Cuma, Eylül 28, 2007

Aslı - Yardımcı Olmuyor altı Fiili Yalnızlığımın Geçit Törenleri

kelimeler bazen doğruları söyler, dilin kıvrak yalanlarına inat. gökyüzü karamıştır, odanın duvarında, parıldayan sokak lambasının yansıması çocukluk korkularımız gibi çöker üzerimize. sığındığımız herşey düşmandan başka birşey değildir... hayatta bir biz varızdır... hek dost ve tek düşman...

oldum olası Aslıyı sevmişimdir, tüm övgüleri kaldırabilecek başladığınan beri aynı çizgide sapmadan yürüyerek hayranlığıma hyranlık katan nadide insanlardan biridir ki müzik piyasasında bu pekte kolay değildir. İlk albümden Sessizce, Ölüm Kapımı Çalmasa Da, Neresindeyim, Nerdesin; ikinci albümden, Tüm Şehir Ağladı, Ödünç Aldığım Tüm Erkeklere, Sen de Unut, Kördüğüm, Artık Sevgilim Değilsin; son albümden ise; Aşkların En Büyüğü, Dergiden Resmini Kopardım, Gitmiş Gibisin, Yardımcı Olmuyor, Yalnızlığım sürekli beynimin içince vızıldayanlar arasında. Çok televizyon izlediğim söylenemez ama Yardımcı Olmuyor'un klibinin olduğu umuduyla youtube'u arattım ve buldum olmasa da zaten birileri bunalım bir klip hazırlayacaktı buna.... İşin garibi genel olarak kötü bir haftaya eşlik eden bu şarkının (ki hala kötü) bana yazıp bitiremediğim bir hikayemi tekrar anımsatması anımsatmadan çok canlandırması oldu... Fiili Yalnızlığımın Geçit Törenleri. Klibin sonunda küçük bir alıntı bulunmakta....




Fiili Yalnızlığımın Geçit Törenleri

Keskin salak gülümsememi çıkarmalıyım artık yüzümden. Hayata her gün yeni bir umutla başlamak; ruhsuz, suratsız, kişisel albenilerden çok, vasıfsız insan topluluklarının parçası olmaktan alı koymalıyım kendimi.

Her şey biraz daha karanlığa itiyor beni. Karanlık yaklaştıkça benliğime açılan kapılardan bir bir giriyorum. Saf beyazın huzuru orada. Sarı benekli odamın duvarlarında hayaletler görüyorum. Soğumaya başlayan odamın içersinde aylardır başucumda bulunan günbegün artıp sıcaklığını hissettiren kapsüllerim samimiyetle gülümsüyor bana. Yanında sevgili dostum diyebileceğim bir yıldan ötedir cüzdanımda taşıdığım, derin bir umutsuzluk anında sırasını bekleyen, paslanmaya yüz tutmuş yarım jiletim. “XCb” gibi harflerle başlayan Rusça isminin parlak gülümsemesi yüzüme yansıyan. Duvarda asılı bir kement, ağzını kocaman açmış dişlerinin ardından dilini savuruyor bana, şuh gülümsemesi içimi acıtıyor bir kez daha. Bu kez becermeliyim, kendimi onların mutluluğuna eşlik edip, sayısızca kez bölünen benliğimi toplamalıyım.

Uyumalıyım.
Bir kez daha küçük bir ölümle alıştırmalıyım kendimi gerçek hayata.

Yine aynı rüya. Bir bar köşesinde sigarasını içen karanlık kadın. İçimde ona karşı ifade edilemez tutkunluğun, saplantı haline dönüştüğünü hissedebiliyorum. Yüzünü hiç net görmedim karbon kağıdıyla çizilmiş bir karakterden ibaret sadece. Biraz daha düşünüp bilinçaltımın, yanılsamalarından küçük karakterler ürettiğimi hatırlatıyorum kendime. Sigarsından bir kez daha çekiyor ve sigarasını tuttuğu uzun parmaklarının dumanla nasıl kırıştırdığını görüyorum. Dirseği göğüs hizasında ve kırık, bileğide tam zıt bir şekilde. Karanlığın duvara vurduğu yansıma, sadece televizyondan gördüğüm bir kuğu şeklinde.
Ne yansımamı görebiliyorum ne de gölgemi, bu lanet olası boktan rüyada, kendimi yalnız hissetmemin tek nedeni bu. Rüyada gezindiğim vakitler içersinde mümkün olduğunca aynanın karşısında olmamaya çalışıyorum. Gerçek hayatta da öyle. Gerçek olmasa da bir kopyamı görmek içimde olan öfkenin açığa çıkmasına neden oluyor. “Kendimden neden bu kadar nefret ediyorum” sorusunu sordukça, mantıklı bir cevap üretemiyorum. Tiksinsem de bu benden benimdi, aslında tamamını soyutlamıştım kendimden bir ruh olarak açığa çıkmak istiyordum ve onlarda beni bekliyordu. Bu lanet olası beden beni içine hapsetmiş iskelet denilen işkence aletleriyle ruhumu kazıyordu yavaş yavaş, yok etmeye çalışıyordu.

....

Dört gibi gözlerimi derin bir baş ağrısıyla açtım. Pencereden çeriye akan sert rüzgar derin bir amonyak kokusu bırakıyordu burnumda. Aton’un doğmasına az kalmıştı, uzun zamandır onun doğuşunu izlememiştim bu benim için bir kayıp değildi elbet, diğer insanlar gibi, ancak içimde bu gün onu görme duygusu ağırlığını hissettirmeye başlamıştı. Bu yüzden dışarı çıkmalıydım ve yaklaşık dört aydır evden dışarı adım atmamıştım. Bu benim için kapımın önüne ördüğüm on metrelik kurmaca duvarın üzerinden atlamam demekti. Bunu başarabilir miydim? Aton için evet!
Kapıdan apartmanın koridoruna adım attığımda ayaklarımın titreyip dizlerimin birbirine vurduğunu hissettim. Küçük bir panik kaplamıştı bedenimi. Midem bulanmaya başlamış, koridorda yayılan koku beyin hücrelerimde ağır tahribatlara yol açmıştı sanki. Başım ağrıyor gözlerim kararıyor içimde sebebini bilmediğim bir his açığa çıkmayı bekleyen bir gaz gibi içerden derimin cephelerine çarpıyor, küçük fare ısırıklarını andıran bir acı hissettiriyordu bedenimde.

....

Aton, tanrıların en büyüğü. Sefil halkın, dayatma tanrısı. Senden büyüğünü görmek, düşünmek olabilecekler arasında tereddütlere düşmek. Ne sıcak yüzün, ne akıl almaz bir düzen üzerinde oynadığın, varlığının dirilişi, için için yanman, bir kıyamet senaryosunda başrol oynaman. Ulaşabilsem sadece vücuduma kazınacak yarıklar için, parçalanacak etler için. Nasıl doğdun, nasıl yaşadın, köhne duvarlar ardında, bu kez bitirelim umutsuzluğunu halkın, bu son cesaretim üzerimdeki. Yavaşça akmaya başlayan sularda…

Etiketler: , , , , , , ,

Çarşamba, Eylül 26, 2007

Bira Edebiyatı ve Ruhsuz Kadın Sevişmeleri

ellerim. gözlerimin görebildiği kadar uzaklaşmış. kendinden habersiz olanlarla ilişkisiz, üzerine çöken ilişkinin tüm ağırlığında. ayaklarım ise iyice düzelmekte. başımda dolanan ince ağrılar, yakalamaya başlarken hayatı uzanan ilginç huzursuzluklar....

-sana ne verebilirim ki? belki biraz mutluluk.
-daha fazlasını istediğimi nerden çıkardın?
-daha önceki ilişkilerine bakıyorum hepsi uzun hepsi pa...

kelimeler dökülmemeli ağzımdan. kapatmalıyım bir kez daha belki de susmalı...

uzaklardan seslendi norra... içimdeki buruk heyecan yollara düşmeden. ardına kadar açık bir kapıyı aralayarak.

birkez daha ertelenecek mi mutluğum, yokluğunun arasında titrek bir mum alevi gibi?

kelmeler kafi. dünyamın içinde var olmaya çalışırken. yalnızlığımın geçit törenlerinde. çocukluğum, gençliğim ve yaşlanmaya yüz tutumuş bendenim...

anlamsız mutluluklar furyası, aynadaki yansımam ve ben. birbirimize bakarak yol aldığımız, ince satırların bölük pörçük yolcusu... ve geleceğe saklanmış dönüş kareleri...

kime inanmalı gençliğim, kime bağlanmalı öldürmeye başlamışken hayatı?

Etiketler: , , , ,

Salı, Eylül 25, 2007

2300 (notlar 4)

KATLİAM 1:

Gözlerine bakıyor... Gözlerinin altındaki kırışıklıklar gün geçtikçe kendini daha da belli etmeye başlıyor. Oysa tıbbın şu yüz gerdiren formüllerinin bu küçük çiziklere bile müsaade etmemesi lazım.Ulusal mahkemeye başvurmalı ve hakkını araması lazım. Peki ya sorun sadece kendinde mi vardı? Yo hayır! Evet! Diğerlerinde bir sorun yoktu. Ama kişiye göre tedavi uyguladıklarını söyleyen onlar değil miydi ama?.. evet şikayet etmeli ve hakkını aramalıydı.

Aynadan uzaklaşıyor. Yarın yüzüncü yaşını kıtlayacak. Aslında şu kırışıklarda olmasaydı. Ama kısa bir zaman ayırıp bu gün güzellik uzmanına gidip bir kontrolden geçebilir ve bu kırışıkların neden kaynaklandığını sorabilirdi. Evet gitmeliydi. Saat daha yediydi. Neden sabahları hep erken kalkıyordu ki? Yoksa bu yaşlılığın mı belirtisiydi? Kim bilebilir? Aslında çoğu insan gibi bu konuda o da kendini bilinçlendirme gitmemişti bu toplumun eskilerden kalma bir alışkanlığıydı aslında.

Bu gün her şey hazırdı. Yani şöyle böyle. Daha hafta başından doğum günü organizasyonunu Doğum günü şirketine vermiş, parti yerinin de evi olmasını istemişti. Şirket çalışanları bu gün saat 17.00 de gelip evi hazırlayacaktı. Küçük bir davetli listesini de Doğum günü’ne iletmişti ama bakalım şirketin araştırmaları sonucunda hangi arkadaşlar onu bu büyük gününde yalnız bırakmayacaklardı.

Kafasında bütün sorunları yada sorundan çok yapılması gereken her şeyi yapmıştı. Banyodan çıktı. Ellerini şu bir zamanlar yüzyılın an gereksiz aleti seçilen kurutma makinesinin birkaç kuşak ilerisinden torunu olan DRY-H18 le kuruttu. Aslına bakılırsa o zamanlar bu alet ne kadar gereksizse şimdi o kadar da gerekliydi. Mutfağa girdi. Buzdolabından doktorun onun için hazırlamış olduğu diyet kapsüllerinden üzerinde kahvaltı anlamına gelen mor renkli olanını çıkarttı. Yaklaşık on beş santim çapındaki kabın içersine yarım çay bardağı su döktü ve masaya yanına kakaolu süt alarak oturdu. Kahvaltıdan sonra oturma odasına geçti ve kanepeye sadece bir saat uyumak içi uzandı.
Dokunmalı. Ve öyle yapıyor da. gözlerinin içine baktığınızda görebildiğiniz tek şey yitirilir giden yılların ardından kocaman bir mutluluk insanlar neden hep mutlu bu dünyada? Akşama yemeğini yiyor. Sonra Alman ZDF kanalındaki fimi izlemek için dil seçeneklerini ayarlıyor. Bu çok mu gerekli? Belki Ama bazı kanallar yerel dille yayın yapmaya devam ediyor. ne yazık değil mi? Görüntüyü duvara yansıtıyor. bu gün diğer gönlerin aksine 3 boyutlu değil de 2. boytlu izlemek istedi bu filmi. Zaten çok eski bir film. Sonradan dijital olarak 3 boyutlandırılmış ama siz ne derseniz ne yaparsanız yapın eskisinin yerini tutmuyor. Saat 22.15. filmin başlamasına yaklaşık 12 dk var. ve her zaman olduğu gibi bu çağın eleştirmenleri de filmi eleştirmeye koyulmuşlar. Bir an önce başlasa diyor şu film. 10. izleyişi olacak mı bu? Belki, belki de daha fazla. Aslında işimdi internetten girip filmi izlemeye koyulabilir ama buda yüzyılların getirdiği televizyon zevkini baltalamaktan başka bir işe yaramaz.

Sonunda film başlıyor ve beyaz yazılarla yapımcının, yönetmenin, oyuncuların ve filmin adı akıyor ekranda (yoksa duvarda mı denmeliydi.) Artık böyle filmler yapılıyor muydu? Elbette ama eskiyi, eskinin aşklarını en iyi anlatan yine eskilerdi.

2000 lilerin süper starlarından Nichole Kidman'ın beyaz soluk yüzü görünüyor. Şimdi bile bakıldığında insanın kanını donduracak bir güzelliğe sahip. Aslında onun döneminden gelen bir insan bu dönemde yaşayan insanları görse sanki güzelliğin son safhasına gelindi sanır ama yine de eskinin güzellikleri biraz değişik. Yoksa şu görüntünü, kaydın eskiliği mi onları bu kadar güzelleştiren?

Yerel saat 11.55'i gösteriyor. Gözlerinde bir ağırlaşma var yaklaşık beş dakika sonra yüzüncü yaşına girecek tabi tarihsel olarak. Göz kapakları geriliyor. yo hayır. değil birden bire koyuveriyor kendini yüz, bir asrın birikimi doluyor suratına. Midesinde bir ağrı hissediyor. elini karnında gezdiriyor. birden vücudunda açışa çıkan sıvı sayısı sanki bir varile eş değer. Terliyor, midesi bulanıyor, dudakları kuruyor. sanki diş etleri yavaş yavaş geriye çekiyor kendini. Ayağa kalmaya çalışıyor. Bizlerinin bağı onun hiç karşılaşmadığı bir şekilde çözülüyor. yere düşüyor. koltuğa tutunarak kakmaya çalışıyor. Titrek dizlerle kendini zorla da olsa ayağa kaldırıyor. yeni doğmuş bir canlı gibi. ayakları titriyor. kalbi hızla çarpıyor. birden bire içinde bulunduğu durumu anlamaya çalışıyor. ‘Telefon’ diyor. Kendi sesinin titremesinden korkuyor. Bu ses ona mı ait? ya değil olamaz. ses algılayıcı sesi algılamıyor. derin bir nefes alıyor. tüm gücünü topluyor içinde aldığı derin kafası dışarıya verirken yine ‘telefon’ diye sesleniyor. ekranda sanal telefon beliriyor. ayağa zorlada olsa kalkıyor. Sandalyelere koltuklara tutunarak ilerlemeye çalışıyor. Şu an düşündüğü tek şey içinde bulunduğu durum. Yo hayır onu da tam olarak düşünemiyor. doğru o ne düşünüyordu. başını kaldırıyor kendini görüyor birden aynada. Bu o mu. Olamaz! Yüzüne bakıyor. gözlerinin altı şişmiş. derisi kendini salmaya başlamış. Sanki şu eski masallarda ki cadılar gibi. Kedisini görür görmez kabine bir sancı saplandığını hissediyor. Derin nefes almaya çalışıyor ama ağzı kilitlenmiş durumda. gözleri uzaklarda bir manzara seyreder gibi. bulanık görüyor. yo bulanıklık değil. sanki bir akvaryumun camından bakıyor dünyaya. yüzü geriliyor. hayatında hissetmediği acılar bunlar. Kırmızı bir sıvının suratından aktığını fark ediyor. Elini üzerine getiriyor. Bir ipek kayganlığı doluyor eline patikalar arasında. Bu, bu kan! suratındaki delikler. Bir cüzamlının derisi gibi çürümeye ve yırtılmaya başlıyor. Ellerini görüyor, parmakları bir iskeleti andırıyor. onlarda çatlamaya başlamış. Bu olacak şey mi? Ağzını açıyor. ‘Do’ kelimesi tam ağzından çıkarken, ağzından yere bir şeyin düştüğünü fark ediyor. Yere bakıyor. Şimdi çenesini o kara sıkıyor ki, dişleri ağrımaya başladı. Nefes alamadığını hissediyor. Hayır bu hissetmekten de öte nefes alamıyor. Kalbinde bir sancı var. bir ok saplanıyor kalbine. hala nefes alamıyor. here düşüyor birden bedeni. elleriyle tutunmaya çalışıyor. Hayır. Soluklarını kendi duymaya başlıyor yavaş yavaş. soluklarının azalışını ve yavaş yavaş yok oluşunu...

Etiketler: , ,

Pazartesi, Eylül 24, 2007

Kelimeler bir çeper gibi çöküyor üzerime, ellerimdeki çatlaklıkla içime dolanan hastalığın habercisi. Cümlelerimde bir son yok. Kendimi bıraktığım boşluğun belirtisi üzerimde, yine bir neden, sorunsallar topluluğu… Ve insan daha da iyi anlıyor yaşlandıkça zaman tekerrürden ibaret... Acılarım ise dinemeyen bir yağmur bilerek kendimi ıslanmaya attığım kurumaya çalışmada, gözlerimi sektirerek yansımamda
ve hoşnutsuzluğu hayatın damarlarımdaki irin… Çizip çıkarmak elimde belki varlığımın saflığı gibi… Bu kez son kez aptalı oynuyorum... Sürekli karakterime düşünerek… Elimde hoyratlığı aşkın ne kadar çeksem uzamayan yanımdayken bile çarpan… Herkes gitmek zorunda mı bile bile benliğime kazınarak

Etiketler:

2300 (notlar 3)

Yıl 2110

Gecenin sonu yaklaşmak üzere. Gözlerinin üzerinde gözlerini görüyor. Ellerini akşamın erken saatlerinden beri ellerinde tutmakta. Önce yazlık sinemada eskiden kalma bir film izlediler. Artık gerçeklik o kadar vardı ki duygular hep bir kenara atılmakla yetiniyor. Ama bu gün değil ve de bu yaşta. İnsanlar ağlamanın ne olduğunu unuttular mı? Hayır! İnsan varlığını hiçbir zaman unutamaz.

Gözlerini gözlerinde görüyor. Bir an hareket eden bir çalı parçasına bakarak gözlerini kaçırıyor kızın üzerinden ve ellerini uzun süredir süren tutsaklıktan kurtarıyor. Bedeni kaskatı kesiliyor birden. Anlaşılan yine şu hayallerden bir ama bu geceyi harap etmemeli. Ellerini kızın kırmızı eteğine yaklaşıncaya kadar ayaklarında gezdiriyor. Nefes alış verişleri otomatikman hırlanıyor birden bire, kalbi çarpma sınırın yaklaşıyor. Bu amatörlüğün verdiği şaşkınlık dürtüsü değil. Kırmızı dudakların ona yaklaştığını görüyor. Ve açık yeşil gözlerin göz kapaklarıyla birlikte kapandığını. Kendini arıyor yansımada göremiyor. İçinde bir burukluk doluyor. ‘Ya yoksam! Ya bunlar hayalse? Ya dağ başında aynayı nerde bulacağım kendi mi görmem lazım... haydi aç gözlerini, aç gözlerini...’ İsteklere sadece dudakların birleşmesi yanıt veriyor. Tükürüklerin birleşip uzaması, gerçeğin yansımasını veriyor sadece...

‘Bunu nasıl söylemeliyim. Elimi bırakmasını istiyorum. Uzaktan bir ışık geliyor. Baksana! Görmüyor mu? Ne kadar rahat olabilir? Yoksa yine şu hayaller mi? Sanırım, gidiyor mu? Lütfen tanrım şimdi olmasın... evet... evet...’ kız elinin sebes kaldığını hissediyor. Uzak ufka bakarken sorunlarından bir an için kurtulmanın hayalini güdüyor. Yaşıyor muyum? Yoksa yine o hayalleri demiyim? Sıcak bir demir parçası bacağında geziniyor sanki. Canı yanıyor. Çığlık atmalı mı? Biraz daha dayanması lazım. Biraz daha, biraz daha. Gözlerini bacaklarına indiriyor. Bir demir parçasının değil de bir elin bacaklarında gezdiğini görünce içi rahatlıyor. Isı birden bire yerini soğukluğa bırakıyor. Gözlerini kapatıyor. Gözlerini kapattığında nerde olursa olsun kendini hep güvende hisseder. Yeşil otların seçilmesi zor sesleri geliyor kulaklarına. Sonra saçlarının uçları vücudundan uzaklaşmaya başlıyor. Her şey o kadar yavaş gelişiyor ki. Sanki bu aralıkta Venüs gidip gelebilirdi. Yavaşça saçları başının altında toplanmaya başlıyor. Şu yapay kuş tüyü yastıklar gibi. Kürek kemiklerinin altından ona yavaşça yön veren el tekrar yavaşça altından çekiliyor. O an çimlerin ıslaklığını hissediyor tüm vücudunda. Dudakları diğer dudaklara endeksli. Sanki bitkisel hayatta onu yaşama bağlayan bir hortum bu. İçinden serum, yiyecek, hayati ne varsa akıtan. Hortum yavaşça uzaklaşmaya çalışıyor dudaklarından. ‘Hayır bunu yapma yaşamak istiyorum’ diye bağırmak istiyor. Dudaklarını yavaşça uzatıyor. Uzatabildiği yere kadar. Sonunda hayat kordonu kopuyor. Nefes alamıyor bir an gözlerini açıyor. Suratı kızarıyor. Gök yüzündeki yapay yıldızlar dahil hepsi birer birer üzerine gelmeye başlıyor. Boynunda bir sıcaklık hissediyor. Gözlerini kapatıyor. Yaşam kordonu şimdi boynundan hayat vermekte ona. Hayatsal fonksiyonları yerinde dönüyor. Yaşam ona boynu, göğüsleri, göbeği üzerinde gezerek bütün vücudundan enjekte ediliyor...

Etiketler: , , ,

Pazar, Eylül 23, 2007

2300 (notlar 2)

DOĞUŞ 1:

Kapıyı açıyorum. Sabahın ilk ışıkları doluyor odaya. Gecenin yapay ışıklarından çok farklı. ‘o’nu merak ediyorum. Belirsizce aklıma kazınmış bir merak bu. Elimde... neye ulaşmak istiyorum. Bu son kapı mı yada son öldürmem gereken yaratıklar onlar mı? Bilmiyorum ama şuursuzca etrafa ateş ediyorum. Biliyorum onları ben öldürmezsem onlar beni öldürecek. Oysa artık savaşlar yok. Yoksa bunlarla mı oyalamaya çalışıyoruz kendimizi. Şu üç başlı yaratık. İsmini öğrenmek istemiyorum. Düşmanımı tanımak. Acıyı vücudumda hissediyorum hayır bugün seninle başa çıkamayacağım.
‘Çıkış istiyorum.’
‘OYUN SEÇENEKLERİ’
‘OYUNU KAYDET’
‘ÇIKIŞ’
Sonunda benliğime düşen yorgunluğu atabildim. İnsan rahatlıyor birden. Posta kutum yanıyor. Onu okumaya başlıyorum.

ULUSAL DÜNYA HASTANESİ
27 Haziran 2099

Ulusal Birlik Kurulundan çıkan 27062121-ebcexx-27 kodlu karar uyarınca ortalama yaşam sürenizin yirmi yıl daha uzatılmasına karar verilmiştir. Talebi gerçekleştirmek istemeniz dahilinde ULUSAL DÜNYA HASTANELERİNDE karar kodunuzu görevlilere bildirerek gerekli işlemleri başlatabilirsiniz.
ULUSAL DÜNYA HASTANESİ
BAŞ HEKİMİ
Gökçe Palmer


Hayır ömrümü uzatmak istemiyorum. Peki ya neden daha fazla yaşamıyorum neden yirmi yıl bana tanınan süre. Hayır, hayır çaresizce ortalarda dolanacağıma zamanım geldiğinde ölmek daha iyi. ‘O’nun gibi olmak istemiyorum.

‘YAŞANACAK ÇOK ŞEYİM VAR’ DİYORSANIZ,
ÖMRÜNÜZÜ UZATMAYA NE DERSİNİZ?
(Ulusal Dünya Hastanesi Tanıtım Broşürü)

Biliyoruz, hiç biriniz hayatınızın şu güzel günlerinde, eşlerinizi, dostlarınızı, sevdiklerinizi yalnız bırakmak istemiyorsunuz. Ama dünyanın varoluşundan beri ileri gelen bir sorun var ki bu da ölüm. Modern tıp biliminin hızla gelişmesine rağmen bu acı olaya hala bir çözüm bulabilmiş olmaması ne kadar acı...

Ama şimdi Ulusal Dünya Hastanesi olarak bu acınızı sizinle paylaşıyoruz. Önünüze ekstra bir hayatın konulmasını ister misiniz?

Kim istemez ki? O zaman 98562314788 nolu numaramızdan randevu alın.

Not: Ulusal Dünya Hastanesi, yapılan tahliller sonucunda vücudunuzun dayanabilirlik katsayısını hesaplayıp Ulusal Birlik Kurulu kararıyla birlikte ömrünüzün ekstra süresini hesaplayacaktır. Bu sürenin dışına çıkma talebinde bulunmak 45612345689-qwezx-8789 kodlu yasa itibariyle suç sayılacaktır.

Etiketler: , , ,

Perşembe, Eylül 20, 2007

2300 (notlar 1)


Giriş


‘O’nun varlığını biliyorum. Yani bunu gökyüzüne baktığımda rahatlıkla anlayabiliyorum. Ve biz ‘o’nun yanında çok küçüğüz. Belki de ‘o’ bizden milyarlarca ışık yılı uzakta. Ve biz bu uzaklığın sadece yüzde birine ulaştık. Bu bizim için küçük bir adım biliyorum. Ve ‘o’ orada. Uzaklarda bir yerde. İçimde kıpırdanan kana doluyor bazen. Onu hissedebiliyorum ve şimdi varlığın üçüncü aşaması.

Yıl 2071

Gazetelerden birini alıyor eline. Son zamanlarda televizyonda ve basında süreli tartışılan o konunun bütün bir açıklaması var. Elinde o eski saman kağıt.
Biliyorum bu zamanda o saman kağıtlardan okunan gazete benim ne kadar geri kafalı olduğumu bir kez daha kanıtlıyor. Ama bu geri kafalılıktan çok eskiye olan özlem. Ve birkaç ciddi gazetenin eskiye sahip çıkarak yine aynı şekilde gazetelerini matbaada basması ne güzel bir şey. Şu mürekkep kokusu. İçime çekerken bile içime dolan odun kokusu. Biliyor musunuz artık bu ülkede bile ‘lütfen çimlere basmayınız’ yazısı tarihe karışalı çok oldu. Gazetenin ilk sayfasına bakıyorum.

‘Bilim adamları uzun süredir uğraştıkları ölüsüzlük sırrına ulaştı mı?’

Gazetenin manşeti sanki gözlerimi dövüyor. Yine gözlerime gözlük takmak istiyorum nostalji yapmak için benim yaşımda birinin böyle şeylere ihtiyacı var. Ama yeni taktırdığım D.O.L. bu zevkime mani olmazsa. Gözlüklerim! Evet burada. Bir şeyleri yapmak için yerinden kalmamak ne güzel bir duygu. Ama artık vücut kaslarım bu tembelliğe yenik düşmüş durumda. Hayır doktorum bu lenslerim bu özel zevkime mani olmayacağını söylemişti. Yarım ay şeklindeki gözlüklerimi takıyorum gözüme herhangi bir bulanıklık hissetmeden gözlerim aynı netliğe ulaşıyor. Evet doktorumun D.O.L. hakkında söyledikleri doğru. Bu lens görüntünün yakınlığını ve uzaklığını otomatik olarak ayarlıyor. Dijital Optik Lens. Yalnız getirilen standartlarla insanın normal görüş açısının üzerinde görüntü alımı yasaklanmış ve bir standart konulmuş. Yapılacak bir şey yok. Her türlü göz hastalığınız bu alet sayesinde tedavi edilebiliyor. Çıkarma sorunu yok, düşme sorunu yok, temizleme sorunu yok...
Gözlüğün çerçevesini üzerinden duvara bakıyorum. BİTOSOFT şirketinin yeni ürünü duvara yansıtılmış. Postayı kapatıyorum gözlerimi indiriyorum.

‘Dr. Alex Prond’un insanın ömrünü belirleyen bir genin şifresini çözdüğünü ve geliştirilen yeni bir enzimle laboratuar ortamında yapılan deneylerde, kobayların ömrünün ortalama yaşam sürelerinden 1,5 kat daha uzattıklarını açıkladı. Dr. Prond bu konuda şunları söyledi: ‘Yaklaşık yirmi seneye aşkın bir süredir yürüttüğümüz bu deneyin böyle bir sonuçla finale ulaşması bizi çok mutlu etti. Bu enzim fiziksel olarak henüz insan üzerinde uygulanmadı ama bilgisayar ortamında insan üzerinde de işe yarayabileceği kanıtlandı. Şimdi yapılması gereken gerekli izinlerin alınıp bunun bir insan üzerinde uygulanması...’.’

Hayır, dediğimi duyar gibiyim. Ama bu kendi benliğimden kaynaklanan bir şey değil. İçimde bir şeylerin varlığını hissediyorum. Bu olmamalı. Yani henüz erken. Geleceğe dair varsayımlar... hepsinin birer birer çürüdüğünü gözlerimle gördüm. Ve şunu da hissediyorum ki insanlık bilinenden çok, bilinmeyene doğru gidiyor. Çok yaşamak istemiyor muyum? Elbetteki evet. Ama kaç kişi yar olacak bu...

Motzart’ın 9. Senfonisi çalkalanıyor kulaklarımda. Bu kapı zili. Önümdeki duvarda kapıdaki yüz beliriyor. Bu kızım ve şimdi zaman kısıtlıyken gerçeğe dönmenin sırası...

Etiketler: , ,

Çarşamba, Eylül 19, 2007

saklanmak. uçsuz bucaksız bir düzlükte. belki kafanı toprağa gömerek, belki de son kez nefesini gizleyerek.
asla değiştiremeyeceğin gerçeklerin etiketlerine sarılarak, umarak, umursayarak.
saklanmak, bir daha olmayacağını bilip, bütün güzelliğine sarılarak...
ve uyanmak saklandığını bildiğin halde gerçeklerin ortasında...

Etiketler:

Cumartesi, Eylül 15, 2007

msn muhabbeti

Msn'de bazı konuşmaları kaydederim, bilgisayara format atma evresindeyim şimdi iste yedekleri alırken bu konuşmalardan biri gözüme çarptı... bu ne standart bir haldir anlamadım... 2006 yılına ait bir konuşma, buyurun..

D.T: Deniz



(intihar girişimleri modu) kisiseldepresyonanlari.blogspot.com (22:16):
naber bu arada
D.T. (22:17):
aşığım
(intihar girişimleri modu) kisiseldepresyonanlari.blogspot.com (22:17):
sanırım bende
D.T. (22:22):
ne zamandır aşksın
(intihar girişimleri modu) kisiseldepresyonanlari.blogspot.com (22:22):
10 senedir bir şeyler yapmaya çalışıyorum ve bunlar hep giz dökümcü kimliğimle ortaya çıkıyor ve on senenin sonucu bir hiç. etrafıma bakıyorum bi zamanlar bir şeyler öğrettiğim oncu olduğum insanlar bi yerlerde yanlış yaptığım nedir yada yapamadığım. bir suru sorgu etrafımı saran.
bu içlenme belki de kendimi aşk olgusuna kaplama fikri bu elimde olan düşüncelerin açığa çıkmasını sağlıyor. hayatıma dair hiçbir şeyden emin değilim. ne yapıyorum nerdeyim yada nasılım1 aydır biliyorum onu ama tanımıyorum dün ona bakamadığımı hissettim ve bir aydır da bakamıyordum, sonra bir acaba olgusu belirdi aklımda. acaba... hala acabaların kıyılarında geziniyorum ama dengesizlik tepkisizlik ve kendimi aşağılama içimdeki olan bitene dur diyor.
yada düşünüyorum her şey bana dur diyor...
D.T. (22:26):
kime aşık olduğunu bilmiyor musun
(intihar girişimleri modu) kisiseldepresyonanlari.blogspot.com (22:27):
biliyorum elbet ama emin değilim. aslında emin olmak istemiyorum hayatımın süre gelen karşılıksız aşklarına onu da alet etmek istemiyorum sanırım

D.T. (22:28):
seni anlıyorum, aynı benzer hisleri bende hissettim, bir süre kendimi durdurdum gidişata bıraktım ama her şeyin farkındalığı beni gidişatın içinde sürüklenmekten men etti, bende bu gün açıldım, haber bekliyorum
(intihar girişimleri modu) kisiseldepresyonanlari.blogspot.com (22:31):
her şeyin farkındacılığı seni ne kadar dışavurumculuğa itiyorsa beni de o kadar içe itiyor... sonucunu biliyorum, bu alışılagelmiş korkuların belki de üzerime çöreklenmesi lakin gerçek bu... koskoca bir negatiflik kendimi hiçbir şeye odaklayamıyorum her şey yabancı her şey uzak, sanki çok usta bir filmin alakasız karakteri gibiyim.. ne yazılı senaryoya uyabiliyorum ne de rol yapabiliyorum ufak olsa bile..
D.T. (22:38):
olumsuz tarafından bakarsan her şey daha da kötüye doğru gider bazen dublör dublörü olmak bile iyidir bazen sen senaryonun baş karakterisindir farkında olmazsın, tüm nedenleri dışta yada içte arama her şeyin birazda kimyayla ilgisi var. beyin kimyası sürekli değişken ve koşullandırırmış bir halde. benim şuanda gözlerim kör olmuş bir halde aşktan kendimi kontrol edemiyorum
(intihar girişimleri modu) kisiseldepresyonanlari.blogspot.com (22:41):
hım kıyaslayamayacağım kendimi senle her şeyde olduğu gibi benim kimyamda bozuk sanırım ardıma baktığımda hep bozukluklar teselliler ve kaos, ama nereye kadar? bu son çöküş son kaos diyorum hep ve sürekli kendimi kandırdığımı bile bile aklıma mıhlıyorum. Belki de ölüm yakınken her şey yoluna girecek hayatımda.
ilk filizlenmesi sonuç olarak yazılacak son satıra
D.T. (22:45):
aşktan çok depresyonda gibisin. aşk olduğun kişiyi tanı bence. tanış, anlamaya çalış onun gibi biriyle tekrar karşılaşabilirsinde
(intihar girişimleri modu) kisiseldepresyonanlari.blogspot.com (22:49):
üc yılda bir yaşadığım hayatımın tekrarı. bu kurguyu aşamadım yani yerine
bir yenisi çıksa da olacak yine aynı şey kaçınılmaz son varolan bir yalnızlık
kahroluş...
...

Etiketler: , ,

günlük

---Yaklaşık üç aydır zevk aldığım şeyleri yapmadığımı fark ettim. Bunlar; kitap okumak, sinemaya girmek ya da DVD film izlemek gibi şeyler. Son günlerde ise sadece bir şarkıya takılıp sürekli onu dinlemek gibi bir hastalıkla baş başayım. Bu bir hastalık mı bilmiyorum ama kendimden kurtulduğum anlarda aslında bu şarkıları da dinlemediğimi görüyorum. Başıma gelen bu gibi “karışık” olaylar, aslında buruşturup atılacak sayfaların varolacağına delalet. Neyse ki artık evimde dönüştürülebilir atıkların atıldığı yeşil bir çöp kutum var. Ağaçlar için acımamalıyım.

---Bir hafta boyunca üzerinde ismim yazılı sayfalardan oluşan mavi kaplı defterime bir şeyler karaladım. Bir arkadaşımın yazım evresinde olduğumu söylemesi üzerine yaptığım bir girişimdi bu. Ona göre saçma sapanda olsa bir şeyler karalamalıydım, en sonunda güzel bir şeyler çıkacaktı ortaya. Aslında hiçte öyle olmadı, bir hafta sonunda yazdıklarıma baktığımda, çizmeyi bile beceremediğim birkaç resim, ve yazımın berbatlığından okuyamadığım birkaç karalama vardı ve o saatten sonra sırf yazım için aldığım sekiz renkten oluşan neon renk jel kalemlerin hepsini kırarak çöpe attım. Evet bu sahneyi bir yerde okumuştum. Bir birey olmayı beceremediğim zaman hep sevdiğim roman karakterline bürünüyordum. Bu yüzden bazen internetteki sitelerin üyelik kısımlarındaki cinsiyet bölümünü boş bırakıyordum.

Etiketler: ,

Cuma, Eylül 14, 2007

Ramazan Gelmiş Hoş Gelmiş... / Sodom ve Gomore'nin Son Günü


Hayırlı Ramazanlar...
Ramazan gireli iki gün oldu. Zar zor iki günü bitirdikten sonra bünye alışmaya başladı lakin uyku dengesi bir hayli şaşmaya başladı. Yalnız yaşamakta ayrı bir sorun tabi Ramazanda. İşten gel yemek hazırla, iftar yap, bulaşık yıka, sahur için birşeyler hazırla... derken nerde nasıl neyi yataptığının farkına varmıyorsun....
Neyse konu Ramazan olunca bir de dini hikaye eklemeden etmeyelim...
Sodom ve Gomore'nin Son Günü
Hz Lût (a.s), Arap yarımadasını puta tapıcılıktan alıkoymak, ortaksız ve tek bir Allah'ı tanıtmaya çağıran ve bu mukaddes yolda büyük başarılar kazanan Hz. İbrahim'in amcasının oğludur. Ömrü ve peygamberliği bugün Ürdün devletinin sınırları içinde bulunan Lût gölü çevresinde geçmiştir. Günümüzde tuzlu suların doldurduğu orta büyüklükte olan su saha, eskiden toprakları oldukça verimli bir vadi idi ve o günün önemli şehirlerini sinesinde barındırıyordu. Bu şehirlerin ikisinin adını bugün de biliyor ve yapılan ilmi kazılar sonunda izlerine rastlıyoruz.
Şehirler; Şezum (Sodom) ve Omore (Gomore) şehirleridir.Hz. Lût (a.s) Şezum şehrinde oturuyordu. Şimdi size bu çevrenin ve bu çevrede dosdoğru Allah yolunun sözcülüğünü ve yılmaz mücadelesini yapan Hz. Lût'un son günlerine ait bir hikayeyi kısaca anlatacağız...İnsanoğlu, yolun doğrusundan bir kere çıkmaya görsün; düşmeyeceği sapıklık ve yuvarlanmayacağı uçurum yoktur. Hz. Adem'in oğlu Kabil'e yeryüzünün ilk cinayetini, üstelik öz kardeşinin canına kıydırmak suretiyle işleten şehvet hırsı, Hz. Lût'un kavmini büsbütün başka ve yüz kızartıcı bir ahlak düşkünlüğüne sürüklemiştir.
Bu sonsuz kavim erkek erkeğe cinsi birleşmeyi (livata) vazgeçilmez, sapıkça bir huy haline getirmişlerdi. Hz. Lût'un dosdoğru yolu temsil eden bir Allah resulü sıfatıyla durmak ve yorulmak bilmez bir gayret göstererek yaptığı bütün ikazlar ve verdiği bütün acı-tatlı öğütler bu ahlak düşkünlerine zerrece bir tesir etmiyordu.
Nihayet her şeyi daha başından bilen Ulu Allah'ın kesin ve değişmez hükmünün günü geldi. Hz. Lût'un sapık kavmi, Allah'ın başlarına vereceği karşı durulmaz bir felaketle, toptan mahvolacak ve yokluğun karanlıklarına gömülecekti.
Ulu Allah (c.c) bu kesin kararını bildirmek ve kendisine inanmış birkaç yakını ile birlikte, son günlerini yaşayan günahkar şehirden ayrılmasını söylemek üzere Hz. Lût'a günün birinde üç tane melek göndermişti. Melekler; genç ve yakışıklı erkek kılığına girerek yeryüzüne inmişlerdi.
Şezum (Sodom) şehrine vardıklarında doğruca Hz. Lût'un evine yöneldiler. Şehvet sapıkları şehre üç tane genç ve yakışıklı delikanlının geldiğini duyunca bir anda yollara dökülerek gelenleri görmek istediler. Meleklerin geçtiği yolun hir iki yanı, ahlak düşükleri tarafından doldurulmuştu. Tap taze erkek kılığına girmiş meleklere bakarken hepsi şehvet kururganlıkları içinde kıvranıyor; ağızlarından salyalar akıyordu. Azgın kalabalığın arasında yollarına devam eden melekler, Peygamber Lût'un evine vardılar. Kudurmuş ahlaksızların hiçbirisi, ele geçirip azgın şehvetlerini bir anlığına tatmin edebilmek için arkalarından kıvrandıkları gençlerin, şehirlerini ve çevrelerini toptan yok etmeyi kararlaştıran Allah'ın emri ile birlikte gelmiş melekler olduğunu bilmiyor ve düşünmüyorlardı.
Melekler Lût'un evine varınca önce kim olduklarını söylemediler. Arkalarına takılan kalabalık evin kapısına dayanmıştı. Anlaşılmaz sözlerle bağırışıyorlar ve Hz. Lût'un evine aldığı genç delikanlıları ellerine vermesini istiyorlardı. Hz. Lût (a.s) gelen misafirlerinden utanıyordu ve kapıda bağrışan kalabalığın azgın hırslarından endişe ediyordu.
Bir ara evinin kapısına çıktı; kudurmuş kalabalığa dündü "ey azgınlar, soysuzlar, gelenler benim olduğu kadar kendinize de aziz misafirlerdir; yani hepinizin misafirleridir. Bu kadar da mı insanlığınızı unuttunuz? Bir parça olsun kendinize geliniz." diye söze başladı.
Kalabalıktan homurtulu gülüşmelerin geldiğini duyunca "size iki tane genç ve güzel kızımı vereyim. Gözlerinizi bürüyen şehvetinizi onlarla tatmin edin de tek beni misafirlerim karşısında rezil etmekten vazgeçerek buradan uzaklaşın" diye teklifte bulundu.
Fakat kendinden geçmiş kalabalık hiçbir söz dinlememekte ve hiçbir teklife yanaşmamaktadır. Evin kapılarını arka arkaya zorluyor ve içerdeki gençleri istiyorlardı.
Ağlamaklı bir çehre ile içeriye dönen Hz. Lût'a kapıdakilerin ısrarla istediği genç misafirler; melek olduklarını, Allah'ın emri üzerine geldiklerini bildirdiler ve dediler ki; "Allah'ın emri artık kesindir. Yıllardan beri söz dinletemediğin bu beyinsiz halkın artık sonu gelmiştir. Birkaç saat sonra topuna gökten ateş ve ölüm yağacak ve şehirleri ile birlikte yokluğa kavuşacaklardır. Onların başlarına gelmek üzere olan bu felaket, ısrarla Allah'ın emirlerine karşı gelenlere ve Peygamberler'in verdiği öğütlerine arka dönen sapıklara bütün devirler boyunca ibret dersi olacaktır. Allah'ın sana emri böyledir:Gece olunca sana inananları ve yakınlarını alacak ve ölüm kokan şu lanetlik şehirden habersizce uzaklaşacak ve şu sapık halkı lanetlik akibetleri ile baş başa bırakacaksın. Sana bunları söyleme geldik."
Allah'ın emri üzere Hz. Lût (a.s) ile inanmış yakınları meleklerin dediklerine uyarak Sodam ve Gomere'yi o gece yarısı, sezdirmeden terkettiler. Sabahın ilk ışıkları ile birlikte lanetlik şehirlere ve sapık halkına gökyüzünden görülmemiş bir Allah gazabı boşalmaya başlamıştı. Ahlaksız soysuzlar neye uğradıklarını anlayamadılar. Yüce Allah (c.c.) ulu sabrını iyice kötüye kullanarak günden güne daha da azgınlaşanlara yakıcı kükürt alevleri ile taşlar yağdırıyordu. Bir kaç saniyelik afet ve ölüm saçan bir yağmur sonunda, halkın yekünü ile birlikte bütün şehirlerini ilerdeki insanlığın gözleri önüne bir ibret dersinin örneği olmak üzere harabeye çevirmiş ve yerle bir etmişti.
Esirgeyici Allah (c.c.) cümlemizi görünür, görünmez ve aniden bastıran felaketlerden korusun, amin!..
KAYNAK: Ermişlerden Osman Efendi, Seçme Dini Hikayeler, Seda Yayınları, İstanbul 2000, s. 1122-128

Etiketler: ,

Perşembe, Eylül 13, 2007

evlerinin onu boyali direk / ben bir martı olsam

blog video bloguna döndü gibi ama paylaşımcı ruhum bunu paylaşmazsan hakkımı helal etmem dedi e n'apalım?



hatta bunu da,

Etiketler: , , , , , ,

Ramazan gelmiş...

Nothings gonna change my love for you - Glenn Medeiros



ramazandan mıdır nedir, bir sıkıntı bir bıkkınlık, bir boşvermişlik bir uyku üzeirmde gezinenler...
akşam olsada eve gitsek ve yatsak... böyle bayılmam hızlanıyor...

Etiketler: , ,

Çarşamba, Eylül 12, 2007

Elvis Presley - I Can'T Help Falling In Love With You

Ne kadar zamandır ardıma bakıyorum. Her adımın uzaklaşan hayallerimin mimarı. Bir sonrakilere ise umut salıyorum hafiften. Biliorum bu kezde olmayacak, bu kezde kapının ardından gözyaşlarımı aıtan ben olacağım, ellerimin tersiyle itim yere savurmadan önce... ve ardından boğulmadan önce...

Etiketler: , ,

Don't Use Your Laptop While on the Toilet

Blog sitelerini dolaşırken ilginç bir resime rastladım. üstüne üstlük resim İstanbul Hava Alanında çekilmiş... metin ve resim aşağıda... link ise başlıkta...

According to reader Pablo, this sign was spotted at an airport in Istanbul. If the picture isn't clear enough, basically they don't want you spending hours on the toilet, using your laptop. Here's what Pablo has to say:

I spotted this at the airport on my summer trip to Istanbul tacked to the stalls of the Men's restroom. Speaks for itself

Etiketler: ,

şehir ne olursa olsun güzel yapan insandır...


Neden bu başlık? Doğma büyüme Bafralı olduğumu bilen bilir lakin Bafra'yı ne kadar sevdiğim ise tartışılacak bir konudur. Bunun sebebini aşağıdaki dört haberle anlayabilirsiniz...

-1-


İlgisizlik, Tarihi Yok Ediyor


Samsun'un Bafra İlçesi Kolay Beldesi Sınırları İçinde Kızılırmak Nehri Üzerinde Bulunan ve Milattan Önce (Mö) 300'lü Yıllarda Yapıldığı Tahmin Edilen Asarkale'yi, İlgisizlik Yok Ediyor. (devamı)

-2-

Kuş Cenneti Kuş Gözlemevi Hayata Geçiyor

Kızılırmak Deltası Kuş Cenneti'nde Köylülerin Karşı Çıkması Nedeniyle 2 Yıldır Askıya Alınan Kuş Gözlemevi ve Kuleleri Projesi'nin Yeniden Hayata Geçirileceği Bildirildi. (devamı)


-3-

355 Yıllık Tarihi Hamam Restore Edilecek

Samsun'un Bafra İlçesinde, 355 Yıllık Tarihi Özelliği Olduğu Belirtilen Şifa Hamamı'nın Bafra Belediyesi'nce Restore Edileceği Bildirildi. Gazipaşa Mahallesi Ferah Sokak'ta Bulunan Tarihi Şifa Hamamı, 25 Senedir Kullanılmıyor. Yerli ve Yabancı Turistlerin İlgi Odağı Olan Şifa Hamamı'nın Restorasyon Çalışmasının Bafra Belediyesi Tarafından Yapılacağı Belirtildi. (devamı)

-4-

İkiztepe Kazılarıyla Tarih Gün Yüzüne Çıkarılıyor

Samsun'un Bafra İlçesinde, 1974'ten Bu Yana Sürdürülen İkiztepe Kazılarında Birçok Tarihi Eser Gün Yüzüne Çıkarıldı. İkiztepe Köyü Ören Yerindeki Tepe-1 ve Çevresindeki 20 Dönümlük Arazide Yeniden Başlayan Kazıların 8 Hafta Süreceği Belirtildi. (devamı)

Bafra

İlçenin tarihi M.Ö. 5000 yıllarına kadar uzanmaktadır. İkiztepe ören yerinde yapılan araştırmalarda Kalkolitik Döneme (M.Ö. 5000-4000) ait yerleşmelerin izine rastlanmıştır. İkiztepe ören yerinde İ.Ö. 4000 yıllarından İ.Ö. 1700 yıllarına kadar 2300 yıl boyunca sürekli yerleşim yapıldığı anlaşılmıştır. Burada Eski Tunç Çağı (M.Ö. 3000-2000) ve Erken Hitit (M.Ö. 1900-1800) dönemi kültürlerinin izlerinin taşıyan çok sayıda eser ve kalıntı bulunmuştur. M.Ö. 670 yıllarında Paflogonların'da Kızılırmak vadisinde yaşadıkları bilinmektedir.M.Ö. 6. yy'da Lidyalıların eline geçen bölgeyi M.Ö. 546 da Persler istila etmiştir. İkiztepede Helenistik döneme (M.Ö. 330-30) ait bir anıt mezarda bulunmaktadır. Bu bölge M.Ö. 47'de önce Roma, sonrada Bizans egemenliğine girmiştir. 1071 Malazgirt savaşından sonra Selçukluların eline geçen Bafra'ya 1214 yılında Anadolu Selçuklu Hükümdarı İzzettin Keykuvas Türkmen aşiretlerini yerleştirmiştir. 1243'de başlayan Moğol istilaları Selçuklu İmparatorluğunun yıkılması ve Türk beyliklerinin kurulmaya başlamasına neden olmuştur. İşte bu dönemde bölgede küçük bir Selçuklu beyliği olan Bafra Beyliği kurulmuştur. 1460'da ise Bafra Osmanlı hakimiyetine girmiştir. (dahası)


1. haberi ele alırsak, yaklaşık 7 sene öncesinde Turizim ve Kültür Bakanlığı'nın Asarkalesini restore edip civarı turizime açacağı haberi sevindirmişti beni. Ama gelen günlerde hiç bir faaliyet olmadı bu çevre köy halklarının karşı çıkmalarıyla ilişiklendirilebilir elbetteki. Dışarıdan adam gelmesin mantığının açtığı yaralardan biri bu tarihin yavaş yavaş yok olması. Doğa şartlarının ve insan faktörünün yarattığı kale üzeirndeki olumsuz şartları bün be gün yıkıma doğru yol almasına sebebiyet vermekte.
Helenistik (M.Ö. 330-30) yılında inşa edilen kale Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde onarılarak kullanılmış. Biz ise çürümesine yıkılmasına izin veriyoruz.

2. İkinci habere baktığımızda ise belirtildiği gibi iki yıldır askıda olan bir proje. Manyas'tan sonra en çok kuşu barındıran bu kuş cenneti korumaya alınmasına rağmen iyileştirme faliyetleri olmadığından ve insanların coğu zaman kaçak olarak avlanmaları üzerine kuşlar tarafından eski popülerliğini yitirmiş durumda. Sebep ise köy halkının karşı çıkması. Hala ülkeler ve şehirler gelecek yüzyıllar içerisinde turizmden gelir elde edebileceklerini anlayamamış durumdalar. Bunu en iyi kavramış olan şüphesizki Dubayi. Gelecek yıllar içersinde petrolün tükeneceğinin bilincine varan yönetim ve toplum, gelir kaynaklarının tükenmesi endişesiyle deniz ortasına adalar yapıp, bunları turizime açmak için çaba sarfetmekte. Bir ise hala engellmekteyiz...

3. haberde şehrin tam ortasında olan Evliya Çelebi'nin bile kitabında şifa dağıttığını yazan yüzyıllık Şifa Hamamının şu anki halini görseniz içiniz acır. Evsizleirn sarhoşların barına ğı olmuşyıkılmı durumda. 355 yıllık hamam 25 yıldır kullanılmamakta. Belki de acı olan kullanılmaması. Kullanılsaydı eğer bu hale gelmezdi. 20 sene önce veya 10 sene önce bu resterasyon yapılmış olsaydı hem daha az masraf olacak ve bu geçen süre içersinde de getirisi daha fazla olacaktı. Ne yazık, biliyoruz ki büyüklerimiz bizden daha iyi düşünür işlerine karşmıyoruz... Hatta bir ara meydanda buluna tarihi çeşmenin yol geçecek diye kaldırılma söylentileri verdı etrafta. aynı şekilde Bafra Spor binasının önünde bulunan eski çeşme de arabaların çarpması sonucu yıkılmış durumda. Düşünmemek elde değil. Milliyetçiliğiyle öğünen Bafra, tarihine bu şekilde mi sahip çıkıyor?

4. haber güzel bir haber ancak anlayamadığım 1974'ten beri çıkan bu eserlerin nerelere gittiği. Küçük bir müze yapıp bunlar Bafra'da sergilenemiyor mu? Bafra'da doğmuş büyümüş biri olarak etrafımızdaki tarih ve güzellikten yoksun ve bilinçsiz olarak yetiştirildiğimizi söylemek isterim. Tabi ki bunların tümü yatırımla olacak işler ama zaten Bafra zengin kendi yağında kavrılabilen bir ilçe. İstenince çok rahatlıkla para tıplanabiliyor. Hatırlarım, yaklaşık 5 sene boyunca okullarda, camiilerde , çalışanların maaşlarından kesilen parayla büyük bir hastane yapımına başlanmıştı. Temel atıldı kaba inşaat bitti ama yaklaşık 10 yıldır hala anyı şekilde beklemekte... Yoo yanlış söyledim aynı şekilde değl çünkü çürümekte. Şimdi yeni bir kararla tekrar yapılmaya niyetlenmiş...

Başka ne diyebilirim ki yazacak çok şey var. Yazacakta değil kusacak... İnsanlar mafyacılık oynayacaklarına toplumculuk, kültürcülük oynasalar iş buraya gelmeyecek, çok istedikleri il olma seviyesine yükselebileceklerdi... Afferin siz kaçırın elinizdekileri... Neyzen'e de sahip çık(a)madıktan sonra, söyledikleri üzeirne diğecek başka söz yoktur...


Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

bloglar ve yazılar hakkında...

bazı forum ve sitelerde cümlelerime rastlıyorum. bu elbette ki onur verici. sadece küçük bir ricam var o da kaynak gösteirlmesi...
lütfen...

Etiketler: ,

Salı, Eylül 11, 2007

166 yazısı... (çıkmadı, bitmedi...)

6 ay uğraşıdan sonra çıkartmadığımız 166 dergisi için yazmaya başladığım bir öykü...
uzayıp gidecek gibi gözükmekteydi ama yarıda kaldı... ismi dahi yok...


Hayatımın elli altıncı baharı ve dünden hatırladığım tek şey haddinden fazla kızıllaşmış gökyüzünün aklıma kazınmış görüntüsü. Ufka doğru baktığımda ilk çarpan bir tavus kuşunun kuyruğuydu. Ağırlaşmakta olan gözkapaklarının arasından gördüğüm buydu. O an için halüsinasyon gördüğümün farkındaydım. Sahi bütün gün boyunca ne yapmıştım da, şimdi göz kapaklarım kaldıramayacak kadar bitkinlik hissediyordum. Hayır, karşımda bir tavus kuşu yoktu ya da gözümün ucunda parlayan bir denizatı. Aklımda küçük efsanelerin dolandığını hatırlıyorum. Küçük bir köy, bir jeep ve bir vazo. Bunlar geçmişten kalan karanlık korkular belki de. Yo hiçbiri değildi, gök yüzündeki o rengarenk kızıllık, fiyatları beş YTL’ ye kadar düşmüş havai fişeklerin nam-ı değer gülümsemesiydi. Peki, daha hava tam anlamıyla kararmamışken kim güneşe doğru havai fişek atabilirdi ki? Küçük bir titremeyle aklıma gelen şey daha ürperticiydi. Yezidilerin bir töreni olabilirdi bu.
Yirmi sekizinci bahardı, ne zamandır baharları saydığımı hatırlamıyorum. Ama bu gün yirmi sekiz olmuştu. Bunun karşılığı ise hayatımda boşa harcadığım yirmi sekiz seneye denk geliyordu. Bazen güzel olmanız hiçbir işe yaramıyor, hatta bunun zorlukları bilinenden daha da fazla. Hayatınızda elde edebileceğiniz ya da kaybedebileceğiniz çok şey var. Bir rulet masasında kırmızı on üçün üzerine bütün hayatınızı koymak gibi bir şey. Sayınızı iyi belirlemelisiniz ve dolaylı olarak hayatınızın geri kalan kısmının akışını.
Düne dair hatırladıklarım bunlar, araya ekilmiş düşüncelerim haricinde kağıda dökmeye çalışsam bir iki satırdan fazla tutacağını sanmam. İki tarafı pencerelerle çevrili odamda sıcaklık altmış derece olmalı. Sırtımdan ve belimden, turkuvaz rengi çarşafıma ulaşmaya çalışan damlacıkların sayısı giderek artıyor, onların akışını hissederken küçük bir iç gıdıklanmasıyla kendimden geçmiyorum değil. Üstüm çıplak oysa gece yatarken üzerime bir şeyler geçirdiğimi hatırlıyorum. Yüzüme yapışmış saçlarımın ardından komidinin üzerinde bulunan göbeği oyulup içine saat yerleştirilmiş Garfield’ıma hızlı bir bakış atıyorum ve Garfield sinsi gülümsemesinin ardından saatin daha beş on iki olduğunu fısıldıyor bana. Düşünüyorum da Garfield ilk elime geçtiğinde onun bir saatli bomba olduğunu düşünmüştüm. Ne kadar komik… Göz kapaklarım ağırlaşıyor. Güneşin ayak parmaklarımdan başlayıp vücudumu gezmeye başlaması ayrı bir rahatlama veriyor bana. Kafamı biraz daha şiddetli gömüyorum yastığa, biraz daha karanlık ve biraz daha sessiz…

Derin bir rüzgar esiyor, ayak parmaklarınım arasından geçtiğini hissedebiliyorum. Yaklaşık on santim boyundaki çimler bileklerimi gıdıklıyor. Küçük bir gülümseme dudaklarıma yayılıyor. Sol elimin işaret ve orta parmağıyla dudağımı kapatıyorum, yan gözlerle etrafı kolaçan ederken, rüzgar saçlarımı suratıma serpiştiriyor. Parmaklarımı dudaklarımdan kaldırıp saçımı düzeltiyorum. Şimdi rüzgar eskisi gibi tam ünümden esiyor. Burnumda önceden saçlarımdan geldiğini sandığım kestane kokusu birikiyor birden, ancak biraz daha ileriyi dikkatle incelediğimde, bu naif kokunun ilerideki kestane ağaçlarından geldiğini fark ediyorum. Rüzgarda çimler başını ağaçlara eğmiş gideceğim gönü gösteriyor sanki. Bir adım atıyorum, sanki bu kez Alice’in yerine “Harikalar Diyarı”na ben geçiş yapmıştım. Bir an için akşam yemeğinde yediğim mantarın zehirli olup olmama ihtimalini düşünüyorum. Ama eğer mantar zehirli ve ben şu an ölmeye çalışıyor ve doktorlar eğer beni kurtarmaya çalışıyorsa onlara bir şeklide ulaşıp, cennet yolunda olduğumu söyleyip vazgeçmelerini söylemeliydim. Yo doktorlar ve bir sürü insan… Çıplaktım… Ne büyük bir utanç… Peki ya, mantarlar…

Saat on iki olmalı, güneş tamamen üzerime binmiş durumda, ağırlığını bütün vücudumda hissediyorum. Boynum yastıktan aşağıya düşmüş, ellerim iki omzumun altında yumru yapılmış bir şekilde sızlamakta. Vücudumdaki en sağlam terin ayaklarım olduğunu düşünüyorum. Benimde ince bir sızı var. Kendimi düzeltmek için silkelendiğim anda boynuma vuran sancıya, ayağıma giren kramp eşlik ediyor. Ellerim dirseklerime kadar uyuşmuş durumda, yüzüm tuzdan dolayı kalıplaşmış saçlarım tarafından kaplanmış. Derin bir acı hissediyorum, bunun dışa yansıması olarak büyük bir çığlıkla kendime gelebilirim. Evet, bu hep böyle olmuştu. Derin bir nefes… Ayağımdaki sancıyla birlikte dedin bir nefes alıp bağıracağım anda tuzlu saçlarımdan bir tutam ağzımın içine doluşuyor ve onunla birlikte burnuma gelen kakaolu puro kokusu kazınmaktan bir hal olmuş midemin bulanmasına neden oluyor. Ancak her çırpınmamda vücudumun geneline inen derin sancı, acımasızca yapılan işkencenin giderek ardan ileri safhalarına doğru yol alıyordu. Artık güneşte o masum ellerini vücudumdan çekmiş, büyük bir ateş kütlerini zaten ateşler içinde yanmakta olan bedenimin üzerinde gezdiriyor, yo hayır üzerime çökmüş bütün hareketimi kısıtlıyordu.

- Bence kollarındaki ve bacaklarındaki tüyleri almalısın, gerçi onlar biraz tüylükten çıkmış, iki birer kıldan farkları yok. Görünür yerler böyleyse görünmeyen kısımlar…
- Saçmalama anne…
- Ne saçmalaması, hiç bana çekmemişsin, ben senin yaşındayken iki tane çocuğum olmasına rağmen ne kadar güzeldim.
- Sen hala güzelsin anne.
- Ah, ne güzelliği be! Bu yüzle mi? Kırış kırış oldu artık, milyonlar harcadığım kremler bile fayda etmiyor.
- Yüzün kırışmış olabilir ama, senin kemik yapın gayet güzel, eğer çok istersen birkaç cerrahi müdahaleyle düzeltilebilir.
- Ne cerrahi müdahalesi bilmiyor musun ben iğneden bile korkarım…

Bir, iki, üç… bu son silkiniş. Sanki ben kalkmak için zorladıkça güneş biraz daha baskı yapıyor üzerime kollarımı iki yana açmış durumdayım ancak bir türkü kendimi kaldıracağım kuvveti toplayabilmiş değiller. Boynumda yine aynı ağrı. Bu ağrıdan çok sanki hareket etmemem için birinin yaptığı baskıya benziyor. Yine mi, hayır bu kez olmasın… Yalvarırım, hayır…

- Gökyüzüne bak!
Yo şimdi olamaz.

Kendimi yataktan nasıl attığımı hatırlamıyorum. Bana bu enerjiyi veren neydi, birden çıplaklığımdan utanmam mı, yoksa nasıl çıplak kaldığım fikri mi? Dikkatlice etrafı kimse var mı diye kolaçan ederek yerden geceliğimi aldım ve üzerime geçirdim. O hızla nasıl giyindiğime dikkat etmediğim için geceliğin ters olduğunu üç saat sonra anlaya bildim. Demek ki üç saat sonra kendime gelebilmiştim. Geceliği giydikten sonra öncelikle kapı ve pencereleri kontrol ettim, hepsi gayet sıkı bir şekilde kapalıydılar. Neden birden odanın içersinde birileri olduğu fikrine kapıldım bilmiyorum. Bekli de zorla uyumaya çalışmamın verdiği bilinçaltı yanılsamaları bunlar.

Kendime gelmeye başladığımda ayaklarımda derin bir ağrı hissettim. Yaklaşık on dokuz saat uyumuştum ve yatsam yine uyuyabilirdim. Çarşafın üzerinde, bir kopyam çıkmıştı. Yüzüm, göğüslerim ve apış aram gayet net belli olabilecek şekilde diğer yerlerime oranla daha fazla terlemişti, o an utanma duygumun vücudumdaki tüylerden kaynaklandığını hissettim, evet annem doğru söylüyordu, bu yaşlarda biraz daha özenle bakmalıydım kendime.

Biraz daha geçmişe dönelim. İnsanların kadınları sadece kullanmaya çalıştığını anladığım anlara. Eğer güzelseniz sadece bedeniniz isteniyordur, bunun ötesinde yapılan aşk lakırdıları ya da yüze karşı söylenen sevimli sözcüklerin erişebilirlik katsayısıyla orantılı olduğunu söyleyebilirim. Bir kadın olarak ne kadar zorsanız o kadar güzel sözün sahibi olursunuz. Bu sizin duygusal tatmin katsayınızı tavana vurmasına dek sürer ve tavana vurduğunda ise salakça bir duygusallık kaplar içinizi, kendinizi teslim edersiniz ve karşınızdaki insan güzel sözlerine kezzap dökmeye bu an başlar ve o andan itibaren muhabbetlerin ayrıntısız anlatılan bir parçası olursunuz.
Kadınlar ise belli bir mevki ve olgunluğa vardığında kullanır hemcinslerini. Ruhlarına işlemiş bir çekemezlik hakimdir onlarda, nedenini bilmezler ancak içgüdüsel olarak yapmak istedikleri ya da yaptıkları şeyler bunu gösterir. Bir kadın kesinlikle mağdurunun ardından ağlamaz, ancak bir erkek için bunu söylemek olanaksızdır. Erkek dıştan sert içten yumuşak gözükür, kadın ise dıştan yumuşak içten serttir.
Aslında kadın erkek ilişkilerini analiz edecek kapasitede değilim. Geçmişe baktığımda bu konuda hayatımın tam bir viraneler üzerine kurulu olduğunu görüyorum. İlk zamanlarda ağlamalar ve sızlanmalar yakamı bırakmazdı, ancak artık sanırım bunların sadece umutsuz kurgulardan ibaret olduğunu anladım. Evet, bunlar sadece hayalimde büyüttüğüm şeylerdi. Belki bir kadın olarak kendi mutluluğumu düşünmemeliydim. Yaptığım hatalardan biri bu. Neyse kapatalım konuyu. Birden bu duygusallık…

Etiketler: , , , , ,

Huzursuz Kuklalar Kompozisyonu -III-

aşk? beyinsel salınımların hormonsal karışımından ibaret; azalır, çoğalır, dolar, taşar, tükenir biter... oysa ki hayat öyle mi? sade ve saf acı... hisssedebilmen için, acı çekebilmen için...

Etiketler: , , , , , ,

Huzursuz Kuklalar Kompozisyonu -II-

Odamın duvarları gibiyim. Boyam kalkmış, dökülen sıvaları yüzüme yerleşen çatlaklar gibi. Gece, uzadıkça içime sinen huzursuzluk. Kelimelerim, sessizliğimin arında bir sır. Hayatı nasıl yaşamalıyım bilmiyorum. Bir arabanın direksiyonunda gözüme çalan ışıkta mı yoksa şuursuzca sorguladığım günlerim de mi? Aklıma çarpan soğuk soru kütlelerinin, dondurucu düşüncesizli içersindeyim. Çözüldüğünde çırılçıplak kalacak biliyorum. Anadan üryan sadece belirlediği yada daha sonra yabancılaşacağım kıstaslara uygun. Bir kez daha yaşayabileceğim ihtimalinin korkusu içimde, onca korkusuzlukla savaşırken…

Etiketler: , , ,

Pazartesi, Eylül 10, 2007

Kesik Baş, Kayan El ve Vs. Tanımlamalar

1.
Ölü bir insanın vücudu, saatte ortalama on altı derecelik bir düşüşle soğumaya başlar ve boyundan başlayarak, yavaşça tüm vücut aşağıya doğru katılaşır, bu da şu demek olabilir ki, sürekli bizi taşıyan ayaklarımız en son canını teslim edenlerdir. Metabolizmaya bağlı olarak on ve kırk sekizinci saatler arasında vücut tamamen katılaşır. Artık vücut bir daha hiç göremeyeceğiniz şekilde beyazlaşmaya başlamıştır. Sizin için ağır bir kukladan farkı yoktur. Kaldırıp taşımak istediğinizde cesedin canlıyken olduğundan daha ağır ve uzun olduğunu hissedersiniz, vücut katılaşırken bu gibi dezavantajlarda getirir. Oysa bir cesetle ne yapabileceğinizi düşünen insanlardan kaynaklana psikolojik kaygılardır bunlar. Kan basıncınız artar, bunla orantılı terleme ve titreme ve panik yaşanır. Hepsi istemsiz hepsi sıradan şeylerdir.

Ceset için aslında her şey doğal ve sıradandır. O zaten artık çürümeyi bekler konuma gelmiş, son bir kalıntısını da dünyada bırakmak için çaba sarf etmektedir. İnsan öldükten sonra kendi bendenin aslında kendini yok edeceğini bilmez. Bu bilinçsizlik ise yaşarken kendini, bedenini süsleme ile orantılı gelişir. Alınan ekstra hormonlar, vitaminler bedenin biran önce çürümesine katkıda bulunacaktır.

Kurtçuklar yağı çok sever bu yüzdendir ki şişman yağlı bir insanın kurtlanma oranı diğer zayıf olanlara oranla daha fazla olacaktır. Küçük kurtçuklar kalın deriyi parçalayamayacakları için öncelikle larvalarını ince deriler üzerine yani, cinsel organlar, göz kapakları, parmak araları ve akla gelebilecek en her ince noktayı kaplayacak koloniler kurarlar kendilerine. Yeryüzünde hayat böyleyken, yeraltında ise aminoasitler artık başıboş kalmış ve hücreleri parçalamaktadır. Hem içten hem dıştan bir çökme başlamıştır ki buna et yiyen küçük tek hücrelilerinde katılmasıyla son nokta konulur. Deriye yakın yerlerdeki etler yenir, zaten çöküşte olan vücut etinde yenmesiyle birlikte iyice çöküşe geçer, deri solmuş bir şekilde kendini iskelete bırakır. Daha sonra korku filmlerindeki iskelet estanteneleri çıkar karşımıza, cidden bu görüntüler de ürkütücüdür, kusturur ama kokudan dolayı.

Artık üç büyük etken bir araya gelmiştir, cesedimize şöyle uzaktan bir baktığımızda, insanoğlu gibi yavşak olan beyin bu rahatlık karşısında kulak ve gözden akmaya başlamış, bizim çürümeye etken olan küçük dostlarımızın çıkarttıkları gazlardan dolayı oluşan basınç derileri çatlamış, bu çatlaklarda hücrelerin sıvıları akmıştır. Çürüme tamamen tamamlandığında ise, safi iskelet kalan cesedimiz solucanlar ve yılanlar gibi daha sevimli hayvanlara ev sahipliği yapar.

Bir cesetle karşılaştığınızda yapacağınız şey onun ani hareketlerine karşı temkinli olmaktır ve mümkünse kıçını bir pamukla tıkamak. Her hareketinizde sana sarılmak istermişçesine kol hareketleri yapar. Aslında cesetler insanların en sevecen halidir nedense biz onlardan korkarız. Ölü bir insan daha güzeldir daha yakışıktır. Çünkü saftır, temizdir.



2.
Koşan insanlar, yandan korna bağırttırarak yakın ve suratli geçen minibüsler -ki bunların bir cinside ısrarla peşinden gelerek ardından korna bağırttırıp dururlar-, park halindeki arabaları üzerindeki kargaların ayak sesleri, esen rüzgar ve okulun girişinde bulunan elektronik saat ve termometre. Sıradan, doğal, rutin şeyler. Eğer evden sürekli aynı saat ve aynı dakiklikle çıkıyorsanız karışılacağınız daimi olaylardır bunlar. Aynı kişiler aynı arabalar aynı hayvanlar. Günün sabahını tek farklı kılan insanların aptallılarıdır. Az önce topuklu ayakkabılarla koşmaya çalışan kadının topuğunun kırılması ve ayağını burkması gibi.

Biraz daha yakına gidersek, kırmızı, terlikgillerden, ortalama dört buçuk santim uzunluğuna topuklara sahip bir ayak ötreci. Kırılmama ihtimali yüzde yirmi, kırılmasa bile ayağı burkma ihtimali ise yüzde seksen. Anatomik araştırmalarına ek olarak topuklu ayakkabıları yaratan Davinci’nin tek düşüncesi Floransa’nın ünlü ailelerinden olan Medicis’lerin kızı Cetherine’nin boyunu uzatmaktı belki de ama, araştırmaların ek olarak kattığı şey topuklu ayakkabılarının boy uzatmanın yanı sıra kadının belini öne ittiği ve kalçalarının dolgunluğunu belli edip, dik bir vücuda sahipmiş gibi göstermesi, insanlar üzerindeki tahrik edici unsurunun ön plana çıkmasıyla bu deneysel ayakkabı tarihe ve söz konusu moda eklenmiş, ayrı bir sektör olmuştu.

Normal bir insan olarak yapmam gereken yardım etmek, bu durumda karşılaşabileceğim iki durum var:
1. Ya cana yakın iyi bir insan olacağım
2. Ya da tabiri caiz ise tam bir manyak sapık.
Eylemi gerçekleştirecek biri olarak benim düşüncem kesinlikle önemli değil. Eğer kadın benden hoşlanmışsa her düşünce ve eylemime rağmen çok iyi bir insan olacağım, eğer tipi değilsem zaten daha baştan sapık damgasını yiyeceğim demektir. Peki bu nasıl olacak? “Yok iyiyim.” Doğruyu söylemek gerekirse pantolon giymesi yardım şevkimi kırmıştı, ancak güzel bir bilek ve ayak için bir şeyler yapılabilirdi.

Yirmi altı kemikten oluşmuş bir ayağın en çok üzerine kayık kemiği binen bilek kemiğinin kıvırganlığından dolayı hasar gördüğü görülmüştür. Artık bilek yaralanmaları o kadar fazladır ki tıbben özel bir ayrım gerekmez bir buz yardımıyla da acının ilk bölümleri geçiştirilebilir. Peki, ortada buz yoksa? Oturup şişmesini beklemek yapılacak tek şey.

....

Etiketler: , ,