı öncesinde Milhver ve sonrasında Sovyet tehdidinin sonucuydu. Bu tehditler karşısında iki ülkenin de üye bulunduğu Balkan Antlantı, Thruman Doktrini, NATO’ya üyelik, Balkan Paktı ve Balkan İttifaki gibi uluslararası gelişmeler ortaya çıkmıştır.
1950 yılında bu ülkenin 200.000 civarında Türk’ü tecir etmesi, 1985 yılında Bulgaristan’da yaşayan Türklere yapılan baskılar.
Türkiye, tüm tarihi boyunca bu komşuların hiç olmazsa bazıları tarafından saldırıya uğrama riski ile karşı karşıya kalmanın yarattığı bir belirsizlik ile uğraşmak durumunda kalmıştır.
III
İkinci istikrarsızlık özelliği, Osmanlı devletinin olduğu gibi, Türkiye’nin de “iki cepheli” ve dolayısıyla “iki-statükolu” bir devlet olmasıdır.
Osmanlı sultanlarının, bir doğuya bir batıya yöneldiğini görürüz.
Gerek komşularının sayı ve bileşmi ve gerekse iki-cepheli devlet olması, Türkiye’yi önemli güvenlik sorunları ile karşı karşıya bırakmaktadır.
Türkiye’nin doğu statükosu, 300 yıllık bir tarihi süreç içinde oluşmuş, yalnız askeri değil, siyasal, kültürel ve hatta dini bir statükodur.
Türkiye’nin batıdaki statükosu yetmiş yıllık bir tarihi süreç içinde oluşmuştur ve doğudakinden çok daha hassastır. Bu statükonun ise dayandığı temeller şunlardır: 1923 tarihli Lozan Barış Antlaşması, 1936 tarihli Montreux Sözleşmesi, II. Dünya Savaşını sona erdiren 1947 tarihli Paris Barış Antlaşmaları, Boğazönü ve Doğu Ege adalarının silahtan arındırılmış statüsü, 6 millik karasuyu, uluslararası sulardan serbestçe yararlanma, henüz çizilmemiş bulunan kıta sahanlığı ve Kıbrıs’ın gelecek statüsü.
V
Türk dış politikasında istikrar sağlayan unsurlardan birincisi, bu devlete kalan Osmanlı mirasıdır.
VI
Türk dış politikasının istikrarlı ve barışçı niteliğini açıklayan unsurlardan ikincisi, Atatürk’ün mirası ve ulusal kurtuluş savaşının ayırıcı özellikleridir.
Mustafa Kemal ulusak kurtuluş savaşına üç temel ilke ile başladı: bağımsızlık, eşitlik ve ulusal sınırların tanınması.
Atatürk’ün bu konuda üçüncü mirası, “çağdaş, uygarlık” anlayışıdır.
VIII
Cumhuriyet’in ilk yıllarında çıkarılan yabancı sermaye yasaları çok liberal niteliktedir. Gerek çıkarılan bu yasaların yerli yabancı sermaye çekmemesi ve gerekse 1929-30 dünya ekonomik bunalımı liberal ekonomi anlayışının bir kenara bırakılması ve devletçiliğin ağır basması sonucunu doğurmuştur.

Etiketler: , , ,



yine kaybettirmek için mi kapımdasın
rutine bağlandığım anda...


Çarşamba, Ağustos 27, 2008

bitkinim, yorgunum. gözlerim yanıyor. gözkapaklarım altına sanki yüzlerce küçük iğne yerleştirilmiş acıyla gözlerimden akan yaşa esnememi sıkıştırıyorum. başımda ufak bir ağrı. dün gece erken yatmama rağmen uykumu alamadım, sabah iki kez çaldı telefon. dokuz dakika sonra çalsın diye erteleme tuşuna bastım. o arada bir rüya göz kapaklarımın dikenli perdelerinde belirdi.
Julia Roberts'la evliymişiz ve bana hamile olduğunu açıklıyor. (aslında hiç çekici gelmemiştir bana kendileri) Ben sevinçten havalardayım. Bu havalar babalık gücülerimi mi ayaklandırdı ne. Dur ama erkek adamda olmaz böyle şey(?). Tövbe, tövbe. Birden bire bir havuzun içerisinde buluyoruz kendimizi. Mavi renkli. Başımızda bir doktor. Kadındı sanırım. Çocuk doğacakmış, "mış"ı fazla birden doğuyor ve suyun içinde çırpınmaya başlıyor. Doktor alıyor bebeği. Yüzünü falan görmüyorum. O arada Julia kocaman bir hava kabarcığı oluşturuyor havuzda. doğumdan sonra normaldir herhalde diyorum biraz tiksintiyle ve uyanıyorum...
Hayırdır inşallah. Acaba zengin biriyle mi evleneceğim? Rüyada doğum sıkıntılardan kurtukmak anlamına geliyormuş. Saydam parlak bir havuz görmek ise geleceğinin parlak olduğu anlamındaymış. Rüyada osurmak ise eğer kişi kendi osurur ise sıkıntıdan kurtulacağına başkası osurur ise ondan zarar göreceği anlamına gelmekteymiş. Bu demek oluyor ki benim Julia'dan uzak durmam lazım. Yanlız aklıma takılan sorulardan birisi ben bu rahata ermek için "nasıl olsa rahata ereceğim boşver yat çalışmaya gerek yok" mu demeliyim yoksa çalışmalı mıyım? işte asıl sorun bu.
şimdi biri çıksada iki laf söylesede tembellik yapmasam...
zar zor kalktım. tuvalete gideceğim su yok, yüzümü yıkayacağım su yok, e duş alamıyorum kan ter içindeyim. lanet olsun. kendimi bebek kolonyasıyla temizleyip çıktım dışarı. şirkete gelip spor salonunda bir güzel duş aldım. ama hala uykum var...
şimdi şirkette bir köşelere kaybolup uyusam mı acaba?

Etiketler: , , , , , ,

Salı, Ağustos 26, 2008

sanırım bir kaç gündür kendimde bir güven hissediyorum. durup durup kendime "evet yapabilirsin" diyorum. lakin bu tembellik denen hastalıktan nasıl kurtulacağımı bir türlü bilmiyorum. başladığım işi yarım bırakacağım korkusu, başlamama engel oluyor. ama şu üç gündür fena halde gaza geldim desem yalan olmaz.
ikiye bölündüm yine. kendime karşı savaşıyorum. işten sıkıldım. bazen istifayı basıp istediğim şeyleri yapma arzum iyice nefessiz bırakıyor beni. sırtımda çantam sorgusuz sualsiz, rüzgarın esişine kendimi bırakıp uzunca bir tur atsam diyorum ve yavaş yavaş tüm biriktirdiklerimi, şu an alyuvarlarımda gezinen yazma hislerini, iyice solup patlamadan kağıda döksem. Turum esnasında terkedilmiş bir mezarlıkta hayaletlerle dalaşıp, dünyanın dibine açılan bir mağrada kaybolsam... sevsem, sevilsem, dövsem, dövülsem. kara kalemimden çıkan çizgiler eyfel kulesinin altında resmetse dünyayı...
sanırım bir kaç gündür kendimde bir güven hissediyorum. az sonra bankayı aralamıyım. tanımadığım insanlarla konuşmaktan çekiniyorum ve şimdi bu beni kemiriyor. sanki iç organlarım derime büyük bir basınç yapmış. klimanın derecesini 15 e indiriyorum. hala sıcak, hala bunlatıcı.
bilgisayar bir yabancı gibi duruyor bana. sanki pamaklarımdan akacak cümlelere aç yutacakmış gibi üzerime yürüyor. çoğukez uykum arasında parmaklarımı kemirdiğini hissedebiliyorum ama cesaret edip gözleirmi açamıyorum. yapabilirm biliyorum bu kez. enazından bu kez. şu şeytanın bacağını kırmak. ama hangisinin? korkuyorum...
sanırım birkaç gündür kendimde bir güven hissediyorum...

Etiketler: , , ,

Pazartesi, Ağustos 25, 2008

Küçük bir haftasonu tatilinden geriye kızarmış olarak dönen ben, tavada yengeçten farksız bir durumdayım. Ufak şiddetli acılar yaşasam da vücudumu suya sokmanın mesutluğu içinde kendimi avutuyorum. Nu arada bu haftasonu vaya sıcaktı. Evdeki termometrenin ibresi (aslında ibre yok) 32'den aşağısını göstermemekte direnip, yukarılara çıkmakta ısrar ediyordu. Neyse sonuçta yüzdük çok şükür.

Birde düngece tuvalette tuvalet kağıdını inceleme fırsatım oldu. Sanırım markası Selpaktı ve üzerinde çiçek ve kalp sembolü vardı. Tuvalet kağıdına kalp ve çiçek koymanın nasıl bir fikri olabilir ki? Aşk meşk, kalp, çiçek, sevgi bunlara kıçı mı silerim anlamına mı geliyor bu.?
aman sabah sabah saçmaladım yine..

Etiketler: , ,

Cuma, Ağustos 22, 2008

Jasmin Levy - La Allegria

Efendim bende bugün bir şarkı paylaşımı yapıp akabinde küçük bir hafta sonu tatiline gitmek istedim. Ah düşünüyorumda Sezen Cumhur Önal nasıl bir sunum yapardı bu şarkıya.
"Şehr-i Mukaddes Kudüs topraklarında doğduktan sonra Latin Müziğinin ahengine kendini kaptırmış açık çikolata renkli sanatçımız Jasmin Levy seslendirecek sıradaki parçamızı. Bu sıcak yaz gecesinde sonbaharın bıraktığı serin esintinin etrafımızda dolanmasını sağlayacak, flamingo dansında savrılan eteklerin ahenkli güzelliğine gezintiye çıkaracak bizi. (çok salladım.) Hep beraber dinliyoruz...

http://www.yasminlevy.net
http://www.myspace.com/yasminlevy

Etiketler: , ,

Perşembe, Ağustos 21, 2008

Türkiye’nin Dış Politikası - Oral SANDER (1)


Yayın Yılı: 2006
276 sayfa
İthal Kağıt
13,5x19,5 cm
Karton Kapak
ISBN:9755332316
Dili: Türkçe

Türkiye’nin Dış Politikası
Oral SANDER

Tarihte Yöntem
I
Tarihte yöntem, tarihin, doğa bilimi gibi incelenebileceğini, tarihte de nedensel yasaların bulunabileceğini, öte yandan da bir historiyografi, tarihçiyi de bir kayıt aygıtı olarak düşünenler.
Tarihte ise de ney yapılamaz.
Tarihin konusu “biricik” (unique)’tir.
II
Tarih, tarihçisi ile olayları arasında karşılıklı ve sürekli bir etkileme süreci, bu gün ile geçmiş arasında bitmeyen bir “dialoque”dur
III
Tarihçi bir kayıt aygıtı değildir. Tarihçi değer yargılarını okuyucu ya da dinleyiciye iletir; onların sorgulanabilmesine olanak sağlar.
IV
Tarihçinin ilk ve ana görevi, son derece karmaşık olan, olayların açıklanması ve yorumlanmasıdır. İncelediği olayların verilerinin sınırı içinde eğilimleri ortaya koymaya çalışmaktır.
V
Vico’nun devreleri bir çember değil, sarmal (spiral) biçimde gelişmektedir.
Tarihte devri hareketler çizgisinin günümüzde sürdüren bir başka tarihçi, “Bir Tarih İncelemesi” adlı yapıtı ile Arnold Toynbee’dir.
Toynbee, tarihi olayları tam bir Hıristiyan gözü ile görmektedir.
VI
Maddeci tarih görüşünü sistematik bir biçimde ilk kez ortaya koyan Karl Marx’tır. Marx’ın bu yönde esinlendiği kişi Hegel’dir. Hegelin tarih görüşünün temeli şu: Tarih felsefesi, kendinden öncekilerin yaptıkları gibi, tarihin felsefi bir biçimde düşünülmesi değildir. Tarih, olayları yalnız incelemekle kalmayacak, tarihi olayların niçin böyle olduklarının nedenlerinin anlaşılması asıl çaba olacaktır. Tarih kendini asla tekrarlamaz, fakat Vico’dan esinlenerek, sarmal bir biçimde sürer.
Marx’a göre insan toplumunun itici güçleri kaynağını, Hegel’in dediği gibi, akıldan ya da mutlak ruhtan almaz; insanlık tarihi maddi bir temele dayanmaktadır.
Ekonomik temelin değişmesi ile ve buna uygun olarak, bütün üs yapıda değişikliğe uğrar. (Feuer op.cilt, 1969) İşte, çok kısa olarak tarihin maddeci yorumu da budur.
Tarih, amaç olarak insanın kendisini, dolayısıyla yeteneğini tanımasını, yöntem olarak da kanıtların ortaya çıkarılması ve belirli bir yaklaşımla yorumlanmasını benimseyen, toplumsal bir varlık olan insanın geçmişteki davranış ve çabaları ile uğraşan bir bilim dalıdır.

20. Yüzyıl Tarihinin Temel Özellikleri
I
“Demokrasi”, silahsızlanmanın savunulmaya başlandı. 20. yüzyılı “dönüşüm yüzyılı” demek olanaklıdır. “Bertrand Russel bir zamanlar, “evren noktalardan ve sıçramalardan ibarettir” demişti.
II
Avrupa’nın 19. ve önceki yüzyıllarda dünya politikasında sürdüğü üstünlüğünü, 20. yüzyılda yavaş yavaş, bir süreç içinde yürütmesi ve asıl etkili gücün Amerika ve Asya kıtalarında geçmesidir.
NATO ile Varşova Paktı, Avrupa devletlerinin yalnız başlarına güvenliklerini sağlayamadıklarının, üzerinde bulundukları kıta da askeri ve siyasal dengeyi kuramadıklarının en açık, belirgin göstergesidir.
2. Büyük Savaştan sonra ortaya çıkan Avrupa statükosunu belgeleyen 1975 Helsinki Antlaşması’nın, yine Avrupa statükosu ile ilgili 1815 Viyana düzenlemesinden en önemli ayrımı, ilk sözü edilen belgenin altında ABD ile Kanada’nın imzalarının bulunmasıdır.
60’lı yılların ortalarında, Batı Avrupa devletlerinin ABD’den bağımsız olarak bir “kişilik” bulma uğraşı içinde olduklarını söyleyebiliriz. Ancak, 1973 petrol bunalımı, tümüyle Ortadoğu petrolüne bağımlı olan Batı Avrupa ülkelerine, ekonomik gönençlerin temelinin ne denli sallantıda olduğunu göstermiştir. ABD’nin destek ve yardıma gereksinme duymuşlardır.
III
20. yüzyıla dek temelde Avrupa devletlerince kurulan güç dengesinin, artık Avrupa dışında oluşmaya başlaması ve bu denge içindeki güç özerklerinin değişken bir nitelik göstermesi. Güç dengesi iki biçimde, basit “iki kutuplu” denge, değişken “çok kutuplu denge”.
1815 Viyana düzenlemesi bir büyük devletin (Fransa) kendi sistemini öteki Avrupa devletleri üzerinde zorla kabul ettirmesine karşı bir öbekleşmeyi anlatır. Güç dengesi uygulamasının ikinci önemli örneği Kırım Savaşı’nda görülür. Üçlü Bağlaşma (Almanya, Avusturya, İtalya) ile Üçlü Anlaşma (İngiltere, Fransa, Rusya), 19. yüzyılın güç dengesinin son uygulamasıdır.
“iki-kutuplu” dünya
18. yüzyılda İngiltere ile Fransa, 1890 ile 1914 yılları arasında Üçlü Bağlaşma ile Üçlü Anlaşma ve şimdi de ABD ile Sovyetler Birliği arasında olagelmiştir. Çok kutupluluğun tarihteki örnekleri arasında en belirgin olanı, 1648 Vestefelya Anlaşması’yla 1. Büyük savaşın 1914’te çıkışına dek süren dönemde İngiltere, Fransa, Rusya, Avusturya ve Prusya arasındakidir.
IV
20. yüzyıl tarihinin bir başka temel özelliği, Asya-Afrika uluslarının, yani çok kullanılan terimiyle “Üçüncü Dünya” ülkelerinin bağımsızlıklarını almalarıdır.
19. yüzyılı tek bir tümceyle “Avrupa’da uluslaşma yüzyılı”, 20. yüzyıl da “Asya ve Afrika’nın uluslaştırılması dönemi”.
Çok kutuplu eşitsiz ekonomik değişim, 2. Büyük Savaş sonrasının güçler dengesini temelinden sarsmaktadır.
20. yüzyıl bir “kitle” savaşı “topyekün” savaş (total war) yüzyılı olması ve ikinci yarısında da çekirdek güçlü savaş tehlikesini bütün yılgısıyla belirmesidir.
1. Büyük Savaş, ilk “topyekün” savaştır, ilk “kitle” savaşıdır.
Topyekün savaş, önceki yüzyılın üç önemli oluşumundan kaynaklanır: endüstri devrimi; Zorunlu askerlik; profesyonel kamu hizmetlileri, bütün olanakları sonuna dek kullanarak, inatla savaşı sürdürdüler.
İngiltere’de “tank”, zehirli gaz; Almanlarca Batı cephesinde kullanıldı. Uçak, denizaltı savaş tarihte ilk kez “üç boyutlu”.
Fransız Devrimi’ne kadar, savaş, sınırlı araçlarla ve sınırlı anaçlarla yapılan, sınırlı savaş biçiminde olmuştu. Fransız Devrimi’nin askeri alandaki gizli, bugün yakından bildiğimiz “kitle” ve “topyekün” savaş kavramlarını ortaya çıkarmasıdır. Avrupa hükümetleri tarihte ilk kez, kitle savaşını yürütebilmek için gerekli iki öğeye sahip olmuşlardır: Ülkenin tüm ekonomik ve toplumsal gücünü seferber edecekleri bir savaş ekonomisi ve zorunlu askerlik sistemi.
Savaşın sonunda kadının yerinin evi olduğu anlayışı yıkıldı.
1. Büyük Savaş Avrupa’nın yeniden kurulması, 2. Büyük Savaş ise, bu yeniden kurulmuş bulunan Avrupa’nın sürdürülmesi için verilmiştir.
Hitler’in askeri stratejisi olan “yıldırım savaşı”nın (Blitzkrieg) amacı, gerçek bir yıpratma savaşı başlamadan, maddi olmaktan çok psikolojik araçlarla düşmanı çökerterek, şaşırtarak teslime zorlamaktı.
Hitler Almanyasının terine geçen Stalin Rusyası, aynı “yıldırım savaşıyla” Batı Avrupa’yı birkaç hafta içersinde işgal edebilirdi. NATO böyle bir anlayış içinde kuruldu ve yine bu anlayışla askeri stratejisi çekirdek güçlü silahlara dayandırıldı.
Çekirdek güçlü bir savaştan sonra taraflardan hiçbirinin ayakta kalmayacağı, “Süper” devletleri edilginliğe iten bu olguya kısaca “yılgı dengesi” diyoruz.
ABD, 1945’te Hiroşima’da açtığı çekirdek güçlü dönemden sonra, bir yirmi yıl yeryüzünde stratejik üstünlük sağlamıştı. Sovyetler Birliği, 1957’deki Sputnik başarısıyla bu silahı uzak noktalara gönderebilecek füzelere sahip olduğunu kanıtlamışsa da, 1960’ların ortalarına gelinceye dek, ABD’nin karşısında Stratejik dengeyi sağlayamamıştır. 20. yüzyılın ikinci yarısının “yumuşatma” (détente) olgusunun nesnel temellerinden biri de budur.
V
20. yüzyıl tarihinin bir başka önemli yapısal özelliği, uluslararası örgütlenmenin öneminin anlaşılmış ve uygulamasının yaygınlaştırılmış olmasıdır.
İngiltere ile Fransa’nın elinde, Milletler Cemiyeti bir Avrupa örgütü olmaktan kurtulamadı.
Örgütün görevi Fransa onu, Almanya’ya karşı kurulacak güvenlik dizgesinin temel direği, İngiltere ise Almanya’yı da içerecek bir uzlaşma dizgesi olarak görüyordu.
Milletler Cemiyeti için öldürücü darbe, İtalya’nın Habeşistan’ı işgalidir.
BM kuramında bütün devletlerin eşit, ama uygulamada devletler arasında ekonomik, toplumsal ve siyasal güçlerine göre aşama sırası çok belirgindi. BM’in karar ve eylemlerinin, gerçekten uluslararası değil, “yarı-uluslararası” nitelikte olacağı da belliydi.

Etiketler: , , ,

Çarşamba, Ağustos 20, 2008

Rüyalar: Cin

Karanlık henüz çökmüştü. Kavurucu bir günün ardından sıcak etkisini yitirmiş, ardından esen şiddetli rüzgar sıcaktan kavrulup, tane tane olan toprağı etrafta savuruyordu. Elimde poşetler ardımda yüzü pekte yabancı gelmeyen bir kız arkadaşım. Sürekli bir şeyler anlatmaktayım. Gün yavaş yavaş grileşiyor, cümlelerim arasında bazen onun soluk ayak seslerini duyabiliyordum. Apartmanın kapısından içeriye girdik, poşetler iyice ağırlık yapmış şakaklarımızdan dökülen ter çenemizden sarkmak üzereydi.

Anneannemlere yakın oturmalıyım keza içimde onlara yakın olduğum konusunda bazı hisler var. Ama ben İstanbuldayım ve bu benim evim...

Merdivenlerden çıktıktan sonra asansöre ulaştık. Burası benim evim olamaz çünkü benim apartmanımda asansör yok. Anahtarı yavaşça kilide sokuyorum ve bir tur çeviriyorum. Evet kilit dönüyor. Koridorda ışıkların çoğu yanmıyor. Tepemde 35 watt bir iğne bacak lamba ortalığı aydınlatırken beynimi pişirircesine ışık yayıyor. Asansörün kapısının açıldığını duyuyorum. Başımı kapıya doğru çevirdiğimde arkamda kalan gökyüzünün iyice karardığını hissediyorum. Asansörden karanlıkta yüzünü seçemediğim biri bana doğru yaklaşıp konuşurken şaşkınlık arasında son iki kelimesini anlayabiliyorum.

  • Beni tanıdın mı?

Sorunun ardından yüzü soluk bir şekilde aydınlanıyor. Evet bu yüzü hatırlıyorum, ama neyden. İnen bir kadın başını yazmasını geriden bağlayacak şekilde kapatmış. Gözlerimle vücudunu süzmek istiyorum ama her yer karanlık. Evet bu yüzü tanıyorum, ama nereden.

  • Ben annenin akrabasıyım. O senin için tanımaz dedi ama çok ta önemli değil...

  • A evet teyzesinin kızı olmalısın.

  • Torunu.

  • Evet, torunu. Nasıl taşındınız alışabildiniz mi?

  • Taşındık ama pek alışabildiğim söylenemez. Annen burası için iyi güzel demişti ama onu söylememişti.

  • Neyi söylememişti ki, sorun ne?

  • Onlar.

  • Onlar kim?

  • Cinler.

  • A evet bende Birkaç kez gürültülerine rastlamıştım zararları olmaz, boş ver takma.

  • Seslerinden uyuyamıyorum iki gecedir, seni çağırıyorlar birde.

  • Aman bırak çağırsınlar, benim uykum ağır hem duymuyorum bile...

Büyük bir sessizlik, büyük bir karanlık. Sanki dünyadan soyutlanmış sadece ikimiz vardık. Ne bir ses ne bir gürültü konuşmamızı bölemiyordu. Taki ben cümlemin sonunda kahkahayı basana kadar.

Evimdeyiz. Aydınlığa bakan, tek camın ardında. Kim olduğunu hatırlayamadığım arkadaşım ardımda. Aydınlık, güvercin kanatları ve pisliğiyle dolu. Ona bakıyorum, konuşmuyor. Pür dikkat camdan dışarısını izliyor.

  • Su dökmeliyim şuraya birkaç kova, bütün kötülükler burada barınıyor en azından kışa kadar idare etsin.” diyorum.

    Her zamanki gibi cevap vermiyor. Aydınlıktan henüz havanın kararmadığını görüyorum. SU almak için pencereden uzaklaşıyorum...

Etiketler: , ,

Salı, Ağustos 19, 2008

Televizyonculuk anlayışınla brovo Show Tv

Aslında öyle haber maberle ilgili değil konu. Yayın akışı bir o kadar da yayıncılık akışı ile ilgili. Semum araştırmalarım arasında, Semum ile en çok kıyaslanan film aynı dönem çıkmaları itibariyle Taylan Biraderlerin Küçük Kıyamet filmiydi. Hal böyle olunca Küçük Kıyameti bünyem çok izlemek ister olmuştu.
Gazeteyi karıştırırken dün Show Tv'nin filmi 22:45'te yayınlayacağını gördüm. Eh bu tam olmuştu çünkü filmi izleyebilecektim. Yani "cuk" diye oturmuştu. Film zamanı geldi çattı hala oynayan Jurassic Park 2 ve sanırım film ortalarda. İnternet sitesine baktım film saati doğru. Tereddüte düşmüştüm saati mi yanlış gördüm diye defalarca baktım. En sonunda Show Tv'nin sitesinin görüntüsünü aldım burada yayınlamak için. Bakınız 22:45.
En son da yanda görüntüsünü yakaladığım saate kadar bekleyebildim Sora yattım.

Bir ara gözümü açtığımda film yeni başlıyordu. Meraktan saate baktım. 00:25.
Yuh diyorum yaklaşık iki saat gecikme. BU kadarda olmaz. Gerçi her 15 dakikalık görüntü arasına 20 dakika reklam koyarsanız olacağı bu ama bu nasıl lakayit bir yayın biçimidir. İnsanlar bazen programlarını tv programlarına göre yapabliyor. Filmi izleyip bitirmeye kalksam 90 dakikalık film reklamlarla benim karşıma 180 dakika olarak çıkacaktı. Haydi bakalım sonra kalk git işe. Yatıyorum kalkıyorum CNBC-e var diyorum da kendimi avutuyorum.
Lanet olsun şöyle televizyonculuk yapanlara ve bu kanallar çok izleniyor...

Etiketler: , , , , ,

resimdeki

varsın biliyorum
bazen anlamsız cümlelerime karşılık veriyorsun
bazen beklemediğim anda gülümsemeni betimliyorsun
her şey soğuk bir rüzgarın titremesiyle
kendime getiriyor beni

her şey yalan
doğal bir gülümseme suratımda
sokak lambalarından yansıyan

her şey sessiz
kuyruğunu bacakları arasına sıkıştırmış bir it gibi
her şey sakin

cümleler sadece yalan
kifayetsiz
benliksiz...

Etiketler: , , ,

Pazartesi, Ağustos 18, 2008

yorgunluk,
bitkinlik,
sıcak...
artık kış gelsin ya...
nefret ediyorum yazdan...

Cumartesi, Ağustos 16, 2008

Yeopgijeogin geunyeo (My Sassy Girl)

Yeopgijeogin geunyeo - My Sassy Girl

Efendim şimdi size az önce izlediğim, izlerken çok zevk aldığım, bir o kadar da sornunu merakla beklediğim bir Güney Kore filmi takdim etmek istiyorum. Yeopgijeogin geunyeo yada İngilizcesiyle My Sassy Girl. Film Kim Ho-sik'in* kitabından uyarlayan isim Jae-young Kwak. Oyuncular ise Tae-hyun Cha ve Gianna Jun. Aslında ikisini de tanımam ama ikisi de iyi iş çıkarmışlar.

Film üç bölümden meydana gelmekte. Bir futbol maçına benzetilerek. İlk yarı, ikinci yarı, ve uzatmalar var. Ancaş şu an yazarken aklıma geldi acaba bu yarılar 45'er dakikamı. Merakım yazı sonuna kadar devam ederse bakmadan edemeyeceğim. 

İlk yarıda iki gencin tanışması konu edilmekte. Bu tanışma aslında bildiğimizden daha değişik bir tanışma. Tesadüfler ve iyilik severliğin başımıza açabileceği bu eğlenceli filmde görebiliyoruz. Film çok eğlendirmesine rağmen çok sizi çok gözel de duygulandırabiliyor. Şu Amarikalıların romantik komedilerinden daha anlamlı, daha sıcak ve daha dürüst, en azında bir aşk, öpüşme, koklaşma, sevişme olmadan nasıl oluyor bize gösteriyor bunu. Nerede kalmıştık? İki genç tanışır ama kız pekte normal değildir. Şiddet düşkünü, sürekli çocuğu zordurumda bırakır ve saldırgandır. Garibim oğlumuz hiç ses çıkarmaz ve olana bitene boyun büker. 

İkinci yarıda ise birbirlerine birşeyler beslemektedirler ama kız kaçar. Film geliştikçe bunun neden olduğunu görüyoruz. 

Uzatmalarda ise süpriz bir son bizi bekliyor. Şimdi konuyu veya film özetini anlatmaya gerek yok bu kadar yeter. Merak edin ve izleyin. Çok eğlenceli, bir o kdar da duygusal bir film. 

Eğer beğenmezseniz biralar benden :)

http://www.film.gen.tr/film.cfm?fid=2138


Etiketler: , , , , , ,

Cuma, Ağustos 15, 2008

aynanın dışında çok güzeldi oysa...

hayat,
beni daha ne kadar dışlayabilirsin
ne kadar itebilirsin, duvarlar arasına
sessizliğini ne kadar salabilirsin üzerime
ve bulutlar ne kadar yakın olabilir bana
işte burada, bu kapının ardında
beyaz seramiklerin üzerinde
uzandığım yerde kuğularım
al kanım, al canım, al içimdeki her şey ile
nefret ile, hasret ile
dokunduğum, dokunamadığım yada kesip atamadığım
ve bitmiştir her şey
hasret ile pencere camının ardında

ve şimdi cinayetler saati
katkısız bir huzurla...

Etiketler: ,

Perşembe, Ağustos 14, 2008

ÇAĞDAŞ DEVLET SİSTEMLERİ (Prof.Dr. Esat ÇAM) IV

Yazının Tamamı

AYRIM V FEDERAL ALMANYA CUMHURİYETİ

1971 yılında Alman Birliğinin kuruluşundan sonra yürütme gücünün üstünlüğünü benimseme yönünde gelişmiştir.

1871-1918 döneminin İmparatorluk rejimi, 1919-1933 dönemi’nin Weimer Cumhuriyeti, 1933-1945 döneminin Nazi Rejimi.

I – SİYASİ GELİŞİMİN TARİHİ GELİŞİMİ

Alman tarihi içinde ulusal birlik sorunu olmuştur.

Birliğin gerçekleştirilmesinde özellikle Bismark’ın rolü çok büyük olmuştur.

A – İmparatorluk Rejimi

Prusya’nın diğer eyaletlerinden ayrı olan bir özelliği; Prusya Kralı’nın aynı zamansa Alman İmparatoru, başbakanın da Alman Şansölyesi (Başbakanı) olmasıydı.

Egemenlik hakta değil, üye devletlerin prenslerinde idi. En önemli federal organ Bundestrat’da (Federal Konsey). Kaiser (İmparator) ulusal birliğin başı olup, Bundesrat ve Reinhstag (Federal meclis) tarafından denetlenirdi.

1872 yasası Almanya’da anayasal bir krallık kuruyordu.

Reichstag’da da burjuvazinin aleyhine işleyen bir temsil esası vardı.

B – Welmar Cumhuriyeti

18 Kasım 1918’de bir grup sosyalist lider Cumhuriyeti ilan edip geçici bir hükümet kurdular.

Welmar Cumhuriyeti büyük bir askeri yenilgi ve Versailles gibi ağır bir antlaşma üzerine kuruldu.

Weimar Cumhuriyeti Anayasası ilerici niteliğine rağmen monarşik-otoriter düzenin değerlerine ve ilişkilerine pek dokunmamıştır. Patriarkal-otoriter aile yapısı, iş terlerindeki askeri-otoriter düzen, sosyal merdivenin Hiyerarşik-otoriter yapısı, vatandaşla devlet arasındaki büyük mesafe Weimar’da değiştirilmiş değildi.

1932 yılına gelindiğinde Almanya’da 10 milyon işsiz bir kitle oluşmuştu. Sıkıntı içindeki kitleler radikal partilere yönelmiştir.

Katolik elitlerin Merkez Partisinin aksine Nazilere karşı büyük direnme göstermiş olmalarıdır.

C – Nazi Rejimi

Weimar Cumhuriyetinin çöküşü üzerinde ekonomik buhranların rolü büyük olmuştur.

Buhranlar yol açtıkları yoksullaşma ve yarattıkları güvensizlik ortamıyla, anti-parlamenter siyasal güçlerin gelişmesine zemin hazırlamıştır.

Hitler’in iktidarı alışı da Weimar rejiminin hukuki ve siyasi zaaflarından yararlanarak olmuştur.

1923’’te Münih’te başarısızlıkla sonuçlanan “Birahane Darbesi”nden sonra, iktidar mücadelesini yasal yollardan yürütme yöntemini benimsemiştir.

Ve parti doktrini ırkçılık, sosyal devrimcilik ve siyasal romantizm gibi öğelere dayandırılmıştır.

Nazilere göre, tarih yaşama kavgası ve ırkların üstünlük mücadelesinden ibarettir.

30 Ocak 1933’de Hindernburg tarafından Şansölyeliğe davet edilen Hitler’in Şansölye olmasıyla yollar Nazi’lere açılmıştır.

14 Temmuz 1934’de siyasi faaliyette bulunabilme sadece Nazi Partisine tanınmıştır.

Faşist rejimlerde olduğu gibi Alman faşizminin de en belirgin niteliği baskının kuramsallaştırılmasıdır.

D – Savaş sonrası Almanya

İki ayrı Alman devletinin kurulması 1949’da oldu. Batılı üç devlet kendi işgalleri altındaki toprakları birleştirmesiyle Federal Alman Cumhuriyeti, Sovyet bölgesinde de Demokratik Alman Cumuriyeti kuruldu. Postdam’da Üç Büyükler Almanya’nın tek bir ekonomik birim olarak tutulması…

Fransa ve Bavreya eyaletinin isteği reddedilip, merkeziyetçi yanı ağırlıklı federal bir devlet kuruldu.

Anayasa, 1949’da kabul edildi. İlk başkan Hıristiyan Demokrat Konrad Adenauer oldu. Adenauer rejimi, bir “restorasyon dönemi” olarak otoriter bir görünüm taşımıştır.

Adenauer’in partisi CDU (Hıristiyan Demokrat Birlik). SPD’nin (Sosyal Demokrat Parti)

II – YASAMA GÜCÜ

Kuvvetler ayrımı ilkesi temelde yatan üstün ülkedir.

A – Parlamentonun Yapısı

F. Almanya’nın yasama organı çift meclislidir; Bundestag (Federal Meclis), Bundestrat (Federal Konsey). Eyalaetlerin sayısı 9’dan 16’ya çıkmış.

a – Bundestrat (Federal Konsey)

Bundestrat özgün bir konseydir, üyeleri seçimle gelmezler, tayin edilirler. Hükümetler tarafından saptanırlar. Berlin’i Bundestrat’da temsil eden 4 üyenin oy hakkı yoktur.

Bu tür karmaşık bir sistemde iki meclisin uyumlu bir biçimde çalışabilmesi oldukça güçtür; bu nedenle yukarıda sözü geçen komitelerden biri olarak Konferans Komitesi, işbirliğini sağlamak görevini yüklenmiştir.

b – Bundestag (Federal Meclis)

Bundestag’ın 15 sandalyesi olan her partinin bir parlamento örgütü, grup kurma hakkı vardır. “Parti bütünlüğü ve disiplini Alman geleneğine iyice yerleşmiştir.

Yasama görevinin yürütüldüğü ağırlık yeri Komitedir.

B – Parlamentonun İşleyişi

İki meclis arasındaki ilişki, teorik olarak, Bundestag’ın üstünlük ilkesine göre düzenlenmiştir.

Yasa önerme yetkisi Bundestag’a aittir.

III – YÜRÜTME GÜCÜ

Parlamenter demokrasinin Hükümet başkanı olan “Şansölye” yürütme gücü açısından Cumhurbaşkanından daha çok yetkilerle donatılmış.

a – Cumhurbaşkanının Seçimi

federal Cumhuriyetin başkanı beş yıllık süre için görev yapmaktadır.

Cumhurbaşkanı, Federal Meclis tarafından seçilmektedir.

b – Cumhurbaşkanının Yetkileri

Sistem içinde Cumhurbaşkanının sembolik bir rolü vardır.

B – HÜKÜMET

a – Hükümet Yapısı

Hükümet, başbakan (şansölye) ve bakanlardan oluşur.

b – Hükümetin İşleyişi Yetki ve Sorumluluğu

Yürütme ve yasama organlarının küçük çapta bir kopyası da eyaletlerde vardır.

IV – YARGI GÜCÜ

Yargı gücünün en üst noktasında Federal Anayasa Mahkemesi vardır.

Eyaletlerin kendi anayasaları ve mahkemeleri vardır. Ancak bunların federal anayasaya uygun olması gereklidir.

V – SİYASİ PARTİLER VE BASKI GRUPLARI

Weimar Cumhuriyeti, Sosyal Demokratlar ve Merkez Katolikleri gibi iki merkez partisinin birleşmesi ile doğmuştur.

Bugün Alman siyasi parti sisteminde esas olarak Sosyal Demokrat Parti ile Hıristiyan Demokrat Parti etkin olmakla beraber, Liberal Parti’nin de bir “anahtar” parti olma durumu devam etmektedir.

A – Siyasi Partiler

Partilere karşı olan bu güvensizliğin nedenleri Alman tarihinde bulunmaktadır. Çoğu Batı ülkesinden farklı olarak, Almanya’da partiler devlet ile birlikte onun bir parçası olarak devletten sonra ortaya çıktıklarından, önce kurulmuş olan devlet uzun bir otoriter geleneğe sahip olmuştur.

a – Hıristiyan Demokrat Birliği (Christich Demokratische Union)

Nazi öncesi sağcı ve merkezci partilerin varisi sayılır.

I – CDU’nun Yapısı ve Örgütlenmesi

Nasyonalist-otoriter eğilimli CSU, Welmar’da Merkez Partisinden ayrılan Bavyera Katolik Partisinin varisidir. CSU, CDU’dan daha sağda bir konuma sahiptir.

II – Parti Üyeliği

CDU’da üyelik oldukça düşük düzeydedir. Ayrıca parti saflarındaki üyelerin etkinliği genellikle seçim zamanlarına dönüktür.

Modern” ve “muhafazakar” diye ayrılabilecek öğeleri bir araya toplayabilmesi…

b – Sosyal Demokrat Parti (Sazlaldemokratische Partei Deutschlands)

CDU’nun aksine, SDP yüz yıllık geçmişi olan bir partidir. Yıllarca Alman işçi sınıfının önderliğini yapmış, kitle partisi olmak yolunu seçmiştir.

1959’da Bad-Godesberg’de kabul edilen parti programıyla, SDP bütün Marxist geçmişini yadsıyarak tamamen reformist ilkeleri benimsemiş.

SPD’nin Yapısı ve Örgütlenmesi

CDU’nun seçkinci yapısına karşılık, SPD’nin federal liderliği bu anlamda tabanıyla daha açık bütünlük ve birlik içindedir.

Başkanlığın tek kişide değil de, bir grubun elinde bulunması SPD’de gelenekseldir.

F. Almanya’nın yegane çatı örgütü olan İşçi Sendikaları Birliği ile organik bağ içindedir.

c – Liberal Demokrat Parti (Freie Demokratische Partei)

Eski Nasyonal Liberallerin mirasçısı. İlerici bir tavrı vardı. SDP’yi desteklemeye başlamıştır.

B – Siyasal partileri destekleyen sosyal gruplar

PARTİLERİN BİLEŞİMİ (30)


CDU/CSU

SPD

FDP

Erkek

41 %

56 %

49 %

Kadın

59

44

51





21-29 yaşı

21

22

17

30-44 yaşı

26

33

29

45-59 yaşı

30

27

31

60 ve üstü

23

18

23





İlkokul eğitimli

74

88

56

Lise eğitimli

26

12

44

İşçi

27

67

67





Beyaz yakalılar

26

18

30

Memurlar

10

5

11

İş adamlar

13

5

23

Serbest meslek

2

1

4

Çiftçiler

12

4

11





Aylık geliri




100 DM’nin altında

14

10