TÜRKİYE, RUSYA, KAFKASYA VE ORTA ASYA
28) SOĞUK SAVAŞ SONRASINDA TÜRKİYE – RUSYA İLİŞKİLERİ
Erhan BÜYÜKAKINCI
Giriş
Türk – Rus ilişkilerini daha çok siyasal sorunlar ve güvenlik kaygıları çerçevesinde ele almayı tercih etmiştir. 1980’li yıllardan itibaren ikili ilişkilerin daha işlevselci bir yaklaşımla farklı bir boyut aldığı gözlemlenmektedir. Türk dış politikasındaki karar alma sürecinde, dış dünyaya açılmak amacıyla ekonomik araçların daha da önemli olarak algılanmalarıdır.
Uluslararası ilişkilerin kuramsal açılımlarında işlevselci kulun önerdiği gibi, (siyasal) sorunların yoğunlaştığı ve kemikleştiği ilişkiler çerçevesinde işlevsel (örneğin, ekonomik) araçlarla işbirliği potansiyelinin araştırılması ve geliştirilmesi, her an krize dönüşebilecek olası gerginliklerin aşılabilmesi ve üzerinde uzlaşılabilecek ya da ortak kazanımlar elde edilebilecek alanların ön plana çıkarılmasını olanaklı kılar.
(Mitrany, işlevsel araçlarla işbirliğinin yaratılmasından dolayı bir ilişki çeşitlenmesi olacağından uzun vadeli uzlaşı potansiyellerinin attığı ve genelleştiği bir karşılıklı bağımlılık sürecini de öngörmektedir.)
I) Tarihte Türk – Rus Çekişmesi
A) Ampirik Model Olarak Türk – Rus Çekişmesinin İncelenmesi :
“Süregelen Rekabetler” Ve Büyük – Küçük Güçler Arasındaki İlişkiler
“süregelen rekabetler” yaklaşımı, toraksal yakınlık, uzun bir tarih biliminde belirli sıklıklarsa çatışan ulusların arasındaki ilişkilerin yapısını açıklamak amacındadır.
Small-Singer ikilisinin “büyük” (major power) ve “küçük” (minor power) güçler kategorilerinden…
Midlarsky, Singer ve Small’un çalışmalarında… 1815-1945 arasındaki uluslararası sistemin genel yapısı ve aktörlerin statüsü nicel çalışmalar bağlamında ele alındığında “genel/bütünsel sistemler” (total systems) ve “merkezi sistemler” (central systems) ayrımına giderler. Genel sistemler, uluslararası sistem içersindeki bütün bağımsız birimlerin etkinliklerini göz önüne alırken, merkezi sistemler yalnızca Avrupa eksenli diplomatik ilişkiler sürecinin parçasıdır.
Ünlü ikili çatışma modelleri Rusya – Türkiye, Çin – Japonya ve Fransa – Almanya üzerinde yoğunlaşmaktadır.
(Davranışsalcı J. Vazquez’in The War Puzzle adlı yapıtında ileri sürdüğü gibi çatışmacı eğilimlerin ortaya çıkış nedenleri üç kaynaktan olabilir: Topraksal yakınlık, iç dinamikler, ileri gelen etkileşimler.)
“Barış” ve “işbirliği” dönemleri, Rus – Türk ilişkilerinin beş yüzyıllık tarihinde istisnaları oluşturmaktadır.
B) Türk – Rus İlişkilerinin Tarihsel Boyutu
Sovyet Rus yönetimi, Osmanlı hükümeti İstanbul’da görev başında iken bile, Haziran 1920’de Ankara’daki TBMM hükümetinin meşruiyetini tanımakta tereddüt etmemiştir. 1921 yılında imzalanmış Moskova ve Kars Antlaşmaları, Türk – Sovyet sınırının ana hatlarını belirlemekteydi. 1925’te Paris’te imzalanan Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması, 1927 Mart’ında Ticaret ve Seyrisefarin Antlaşması.
Montreux Boğazlar Sözleşmesi çok taraflı müzakereler aşamasında Türk ve Sovyet tarafları birçok açılardan farklı görüşleri ileri sürmekteydi.
1936 yılından itibaren geliştirilmeye çalışılan Türk – İngiliz yakınlaşmasının ardında yatan nedenlerden birisi de, her an Moskova’dan gelebilecek istemlere karşı İngiliz kartını elde tutabilme çabasıydı.
Stalin yönetimi, Balkanlar ve Doğu Avrupa’ya yönelik yayılmacı politikalarını ön plana çıkarırken, Mart 1945’te Türk – SSCB 1925DostlukAntlaşması’nı artık uzatmayacağını duyurmuş ve Doğu Anadolu toprakları ile Boğazlarını Türk hükümetinden isteyecek kadar ileri gitmişti. Türk Amerikan yakınlaşması, bu bağlamda Moskova’ya karşı Ankara’nın belirli bağışıklık politikalarını geliştirme açısından çok önemlidir. Stalin’in ölümünden sonra Türk-Sovyet ilişkilerinde iyileşme sürecini gözlemlemek olasıdır.; Kruşçev’in SBKP’nin başına seçilmesiyle birlikte “barış için bir arada yaşama” ilkesinin SSCB dış politikasına yansıması, yayılmacı politikaların ve siyasal nüfuz yönteminin kısmen etkilerini yitirmelerine yol açmıştı. Sovyet yönetimi, Mayıs 1953’te verdiği nota ile güney komşusuna yönelik istemlerden vazgeçse de…
12 Eylül askeri darbesinin ardından, görev başındaki askeri hükümet ülkenin dış politika seçeneklerini çeşitlendirmeyi amaçlayarak Moskova ile Washington arasında belli bir denge politikası izlemeyi kararlaştırmıştı.
c) Doksanlı Yılarda Türkiye ve Rusya’da İç Politikada Alanındaki İstikrarsızlıklar
ve Uluslararası Plandaki Yeni Arayışlar
Türk karara alıcılarının daha esnek bir dış politika söylemiyle Soğuk Savaş sonrasına geçişi en az zarar ile atlatma çabasındaydılar, çünkü ülkenin azalan jeostratejik önemini yeniden tanımlama çabasında ön olana çıkan söylemler, Türkiye’nin ateş çemberi, ortasında bir huzur adası olduğu argümanı ile “Türk modeli” yaklaşımını geliştirmekteydi.
1991 yılı, Türk dış politikasının dönüm noktalarından biridir: Körfez Savaşı, SSCB’nin dağılması, eski Yugoslavya’daki savaşın bağlaşması ve Yukarı Karabağ’daki kıvılcımların yeniden ortaya çıkması.
“Türk modeli”, dem laik, hem demokratik hem de serbest piyasa anlayışını benimsemiş, nüfusun çoğunluğu Müslüman olan bir ülke seçeneği olarak sunulmaktaydı.
1980’li yılların getirdiği ekonomideki liberalleşme eğilimleri, küreselleşmeye uyum sağlama çabaları ve ekonomik bütünleşme grupları içinde yer alma arzusu, Türkiye’nin yeni pazarlara açılmasını ve dış dünya ile bütünleşmesini zorunlu kılmaktaydı. ECO (Ekonomik İşbirliği Örgütü) ve KEİB (Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü) yeni coğrafyalardaki ekonomik işbirliği potansiyellerini geliştirmeye yönelik çabalardı. İslam Konferansı Örgütü ile ilişkileri geliştirmek çabası, önemli bir politikadır.
D) Yeni Bir Kimlik Arayışında Çelişkiler ve Yapısal Sorunlar:
Rus Dış Politikasındaki Dönüşüm
Avrasyacılık ile Atlantikçi bakış açısı arasındaki rekabet farklı bakanlıklarda destek bulurken, Rus dış politikası için kısa ve orta vadede etkin olabilecek seçeneklerin belirginleşmesine de katkıda bulunuyordu; bu bağlamda eski SSCB alanı içersinde yer alan yeni bağımsız devletlerle olan ilişkiler, Moskova’daki karar alıcılar için, farklı bir duyarlılık alanı oluşturmaktaydı.
III) Doksanlı Yıllarda Türk – Rus İlişkilerinin Siyasal Yönleri :
Eski ve Yeni Sorunlar
A) Güvenlik Sorunları ve AKKA’ya Tarafların Bakışı
1990 Kasım ayında Paris Şartı ile birlikte imzalanan ve 1992 yılında yürürlüğe giren Avrupa’da Konvansiyonel Kuvvetler Antlaşması, Avrupa’nın güney kanadında konuşlandırılmış silahların ve askerlerin sayısının belirli kotalara indirilmesini öngörmekteydi.
Kafkaslar’daki etnik çatışmaları ve İran etkenini bahane göstererek, Rusya, söz konusu bölgenin AKKA kapsamından çıkarılmasını talep etmişti. Rusya, indirim kotalarını uygulamayacağını tek taraflı olarak Eylül 1993’te bir nota ile ilgili taraflara göndermiştir. Halen Ermenistan – Türkiye sınırı Rus askerleri tarafından korunmaktadır.
B) Türk Boğazları ve hazar Petrolünün Batı’ya Taşınması Sorunu
Her çağda bir dünya devleti olma arayışındaki Rusya’nın uluslararası taşıma yollarıyla bağlantılarını geliştirmek açısından tarih içersinde Türk Boğazlarına olan ilgisi zamanla kemikleşen bir sorunsala dönüşmüştür. Rusya federasyonu deniz yoluyla yaptığı dış ticaretin % 65’ini Türk Boğazları kanalıyla gerçekleştirmektedir.
Rus hükümeti, Montreux Sözleşmesi’nde düzenlenmiş serbest geçiş hakkına ilişkin ihlaller olduğu gerekçesiyle söz konusu tüzüğün geri çekilmesini talep etmekteydi.
1994 Tüzüğü’nün yumuşatılması ve gözden geçirilmesi konusu, 6 Kasım 1998 tarihinden itibaren yürürlüğe giren Türk Boğazları Deniz Trafiği Düzeni Tüzüğü’nün kabulüyle sonuçlanmıştır.
Karadeniz kıyısındaki Novorossiisk limanını Hazar petrollerinin dünya piyasalarına dağıtıldığı merkez yapma arayışları, 90’lı yıllarda ön plana çıkan bir politikaydı.
C) Nüfuz Alanları Tartışması
1993 – 1997 arasında aşırı ulusçu ve tarikatçı etkenler…
Türk lideri Rusya’nın tepkilerini önemsemekteydiler. Türkiye’yi yeni bir “Büyük Ağabey” konumunda görmek istemediklerini açık açık dile getirmekteydiler.
Rusya ile Türkiye arasında görüş ayrılığı, Yukarı Karabağ’daki Ermenistan-Azerbaycan çatışmalarıdır.
D) Çeçen Savaşları ile Kürt Sorununun İkili İlişkiler Üzerindeki Etkileri
1994 Aralık ayında Rusya’nın Çeçenistan’da başlattığı askeri müdahale Türk-Rus ilişkilerinde gerginliği tırmandıran yeni sorunlardan biri olarak ortaya çıkmıştı.
İç politikadaki baskıların tersine, Türk hükümeti Çeçen sorununu daima Rusya’nın içişleri kapsamında bir konu olarak değerlendirmiş ve Batılı ülkelerle ortak bir söylem benimseme yoluna gitmiştir. II. Çeçen Savaşı ile birlikte, Ankara’nın takipsizliğe yönelmesi Moskova’nın her an Kürt sorununu bir koz olarak kullanma riski yatmaktaydı.
III) İkili İlişkilerin İktisadi ve Ticari Boyutu
Siyasal sorunlardan dolayı oluşan gergin ilişkiler, genellikle iktisadi işbirliği olanaklarını kısıtlamaktadır.
Türk Müteahhitler Birliği 2000 yılı Temmuz ayı itibariyle Rusya’da aldıkları inşaat projelerinin tutarı 9.830 milyar doları bulmaktadır.
A) Türkiye ve Rusya Arasındaki Ticari İlişkilerde Enerji Ürünlerinin Yeri
Türkiye, Finlandiya’dan sonra Avrupa’da Rus doğal gazına en bağımlı ülke konumundadır.
B) Karadeniz Bölgesinde Yeni İşbirliği Girişimleri
KEİB girişimi, çatışmacı ilişkilere mahkum olmuş devletler arasındaki müzakere ortamının sağlanabilmesi ve dolayısıyla bölgesel işbirliği olanaklarının geliştirilebilmesi fırsatlarını da birlikteliğinde getiriyordu.
KEİB’teki kısmi kan kaybının ana gerekçeleri arasında, teşkilatın ana direkleri olan Türkiye ve Rusya’daki ekonomik krizlerle birlikte farklı gümrük rejimlerine yönelik yükümlülüklere girmeleri sayılabilir.
C) Doksanlı Yılların Ticari İlişkilerinde Yeni Bir Boyut: Bavul Ticareti
“Bavul Ticareti” olarak adlandırdığımız gayrıresmi yollarla mal ticaretinin Türk-Rus ilişkilerinde özel bir konumu bulunmaktadır.
1995 sonrasında Rus gümrük kitaplarında uygulanan sıkı denetimlerin ardından ve Türk mallarında belirli kalite sorunlarının yaşanmasıyla birlikte, Türkiye-Rusya arasındaki bavul ticareti hacminde belirgin bir azalma görülmüştür.
29) TÜRKİYE’NİN GÜNEY KAFKASYA’YA YÖNELİK DIŞ POLİTİKASI
Ali Faik DEMİR
Giriş
Traskafkasya ya da diğer bir ifadeyle Güney Kafkasya, üç devletten, Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan’dan meydana gelmektedir.
Transkafkasya Türkiye açısından stratejik değerde görülen Orta Asya ile ilişki kurulmasında da köprü vaziyetindedir.
I- Bölge Devletleri ile İlişkiler
1 – Azerbaycan
Başkenti Bakü’dür. 59 reyon (bölge), 11 şehir ve 1 özerk cumhuriyet (Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti) ve 1 özerk bölgeden (Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi) müteşekkildir.
Transkafkasya’daki tek Müslüman ülke olması… Şii olan Azerbaycan, mezhep bakımından İran’a yakın olmakla birlikte İran gibi radikal İslami anlayışı benimsememesi ve laik modeli hedeflemesi bakımından Türkiye’ye belki de daha yanındır.
a – Ayaz Muttalibov Dönemi
18 Ekim 1991’de bağımsızlık ilan edilmiştir. Türkiye, diğer sorunlarında da olduğu gibi, bölgeye yönelik bir master plan hazırlamıştır. Olaylar geliştikçe, sorunlar ortaya çıktıkça ve iç-dış dengeler değiştikçe dış politika üretilmiştir.
b – Elçibey Dönemi
ABD ve Batı ülkeleri ile iyi ilişkiler kurarken İran ve Rusya ile daha mesafeli olmuştur.
Elçibey’in başta Rusya’ya karşı bu mesafeli politikaları ve bölgesel dengeleri bozarak, Türkiye lehine tutum takınması doğal olarak Moskova’yı çok rahatsız etmiş, bu nedenle Dağlık Karabağ sorununda Azerbaycan’a karşı Ermeniler’i desteklemiş, ülke içi muhalif hareketleri kışkırtmıştır.
c – Aliyev Dönemi
Aliyev, dış politikayı Elçibey döneminin mutlak Türk taraftarı uygulamalarından çıkarmış, ülke çıkarlarına uygun olarak tüm bölge ve dünya devletlerinden faydalanacak politikalar izlemeye başlamıştır.
Türkiye, KKTC ile Azerbaycan arasındaki temasların arttırılmasını, iktisadi, sosyal ve kültürel alanlar başta olmak üzere tüm alanlarda ilişkilerini geliştirmesini arzu ettiğini açıklamıştır.
2 – Ermenistan
Bölgenin en küçük ülkesi olan Ermenistan başkenti Erivan’dır.
Türk Devletleri’nin birbirine yakınlaşmaları ve ortak politika uygulamaları, Ermeniler’de gittikçe büyüyen vir Türkler tarafından sarılma korkusunu yaratmıştır.
a – S.S.C.B. Sonrası Yaşananlar ve Ter Petrasyon Dönemi
Ermeni Parlamentosu 23 Eylül 1991’de bağımsızlığını ilan etmiştir. Turizm, iki halkı birbirine yakınlaştıran, birbirlerini tanımalarına olanak veren bir unsur teşkil etmiştir.
Ermenistan’da iç sorunlar ve özellikle Dağlık Karabağ çatışması, ülke yönetiminde değişimlere neden olmuştur. Petrosyan, muhalefetinin baskılarına daha fazla dayanamamış ve Şubat 1998’de görevinden istifa etmiştir.
b – Koçaryan Dönemi
27 Ekim 1999’da Ermenistan Parlamentosu’na yapılan bir baskın sonucunda Başbakan Sarkisyan, meclis Başkanı karen Demirciyan ve 6 kişi hayatını kaybetmiştir.
Rusya, bölgede Ermenistan’ın önem verdiği ve en yakın müttefiki olup, gerek ülke içindeki gerek bölgedeki sorunlarda desteği hayati önem taşımaktadır.
1922’den bu yana Yunanistan, ermeni askerilerinin yetiştirilmesine destek vermektedir. Haziran 1996’da iki ülke savunma işbirliği antlaşması imzalamışlardır. Bu gelişme, Türkiye tarafından anti-Türk bir cephe oluşturuluyor şeklinde kabul edilmiş ve tepki görmüştür.
Ermenistan, Yunanistan ile işbirliği projelerine İran’ı da katmak istemiştir. Sonunda üç devlet 12 Haziran 1999’da bir askeri işbirliği antlaşması imzaladıklarını açıklamışlardır. Türkiye’ye göre, Rusya da bu ittifakın gizli ortağıdır.
Petrosyan’ın dönemi Türkiye ile ilişkiler açısından genel anlamı ile olumlu geçmiştir. Ekonomik ilişkiler, ambargo ve Dağlık Karabağ ipoteğinde bulunmakla birlikte sürmektedir.
Koçaryan’ın başkanlığa gelmesi, ilişkilerde bir durgunluğu be güvensizliği getirmiştir. Türkiye’nin iki ülke arasındaki ilişkileri Sağlık Karabağ’a bağlanmasından rahatsız olduğunu belirtmiş ve o zaman Ermenistan’ın da soykırım ve başka konuları ilişkilerde ön koşul yapabileceğini ifade etmiştir.
Ermenistan, Türkiye’nin bir an önce Dağlık Karabağ yüzünden uyguladığı ambargoyu kaldırmasını ve yine iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin kurulmasını istemektedir.
Türkiye ile Ermenistan arasında ilişkilerin düzelmesi için son dönemde atılan en önemli adımlardan biri, Mart 200’de resmi bir niteliği olmayan “Türk Ermeni Uzlaşma komisyonu”nun meydana getirilmesidir.
3 – Gürcistan
Ülke içinde iki özerk cumhuriyet (Abhazya, Acarya) ve bir özerk bölge bulunmakta başkent ise Tiflis. Coğrafi olarak Gürcistan üçe ayrılmaktadır. Ülkenin kuzeyinde yer alan Büyük Kafkas bölgesidir. İkinci olarak güneyde yüksek platoların bulunduğu bölge, son olarak ise iki bölge arasındaki üçgen şeklindeki Karadeniz’e kıyısı olan ortadaki alan bulunur.
Kızıl Ordu Gürcistan’a girmiş ve 25 Şubat 1921’de Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ilan edilmiştir.
a – S.S.C.B. Sonrası Dönemde Yaşananlar
31 Mart 1991’de yapılan referandumla halkın % 93’ü bağımsızlık yönünde oy kullanmıştır. Gürcistan, SSCB içinde Batlık ülkelerinden sonra ilk bağımsızlığını alan ülke olmuştur.
Gamsahurdiya, milliyetçi politikalarıyla azınlıkları korkutmuştur.
b – Şevardnadze Dönemi
Şevardnadze, iktidara geldiği zaman önemli bir dış desteğe sahip olmuştur. Abhazya, Osetya ve Gamsahurdiya yanlılarının bulunduğu Megrelya’da savaş hali sürmüştür.
Şevardnadze Türkiye ile kurduğu bu sağlam ilişkilerden çok kısa bir süre sonra Rusya ile dostluk ve işbirliği antlaşması imzalamış, ardından Mart başında BDT’ye üye olma kararını onaylamış ve hemen ardından aynı ayın sonunda BİO’ya katılmıştır.
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel 15 Ocak 2000 tarihinde “Kafkas İstikrar Paktı” düşüncesini Şevardnadze ile tartışmıştır.
Türkiye Abhaz ve Oset sorunlarının bir an önce barış ile sonuçlanmasını arzulamaktadır.
II Türkiye’nin Bölge İle Ekonomik İlişkilerinin Genel Değerlendirmesi.
Aliyev ile birlikte Azerbaycan politikasında reelpolitik öne çıkmış ve Azerbaycan siyasi ve ekonomik beklentilerini açıkça ortaya koyarak bu ihtiyaçlarının karşılanmasında destek olana daha yakın olacağını ifade etmiştir.
Türkiye – Ermenistan ekonomik ilişkilerinin gerçekleşmemesi; Dağlık Karabağ sorunu,, iki ülkeyi hatta bir açıdan tüm Kafkasya’yı kilitlemektedir.
1991 ve 1992 yılları ekonomik ilişkilerin gerçekleşebildiği bir dönem olmuştur.
Türkiye – Ermenistan arasındaki ticari ilişkiler, Azeri – Ermeni savaşı ile son bulmuştur. Coğrafi anlamda Türkiye ile Azerbaycan arasında sıkışan Ermenistan için İran ve Gürcistan Hatay damarı haline gelmiştir.
Bu bölge ile ekonomik ilişkilerimiz BDT ile ta da KEİÖ ülkeleriyle ilişkilerimizin de altında kalmaktadır.
III Bölgedeki Çatışmalar ve Türkiye’nin Yaklaşımları
1 – Dağlık Karabağ Sorunu
Dağlık Karabağ sorunu, SSCB’nin dağılma sürecinde ortaya çıkan ve bölge açısından önemli sonuçlar doğuran bir gelişmedir. Büyük çoğunluğu Azerilerden oluşan özerk bölge, büyük oranda Ermeniler’in eline geçmiştir.
28 Mart 1988’de SSCB’nin Yüksek Sovyet’i Dağlık Karabağ’ın isteğini reddetmiştir. Ermeni Ulusal Hareketi ve Azerbaycan Halk Cephesi oluşturulmuştur.
1 Aralık 1989’da Ermenistan tarihi bir kara alarak, Dağlık Karabağ2ı kendisine bağlayan kararı dünyaya ilan etmiştir. Eylül 1991’de dağlık Karabağ bağımsızlığını ilan etmiştir. Bunun üzerine Azeri kuvvetleri Karabağ’a karşı harekete geçmiş ve Ermeniler de buna cevap vermişlerdir.
BM’nin ve AGİT’in çabaları sonunda Mart 1992’de Minsk Konferansı oluşturulmuştur. Konferansın on bir üyesi Karabağ’da bir ateşkes sağlamak, savaşan kuvvetlerin çekilmesini gerçekleştirmek ve Minsk’de yapılacak barış konferansını hazırlamayı hedeflemişlerdir.
Bir yandan İran’ın sorununun çözümünde öne çıkası, diğer yandan Ermeniler’in ateşkes yaparken saldırmaları Türkiye’nin tepkisine neden olmuştur.
2 – Abhazya Sorunu
Sovyetler’in dağılma süreciyle beraber, tüm eski cumhuriyetlerde olduğu gibi, Abhazya’da da milliyetçi hareketlenme görülmüştür.
22 Ekim 1993’de Gürcistan BDT’ye girmeyi kabul etmiş ve antlaşma imzalamışlardır. Gürcistan’ın yakınlaşması üzerine Rusya da hemen politikalarını değiştirmiş, Gürcistan’a yakınlaşmak için Abhazlar’a olan desteğini askıya almıştır.
Abhazya, bağımsızlık isteğini sürekli vurgulamakta ve diğer devletlerce tanımamakla birlikte bağımsızlığı uğruna mücadelesini sürdürmektedir.
Abhazya, her şeye rağmen, bağımsızlığını tanımamakla birlikte, rusya2nın desteğiyle BDT içinde eyrı bir statü kazanma mücadelesi vermektedir.
Abhazya savaşı, Türkiye’nin Kafkasya’ya yönelik resmi ve yarı resmi politikalarının farklılığının göstergesi olmuştur.
Gayrı resmi politikaların anlaşılması için Türkiye’deki Abhazlar’ın durumlarına ve yaklaşımlarına bakmak gerekmektedir. İstanbul, Adapazarı, Düzce, Eskişehir, Samsun gibi yörelerde yaşayan 600.000-700.000 arasında Abhaz kökenli Türk vatandaşı olduğu tahmin edilmektedir.
