Pazartesi, Mart 31, 2008

Beyoğlu Sineması Kapanıyor

beyazperde.com'un haberine göre "1989 yılında kurulan Beyoğlu Sineması, yaklaşık 20 yıl sonra, 1 Temmuz’da kapanıyor."
Sinemanın sorumlusu Temel Kerimoğlu taviz vermeden düzeyli film gösterdikleri halde seyircinin sanat filmlerine eskisi kadar rağbet etmediğini belirtmiş.

Son yıllarda seyircinin ticari filmlere ve alışveriş merkezlerindeki sinemalara yönelmesi nedeniyle bağımsız sinemaların zor durumda kaldığını da belirten Kerimoğlu, merakla beklenen filmlerden dahi sinemanın masraflarını çıkaramadıklarını belirtiyor.

Şüphesiz tarihi caddede sadece 20 yıldır bulunmasına rağmen, sinefillerin kalbinde özel bir yeri olan "tarihi" Beyoğlu Sineması'nın kapanması çok üzücü.

"Beyoğlu Sineması, severek film izlediğim sinemalardan biridir. Çayı güzeldir. Film başlamadan önce, duvarlarında resimlere bakıp, dalmak hoşuma gider. Üzüldüm habere. Üzülmemin sebebi, sadece bir sinemanın kapanmasından öte bir şey.

En son, Sürgün filmini izledim orada. 2-3 kişi vardı salonda. "Akılsız" insanların böyle güzel bir filmi göstermeleri, garip bir çelişki. "Bilinçsiz" seyircinin bu kadar az olması da, sevgili yurdum için, bir o kadar "umut verici". Sanırım; Beyoğlu Sineması'nın kapanma haberi, işletmecilerinin "akılsız" veya seyircilerin de "artık, bilinçli" olmasıyla açıklanamayacak kadar geniş kapsamlı.

Sorun, tâdilât ile çözülmeyecek kadar derinde. Zaten İstiklâl Caddesi'ndeki bütün sinemaların ses ve görüntü düzenleri, -görebildiğim kadarıyla- modern.

Türkiye'de, bazı filmlerin ABD ile aynı anda gösterilmeye başlanmasından, neredeyse her Hollywood filminin gösterilmesine geldik. Bir yıldaki hafta sayısı 52 ve Türkiye'deki salon sayısı fazla değişmez olduğu için; gösterilen Avrupa, Rusya, İran, Lâtin Amerika vb. ülke filmlerinin sayısı azaldı. Bu durum, ekonomi politikle açıklanabilir herhalde.

Sinemanın insanlara ifade ettiği şeylerin, sinemaya gidiş veya gitmeyiş gerekçelerinin, son 30 yılda kaç kere değiştiği, sosyolojik bir araştırma konusu olabilir.

Globalleşen dünyanın bir parçası olan Türkiye'de de sinema zincirleri oluşmaya başladı. Avrupa'da zaten vardı. Ama orada, bağımsız sinema salonları duruyor. Bizde kapanmaya başlıyor. İşte beni esas üzen bu.

Çoğunluk, Recep İvedik seyretsin. Ama ben de, "azınlık" olarak Kader'i izleyebileyim. Bu tek renkliliğe gidişin sonunda, izleyemeyeceğim korkusu kapladı içimi.

Bu haber; yaşantımdan bir rengin eksileceğinin, çocuklarıma bırakacağım dünyanın tek renkli olacağının habercisi. Çok kötü, çok..."
Beyazperde.com okuyucusunun yazdığı yorum...

Ne yazık ki AKM haberinden sonra bu haberi okumak üzdü beni... Ne denebilir ki? Yazık çok yazık...

http://www.beyoglusinemasi.com.tr/

http://beyazperde.mynet.com/haber.asp?id=10718
http://beyazperde.mynet.com/haber.asp?id=10711


Yeni bir İstanbullu sayılan ben Beyoğlu Sİnemasının kapatılması kararına gerçekten çok üzüldüm, Eğer İstanbul Beyoğlu ise Beyoğluyla özdeşleşmiş ise Beyoğlu da Beyoğlu Sinemasıyla özdeşleşmiştir. Beyoğlu Sinemasının kapanması demek İstanbul'dan parca götürmek demek, ne yazık ki yukarıdaki yazıda da belirtildiği nedenlerden ötürü kendini barındıramaz oldu. bir süre sonra eskilerde bir Beyoğlu sineması vardı insana aklı sanatı aşılardı dediğimizi duyar gibiyim... Ama varılsun amerikan sineması demekte yarar var, kendi aptalları için çektikleri filmler, bizede satıp bizide aptallaştırdıkları için...

Etiketler:

Pazar, Mart 30, 2008

düşünceler /*-?=)/(&(+)('^+/('

efendim şimdi olay tv'de sn. Erdoğan'ın Bursa AKP İl Kadın Kolları toplantı mı, kongre mi bişisi var. Neyse ki bu toplantıda erkeklerde alınmış. Yanlış hatırlamıyorsam bir kongrede de erkekler alınmamıştı. Aslında ben çok tv izlemem ama, denk mi gelmedim bilmiyorum, ne zaman açsam baksam haberleri sn. Erdoğan'ın kadın kongrelerindeki konuşmalarına denk geliyorum. başka yerlerde konuşmuyor mu acaba yoksa 1+2 arayışı içersinde mi?

Etiketler: ,

Azize

Az önce TRT'detatlı bir dizinin ikinci bölümünü izledim. Ne yazık ki dizi 2004 yapımı ve sanıyorum 2005 nisan ayında TRT'de gösterime girmiş. O dönemde asker olduğum için belki de rastlayamamıştım. Dizi hakkında TRT'nin tanıtımı şöyle;
TRT, vazgeçemediğimiz insan sıcaklığını ve eski Yeşilçam filmlerinin sevgi kokan atmosferini ekrana taşıyor. Modern çağın acımasız, duygusuz ve çıkar ilişkilerine inat, masumiyeti ve duyguları ön plana çıkaran bir dizi.
Dizinin sıcaklığı elbetteki kadrosuylada etkileşimli kimler yok ki? Ediz Hun, Ruhsar Öcal, İlkay Saran, Yeliz Akkaya, Salih Kalyon ve Bengü Hun ilk başta sayılabilecekler arasında...

Ayrıntılı bilgiyi TRT'nin şu ve sinematurk.com'da yer alan şu sayfalardan alabilirsiniz. Şimdi çamaşır asmam lazım...

Etiketler: , ,

Cumartesi, Mart 29, 2008

Atatürk Kültür Merkezi Üzerindeki Kara Bulutlar

Efendim şu yazıyı okuduktan sonra eskilere dönüp Devekuşu Kaberenin Deliler oyunundan bir bölüme hak vermedim değil. Hatta geçtiğimiz günlerde oyunu tekrar izledim. Herşey ne kadar da aynı... Ne kadar gelişmiş ülkemiz yirmi senede... buyrun izleyin, izletin...yazık yazık...





Etiketler: , ,

Perşembe, Mart 27, 2008

Tanımlamak cümleleri, birbirinin ardına sıralamak, tarifi olmayan duyguları realist bir kimliğe büründürmek. Her şey ne kadar zor konuşmak, susmak, yazmak... yanlış yerde yanlış insandan doğru cümleleri duymayı beklemek. Beklemek... sonunu kestirip bastıramadığın hayaller içinde var olmaya çalışmak.
Cümlelerim ne kadar anlamsız. Titreyen kemiklerimin çıkardığı sesler gibi anlamsız. Belki anlatılabilir belki hissedilebilir... yansıman karanlık çarpmışken suratıma yanık gülümsemen... susalım.. ayıplar sarmışken etrafımızı bir tek gümlenin gazabına uğramayalım. Boş bir kovana sıkıştırmaya çalışmadan barutları. Bugün, bugün yarının taşlı yollarındaki ilk gün...sessizce uzanan benliğimize bırakalım kendimizi...
k: ne olmak isterdin?

a: bir uçak, yakıtı hiç tükenmeyecek...
k: duygulardan uzak olmak istiyorsun yani...
a: hayır, duyguların en yücesini tatmak, özgürlüğü tatmak... özgürlük olmadan diğer duygular kıymetsiz, bir kutunun içerisinde denizin dibine batarken basıncın altında kalmak gibi.
k: denizin dibi... sakin ve huzurlu... istediğin...
a: inene kadar basınç altında patlamazsan...

akşam oluyor. hava dalgalı. gökyüzü kutsal kitaplardaki kıyamet günlerini andırıyor. soğuk. cümlelerin donarak bedenime saplandığını hissediyorum. Bir sessizlik. Dünyanın dönüşü yavaşlamış, insanlar yirmi dört karenin, yirmi üçünden yoksun hareket ediyorlar. Güneşin batışı kızıllığını bindirmiş şehre. Onan kendini kurtaran gökyüzü koyu maviye doğru uzanışa geçmiş. Her adımda yerdeki toz birikintisi sekerek yer değiştiriyor. Uzaktan gelen yemek kokuları sabahtan beri kazınan mideme ayrı bir his yüklüyor. Sokağın ortasına kusuyorum. Bir gürültü kopuyor uzun bir çığlık gibi. Gök yüzü yarılıyor... koca bir ahtapot güneşin kızıllığına saklanarak dünyaya doğru iniyor. İnsanalar tek kare, ellerini açmış sessizce pür dikkat ona uzanıyor.

k: bugün...
a: sesiz kalalım...
k: hayır sinemaya gidelim...
a: sessiz kalalım, bu gün cümlelerimiz rafa kalksın, sessizlik...

kaçıyorum, neyden, kimden olduğundan habersiz. Soluğumu tutup var gücümle. Siyah bir tshirt var üzerinde. Sıfır yaka, düz kesim, yazısız... “nereye” dediğini duyuyorum kaçarken ama ağzın kıpırdamıyor. “kaç” diyorum bende sessizce, elinden tutuyorum, bayrağı devralmış bir yarışmacı gibi. Sorgusuz sualsiz koşmaya başlıyorsun. Terliyoruz, etraf iyice ısınmaya başlıyor, insanlar bizim zıttımıza ilerliyor, “yanlış yöndeyiz demiyorsun. Ardımızda siyah elbiseli aptal olduğunu bildiğim iyi kıyım iki adam. İkisi de kel ve top sakallı. Evin birine giriyoruz, tanımadığımız bir yere, “hırsız sanmasınlar” diyorsun sessizce. “kimse yok diyorum”. Vücudumuz ısınmış, ter tshittümüzde beyaz lekeler oluşturmaya başlamış. Mutfakta küçük bir dolabın içine giriyoruz. Vücudumuz birbirine çarpıyor, nefes almalarımız sıklaşıyor, dolap alttan ısıtılıyor sanki. “çok bunaldım” diyorsun, “üzerindekini çıkart o zaman” diyorum. Yavaşça üzerindekini çıkarıyorsun. Teninin kokusu dolaba yayılıyor birden, beyaz sütyenin aydınlatıyor birden ortalığı sonra tekrar sönüyor, onu da düzeltiyorsun. Dolap daha da ısınmaya başlıyor ve şehvetimize yenik düşüyoruz. Öpüşmeye başlıyoruz. Dolap kapağı açılıyor, iri kıyım bir adam, içeriye soğuk havayı ve ışığı doldurduktan sonra “pardon” diyerek kapağı kapatıyor. Hayretle kapağa bakıyoruz..

akşam oldu. Sessizlik bir dost gibi çöktü şehre. Yanında çok sevdiği düşünceleri, hataları getirerek. Af dilemek, beklemek...
akşam oldu. Herkesin sevmediği kelimeler vardır elbet... duygular...
sessizleşen, tekrarlanması insenmeyen...

Etiketler: , , ,

Eskilerden Kimler Kaldı: Kesmeşeker

En sevdiğim gruplardan biri olan Kesmeşeker yıllardır ısrarla kendini devam ettirmekte bana. Hatta geçen hafta yine "En Çok Seni Sevdim"e takmıştım www.kesmeseker.org'dan alıntıdır, ayrıntılı bilgi ve demolara ulaşabilirsiniz.
Cenk Taner 1966 yılında gelmiş dünyaya; efsanevi the beatles albümü revolver’la yaşıt yani. müziğin tüm “kurallardan” arındığı o yılda dünyaya gözlerini açan cenk taner, 11-12 yaşından itibaren beatles dinlemeye başlamış, müziğe aşık olması da o döneme rastlıyor demek. “rüzgârlı deniz kıyısı”nda* büyüyen cenk taner, kesmeşeker’i belen ünal, tayfun çağlar ve melih rona’yla “o mâlum şehir”de* 1990 yılında kurmuş. kendisi kesmeşeker’in kuruluş tarihi için 1 ocak 1990 demeyi tercih ediyor. 1991 yılına gelindiğinde ilk kesmeşeker albümü yayımlanıyor ve böylece uzun bir serüvenin ilk adımı da atılmış oluyor.

[dipten ve derinden]

ilk albümün adı “dipten ve derinden”*. grubun ilerleyen yıllarda izleyeceği istikameti bundan daha iyi özetleyecek bir isim olamazdı sanırım. albümün açılışını yapan şarkının adı ise; “istanbul, istanbul”… cenk taner ve kesmeşeker bize hep istanbul’dan bahsetti daha sonra. bu bir tesadüf değil ya?

hayatın içerisinde ne varsa kesmeşeker’in içeriğinde de o vardı. cenk taner ve arkadaşları dipten ve derinden’de bize kırık aşklardan, ayrılıklardan, yalnızlıktan, tehlikelerden, teknolojinin içimizden kopardığı değerlerden, bilinmeyeni bulmaktan, keşiflere çıkmaktan, özgürlükten, ırk ayrımından, yolculuktan… kısacası hayattan bahsediyordu. albüm kapağında paul mccartney’e teşekkür etmeyi de ihmal etmiyorlardı. üstelik müzikal açıdan da zengin bir albümdü bu. blues, reggae ve punk’a yakışıklı selamlar, bunca farklı türden etkilenime rağmen bütünlüklü bir sada, ustaca çalınmış gitar ve davullar; ve her şeyden önemlisi o “kırık dökük” vokal.

1993 yılında önümüze 10 şarkılık bir menü daha sundu kesmeşeker. türkiye’de rock müzik yapmanın (üstelik o dönemde) zorluklarından olsa gerek grubun cenk taner dışındaki tüm elemanları bir yerlere dağılmışlardı. melih rona avustralya’ya uçtu, belen ünal ve tayfun çağlar “iş”lerine döndü; ama cenk taner hala “burada”ydı, bizimleydi. bu “sefer”deki yol arkadaşları basta demirhan baylan, gitarda serdar öztop ve davulda cem güvener idi; albümün adı ise “aşk ve para”*. bu albüm de “hayat”ı anlatıyordu: gidenler, kalanlar, tercihler, korkular, özlem, ekmeğin emrindeki insanlar, uçurumun kenarında edilen danslar, hatta futbol. cenk taner bu albümde başlıyordu futbolu bir metafor olarak kullanmaya. ilk gençlik dönemlerimde bir “futbol” güzellemesi sandığım o şarkı aslında hayatı anlatıyordu: “bu sene yokuz gene, ne kupada ne ligde, son saniye golüyle…”

[silahını al, huzurumu ver mr. brown!]

yıllar birbirine eklenirken kesmeşeker şarkıları da zihnimizde yer etmeye devam ediyordu: yıl 1995 ve “tut beni düşmeden”* kisvesi altında 10 adet “tahrip gücü yüksek patlayıcı madde” daha! kadro yine değişmişti, cenk taner’in yanında bu sefer can alper (elektrik ve akustik gitar, geri vokal), batur yurtsever (bas gitar, geri vokal), sezen köroğlu (klavyeli çalgılar, ritm programlama), hüseyin cebeci (perküsyon) ve kerem akaydın (geri vokal) vardı. albüm, arada “misket havası”na selam çakan mr. brown’la açılıyordu: “yeni dünya düzeni’nde yerimiz nedir? dünya zaten senin arka bahçendir…” başlığıyla don’t let me down’ı* anımsatan tut beni düşmeden’de beyni dahil her şeyini satan bir adamdan bahsediyordu cenk taner, bize bizi anlatıyordu… düzgün görünürken birden bozulan ilişkiler, kadıköy çarşısı’nda yaşanan hayal kırıklıkları, elden kayıp giden gençlik, “sistem” ve biz: “şimdi evin, araban, bankada bolca paran; güzel şey şu güven…” yine de; “bulmalı ateşleri, yıldızlara bakmalı, kaç kişi kaldık şu dünyada!”* ilk albüm dipten ve derinden “ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol.” sözleriyle bitiyordu, tut beni düşmeden’de kapanış yine mevlana’dandı: “gene gel gene, ne olursan ol…”

bu albümün yayımlanmasının üzerinden geçen 2,5 yılda cenk taner yeni şarkılar yapmıştı ve bunları vücudumuza zerk etmemizi bekliyordu: insülin*. insülin albümünde cenk taner’in yanında bir önceki albümden kalan tek isim can alper’di. tansu kızılırmak bas gitara, murat başlamışlı ise davulların başına geçmişti. kesmeşeker’in ilk günlerinden bir ismi, tayfun çağlar’ı da duyuyorduk geri vokallerde. albüm “tüm şeker yiyemeyen çocuklara” ithaf edilmişti ve bir beatles şarkısının sözleri yer alıyordu kapağın içinde; “happiness is a warm gun”. albüm yine “dolu”ydu; yoksulluk, acılar, umut, insanlar, aşk… ama bütün bunlar o kadar güzel, o kadar “dipten ve derinden” anlatılıyordu ki etkilenmemek imkânsızdı. özellikle bu ve bir önceki albümü dinleyenler kesmeşeker için “çok karanlık”, “mutsuzluk verici” gibi tabirler kullanıyorlardı; kanımca bu, dinlenen şeyin doğruca kavranamamasından kaynaklanıyordu. kesmeşeker’de umut hep vardı; “işte güneş, hiç batmadı ki…”* belki, en azından şimdilik, “mutluluk” yoktu; ama sıra ona da gelecekti. cenk taner “kafam batı, yüreğim doğu.”* derken halimizi ne güzel anlatıyordu; biz de “yalınayak koşmaya devam ettik”*, ne de olsa “yaşam, onların bilmediği bir yerde başlıyor”du

1999 baharında güzel bir haber vardı kesmeşeker’den: cenk taner, yanına ilk albümden belen ünal’ı (gitarlar, vokaller) ve tayfun çağlar’ı (geri vokaller) almıştı, bas gitara tansu kızılırmak, davulun başına da emre sarıtunalılar geçmişti. böylece kesmeşeker’in o zamana kadar yaptığı en farklı, ve ilk albümden bu yana da kanımca en güzel albümü çıkmıştı ortaya: içinde içindekiler vardır*. albümün adı kadar ruhu da mevlana’dandı. zehir gibi bir rock’n’roll şarkısıyla, aşklar bizi terketti’yle açılıyordu albüm: “her yorgunsun, hem olgun”. hemen arkasından ol dedin bak oldum geliyordu; “müzik benim zikrimdir, döndüm durdum, ol dedin bak oldum”, “bir irade bana hâkim”… iyiden iyiye tasavvufî etkiler söz konusuydu. aynı şarkıda “all you need is love in bodrum” diyerek beatles’a harika bir selam göndermekten de geri kalmıyordu cenk taner ve arkadaşları. albümün geri kalanında da tasavvuf etkisi yoğundu; uyandır o ateşi isimli şarkı handiyse bir “endülüs ilahisi”ydi. şarkıyı o “yanık” sesiyle tayfun çağlar seslendiriyordu: “aklın dar muhitinden cinnetin geniş sahralarına, uyandır o ateşi serin su misali…” albümü yapanlar istanbul’da yaşıyorlardı belki ama aynı zamanda “bin ışık yılı uzakta”ydılar, “istanbul’dan”*… 13 şarkıdan oluşan albümde belen ünal’a ait 3 şarkı da vardı. bunlardan biri sıradışı makineler’di; türk müzik tarihindeki en deneysel çalışmalardan biri olduğunu iddia edebiliriz bunun rahatlıkla. bir diğer belen ünal şarkısı olmaz olmaz da yine son derece deneyseldi. 23;20 isimli şarkıda ise şarkı sözleriyle bu sefer belen ünal bir selam yolluyordu beatles’a: “love, love, love”.

albümde insana dair pek çok şey olduğundan, elbette “karanlık” noktalar da vardı; ancak genel anlamda kesinlikle karanlık denemeyecek bir albümdü bu. pek çok yerinde insanın suratında ister istemez bir gülümseme oluşturuyordu. hem cenk taner artık daha “şairane” yazıyordu sözlerini. “terler inanca doğru süzülürken” nefis bir “dua” geliyordu kesmeşeker’den: “malum teknoloji*, tanrım koru bizi gerginliklerden, kuru şöhretten, yokluğundan harflerin, konvoyundan e5’in”*. türkiye’de müzik adına yapılmış en güzel işlerden birini çıkarmıştı kesmeşeker. bu albümü dinlemek “eyersiz atlara binmek gibi”ydi, “gayet yalın, gayet çıplak”*.

[yanlış bir hayatı doğru yaşamak]

2000 yılının sonbaharında baştan aşağı akustik bir albümle geldi cenk taner: izin vermedi yalnızlık*. bu sefer “kesmeşeker” yoktu, tek tabanca çıkmıştı yola cenk taner. bu albüm belki de dünya üzerindeki en kişisel albümlerden biriydi. cenk taner bizi karşısına almış; hayattan, kadınlardan, kadıköy sokaklarından, aşk cinnetlerinden, uzaklara gitmekten, ve her daim yalnızlıktan dem vuruyordu. kendi kişisel geçmişinden de ipuçları veriyordu; büyüdüğü yerden, keşfettiği “beatle”lardan*, ilk aşkından bahsediyordu, “hazırlayan ve sunan” oydu “bu şarkıları”*.

bir süre sonra kesmeşeker’in dağıldığı haberleri çalındı kulaklara. inanmak istemedik önce, ama alıştık sonra, “alışmalı”ydı “insan yaşamaya; uzun yalnız çöllerde koşmaya, tek başına”*. yine de içimizde bir şey eksik kalacaktı, kesmeşeker pek çok kimsenin “sesi”ydi, duygularına tercümandı… aradan birkaç yıl geçti ve bir kesmeşeker konseri haberi alındı, şubat 2004’te uzun bir aradan sonra ilk kez bir konsere çıktı kesmeşeker. ve…

[bir avuç kum]

3 aralık 2004 itibariyle müzik dünyasına yeni bir albüm düştü. aslında düşmekten ziyade kondu, sessiz sedasız: kesmeşeker’in yedinci albümü “kum”*. cenk taner’in yanında bas ve elektrik gitarlarda demirhan baylan, davulda ise cengiz baysal var. tüm kesmeşekercilere ilaç oldu bu albüm.

albümün bir kere prodüksiyonu harika, şahsi fikrimce bu albüm türkiye’de şu güne kadar yapılmış en güzel prodüksiyona sahip. kayıtlar, düzenlemeler, şarkıların miksleri… her şey o kadar yerli yerinde ve güzel ki… bunun için teşekkür edilmesi gereken ilk adam sanırım demirhan baylan. yıllardır müzik adına çok güzel şeyler üreten demirhan baylan bu ilk prodüksiyon denemesinde de çok başarılı olmuş. birkaç şarkının bestesine de katkıda bulunan demirhan baylan, sanırım albümün pek çok şarkısının neşeli ve eğlenceli olmasının da en büyük müsebbibi. cenk taner’e gelince, şarkı sözleri yine olağanüstü. artık kendisine “şair” demek için bir engel kaldığını sanmıyorum. sözcüklerle, onların anlamlarıyla öyle güzel oynuyor, sözcükleri öyle nefis evirip çeviriyor ki hayran kalmamak ne mümkün.

cenk taner ve arkadaşları yeniden hayata dair nefis bir “soundtrack” hazırlamışlar. başrolde kim mi var? ben, sen, o, biz, siz, onlar…

"kesmeşeker dinleyicisidir ki ‘uçsuz bucaksız azınlık’tır; onlar ‘kaç’ değil
‘kim’dir..."*
www.kesmeseker.org'dan alıntıdır...


Etiketler: ,

Çarşamba, Mart 26, 2008

bafra katliamı

Efendim uzun aradan sonra yine memleketim ana haber bültenlerindeydi. E tabiki yine hayırlı bir haber duyamadık. Daha öncede şiddet olaylarının yaşandığı Bafra Spor Kulübünde (hemen hemen her yerde ratlayabilirsiniz) bu kez cinayetle son nokta konuldu. Tabi bu cümlelerden sonra şöyle bir antipati oluşmasın aklınızlda ama önceki yazılarımda da dediğim gibi şehri şehir yapan insandır.
Velhasıl iki ölü bir yaralıyla haberlere konuk olduk yine. Net bir açıklama yok cinayet hakkında. Şahitte yok iki üç çocuktan başka, zaten olmaz, oldurmazlar da... çocuklarda bir süre sonra susar. Bahis mafyası olduğunu düşünüyormuş polisler. Ama unuttukları birşey var ki burası Bafra, elini sallasan mafyaya çarpar. Allah rahmet eylesin ama ölenlerin bile bağlantılı olma ihtimali var.
Asıl koku yakında çıkar ortaya. Bu Türkiyenin gördüğü olay bir de görmediklerini anlatsak...
neyse yine sustum...

26.03.2008 18:30'da aldığım haber (bu haber basında bile yok lakin doğruluğu da kasin değil) göre olayın saha içersindeki simit satış ihalesinden kaynaklandığı yönünde elbetteki isimler var lakin vermiyorum...

Etiketler: , , ,

Salı, Mart 25, 2008

The Mist - Öldüren Sis

Eğer korku/gerilim filmlerinden hoşlanıyorsanız şu an vizyonda olan tavsiye edebileceğim bir film vardır ki o da “The Mist”tir (Öldüren Sis). Film tanınmış bir kadroyla karşımıza çıkmasa da etkileyici olma özelliğine sahip. Kadro derken elbette ki oyunculardan bahsediyorum lakin yönetmen koltuğunda daha önce de Esaretin Bedeli ve Yeşil Yol gibi Stephen King uyarlamalarına imzasını atan Frank Darabont bulunmakta.

The Mist - Öldüren Sis Stephen King'in aynı adlı romanından uyarlama. King eserinde korkutmaktan çok düşündürmeye itmiş insanları. Film boyunca din ve din yorumlanması hakkında görüşler duyuyoruz. Bir nevi dinler ve bilim birbirleriyle yüzleştirilerek, aslında insanın hiçbir konuda tam bir bilgiye sahip olmayıp bilinçsizce bilgili gördüğü kişinin ardından gittiğini anlatıyor.

Finalde ise yapılan seçimin ardından karşılaşılan şok edici durumla karşı karşıya kalıyoruz. Filmi kısaca özetlersek:


Kuvvetli bir fırtına sonrası meydana gelen sis, tüm kasabayı kaplar. Bu yoğun siste ortaya çıkarak, insanları yiyerek beslenen yaratıkların varlığından haberdar olan insanlar, süpermarketin içinde kapana kısılmış durumdalardır.
Bu tedirgin bekleyiş esnasında süpermarketin içindeki insanlar ikiye ayrılır, bazıları intikamcı bir tanrının bu yaratıklara hükmederek insanları kurban etmeyi emrettiğine inanırken, bazıları buna inanmaz.
Stephen King'in uzun bir hikayesinden yola çıkarak çekilmiş bu film, oldukça gerilim dolu saatler geçireceğimizi vaadeder gibi...

Tür : Korku / Bilim Kurgu / Fantastik
Gösterim Tarihi :
29 Şubat 2008
Yönetmen : Frank Darabont
Senaryo :
Frank Darabont , Stephen King (Kitap)
Yapım : 2007, ABD , 127 dk.

Oyuncular

Thomas Jane (David Drayton) , Marcia Gay Harden (Bayan Carmody) , Laurie Holden (Amanda Dumfries)

Etiketler: , , ,

Pazartesi, Mart 24, 2008

ne gündü ama. gözlerim açılmaktan bi haber, ağzımdan akan salyalar pantolonumda beş santimetre çapında bir ıslaklık oluşturmuş bile. kendimi ayıplayarak tuvalete giriyorum. bütün utancımı içime gömerek el kurutma makinesinde kurutmaya başlıyorum. aslında oturduğum yerde insanlara su döktüğümü söyleyebilirdim ancak şimdi tuvaletten çıkarken ne söylersem söyleyeyim insanlar üzerime işediğimi düşünmeden edemeyecek.
...
geceleri kabuslar görüyorum. yıllardır izlediğim korku filmlerinin ürünleri yavaş yavaş çıkıyor demek ki ortaya. çoğunu hatırlamıyorum. çoğu karanlıkta sadece seslerden ibaret. bazen bir ürpertiyle uyandığımı bazen ise ter içinde yataktan kalktığımı...
...
uzun zamandan sonra ilk defa dün suratımı kestim... derin ve uzun soluklu bir kesikti. Peçete anlamsız kırmızılıklarla doldu. Elimi kesiğin üzerinden her çektiğimde kan çenemden aşağıya süzülüyordu. Sildiğim kan suratıma yayılarak kurumaya başlamış. Üç gün önce kavanoza koyduğum sümüklü böcek geldi aklıma. Çantayı yanımda boşu boşuna taşıyorum. Üç gündür havasızlıktan kokmaya başlamış sümüklü böceği unuttuğuma göre artık çantaya hiç gerek yok. Nasıl olsa artık kaleme kağıda da gerek yok. Bu kez kavanozu açmadım. Çünkü hayvanların kapalı kaldıklarında nasıl koku yayabileceklerini önceden tecrübe etmiştim. Kavanozla birlikte çöpe attım. Eğer bir yarasam olsaydı belki de bu böcek onun için iyi bir ziyafet olabilecekti....

...

hala kanıyor. Durmayacak... beni öldürecek... belki...

Etiketler: ,

Pazar, Mart 23, 2008

sümüklü böceklerin itaatkar yüzleri...

Cumartesi, Mart 22, 2008

paskalya içersinde, ideolojik dürtüler çerçevesinde nevruzu geçirdik. bugun haberleri izlemedim. ancak ister istemez duyduğum, ilhan selçuk tutuklaması iki bayrama da yaraşır birşey olmadı. denetimler bu kadar artmışken, burda laf lakırtıları yapmayacağım ki artık götümüzden bile korkar duruma geldik. mantık çerçevesinde olmayan devlet koruması altındaki, attığı adımı bilinen bir insanın üstüne üstlük konumuna, yaşına bakmadan sabahın köründe apar topar alnıp götürülmesi soru işaretleri silsilesinin başını oluşturuyor. oysa başında onlarca koruma olduğu halde adam olamayan insanlar var memlekette...

düşüncelerim buna yoğunlaşıyor... kelimelerim aktıkları yerden habersiz. mantıklı düşüncelerim televizyonun renk kargaşalarına karışmış. David Cronenberg gerçekliğine ait hissediyorum kendimi. az sonra ekrandan samaraya benzemese de birileri fırlayacak yada kapıma birileri dayanacakmış gibi hissediyorum. ağzımda eriyen peynir, ağır bir plastik tadı veriyor damağıma, bütün gün soluduğum yetmiyormuş gibi. "şaban bu ne?" diyor uzaktan bir ses. kafamı o yöne çeviriyorum. manyetik dalgaların üzerime yürüdüğünü, siyah bir gazetenin ağzını açmış koskoca siyah afişiyle beni yuttuğunu görüyorum. her yer karanlık. dört yanımı saran müzik sesi, ayağıma dolanan kırık aynalardaki yansımam gelecek yüz yılın şanssızlığını yansıtıyor üzerime. beş yıl önce temelleri atılmış büyüdükçe sömüren karanlık bir kaosun, kaostan çok kara değile dönüşen bir eylemin orta yerinde kalmış hissediyorum kendimi. Philip K. Dick eroin kullanıyor muydu? diyorum kendi kendime, oysa Albemuth'un özgür yayınları sonu ölümle biten bir işkencenin ardından son buluyordu. şimdi üzülmeli miyim? yayınlarımız kısıtlanırken bu daha çok yaşayacağımızın haberi mi?

Etiketler: , , , ,

Cuma, Mart 21, 2008

ayaklarım ağrıyor. akşam yemekleri sonrası gözlerim dirayetsiz kalıyor açıklığa. sıkılası bir tembellik üzerimde. zorunlu olmadığım işlerin elinden tutmuyorum. elinden tuttuğum işleri layıkıyla yaptığım da söylenemez. kendimi rüzgara bırakmış durumdayım. boş hayaller, boş umutlar, boş bir benlikle olunması gerektiği gibi hareket ediyorum. eğitimçökertemedi beni. boynuma sardıklarım dışında...

Etiketler: ,

Perşembe, Mart 20, 2008

Eskilerden Kimlerkaldı: Kramp


ilk kadro

Efendim günler perşembeyi gösterirken eskilerden kimler kaldı kuşağımızda bu haftaki "eskimiz" "Kramp". Aslında Kramp eski olmakla beraber şu anda da faaliyetlerine tam gaz devam eden bir grup. 20 Mart'ta "Çalıntı Dergisi"nin 15. yılında Kemancı'da sahne alacaklar. Bunun haricindeyeni albüm çalışmaları da devam etmekte.
Grup 1984 yılının Şubat ayında,İstanbul-Bakırköy'lü üç arkadaş Nezih ONUR, Doğan SAKİN ve İdris TÜBCİL tarafından kuruldu. Bu üçlü Büyük Çekmece'de kışın çalışmayan bir diskotekte kampa girerek ilk parçalarını oluşturmaya başladılar.
Grup 1986 yılında Onlarla isimli demosunu kendi imkanlarıyla yeraltı piyasasına sundu. Bu demoda, daha sonra 'Lan N' Oldu albümünde yer alacak olan Kimse Yokken, İstanbul Sokakları albümündeki Onlarla ve Kanatlarım Olsa'nın ilk versiyonlarının yanı sıra enstrümantal bir parça olan Triptik, Elimdeydi Yine, Bu Rüya Mı Gerçek Mi ve, okulda geçen bir aşkı anlattığından ötürü zamanın TRT Denetim Kurulu tarafından yayınlanmasına izin verilmeyen, İlk Aşkım isimli parçalar bulunuyordu. Fakat daha sonra yaptıkları İngilizce parça Heart Wants To Rock denetimden zorlanmadan geçti ve hatta TRT'nin bazı programlarında jenerik müziği olarak bile kullanıldı.

1993 yılında ise ilk şirket albümleri Püf Püf'ü Şahin Plak'tan çıkardılar. Bu albüme Erdinç ÜNLÜ de 'Lan N' Oldu parçası, bazı parçalara bazı ilave sözler, vokali ve ıslığı ile katkıda bulundu; Gökalp BAYKAL da kayıtlarda bazı parçalara synthesizer ile eşlik etti. Ancak, şirket albümü kullanılmış kasetlere basınca şirket değiştirmeleri farz oldu, ADA Müzik'e geçip aynı albümü bu kez 'Lan N' Oldu ismiyle yeniden çıkardılar (1996), aynı isimli parçaya bir de video klip çektiler. Klibi Ercüment YILMAZ çekti.

Grup elemanları ayrı yarı ve beraber Erkin KORAY ile zaman zaman çalıştılar. Cem KARACA'nın Almanya'dan Türkiye'ye dönmesinden sonra kendisi ile turneye çıktılar. Bu konserlerin bazılarında saksofonist Aziz GÜZELOĞLU ve gitarist Solak Orhan (ÖNAL) da yer aldı. Bu arada, KRONİK gubu ile ve özellikle de grubun gitaristi ve bestecisi Özer SARISAKAL ile yakınlaşmaları oldu, Özer KRAMP'a bir çok konserinde gitarıyla eşlik etti.

Karikatürüstler Aptülkadir ELÇİOĞLU (Aptülika) ve Tuncay BATIBEKİ ile birlikte,1988 yılında, sahneye koydukları KARİKAROCK gösterisi büyük ilgi (ve tepki!) görmüştü.

Türkiye'de "Rock müzik Türkçe olur mu, olmaz mı?" tartışmalarının yapıldığı zamanlarda, onlar Erkin KORAY, Cem KARACA, MOĞOLLAR ve diğerlerinden aldıkları bayrağı ileri götürmüşler, müzik tarzını da Anadolu Pop'tan Hard Rock'a zıplatarak, Türkçe söylemek konusunu çoktan çözmüşlerdi.

İkinci albümleri İstanbul Sokakları'nı 1998 yılında yine ADA Müzik'ten çıkartan KRAMP albümde ilk olarak Erkin KORAY'ın söylediği, sözleri ve müziği Nuri KURTCEBE'ye ait olan Tek Başına isimli şarkıyı da seslendirdi ve çok beğeni aldı. Levent PELİT'in bu parçaya çektiği video klipte APTÜLİKA, Tuncay BATIBEKİ ve tv-radyo rock programları yapımcısı Güven Erkin ERKAL da yer aldılar.
Youtube kapalı olduğu için grup videolarını ekleyemiyorum, ancak http://kramp.anatolianrock.com/ sitesidnen grup hakkında ayrıntılı bilgi ve demolara ulaşabilirsiniz.

Etiketler: ,

Çarşamba, Mart 19, 2008

Neyzen Tevfik

Neyzen Tevfik aslında hemşehrim sayılır. Babası doğduğum yer olan Bafra'ın Kolay köyündendir. Tabiki köy şimdi belde olmuştur. Bir Bafralı olarak Neyzen'in köken olarak Bafralı olduğunu öğrenmem liseden sonraki döneme çatar ki ondan sonra Kolay Belediyesi Neyzen'i sahiplenmeye başlamıştır. Nasıl oldu bilinmez ama "bizden böyle dinsiz imansız adam çıkmaz" polemiğinden kurtulup Neyzen'i anmaya başlamışlar...
Dün Özgür bu şiiri gönderdi bana. Ben de paylaşmak istedim ve Neyzen'in hayatından küçük bir laıntı da aşağıda...

Tevfik, 24 Mart 1879 pazartesi günü Muğla'nın Bodrum ilçesinde dünyaya gelmiş. Babası Hasan Fehmi bey aslen Samsun-Bafra ilçesine bağlı Kolay Beldesindendir. Kolaylı soyadı da buradan gelir. Babası Soyadı kanunu çıkınca memleketinin ismini soyisim olarak almıştır.Babasının Kolaylı olmadığı Kolay'da görev yaptığı gibi yanlış bilgiler ortada dolaşmaktadır. Aksine Neyzen Tevfik'in babası Bafra Kolay'lıdır, Neyzen doğduğu esnada Bodrum'da Rüştiye ( Ortaokul ayarında) öğretmenliği yapmaktadır. (devamı)

Etiketler:

Salı, Mart 18, 2008

Şirket-i Hayriye Vapuru'nda Sadri Alışık Günü


Efendim Şirket-i Hayriye Vapuru'ndan bahsetmiştim. Bugün ise ölümünün 13. yılında Sadri Alışık'a yer vermişler. Sabah arkadaşımla konuştuğumda içeriğin Sadri Alışık olduğunu lakin insanın üzerine bindirilmiş para kazanma gibi bir kapitalist olgunun altında sabahladığını ve üstüne üstük sansürcü internet anlayışının ağır baskısı altında hazırlıklarını pek iyi yapamadıklarını belirtti. Tabu o bunları söylemedi ama ben ekledim. :)
Neyse Şirketi Hayriye Vapuru he salı 11:00-13:00 Arasında Sour Berry'de...

Bu aradasa Sadri Alışık'ı ramhetle anıyorum...

Etiketler: ,

Pazartesi, Mart 17, 2008

Samwell - What What (In The Butt)

sabah sabah arkadaş yolladı :) komiğime gitti, bir nevi ajdar... yorumsuzdur... yanlız what what in da butt kısmı dile dolaşmıyor değil hani...

Cumartesi, Mart 15, 2008

cinnet'e

alkol tanrıçam,

son zamanlarda dikkat ettim kafam iyi olduğunda sana yazıyorum, vücuttaki alkol seviyesini belki cihazla ölçmeyecek ama kelimelerin her duruma kafi geleceğini biliyorum. doğruyu söylemek gerekirse hangi kelimeler de diye sormuyor değilim kendime. kendimi ışınlanmış gibi hissediyorum lakin vücudum sabit ne geçmiş ne gelecek arasında. bir tarafım Tevratı okurken diğer yanım kuranın gaylere bakışını inceliyor derken astronomik platformların limon ekşisi düzargahlarında spiral salınımlar içerisinde buluyorum kendimi. bir yandan aslı bağırıyor "senden başka hiç birşeyin anlamı yok sevişmenin" diye ve gözlerim lostun güzidesi Kate'e kayıyor. şimdi tabiri caizse varlığım kulak aralarımca bir sivri sineğin vızıltısı gibi dolaşıyor. her şey ne kadar boş değil mi? boş ver sikine takma diyorum başımı önüme eğdiğimde takmadıklarım sikimi geçmiş görüyorum. bu mu bağdaştırdığımız hayat. bedenim larvalarla dolu, gün geçtikçe çürüyen, kokuşmaya başlayan vücudumu parfümlerle daha bir kokutuyorum. insan ne kadar seviyor kendini öldürmeyi baharlıklarda. bu son yudum. boğazımdan geçen, belimden aşağıya az sonra işeyerek dışarı atacağım. kurgusal dünyamın kapılarına dayanan beyaz zebaniler. önümde beyaz peynirim, içimde depreşen fare olma tutkusu... söylüyorum, kaybettim tamam kabul...

herkes tamamlamış cümleleri...

Perşembe, Mart 13, 2008

Eskilerden Kimler Kaldı: Whisky


Türkiye'deki en köklü rock gruplarından biridir Whisky.Zamanında TRT ekranlarına dinler farklı bir bakış açısıyla dünyaya baktırırdı bizi. Kendilerini şöye tanıtmışlar sitelerinde:

Whısky 1979 Yılında Kamil Özaydın Tarafından İstanbul Fatih Te Kuruldu..Bir Süre Davulcu Olarak Tek Başına Taşıdığı Grubunun İlk Üyeleri, Ümit Altın Gitar, Nevzat Özkıranatlı Bass Ve Erhan Şakar Vokal( Eski Epsilon Grubu Üyesi) Kadrosu İle Tamamı 2 Provadan İbaret Olan Bir Birliktelikle Tamamladı.

Erhan Şakar’ın Gitar Ve Vokal Den Ayrılmasıyla ,,
Kamil , Gitarist Ümit’ İn Yanı Sıra Gruba 2. Bir Gitarist Ve Vokal Arayışı İçine Girmişti.
O Yıl Gruba Dahil Olan Basçı Faruk İkikat, Yine Fatih’ Ten Arkadaşı Olan Beni Kamil Özaydın İle Tanıştırdı..

Yapılan İlk Sohbetler Sonrası Tanışma Provası İçin Zaman Kararlaştırdık
Ve Birlikteliğimiz Başlamış Oldu.

Kamil Özaydın Davul….Serdar Çokuslu Ve Ümit Altın Gitar , Faruk İkikat Bass Gitar

Yaptığımız Provalarda Kamil İn İsteğiyle Vokal Yapmaya Başladım Ve Bu Vokalistlik Görevi Gelecekte De Benimle Anılacaktı.

Fatih De Bir Arkadaşımızın Kullanılmayan Bodrum Katı Provanı Mekanı Olarak Seçdik.
Tüm Kadro 1 Hafta Süren Bodrum Katı Temizliğinden Sonra Artık Prova Yapacağımız Bir Mekana Sahip Olmuştuk.

Ben Bir Arkadaşımın Kullanmadığı Egmond Marka Bir Gitar Edindim . 2.El Aldığımız Bir Bas Gitarımız Vardı. Ümit İse Kendine O Tarihte Zor Bulunan İbanez Marka Gitara Sahip Olmuştu.

İlk Davulumuzu İse İstanbul Topkapı Da Ki Bit Pazarından 1 Kick 1 Trampet Ve 1 Hi-Hat Olarak Satın Aldık.Fakat Davul O Kadar Kötü Durumdaydı Ki,
Ancak Mahalle Büyüklerinin Yardımı İle Tamir Ettirdik Ve 3 Parça Davulsetini Prova Bodrumuna Yerleştirildik.Yıl 1980

Kamil Bir Beste Makinası Misali Sürekli Yeni Bişeylerşeyler Getiriyordu……
Lütfen, Haliç Bok Kokuyor, Daha Yaşın 21 Vs.… devamı için tıklayıız...

Grubun kendi sitesine www.whisky-tr.com adresinden ulaşabilirsiniz...

Albümleri:
Babaanne
Ateş Suyu
Güneşin Tahtı
Dünyanın Kapısı

youtube'da aratırsanız gayet eğlenceli videolar var:)





Etiketler: ,

Çarşamba, Mart 12, 2008

istiklalimiz sonsuza kadar sürecek Ata'm, marşımızı unutsakta...

Aslında bu gün önemli bir gündü, son dakikaya kadar bekledim. Gazetelere baktım (internet sitelerine özellikle) gözümün ucuna çalınan gereksiz haberlerle kendimi avuttum hatta blogta yazdım bile. ama gerçek şu ki hiç bir basın kuruluşu şiddetle cumhuriyetin elden gittiğini savunanlar bile bu gün istiklal marşının kabulu hatırlamadı. öncelikle hepsini kutluyorum(!) elden ne gelir belki bir gün başkalarının marşlarını, yada dilimize doladığımız lay laylom şarkıların çıkış tarihlerini daha iyi hatırlarız.
istiklalimiz sonsuza kadar sürecek Ata'm, marşımızı unutsakta...


İstiklâl Marşı'nın Kabulü 12 Mart 1921


Kurtuluş Savaşı'nın başladığı yıllarda, cephedeki askerlerimizi coşturacak, onların morallerini yükseltip ulusal duygularını güçlendirecek bir ulusal marşın hazırlanması düşüncesi, Genelkurmay Başkanı Albay İsmet İnönü tarafından ortaya atıldı. Bunun üzerine Millî Eğitim Bakanlığı ödüllü bir yarışma açtı ve durumu tüm yurda duyurdu. Yarışmaya 724 şiir katıldı. Değerlendirme komisyonu şiirlerin tamamını inceledikten sonra altı tane şiir, ulusal marş olmaya uygun görülüp ayrıldı. Ancak yapılan değerlendirmede bu altı şiirin de ulusal marş olma niteliği taşımadığı sonucuna varıldı. Zamanın Millî Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver, ulusal marşı Mehmet Akif Ersoy'un yazmasını istiyordu. Oysa Mehmet Akif, ucunda para ödülü olduğu için yarışmaya katılmamıştı. Ulusal marş niteliği taşıyan bir şiirin bulunamaması üzerine dostları devreye sokularak Mehmet Akif ikna edilmeye çalışıldı. Sonunda para ödülünün kaldırıldığı konusunda güvence verilince Mehmet Akif, marşı yazmayı kabul etti. Daha önce ayrılan altı şiirle Mehmet Akif'in yazdığı şiir arasında yapılan değerlendirmede Akif'in şiiri birinci oldu.
Mehmet Akif, doğrusunu söylemek gerekirse İstiklâl Marşı' mızı yazabilecek tek değilse bile en ideal insandı. Şiiri toplum için ve bir dava adına yazan, ama şiiri şiir yapan özelliklerden feragat etmeyen, Türkçe'nin bütün nüanslarını ve imkanlarını ustalıkla kullanan, çağının tanığı ve vicdanı olan bir şairden daha iyi kim yazabilirdi böyle bir marşı? Akif' in şiir anlayışı ve şiir gücü kadar ancak bir sosyologda bulunabilecek bütünü ve ayrıntıları yakalayabilen gözlem gücü İstiklâl Marşını bu denli etkili bir milli mutabakat metni haline getiren en önemli belgedir. İstiklâl Marşı' nın şairi olarak Mehmet Akif 'in bir başka önemli özelliği de sarsılmaz bir iman ve dava adamı olduğu kadar tam bir erdem kahramanı olmasıdır. Türk Şiiri'nde bu kadar kendi kendisi olabilen, yüksek ahlâk sahibi, mütevazi ve ilkeli, entelektüel kapasitesi son derece yüksek, yaşadığı dünyanın farkında bir başka şair zor bulunur. Akif aynı zamanda bir Milli Mücadele kahramanıdır. Akif, Milli Mücadeleye katılmak için uzun ve tehlikeli bir yolculuktan sonra Ankara'ya gelir. Yüreğindeki iman ve umudu cami kürsülerinden, eşraf ziyaretlerine kadar, sohbet, vaaz, davet, düzyazı ve şiirle haykırır. Milli Dünyada İstiklâl Marşı yazan şairler içinde; - hem milletinin var olma mücadelesine katılmış bir kahraman, hem milletinin dilini bu kadar iyi kullanan bir yazar hem büyük bir entelektüel, çağının tanığı ve vicdanı olan bir aydın, hem toplumunun değerlerini ve kişisel ahlakını sağlam bir ilkelilikle kendi şahsında bütünlemiş bir ahlak adamı, hem İstiklâl Marşını arzu ve talep eden Meclisin üyesi bir milletvekili hem de İstiklâl Marşı'nı yazmadan önce de ülkesinin büyük bir şairi olarak tanınan ve bütün bu özellikleri kendi şahsında toplamış başka biri yoktur.


Marşın Bestelenmesi: İstiklâl Marşı, Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin milli marşıdır. Sözleri Mehmet Akif Ersoy tarafından yazılan İstiklâl Marşı, 12 Mart 1921'de resmen milli marş olarak kabul edildi. 1924 yılında Ali Rıfat Çağatay'ın bestesi kabul edildi. 1930 yılına kadar kullanılan bu beste, bu tarihte Cumhurbaşkanlığı Orkestrası şefi olan Osman Zeki Üngör'ün bestesi ile değiştirildi. Marşın armonik düzenlemesi Edgar Manas, bando düzenlemesi ise İhsan Servet Künçer tarafından yapıldı. Günümüzde de aynı beste kullanılmaktadır. İstiklal Marşı'nın yalnızca ilk iki kıtası bestelenmiştir.

İstiklâl Marşı

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl...
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl!

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddım var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
“Medeniyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın...
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri “toprak!” diyerek geçme, tanı:
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsın da Huda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

Ruhumun senden, İlâhî, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli-
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.

O zaman vecd ile bin secde eder-varsa-taşım,
Her cerihamdan, ilâhî, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-ı mücerret gibi yerden naşım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl

Mehmet Akif ERSOY

Şurada İstiklal Marşının kabulü ile ilgili Genel Kurul Tutanakları bulabilirsiniz.

Etiketler: ,

bir kaç gecedir ağrıyla uyanıyorum. bütün çenem katılaşmış ve vücuduma ait olmayan kaplama dişim sancılanırken. sebebini anladım. bütün dişlerim çenenin kasılmasına ayak uydururken, kaplama olan esneyecek bir yer bulamadığından alt damağıma derin bir sancı yayıyor. çoğu kez söküp atmayı planlıyorum, içine dolacak havanın bırakacağı sancıyı düşünerek vazgeçiyorum sonra... sol elim dirseğimin alt kısmında bir sancı var ulnayı* saran...
uyurken çenemi sıkıyorum iki bahardır tekrar eden kronikleşmeye doğru giden ex sonrası kasılmaları hatırlatan bir sıkma bu. fark ettim, çenem ağırlaşmış parmağımı oynatırken, gözlerimi kırparken her adımımda, başım öne düşerken sürekli kasılmış bir şekilde... hafifletemiyorum... beynim yer çekimine yenik düşmüş durumda. gözlerim yuvalarında büyüyen koca köklü sarımsak tanelerinden farksız. huzursuz bir koku burnumdaki...
bahar beni öldürüyor, adım atamıyorum, yürüyemiyorum, basamakları çıkamıyorum... ayaklarım şişmiş, yere her bastığımda basınç, dizimden yukarıya doğru fışkırmasa ayaklarımın patlamasına şahit olabilirim. ne mutlu ki biraz yukarıda gaz kütlesine dönüşüyır... nefesim arlaşmış,soluk alışverişlerim nadir... son altı aydır daha hızlı yaşlanıyorum...

*Ön kolun iç tarafındaki uzun kemik.

Etiketler:

Tüm Zamanların En Kötü Film Afişleri


Bu linkte En kotü film afilşerini ard arda vermişler. Aslında ben pek kötü afiş göremedim. Üstüne üstlük merakımı çeken ilginç film afişleri de vardı. Acaba elinin altında bu filmler olan birileri var mıdır?

Etiketler: ,

Pazartesi, Mart 10, 2008

öyle bir bitkinlik var ki üzerimdei ne yazacağımı nasıl yazacağımı bilmez haldeyim. haftasonunu uyuyarak ve aynı rüyayı süreklü görerek geçirdim ve şimdi tekrar uyku için yatıyorum... umarım aynı rüyayı tekrar görmem...
kendimi topralayana kadar zaten yazamadığım bloğuma ara veriyorum...

bu arada hatırlatmakta fayda var sevgili dostum kartga "şirket-i hayriye vapuru"nu "sour berry"de hazırlayıp sunuyor, özel ve titiz bir çalışma. bu hafta 80'ler arabesk film ve müzikleri... 11:00-13:00 arası dinlemeden geçmeyin...

Cumartesi, Mart 08, 2008

BATI’DA DEVRİMLER VE DEVRİMCİ GELENEKLER (1560-1991) David Parker

1. Giriş

Devrime ilişkin yaklaşımlar
Devrimler ve ilerleme fikri
Marksistler, elbette, John Locke’un sadece özgürlük ve mülkiyet savunusunun eş anlamlı olduğu görüşünü değil, mülkiyetinin korunmasının yönetimin asli işlevinin olması gerektiği görüşünü de asla kabul etmelidirler.
Devrimci süreç
Devlet, iktidarının geri dönülmez biçimde kaybedildiği bir devrimci anı.
Fransız Devrimi: Bir model ve bir dönüm noktası
22 Eylül 1792’de, Cumhuriyet’in açılışında, haftanın göne bölündüğü ve Yıl 1’e tarihlenen yeni, daha “ulusal” bir takvimin başlatılmasıydı.

Devrimci ideoloji
Aydınlanma’dan önce , değişim, genellikle kötü bir şey, tanrı vergisi doğal düzenin değiştirilmesi olarak düşünülürdü.
2. Flemenk Ayaklanması 1566-81 Ulusal Bir devrim mi?
Dinsel etmen
Orange’nin amacı, açıkça, önemli ölçüde dinsel hoşgörü üzerine kurulacak bir dinsel barışı tesis etmekti.
3. 1649 İngiliz Devrimi
Monarşinin ve Lordlar Kamarası’nın resmi olarak ortadan kaldırılması, 17 ve 19 Mart Yasaları’na kadar tamamlanmamıştı.
Devrimin nedenleri
Marksist gelenek açısından, İngiliz Devrimi bir bakıma, modern kapitalist sistemin feodal toplumsal yapının yerini alması cihetiyle bir ‘burjuva devrimi’ydi. ‘Liberaller’ ya da Whigler açısından, İngiliz Devrimi’nin farklılığı, modern özgürlüğün –anayasal monarşi, bireysel haklar ve dinsel özgürlük- doğuşuna yaptığı katkıda yatmaktadır.
Uzun süreden beri devam eden, otoriteye karşı takınılmış saygısız tutum ve İngiliz siyasi yapılarının özünde kolektif ve katılımcı olduğu görüşü, 1649 dramının gerçekleşmesine yardım etmiştir.
Charles, putperestti.
İki iç savaşta aldığı büyük yenilgileri açıkça kanıtladığı üzere, Tanrı’nın karşısında olan bu ‘kanlı adam’, Efendi için savaşan azizler olduklarına inan insanlar tarafından dar ağacına çıkarılmıştı.
1641 İrlanda isyanının hemen ardından Charles’ın kişisel yönetimini kınayan bildiri, büyük itiraz…
Devrimci yöntemler
Nankör parlamentonun baskısına karşı ılımlı mülk sahiplerinin haklarını savunan daha geniş bir demokratik siyasal akım, Toplumsal Eşitlikçiler ortaya çıktı.
Matbuat, sadece Kral’a karşı parlamentonun konumunu ortaya koymanın çok hızlı bir aracı değildi; parlamento davası içinde bölücü ve radikalleştirici tartışmalar yapmanın bir yolu haline gelmişti. (devamı)


Çeviren: Kemal İnal
Derleyen: David Parker
Dost Kitabevi Yayınları ;
Ankara, 2003, 13.5 x 19.5 cm., 285 sayfa, Türkçe, Karton kapak.
ISBN No: 9752980872


http://www.kisiseldepresyonanlari.com/2008/03/batidadevrimlervedevrimcigelenekler.html

Etiketler: , , , ,

Cuma, Mart 07, 2008

yaramaz ben!!!

Efendim Gay Kedi şurada bir yaramazlığını yazmış, e haliyle bende özenmeden edemedim :)

Elektronik cihazlara olan zaafım küçük yaşlardan itibaren vardı. Sonradan anladım ki insan bu işi meslek olarak belirliyorsa kesinlikle eski hazları almıyor.
Yanlış hatırlamıyorsam 9 yaşındaydım. Kime sorarsanız sorun melek gibi sessiz sakin bir çocuktum ama aslında değildim. Aslında bütün becerim yaptığım yaramazlıkları çok iyi örtbas etmemdi.
Almanya'dan hediye olarak küçük bir radyo getirmişlerdi akrabalarım. O zaman FM bandı şimdiki kadar gelişmiş değildi tabi, cızırtıdan başla bir şey yoktu. Radyo 9 voltla çalışıyordu. O zaman bizim memlekette 9 voltluk pil zor bununsa gerek, sürekli istememe rağmen pil bir türlü gelmemişti.
Boş kaldıkça bende aile dostumuz olan bir televizyon tamircisi vardı onun yanında vakit geçirir bu ne bu ne diye sorarak adamcağıza kriz geçirtirdim.
O zaman televizyonların altında regülatörler vardı kısmende olsa. Yeni televizyon alınca bizde