TÜRKİYE VE ORTA DOĞU
DEMOKRAT PARTİ’NİN ORTADOĞU POLİTİKASI
Hüseyin BAĞCI
1) Menderes Hükümeti’nin Ortadoğu Politikasına “Yeni Yöneliş” Arayışları
Batı’nın Yakın ve Ortadoğu’daki çıkarları, Menderes Hükümeti Tarafından Türkiye’nin kendi güvenlik çıkarlarıyla özdeş olarak algılandı. “bilinçli olarak Batı kulübünün aktif üyesi rolünü” üslendi.
Menderes, Sovyetler Birliği’nin, kendisinin Ortadoğu’da uygulamak istediği “süreklilik diplomasisi” için bir engel teşkil ettiği… Sovyetler Birliği İsrail’i tanımış olduğu halde, taktik değiştirerek Arap tezini destekliyor, İsrail ile olan diplomatik ilişkilerini de 1950’li yılların başında kestiriyordu.
Menderes Hükümeti’nin Ortadoğu dış politikasına yön veren üç temel hedefe…
a) Ortadoğu’da istikrarın ve güvenliğin korunması,
b) Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki anlaşmazlığın tatmin edici bir çözüme ulaştırılması,
c) Komünizmin bu hassas bölgeye girmesini engellemek için etkili bir güvenlik sisteminin yaratılması.
2) Menderes ve “Büyük Ağabey” (Big Brother) Politikası
Türkiye’nin Ortadoğu’nun zayıf Müslüman ülkelerine “Big Brother” rolü oynayacak olmasıydı.
3) Türkiye’nin Ortadoğu’nun Savunmasındaki Rolü
İngilizler, Türkiye’den kendilerine Ortadoğu’daki siyasi gelişmelerde yardımcı olacakları konusunda verdiği sözü yerine getirmesini istiyordu. İngiltere Türkiye’nin NATO’ya alınması sürecinde en büyük direnci göstermiş, sonra desteklemişti. Neden Türkiye’nin Ortadoğu’da artan stratejik öneminden kaynaklanıyordu.
İngiltere’nin bu organizasyonunun kurulmasında öncülük etmek istemesi, Ortadoğu savunma organizasyonu düşüncesinin reddedilmesi için yeterli bir nedendi.
Türkiye, Amerika ve Pakistan arasında imzalanan askeri antlaşmalar Ortadoğu ülkelerinin beklenen tepkilerine neden oldu. En çok tepki gösteren iki ülke vardı: Hindistan ve Afganistan.
4) Menderes Aktif Siyasetini Ortadoğu’da Sürdürmeye Devam Ediyor:
Bağdat Paktı’nın Kurulması ve Mısır İle Suriye’nin Tepkileri
Menderes’in asıl hedefi ise “Ortadoğu’da liderlik rolünü” üslenmekti.
Mısır Hükümeti ise, Türkiye ile Irak arasında kurulması düşünülen Savunma Paktı’nı Arap Birliği’ne karşı yapılan ciddi bir darbe olarak görüyordu.
Nasır, Türkiye’nin Ortadoğu’nun savunması konusundaki arzusunu iki nedenden dolayı reddediyordu. a) Türkiye’nin İsrail ile olan ilişkilerinden b) Türkiye’nin Ortadoğu’daki bir savunma paktının önderliğini İngiltere’nin, ABD’nin ve Fransa’nın desteği ile üstlenmesinden. Türkiye ile Irak arasındaki Savunma Paktı 24 Şubat 1955’te Bağdat’ta imzalandı.
5) İngiltere’nin Bağdat Paktına Girişi
İngiltere 4 Nisan 1955’de Bağdat Paktı’na resmen giriyordu.
6) Sovyetler Birliği’nin Bağdat Paktı’nın Kurulmasına karşı Gösterdiği Tepkiler
Arap Milliyetçiliği ve “olumlu tarafsızlık” Nasır’ın dış politika araçlarıydı. Nasır, Hindistan Başbakanı Nehru ve Yugoslavya Devlet Bakanı mareşal Tito ile yeni ortaya çıkan bağlantısızlar Hareketinin liderliğini üsleniyordu.
7) Türkiye İçin Ortadoğu’da Tehlikenin Yeni Bir Boyutu: Sovyetler Birliği
Türk dış politikası 1950’li yıllarda milli uzlaşmaya ve üç prensibe dayanıyordu: a) Sovyetler yayılmacılığını önlemek, b) Batı ile askeri ve ekonomik işbirliği, c) Kıbrıs’ın taksimi (1955’ten itibaren)
Pakistan’ın 1 Temmuz, İran’ın 3 Kasım 1955’te Pakta dahil olması.
Sovyetler Birliği’nin “Barış Ataklarına Rağmen”
Menderes Hükümeti Sovyet Karşıtı Tutumunu Sürdürüyor
Sovyetler Birliği 1955 yılından itibaren başlattığı “barış ataklarından”…
Sovyetler Birliği’nin “barış içinde bir arada yaşama düşüncesi” Türk Hükümeti tarafından dikkate alınmazken, diğer NATO ülkeleri bunu yumuşamanın bir işareti olarak görüyorlardı.
9) Süveyş Kanalı’nın Devletleştirilmesi ve Türkiye’nin Tutumu
Süveyş Kanalı en fazla kullanılan diğer 21 ülke ile birlikte 16 Ağustos 1956’da Londra’da yapılan konferansa katılması, Türkiye’nin Mısır’ın çıkarlarını göz ardı eden Batı yanlısı politikasını kanıtlıyordu. Yunanistan’da konferansa katılmayı reddediyordu. Yunan Hükümeti gerek Arap dünyasında gerekse Bağlantısızlar Hareketi ülkelerinden büyük sempati topluyordu. Daha sonraki yıllarda Yunan Hükümeti Kıbrıs sorununda “bu politik sempatiden” yararlanıyor…
Süveyş Kanalı’nın uluslar arası kontrol altında tutulmasını savunan 18 ülke arasında Türkiye’de vardı. Türk Hükümeti ayrıca plana ek bir hüküm… Mısır’ın Kanal üzerinde hükümdarlık haklarına tecavüz edilmeyecekti. “Süveyş Kanalından yararlananlar Birliği” Nasır Türkiye’yi “Batı emperyalizmin polisi” olarak suçluyordu. İsrail, İngiltere ve Fransa’nın Ekim ve Kasım 1956’da Mısır’da yaptıkları askeri harekatlar sadece Bağdat Paktı’nın varlığını sürdürmesi için değil, aynı zamanda Menderes’in “istikrar diplomasisi” için de büyük bir darbe oluyordu.
Menderes Hükümeti şimdi NATO ile Bağdat Paktı arasında bir bağlantı kurmak için uğraşıyordu.
ABD’nin, Türkiye, Irak ve Pakistan’ın pratikte savunulmalarını, NATO ile Bağdat Paktı arasındaki bağlantı dolaylı gerçekleşmiş oluyordu. 1957 “Eisenhower Doktrini”
10) Menderes Hükümeti Eisenhower Doktrini’ni Memnunlukla Karşılıyor.
Eisenhower Doktrini, İngiltere’nin ve Fransa’nın “başarısızlıkla sonuçlanan Süveyş macerasının” bir sonucu olarak görülebilir. Çünkü; Süveyş Krizi nedeniyle ortaya çıkan “güç boşluğunun” ABD tarafından doldurulma zorunluluğu doğmuştu.
Süveyş Krizi esnasında, ABD Sovyetler Birliği ile birlikte İngiliz ve Fransız Hükümetleri’nin güç kullanmalarını reddetmiş ve onları ateşkese zorlamıştı. İngiltere’nin Ortadoğu’daki üstünlüğü artık sona erdiği… Suriye, Mısır ve Ürdün’ü doktrini reddeden tavırlar.
Ortadoğu’daki Türk-Amerikan işbirliği, İngiltere ve Fransa’nın bu teni stratejide katılımları olmaması nedeniyle daha da güçleniyordu.
11) Eisenhower Doktrini Çerçevesinde Türk-Alman Ortak Çıkarları ve
Ortadoğu Krizli Yıllar (1957-58)
Menderes Eisenhower Doktrini’nin açıklanması ile birlikte ABD’yi Ortadoğu’da koruyucu bir güç olarak kazanmak amacına ulaşmış oluyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun bir Batılı ülkeyi Rus yayılmacılığını önlemek için bir “denge faktörü” olarak kullanan klasik diplomasisine başvuruyordu.
12) Türkiye-Suriye Anlaşmazlığı ve Türk-Amerikan Dayanışması
Suriye’deki Sovyet varlığı, Türk Hükümeti’ni çok korkutuyordu. Çünkü, Suriye Sovyetler Birliği’nin baskısına, Nasır’ın Mısır’da gösterebileceği tepkiyi gösteremeyebilirdi.
13) Sovyetler Birliği’nin Türkiye’yi Tehdidi Karşısında Amerika’nın
Türkiye’ye Gösterdiği Dayanışma
Türkiye-Suriye krizi giderek iki blok arasındaki bir krize dönüşmüştü. Türkiye ile Suriye arasındaki gerginlik, Mısır Birliklerinin Laskiye’de, Suriye-Türkiye sınırındaki, Suriye birliklerini güçlendirmek için karaya çıktıklarında daha da arttı.
Mısır’ın birliklerinin gönderilmesi Nasır’ın prestijini arttırdı.
14) Irak’taki Askeri Darbe ve Menderes Hükümeti’nin Tepkileri
Irak’ta 14 Temmuz 1958’de gerçekleşen askeri darbe Menderes’in “aktif Ortadoğu politikası” için bir yıkım oldu. Hükümet ve muhalefet şimdi ilk defa bir dış politika sonunda değişik görüşleri savunuyorlardı.
15) CENTO’nun Kuruluşu ve Menderes Hükümeti’nin İktidardan Düşmesi
Irak’ın Bağdat Paktı’ndan ayrılışı 24 Mart 1959’da gerçekleşti. Ağustos ayında ise Bağdat Paktı CENTO’ya dönüşüyordu. Irak’taki askeri darbeyi, Pakistan, Burma ve Sudan’daki askeri darbeler takip ediyordu. Armaoğlu’na göre, Bağdat Paktı asıl hedefine ulaşamamıştı. Paktın asıl hedefinin bölgedeki güvenliğin sağlanması olduğunu ancak Paktın tam tersini yaptığını ve Sovyetler Birliği’nin bölgeye girmesini sağladığını söylüyordu.
9) TÜRK-İRAN İLİŞKİLERİ
Gökhan ÇETİNSAYA
Giriş
Türk-İran ilişkileri, 19. yy boyunca ve 20. yy başlarında keskin bir rekabet ve karşılıklı zaaflardan faydalanarak birbiri üzerine nüfuz kurma mücadelesine dönüşmüştü.
1937 Sadabad Paktı
1) 1945 Sonrası
İran ise iki yönden Sovyet tehdidi ile karşı karşıya kalıyordu: Sovyetler bir yandan savaş sonrası İran’ı boşaltmayı reddederken diğer yandan işgal altında tutuğu bölgelerde birer otonom Azeri ve Kürt cumhuriyeti kurdurtuyordu. Mayıs 1946’da Sovyet ordusunun çekilmesi ve Aralık 1946’da otonom cumhuriyetlerin İran ordusu tarafından ortadan kaldırılması ile son buldu.
Mayıs 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti, İran iç politikasında bir yandan Musaddık ile temsil edilen İran milliyetçiliğinin yükselişi ve bunun dış politikadaki tezahürü olan tam tarafsızlık görüşünü Sovyet yanlısı Tudeh partisinin güç kazanması…
Mayıs 1951’de dış politikada tam tarafsızlık yanlısı Musaddık’ın başbakan oluşu ve İngiliz-İran Petrol Şirketi’nin millileştirilmesi ile sonuçlanacak. Musaddık dönemi Türk-İran ilişkilerinin iyice gerginleştiği, kopma noktasına geldiği bir dönem olmuştur.
Türkiye gibi en büyük endişesi iç karışıklıklar, sonucu İran’da komünistlerin yönetimi ele geçirmesi ya da Sovyetlerin bu karışıklıktan faydalanarak İran’ı işgal etmesi ABD krizin ilk döneminde İran’ın Batı yanlısı devletlerle bağlantılarını sıkılaştırması ve bu yolla Sovyetlere kaymasını önlemek amacıyla Türkiye’nin İran’la daha aktif ilişki kurmasını teşvik etse de bu beklentisi gerçekleşmeyecektir.
Türk hükümeti ve kamuoyu Musaddık’ın 1953 Ağustosunda ortak bir İngiliz-Amerikan darbesi ile devrilmesini memnunlukla karşıladı.
Musaddık’ın devrilmesinden hemen sonra, İran’ın üç temel endişesi vardı. Bir zayıf ve hiçbir savunma gücü olmayan bir orduyla ittifaka girmenin İran’ı daha baştan dezavantajı bir duruma koyacağı, ikinci olarak iç kamuoyu ve parlamento da böyle bir teklif hoş karşılanmayacaktır. Üçüncü, Sovyetlerin göstereceği tepkiden rahatsızdı.
BP’na asıl ölümcül darbeyi Temmuz 1958’de gerçekleşen Irak İhtilali vurur. Türkiye’ye göre İran’ın çekilmesi ya da Sovyetlere bir saldırmazlık antlaşması imzalanması BP’nın sonu olacak ve Nasır kazanacaktır.
2) 27 Mayıs v Sonrası
1963-64 yılları boyunca Türkiye’nin dış politika gündeminde iki konu belirgindir: Kıbrıs meselesi ve Moskova’yla yumuşama. Şah bu iki konuda da Türkiye’yi destekleyecektir.
Gelişen bu ilişkilerin bir sonucu olarak 1964 yılında Kalkınma için Bölgesel İşbirliği (RCD) kurulacaktır.
Türkiye’nin sıkıntıları ise birbirine bağlı iki konudadır. Türkiye Şah’a Kuzey Irak’ta Bağdat’a karşı savaşan Kürtlere verdiği destekten ne kadar rahatsız olduğunu, bunun hem İran hem de Türkiye’deki Kürtler arasında ciddi sonuçlara neden olacağını anlatmaya çalışıyor, İran-Irak ilişkileri hayli kötüleştiği bu dönemde Türk-Irak ilişkilerinin hızla geliştiğini görüyoruz.
1973-74 yıllarında yaşanan bölgesel gelişmeler Türk-İran ilişkilerinin 19452ten itibaren oturduğu dengeleri değiştirmiştir. Arap-İsrail savaşı sonrası yaşanan petrol kriziyle birlikte İran hızla zenginleşmeye başlarken, Türkiye ağır ekonomik sorunlarla karşı karşıya gelecektir.
3) 1979 İran İslami Devrimi ve Sonrası
İran İslami Devrimi meydana geldiğinde Türkiye daha baştan yeni rejimi kabullendi, resmen tanıdı ve herhangi bir müdahaleye yanaşmadı.
1979. İran’ın 11 Mart’ta CENTO’dan çekileceğini açıklaması, Arap ülkeleriyle ve Bağlantısızlarla ilişkilerini ekonomik endişelerle geliştirme çabası içinde olan Türkiye için CENTO’nun varlığı bir engel teşkil ediyordu. Pakistan’ın da 12 Mart’ta ayrılma kararını açıklamasından sonra… 16 Mart’ta Türkiye’nin CENTO’dan çıkması kararlaştırıldı.
Kasım 1979’da iktidara gelen Demirel hükümetinin İran’daki yeni rejime karşı olumsuz bir bakışı olduğunu ve bunun ilişkilere yansıyacağını düşünüyorlardı.
Ancak Demirel hükümeti ABD tarafından İran’a yapılacak bir askeri müdahale için Türkiye’deki üsleri kullandırmayacağını açıkladı ve ABD’nin İran’a uyguladığı ambargoya katılmayı reddetti.
12 Eylül 1980 harekatı İran’da olumsuz karşılandı; Amerika yanlısı bir darbe olarak nitelendi. İran-Irak savaşı başladı.
2 Ekim’de Türkiye İran-Irak savaşında tarafsız bir siyaset izleyeceğini ilan etti. İran’la 1979’dan 1982’ye ticaret hacmi 9 kat arttı.
1985 yılının en önemli olaylarından biri de Türkiye, İran ve Pakistan arasında RCD’nin bie devamı olarak Ekonomik İşbirliği Teşkilatı’nın (ECO) kurulmasıdır.
1985 yılı her bakımdan bir dönüm noktasıydı. Bu yıl ilişkiler hem doruğa çıkmış hem de bozulmanın temelleri atılmıştır. Tarafsızlık siyasetini uygulamak gittikçe zorlaşmaktaydı. İran birliklerinin Kuzey Irak’ta cephe açmasının ekonomik tehlike yanında asıl siyasi tehlikesi vardı. Irak Kürtleriyle işbirliği içindeydi. İran’ın PKK’ya yardım ettiği endişesi eklenince Türk-İran ilişkilerinin gerginleşmesi kaçınılmazdı.
Devrimden itibaren ikili ilişkilere baktığımızda belli temaların öne çıktığını görüyoruz: “Ticaret”, “Kuzey Irak, Kürtler ve PKK”, “irtica/devrim ihracı”, “İranlı rejim muhalifleri”.
Türkiye’nin Kuzey Irak operasyonları arttıkça, Irak Kürtleriyle birlikte savaşan İran’la PKK militanlarına karşı savaşan Türkiye karşı karşıya gelmeye başladılar.
İki rejim arasındaki “ideolojik” zıtlaşma da devam etmiştir. Bu “Soğuk Savaş” genellikle “Atatürk”, “Humeyni”, “Anıtkabir”, “başörtüsü” gibi simgeler etrafında olmuştur.
1987 başından itibaren Türkiye “aktif tarafsızlık” siyasetini benimseyerek arabuluculuk rolüne soyunmuştur.
1988 Ağustosunda savaşın bitmesiyle birlikte yoğun bir kriz dönemi yaşanmıştır. 1988 yazı ile 1989 yazı arasındaki bu dönem Türk-İran ilişkilerinin “en uzun yılı” olacaktır.
Haziran 1989’da Rafsancani’nin iktidara gelmesiyle birlikte İran iç ve dış politikada, Humeyni’nin “radikal” çizgisi yerine “pragmatik” bir çizgi izlenmeye başlamıştır.
Körfez Savaşı’nın sonunda kuzey Irak’lı Kürtlerin Saddam Hüseyin rejimine karşı isyan başlatmaları ve buna Irak birliklerinin her türlü ağır silahla verdiği karşılık sonucu Türkiye ve İran sınırlarına yığılan sığınmacılar, ABD ve müttefiklerinin duruma müdahalesine yol açacak Amerika’yı askeri ve siyasi bakımdan Kuzey Irak’a taşımış (Huzur Operasyonu ve Çekici Güç), bu da İran için rahatsız edici olmuştur.
1992 yılının ilk ayları boyunca özellikle Batıda yaygın görüş Sovyetler sonrası boşluğun Orta Asya’da bir “Türk modeli” ve “İran modeli” rekabetine yol açacağıdır.
Ebulfeyz Elçibey döneminde (Haziran 1992-Haziran 1993) İran karşıtı ve Türkiye yanlısı Azeri milliyetçiliğinin öne çıkarılması ilişkileri gerginleştirmiş, belli ölçülerde İran-Ermenistan yakınlaşmasını hızlandırmıştır. Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı’na karşı kurduğu Hazar Denizi İşbirliği Teşkilatı…
1990’ların ortalarından itibaren İran’ın Türkiye’den iki konuda endişe duyduğunu biliyoruz: Türkiye’nin Kuzey Irak’ta her geçen gün artan varlığı ve Türkiye İsrail yakınlaşması.
Sonuç
Türk İran ilişkilerinde Şah ya da Humeyni rejimi ayrımı olanaksız iki temel boyut görüyoruz: Biri Sadabad Paktı’yla başlayıp Bağdat Parkı, CENTO, RCD ve ECO çizgisinde devam eden siyasi ve iktisadi alanlarda işbirliği/uzlaşma boyutu; diğeri genellikle Kürtler, rejim muhalifleri ve ideolojik meseleler üzerinde oluşan bir rekabet/zıtlaşma boyutu.
