03.11
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
TÜRKİYE’NİN DIŞ POLİTİKASINI
ETKİLEYEN FAKTÖRLER
İÇSEL FAKTÖRLER
Ülkedeki Siyasi/Hukuki ve Askeri Görünüm
32) TÜRKİYE’DE DIŞ İLİŞKİLERİN İÇ HUKUK REJİMİ
Bülent TANÖR
Anayasa dış politika unsurları öngörmüş müdür?
Andlaşma yapma yetkisi, uygulama mekanizmaları
Askeri alanda alınacak kararların hukuki çerçeve ve mekanizmaları
I) Dış Politika Tercihlerinin Anayasal Sınırları
1) Genel Saptamalar
“1961 Anayasası, milletlerarası ilişkiler konusunda, en başta iki temel dış politika düsturu koymuştur: bağımsızlık ve barış”.
1982 Anayasasının “Atatürk milliyetçiliği”, “bağımsızlık”, “Barış” ve “barış severlik”
“Usulüne göre yürürlüğe konmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmünde” olduklarına göre bunlar ulusal yasalarda aşağı düzeyde değildir, anlarla eşit düzeyde bie bakıma daha üst kademededirler.
2) Kritik Bir Sorun : Laiklik ve İslam Konferansı Örgütü
Cumhuriyetin anayasada gösterilen temel niteliklerine uygun dış politika yürütme yükümlülüğü ile ilgili duyarlı bir konu, Türkiye ile İslam Konferansı Örgütü arasındaki ilişkiler sorunudur. İslam Konferansı yasası2nı imzalamayan Türkiye, bu kuruluşun statüsüne katılmak için gerekli iç hukuk işlemlerini yapmamış, üyelik yolunda bir “devlet iradesi” açıklamamıştır.bu durum “fiili üyelik”.
Türkiye’nin İKÖ karşısındaki bu çelişkili ve paradoksal durumu, yani “fiili üyelik” konumu, aslında hukuka ve anayasaya karşı bir hiledir.
3) Güncel Bir Sorun : Avrupa Topluluğu (Birliği) Ve Türkiye
hukuk doktrinimiz büyük çoğunluğuyla, uluslarüstü kuruluşlara yetki aktarımı anlamına gelecek başlanmalar için anayasa değişikliği gerektiği görüşündedir.
4) Fiili Sorunlar
Dış politika seçeneklerinin belirlenmesinde işin içine birtakım fiili durumlarda karışmaktadır. Bunlara politik, ideolojik, kurumsal alanlardan örnekler vermek mümkündür.
Politik alandan gelen fiili etki siyasal partilerle ilgilidir.
İdeolojik alandan verilebilecek örnek, dış politika mistifikasyonlarının başlıcası olan “milli dış politika efsanesi”dir.
Kurumsal çerçevede meclis çalışmalarıyla, öbürü de Milli Güvenlik Kurulu’nun rolü ile ilgilidir.
II) Antlaşmaların Yapılması
Antlaşma yapma yetkisi görüşme (müzakere), imza ve onaylama aşamalarından kurulu olup, yürütme ve yasama organları arasında paylaştırılmıştır. Görüşme ve imza, yürütme organına ait yetkilerdir. Onaylama ise yasama ve yürütme arasında paylaşılmış bir yetki.
İç hukukumuza göre bir antlaşmayı onaylama ve yayınlama yetkisi Cumhurbaşkanına aittir. Bu yetkiyi bakanlar kurulu ile birlikte bir bakanlar kurulu kararnamesi şeklinde kullanır.
Genel kural, yürütmenin bir antlaşmayı onaylayabilmesinin ön koşula bağlanmış olmasıdır: TBMM’nin bunu uygun bulmuş olması.
Bütün andlaşmalar Cumhurbaşkanınca onaylanır ve bunun istisnası yoktur, ancak kural olarak bu onaylamanın yasama tarafından uygun bulunması gerekir, bulunursa istisnaları vardır.
“Ekonomik, ticari veya teknik işleri düzenleyen ve süresi bir yılı aşmayan andlaşmalar…”
III) Silahlı Güç Kullanma
1) Hukuki Veriler
Anayasaya göre, “savaş ilanına karar vermek” TBMM’nin yetkileri arasında yer alır.
“Savaş ilanı” “savaş hali ilanı” “Savaş Hali; Savaş ilanına karar verilmesinden, bu halin kaldırıldığının ilan edilmesine kadar devam eden süre içinde hak ve hürriyetlerin kanunlarla kısmen veya tamamen sınırlandığı durumdur”.
2) Uygulama
hükümete verilen izin ya da yetkinin genelkurmay başkanlığına aktarıldığının ifade edilmesi ise, anayasal sistem aşısından daha verimli bir hal niteliğindedir.
Sonuç Yerine
Dış politikanın bazı pek çok alanında yürütmenin yasamaya oranla daha aktif ve belirleyici rol oynadığı gerçeği… Türk sisteminin en pürüzlü yönü, Körfez krizi vesilesiyle ortaya çıkan silahlı güç kullanma sorunu olmuştur.
Kriz döneminde savaşla katılmanın çıkar hesaplarını yapanlar karşısında, her şeye rağmen, çoğunluk partisi meclis grubu ile meclis genel kurulunun gösterdiği hassasiyet, asıl ilginci bir Dışişleri Bakanı (A. Bozer), bir Milli Savunma Bakanı (S. Giray) ve Genelkurmay Başkanının (N. Torumtay) istifaları bunun kanıtlarıdır.
33) TÜRKİYE DIŞ POLİTİKASINDA ALGILAMALAR,
KARAR ALMA VE OLUŞUM SÜRECİ
Gencer ÖZCAN
Giriş
Türkiye dış politika sürecine bakıldığında merkezinde Bakanlar Kurulu ve Dışişleri Bakanlığının bulunduğu bir yapı… ulusal güvenliği ilgilendiren konular söz konusu olduğunda askeri yetkilerin yönlendirebildiği Milli Güvenlik Kurulunun (MGK) belirleyici rol oynayabildiği, cumhurbaşkanlığı makamı da dış politika sürecinde önemli bir yere sahiptir.
I. Algılamalar
Siyasal Çevrelerin Algılamaları
Doksanlı yılların başında, “komşuların içişlerine karışmamak ilkesine, dayanan ve “içe dönük” dış dünya algılamaları yerini yeni koşullara uyumlu “dışa yönelik” bir biçimde kurgulanan algılamalara bırakmıştır.
Aşmakta zorlandığı ekonomik ve siyasal sorunlar yüzünden Türkiye’nin kendisinden beklenen bölgesel rolleri oynayamaması öte yandan uluslararası ortamdan kaynaklanan sınırlamalar nedeniyle, doksanlı yılların ikinci yarısından başlayarak “Türk dünyası” algılamalarında etnik vurgu gitgide zayıflamıştır.
Doksanlı yılların ikinci yarısından başlayarak Türk cumhuriyetlerle yaşanan ikili sorunlar, bu cumhuriyetlerin beklentilerinin karşılanmaması, Türkiye’nin yeni bir “ağabey” olarak algılanmasından duyulan rahatsızlıklar ve Türkiye de yaşanan ekonomik ve siyasal bunalımlar “Türkiye modeli” algılamasının gündemden düşmesine neden olmuştur. “Avrupa’nın bir ‘çevre ülkesi’ konumuyla yetinmeyerek, Avrasya’nın ‘merkez ülkesi’ olma” amacıdır. Bu işlevsel algılamalarda enerji kaynaklarına coğrafi yakınlık, ekonomik güç, üretim, vb. gibi kavramlara özel bir vurgu yapıldığı görülmektedir.
“ekonomik diplomasi”
Yeni algılamalarda Türkiye’nin sahip olduğu “Avrupalı, Akdenizli, Balkan, Kafkasyalı, ve Orta Doğulu kimliklerinin ya da Balkanlardan Orta Asya’ya yayılan geniş tarihi ve kültürel coğrafyanın” vurgulanarak “uygarlıklar ve kültürler arasında bir ‘iletişim aracı ve buluşma noktası’ olarak” işlev görebileceğine dikkat çekilmektedir.
Askeri Çevrelerin Algılamaları
‘krizlere müdahale’ ‘ileriden savunma’ “[ulusal] güvenliği artık milli sınırlar içinde düşünmek yanılgı olacaktır.”
“hareket kabiliyeti, ateş gücü, darbe tesiri ve baka kabiliyeti yüksek, uzak mesafeli hedef tespit, teşhis ve tanıma imlanı olan; elastiki, sevk ve idaresi kolay, çok maksatlı kullanılabilen, kritik görevler için uzman personel kullanımını öngören, dinamik bir kuvvete sahip olmak” üzere… Bu yapılanma “piyade ağırlıklı olan alay ve tünen teşkilatları” yerine “kendine yeterli dinamik birlikler olan zırhlı ve mekanize tabur ve tugaylara” dayanmaktadır.
İki binli yılların başında Genelkurmay Başkanlığı Soğuk Savaş sonrası dönemde uluslararası ortamda oluşan yeni koşulları dikkate alarak “Güven ve Güvenlik Arttırıcı Önlemler Konsepti” hazırlamıştır.
II. Kurumlar ve Yasalar
Dışişleri Bakanlığının Yetki ve Görevleri
Dışişleri Bakanlığı “seçenek ve olasılıkları hazırlama, görüş bildirme alınan kararları uygulama ve takip etme” gibi işlevleri açısından dış politikanın oluşumu sürecinde merkezi konumunu koruyabilmiş bir konumdur.
Milli Savunma Bakanlığı müsteşarları ile birlikte, sadece Dışişleri Bakanlığı müsteşarları bakanlarla birlikte gelip gitmezler. Bakanlık içinden yükselirler ve dış politikanın gerçek yöneticileri olarak bilinirler.
Bakanlığın özerk konumu, bakanlığın görev alanına müdahalelerde bulunmak isteyen siyasal yetkililer tarafından hoş karşılanmamakta.
Genelkurmay Başkanlığı : Yetki v Görevler
Genelkurmay Başkanlığının dış politika kararlarının oluşum ve uygulama aşamalarında fiili etkisi de geniş kapsamlıdır. MGK.
Genel Kurmay Başkanlığında Dış Politikaya İlişkin Yapılanmalar
“Stratejik Araştırma ve Etüt Merkezi” (SAREM) Genelkurmay Başkanlığının dış politika oluşum süreci üzerindeki etkinliğini artıracak bir başka yapılanma olarak değerlendirilebilir.
Genelkurmay Başkanlığı ve Ulusla Güvenlik Kavramı
Ulusal güvenlik kavramı ülkemizde tüm dış politika tartışmalarını kuşatacak kadar geniş, tüm tartışmaların içine sızabilecek ölçüde içkin bir kavram olarak belirir.
Ulusal güveliğin, öncelikle dış politika olmak üzere tüm siyasal etkinlikleri kapsayacak ölçüde geniş bir anlamda kullanılması belirsizliklere yol açmaktadır. Anayasa Mahkemesinin 1973 yılında aldığı bir kararda belirttiği gibi “’milli güvenlik’ ve ‘kamu düzeni’ uygulayıcılarının kişisel görüş ve anlayışlarına göre genişleyebilecek, özel yorumlara elverişli, bu nedenle de keyfiliğe dek varabilir çeşitli ve aşamalı uygulamalarla yol açacak genel kavramlar” olmasından kaynaklanmaktadır. Dış politikanın ulusal olduğu ve partiler üstü bir bakışla siyaset ötesi bir alan olarak değerlendirilmesi gerektiğine ilişkin yaygın kanı da aynı anlayışla ilgilendirilebilir. Böylelikle, ulusal güvenliğin dış politikanın oluşturduğu çerçevenin ideolojik temelini oluşturan bir kavram olarak kullanılması, dış politika sorunlarının güvenlik sorununa dönüştürülerek siyasal süreçlerin dışına itilmesini de beraberinde getirmektedir.
Türkiye’nin bir güvenlik devleti olarak kurumsallaşmasını öngören bu ulusal güvenlik anlayışının iki sakınca yarattığı ileri sürülebilir. Demokratik katılım sınırlanmaktadır. Ulusal güvenliği sağlamakla görevli kurumların görev ve yetkileri çağdaş demokrasilerde görülmedik ölçülerde genişlemektedir.
Milli Güvenlik Kurulu ve Dış Politika
3 kim 2001’de gerçekleştirilen anayasa değişikliği uyarınca MGK’nun asıl üye konumundaki sivil üyelerinin sayısı arttırılmıştır.
MGK’da Karar Alma Süreci
“Kararlar oy çokluğu ile alını” hükümete karşın bir mutabakat sonrasında alındığı anlaşılmaktadır.
MGK toplantısına “uzun ve kapsamlı bir hazırlık sürecinden geçip geldikleri”, eşgüdüm içinde davrandıkları, buna karşılık olarak hükümet kanadının aynı ölçüde hazırlık yapamadığı gibi olguların altını çizmektedir.
MGK Genel Sekreterliği Örgütü
1982 Anayasasında bir danışma kurumu olarak örgütlenen MGK’na Genel Sekreterlik Kurumu aracılığıyla yürütme yetkisi tanınmış olmaktadır. MGK Genel Sekreterliği “devletin hafıza ve eylem merkezi” işlevi yürütmekte.
Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi
Kırmızı Kitap olarak bilinen bu belge ulusla güvenliğe yönelik tehditleri sıralamakta öncelikleri belirlemekte, izlenecek siyasetin genel hatlarını çizmekte, böylece hükümetlere ve devlet kurumlarına güvenlik ve dış politika konularında ayrıntılı bir çerçeve sunmaktadır. Beş yıllık aralarla hazırlanarak…
Eylül 1992 Belgede iç ve dış tehdit “bölücü terör” birinci önceliği.
Şubat 1997 de İslami tehdidin de milli güvenlik açısından ayrılıkçılık kadar tehlikeli olduğu saptanmıştı.
Toplumsal Çevre ve Dış Politika
Başta iş çevreleri olmak üzere değişik toplumsal ve siyasal çevrelerin dış politikanın oluşum sürecine katılımı bakımından iki önemli gelişmenin altı çizilebilir. Seksenli yılların başında Türkiye’nin ihracata yönelik sanayileşme modelini benimseyerek ekonomisinin uluslararası pazarlara hızla eklemlenmesi sürecine girilmesi ve 1989’da AT’ye tam üyelik başvurusunun yapılmasıyla başlayıp 1999 Helsinki Zirvesinde Türkiye’nin tam üyelik adaylığının açıklanması sonrasında ivme kazanan AB’ne uyum süreci.
TÜSİAD ve Dış Politika
1999 yılında TÜSİAD’ın artık ‘çıkar grubu’ olmaktan çıkarak ‘bir baskı grubu’ durumuna geldiğini vurgulayacaktır.
“[d]ış politikada; güvenlik ve savunma unsuru üzerine kurulan geleneksel yaklaşımlar artık yerini, ekonomik önceliklere ağırlık veren ekonomi diplomasisine” bırakmıştır.
Medya ve Dış Politika
Bu sektörde kaybedilen paranın sermaye sahipleri tarafından “bir tür savunma harcaması” olarak değerlendirildiğine dikkat çekmektedir.
Devletin ulusal güvenlik ve dış politika çevreleriyle uyum içinde sürdürülen bu ilişki uyarınca medya milli konular söz konusu olduğunda, siyasi tartışmaları bir yana bırakarak “bir milli güç unsuru” gibi davranmaktadır.
III. Oluşum
ANAP Yılları : Turgut Özal’ın Başbakanlığı Dönemi
ANAP döneminde başvurulan “ikincil diplomasi” uygulamalarına bakıldığında, banklığa danışma konusunda yeterli özenin gösterilmediği anlaşılmaktadır.
ANAP Yılları : Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanlığı ve ANAP Hükümeti Dönemi
Özal dış politikanın oluşumunda kurumsal işleyişi önemsemeyen anlayışını cumhurbaşkanlığı döneminde de sürdürdü.
Özal’ın cumhurbaşkanlığı döneminde dış politikanın oluşumu sürecinde kurumsal yapıyı devre dışı bırakan kişisel politikalar izleme eğilimi son kertede kumsal tepki ve reflekslerle etkisizleştirilmiştir.
DYP – SHP Koalisyon Hükümeti Dönemi : Tansu Çiller’in Başbakanlığı
Başbakan Tansu Çiller yönetiminin ilk evrelerinden başlayarak “aktif” dış politika yanlısı bir tutuma yönelecek; dış ilişkiler alanında müzminleşmiş sorunlara el atarak hızla çözüm bulmaya çalışacaktır.
Yunanistan, RF, Suriye ve İran ile ilişkilerde sorunların üzerine “kararlılıkla gidilmesi” gerektiğini savunarak sık sık güç kullanma tehdidine başvurmaktan çekinmeyecektir.
RP – DYP Koalisyon Hükümeti
28 Şubat sürecine “postmodern darbe”.
ANAP – DTP – DSP ve DSP – MHP – ANAP Koalisyonları :
Dış Politikada Kurumsal Süreçlere Dönüş
Refahyol hükümetinden sonra kurulan Mesut Yılmaz’ın başkanlığında oluşturulan 55. Hükümet dönemi (30 Haziran 1997 – 11 Ocak 1999) dış politikada kurumsal dönüş dönemi olarak nitelendirilir.
Mesut Yılmaz’ın resmi politikayı hedef alan sözleri Kıbrıs konusunda daha esnek bir politika izlenmesi gerektiğini savunan Yılmaz’a göre, Türkiye’nin daha aktif olması ve inisiyatifi ele alması, Denktaş2ın da “daha uzlaşmacı” davranarak Türkiye’ye yardımcı olması gerekmektedir.
AB ile uyum sürecinde Kıbrıs konusunun gündeme gelmesinden sonra TÜSİAD ve ANAP tarafından resmi politikaları sorgulayan tutum sürdürülmüştür.
Sonuç
Türk dış politikasının karar alma oluşum sürecinde kurumsal bir işleyiş egemendir. Dışişleri Bakanlığının özerk konumu, Cumhurbaşkanlığına tanınan yetkilerin sınırlı olması, MGK’nun yapısı ve çalışma biçimi dış politikada kişisel eğilimlerin öne çıkmasına engel olmaktadır.
Türk cumhuriyetlerle ilişkilerde pragmatik bir yaklaşım egemen olmuş, birlik çağrılarının kültürel ve ekonomik alanlarla sınırlı kalması eğilimi belirginlik kazanmıştır.
34) BİR DIŞ POLİTİKA ARACI OLARAK TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ :
YETENEKLER VE UYGULAMALAR
Giriş
Prusyalı Askeri Tarihçi Von Clausewitz’in “savaş sadece siyasetin başka araçlarla devamıdır”, askeri gücün politik işlevi sadece savaş durumu ile sınırlı değildir. Askeri gücün politik işlevlerini, savunma, caydırma, zorlama, veya güç gösterisi.
Denizde ya da denizden güç gösterisi ile siyasi sonuç almayı amaçlayan “gambot diplomasisi”dir. Bu hareket tarzı, siyasi hedefler net bir biçimde ortaya konduğu ve sınırlı tutulduğu takdirde istenen sonucu vermektedir.
Strateji “bir milletin silahlı kuvvetlerinin, kuvvet tehdidi ile, milli politika hedeflerini garanti altına alacak şekilde kullanma sanat ve bilimi”. Askeri strateji taarruza (ofansif) ve savunmaya (defansif) yönelik, Reiter’in üç sınıflandırma; manevra, yıpratma veya cezalandırma. Manevra stratejisi, hıza ve hareket kabiliyetine dayanır. İkinci Dİnya Savaşındaki Alman “Yıldırım Harbi” (blitzrieg) ABD’nin “Kara – Hava Muhaberesi” (air – land battle) taarruz unsurunun öne çıktığı… Yıpratma ise ateş gücüne dayalı olup son… Cezalandırma stratejisinin amacı ise rakibin direncini kırmaktır. Hava bombardımanı, gerilla savaşı…
Askeri güç ve siyaset ilişkisinde dikkate alınması gereken iki veri: askeri yetenekler ve inandırıcılıktır. Askeri yetenek kavramı, askeri gücün siyasi hedefle uyumlu nitelik taşıması bakımından önem taşımaktadır. Fiziksel potansiyelin siyasi hedefler doğrultusunda kullanılabilmesi, o ülkenin inandırıcılığı ile yakından ilintilidir.
Kenneth Waltz’un uluslararası ilişkiler disiplinine kazandırdığı kuramsal yaklaşım çerçevesinde, her gün çözümleme… Waltz’a göre birinci imge insan davranışına , ikinci imge devletlerin iç siyasal ve toplumsal özelliklerine ve nihayet üçüncü imge de uluslararası yapıya veya sisteme karşılık gelmektedir.
1) İki Dünya Savaşı Arası Dönem
Şeyh Sait isyanı… Türk hükümeti de erişimi zor bölgelerdeki ayaklanmaların denetimi için hava gücünün ne denli yaşamsal olduğunu bu süreçte öğrenmiştir.
Bu dönemde Türk savunması yıpratma stratejisine dayanıyordu. İnsan gücüne dayalı askeri yeteneklerle başka bir strateji zaten gerçekçi de olmazdı. Bu askeri strateji aynı zamanda, Tükiye’nin statükocu dış politikasıyla da uyumluydu.
Türkiye açısından deniz kuvvetlerinin önemli iki aşamada en çok Yunanistan ile yaşanan sorunlarda hissedilmiştir. Türk Deniz Kuvvetleri bu süreçte Balkanlardaki en güçlü donanmaya sahip olmuştur.
Balkan Paktı çabalarını kösteklemeye çalışan Bulgaristan’a karşı 1933’de gambot diplomasisine başvurmuştur. Türkiye, Yavuz zırhlısı ve iki muhribi Varna’ya yollayarak güç gösterisinde bulunmuş.
Londra, Akdeniz’deki İngiliz Filosu ile birlikte devriye görevi yapmak üzere Türkiye’den bir muhriple katkıda bulunmasını talep etmiştir. Atatürk’ün bu talebe olumlu yanıt vermeyi düşündüğü anlaşılmaktadır. Ancak Başbakan İnönü ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak bu görüşü paylaşmamıştır. Nyon Konferansı’nda Türkiye’nin izleteceği genel siyaset Cumhurbaşkanı ve Başbakan arasında düşünce ayrılığına neden olmuş ve süreç Atatürk ve İnönü’nün yollarının ayrılması ile sonuçlanmıştır.
1937 yılında gerçekleştirilen Büyük Trakya Manevraları iki kez yabancı askeri gözlemciler davet edilmiştir.
İki dünya savaşı arası döneme damgasını vuran silahsızlanma çabaları göz önüne alındığında, Türkiye’nin başlangıçtaki silahsızlanma girişimleri, Türk dış politikasının yeni uluslararası sisteme karşı keskin bir muhalefet temeline oturduğu izlenimini vermiştir.
2) Serken Soğuk Savaş Dönemi : 1945 – 1962
Moskova’nın Boğazlar’a ilişkin talepleri ve 1939 Sovyet – Alman paktı, Sovyetlere bakılına güvensizlik hakim olmuştur.
Savaş devam ederken, Türkiye hem Almanya’dan hem de müttefik güçlerden kısıtlı olmakla birlikte silah temin etmeye devam etmiştir. Tarafsız kalmak, savaş sonrasında Türkiye’yi 1946 yılına kadar sürecek bir yalnızlığa mahkum etmiştir.
Savaş boyunca insan gücüne dayalı yıpratma stratejisi yürürlükte kalmıştır. Trakya savunması için oluşturulan Çakmak Hattı… Savaşın bitişi ve Sovyetlerin galip ülkeler safında yer alması Türkiye’nin durumunu iyice zorlaştırmıştır. Sovyetler Birliğine karlı destek arayışlarının Birleşmiş Milletlere üye ayrıca çok partili siyasal yaşama geçiş.
Türkiye yeni şekillenen iki kutuplu uluslararası yapıda ABD’nin desteğini aramıştır. ABD desteği bedeli de dış politika ve askeri strateji konularında daha önce sahip olunan göreli özerkliğin feda edilmesiyle ödenmiştir.
1950 Kore Savaşı, ilk kez Lyon Konferansı sırasında gündeme gelen uluslararası güvenliğe Türkiye’den somut askeri katkı beklentisinin tekrarı olarak değerlendirilebilir.
1962 Küba Krizinde Jüpiterler süpergüçler arasındaki pazarlıklara konu olmuştur. Küba’daki Sovyet füzelerinin çekilmesi karşılığı, ABD’nin Ankara’ya danışmadan Türkiye’deki füzeleri sökme sözünü vermesi, ittifak bağlantılarının ilk kez sorgulanmasına yol açmıştır. Sovyetlerin nükleer dengeyi sağlamasıyla Topyekün Karşılık strateji geçerliliğini yitirmiştir. Esnek karşılık stratejisi saldırı durumunda, NATO’nun nükleer seçeneğine ilk anda değil aşamalı olarak başvurmasını öngörmekteydi. İhmal edilen konvansiyonel silahlar yeniden gündeme gelmişti.
3) Ulusal Önceliklere Dönüş, 1964 – 1974
NATO’nun Amerikan nükleer silahlarına dayanan Topyekün Karşılık stratejisi özünde ateş gücüne dayalı cezalandırma stratejisini temsil eder. Esnek Karşılığa geçiş ile gündeme gelen sınırlı savaş yetenekleri ise hareket yeteneğine dayalı manevra unsurlarının kazanılmasını da öngörmüştür.
1963 Kıbrıs krizi genel maksatlı kuvvet yapısından, harekat yeteneği yüksek manevra birliklerine kısmi geçiş aşamasında patlak vermiştir. Hava kuvvetleriydi. 1963 ve 1964 yıllarında cezalandırma stratejisi çerçevesinde Kıbrıs’ta kullanılmıştır.
1960’lı yıllar Türkiye’nin silah konusundaki dışa bağımlılığının dış politika ve askeri stratejideki kısıtlayıcı etkisinin ilk kez hissedildiği dönem olmuştur.
1967 Kıbrıs Krizi gambot diplomasini sınırlı hava harekatı tehdidinde bulunmuştur.
Nerdeyse davul zurna ile ilan edilen Türk askeri harekatının sürpriz etkisi büyük ölçüde inandırıcılık eksikliğinden kaynaklanmıştır. 1974 Kıbrıs harekatının en önemli sonucu, Türkiye’nin dış politika amaçları için sınırlı askeri güç kullanma yetenek ve iradesine sahip olduğunu ilk kez ortaya koymuş olmasıdır.
4) Yeni Sorunlar ve Yeni Arayışlar Dönemi : 1976 – 1990
1975’de gelen ABD silah ambargosu TSK’yı genel anlamda askeri teknolojilerdeki sıçramanın ya da doğru bir ifadeyle devrimin eşiğinde yakalamıştır. Sonuçta TSK, bu teknolojik gelişmelere ayak uydurmak bir yana, mevcut silah ve donanımını faal tutmada ciddi sorunlar yaşamıştır.
ABD ambargosu ekonomik sıkıntılar Batılı kurumlarla bağların ciddi olarak sorgulanmasına da yol açmıştır.
Reagan yönetimine yoğun silahlanma faaliyetleri ile desteklenen stratejik politikalar damgasını vurmuştur. Gorbaçev önce, devrim niteliğinde bir girişimle orta menzilli nükleer silahların tamamen ortadan kaldırılmasını sağlayan anlaşmayı (INF Treaty) Reagan ile imzalayarak silahsızlanma konusundaki niyetine ilişkin önemli ip uçları sunmuştur.
1980’lerde “sıcak takip”.
5) Soğuk Savaş Sonrası Güven(siz)lik Ortamı ve Askeri Güç
Türkiye’nin Soğuk Savaş süresince güvenlik gereksinimlerine yanıt veren NATO üyeliğinin, yeni karmaşık tehdit ortamı için yetersiz kaldığı da Ankara’nın ulusal askeri yeteneklere giderek daha fazla ağırlık vermiş olmasından anlaşılabilir.
Irak’ın Kuveyt’i işgali sonrasında, Türkiye NATO’ya bağlı bazı kuvvetlerin Güneydoğu’daki üslere konuşlandırılmasını talep etmiştir. Müttefik ülkelerin bu konudaki ikircikli tutumları Natı kolektif savunma ilkesini ciddi boyutta sorgulanması Türkiye’nin yalnızlığının bir göstergesi. Özetle bölgesel sorunlar ve tehditler karşısında askeri alanda yeterlilikten başka seçenek olmadığı yaygın kanıydı.
1991 yılında NATO, Soğuk Savaş süresince benimsediği “İleriden Savuna” (Forward Defence) stratejisini, daha düşük bir harbe hazırlık durumu gerektiren “İleri Mevcudiyet (Forwad Presence) konsepti ile değiştirildi. TSK “İleriden Savunma” ilkesine göre kuvvet planlamaya ve bulundurmaya devam etti.
Tümen – Alay kuruluşun, yerine reaksiyon süresi daha yüksek, harekat ve atış gücü artışı sağlayan Tugay – Tabur kuruluşuna geçilmiştir.
1980’lerin ortalarından itibaren Türkiye’nin yeni askeri stratejisi savunmaya dayalı olmaktan çıkıp “taarruzi harekatla savunma” olarak formüle edilmeye başlandı.
Türkiye kendini giderek artan oranda “güvenlik tüketen değil” “güvenlik üreten” bir ülke olarak tanımlamaya başlamıştır.
Suriye’ye yönelik politikalarda da askeri güç tehdidine başvurmuş ve sonuç alamamıştır.
a) Bölgesel Dış Politika Sorunları ve “Askeri Çözümler”
Yunan hükümetleri Türkiye’nin Balkan yarımadasında artan ağırlığını Yunanistan’ı çerçeveleme siyasetinin uzantısı olarak algılamıştır.
Tehlikeli olan Türkiye’de Yunan tarafının askeri güç tehdidi ile desteklenmeyen mesajları anlamadığı düşüncesinin yerleştirilmesidir.
Kardak krizi örneğinde Türkiye Ege’deki hak ve çıkarlarını korumak için gerekli askeri yeteneklere ve kararlığına sahip olduğunu ortaya koymuştur.
Türkiye’nin yeni askeri stratejisi 2.5 cephede aynı anda savaşma olasılığına göre şekillendirilmiştir. Girişilen mücadeleden askeri anlamda başaralı çıkılması da TSK’nın özgüvenini arttırmıştır. Bu durum TSK’nun hem kamuoyundaki prestijini yükseltmiş hem de iç siyasette artan ağırlığına yeni bir meşruiyet katmıştır.
1990’ların ikinci yarısında askeri güç Türk dış politikasında sıkça değerlendirilen telaffuz edilen ve hatta başvurulan bir araca dönüşmüştür.1996 da kamuoyuna edilen Türk-İsrail askeri eğitim işbirliği anlaşmasıdır.
İsrail e ile işbirliği,Yunanistan ile Suriye’nin olası ortak askeri girişimlerine karşı ülkenin güneyini güvenceye almıştır ikinci olarak,Türkiye elindeki askeri alt yapı ile uyumlu ve ileri
Teknoloji silahlara,siyasi koşullar olmaksızın erişebileceği alternatif bir kaynağa kavuşmuştur.
S -300 füzelerin Türkiye ye veya TSK’nın Kıbrıs’taki etkinliğine yönelik tek adaya yerleştirilmesi,Yunanistan tanın Ege ve Doğu Akdeniz de Türkiye yi çevreleme stratejisinin bir aşağılama olarak algılandığı için Türkiye sert tepki göstermiştir. Türkiye’nin sert ve tavizsiz dış politika söylemi ve kolaylaştıran bir etmen ab ile ilişkilerinin giderek kötüleşmesi ve aralık 1997 de Lüksemburg zirvesi sonrasında neredeyse kopma noktasına gelmiştir.
Ab ile ilişkilerin tam üyelik olasılığının Türk-Yunan gerginliklerinde Ankara üzerindeki frenleyici etkisinin tamamen kalkması,Türkiye’nin kriz yönetiminde askeri güce dayanma ve kullanma eğilimini artırmıştır.
Arnavutluk ta bir deniz üssünün kullanım kolaylıkları kuvvet hedeflerine ilk kez bir uçak gemisinin konulması Adriyatik Denizi’ni TSK için bir harekat alanına dönüştürmeye adaydı.
Ekim 1998 de Ankara,cumhuriyet tarihinin belki en ciddi ve muhtemelen en başarılı askeri güce dayalı dış politika uygulamasını gerçekleştirdi.
İlk aşamada Suriye’nin denizden ablukaya alınmasının düşünüldüğü bilinmektedir.


No Comment.
Add Your Comment