Cuma, Şubat 29, 2008

Tevfik Fikret Sis

Okyanustaki Rüzgar'ın şu yazısına istinaden yoruma eklediğim şiirin meali bağlamında
yazılımış bir blog yazısıdır.

SİS
Sarmış yine âfâkını bir dûd-ı munannid,
Bir zulmet-i beyzâ ki peyâpey mütezâyid.
Tazyîkının altında silinmiş gibi eşbâh,
Bir tozlu kesâfetten ibâret bütün elvâh;
Bir tozlu ve heybetli kesâfet ki nazarlar
Dikkatle nüfûz eyleyemez gavrine, korkar!
Lâkin sana lâyık bu derin sürte-i muzlim,
Lâyık bu tesettür sana, ey sahn-ı mezâlim!
Ey sahn-ı mezâlim…Evet, ey sahne-i garrâ,
Ey sahne-i zî-şâ'şaa-i hâile-pîrâ!
Ey şa'şaanın, kevkebenin mehdi, mezârı
Şarkın ezelî hâkime-i câzibedârı;
Ey kanlı mahabbetleri bî-lerziş-i nefret
Perverde eden sîne-i meshûf-ı sefâhet;
Ey Marmara'nın mâi der-âguuşu içinde
Ölmüş gibi dalgın uyuyan tûde-i zinde;
Ey köhne Bizans, ey koca fertût-ı müsahhir,
Ey bin kocadan arta kalan bîve-i bâkir;
Hüsnünde henüz tâzeliğin sihri hüveydâ,
Hâlâ titrer üstüne enzâr-ı temâşâ.
Hâriçten, uzaktan açılan gözlere süzgün
Çeşmân-ı kebûdunla ne mûnis görünürsün!
Mûnis, fakat en kirli kadınlar gibi mûnis;
Üstünde coşan giryelerin hepsine bî-his.
Te'sîs olunurken daha, bir dest-i hıyânet
Bünyânına katmış gibi zehr-âbe-i lânet!
Hep levs-i riyâ, dalgalanır zerrelerinde,
Bir zerre-i safvet bulamazsın içerinde.
Hep levs-i riyâ, levs-i hased, levs-i teneffu';
Yalnız bu… ve yalnız bunun ümmîd-i tereffu'.
Milyonla barındırdığın ecsâd arasından
Kaç nâsiye vardır çıkacak pâk u dirahşan?

Örtün, evet, ey hâile… Örtün, evet, ey şehr;
Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!..

Ey debdebeler, tantanalar, şanlar, alaylar;
Kaatil kuleler, kal'alı zindanlı saraylar;
Ey dahme-i mersûs-i havâtır, ulu ma'bed;
Ey gırre sütunlar ki birer dîv-i mukayyed,
Mâzîleri âtîlere nakletmeye me'mûr;
Ey dişleri düşmüş, sırıtan kaafile-i sûr;
Ey kubbeler, ey şanlı mebânî-i münâcât;
Ey doğruluğun mahmil-i ezkârı minârat;
Ey sakfı çökük medreseler, mahkemecikler;
Ey servilerin zıll-ı siyâhında birer yer
Te'mîn edebilmiş nice bin sâil-i sâbir;
"Geçmişlere rahmet!" diyen elvâh-ı mekaabir;
Ey türbeler, ey herbiri pür-velvele bir yâd
İykâz ederek sâmit ü sâkin yatan ecdâd;
Ey ma'reke-i tîn ü gubâr eski sokaklar;
Ey her açılan rahnesi bir vak'a sayıklar
Vîrâneler, ey mekmen-i pür-hâb-ı eşirrâ;
Ey kapkara damlarla birer mâtem-i ber-pâ
Temsîl eden âsûde ve fersûde mesâkin;
Ey her biri bir leyleğe, bir çaylağa mavtın
Gam-dîde ocaklar ki merâretle somurtmuş,
Yıllarca zamandan beri, tütmek ne…unutmuş;
Ey mi'delerin zehr-i tekâzâsı önünde
Her zilleti bel'eyleyen efvâh-ı kadîde;
Ey fazl-ı tabîatle en âmâde ve mün'im
Bir fıtrata makrûn iken aç, âtıl ü âkim;
Her ni'meti, her fazlı, her esbâb-ı rehâyı
Gökten dilenen züll-i tevekkül ki.. mürâyi!
Ey savt-ı kilâb, ey şeref-i nutk ile mümtâz
İnsanda şu nankörlüğü tel'in eden âvâz;
Ey girye-i bî-fâide, ey hande-i zehrîn;
Ey nâtıka-ı acz ü elem, nazra-i nefrîn;
Ey cevf-i esâtîre düşen hâtıra: nâmus;
Ey kıble-i ikbâle çıkan yol: reh-i pâ-bûs;
Ey havf-i müsellâh, ki hasârâtına râci'
Öksüz, dul ağızlardaki her şevke-i tâli';
Ey şahsa masûniyyet ü hürriyyete makrûn
Bir hakk-ı teneffüs veren efsâne-i kaanûn;
Ey va'd-i muhâl, ey ebedî kizb-i muhakkak,
Ey mahkemelerden mütemâdî sürülen hak;
Ey savlet-i evhâm ile bî-tâb-ı tahassüs
Vicdanlara temdîd edilen gûş-ı tecessüs;
Ey bîm-i tecessüsle kilitlenmiş ağızlar;
Ey gayret-i milliye ki mebgûz u muhakkar;
Ey seyf ü kalem, ey iki mahkûm-ı siyâsî;
Ey behre-i fazl ü edeb, ey çehre-i mensî;
Ey bâr-ı hazerle iki kat gezmeye me'lûf;
Eşrâf ü tevâbi', koca bir unsûr-ı ma'rûf;
Ey re's-i fürûberde, ki akpak, fakat iğrenç;
Ey taze kadın, ey onu ta'kîbe koşan genç;
Ey mâder-i hicranzede, ey hemser-i muğber;
Ey kimsesiz, âvâre çocuklar… hele sizler,
Hele sizler…

Örtün, evet, ey hâile… Örtün, evet, ey şehr;
Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!...



18 Şubat 1317/3 Mart 1902 (Tanin, 1324/1908, sayı 1)



DİZE AKIŞ SIRASINA GÖRE ŞİİRDEKİ
SÖZCÜKLERİN-SÖZCÜK GRUPLARININ ANLAMLARI
âfâk: ufuklar
dûd: duman, sis
muannid: dik başlı, inatçı
dûd-ı muannid: inatçı sis
zulmet: karanlık
beyzâ: ak, çok beyaz
zulmet-i beyzâ: ak karanlık
peyâpey: birbiri arkasından, durmadan, gitgide
mütezâyid: artan, birikerek çoğalan, çoğalan
tazyik: basınç, sıkıştırma
eşbâh: cisimler, gövdeler, vücutlar
kesâfet: yoğunluk
ibâret: meydana gelen, oluşan
elvâh: levhalar, tablolar
heybetli: korku uyandıracak irilikte, korkunç, ulu
nazar: bakış
nüfûz eylemek: içine geçmek, içine işlemek
gavr: derinlik, dip
lâkin: ama
sürte: perde, örtü
muzlim: kara, karanlık, uğursuz
sürte-i muzlim: kara örtü, uğursuz örtü
tesettür: örtünme
sahn: alan, sahne
mezâlim: haksızlıklar, zulümler
sahn-ı mezâlim: haksızlıklar alanı, zulümler alanı
garrâ: ak, parlak, gösterişli aklık, gösterişli parlaklık
sahne-i garrâ: parlak sahne
zî-şa'şaa: gösterişli, parlak, süslü, şatafatlı, yaldızlı
hâile: facia, trajedi
pîrâ: donatan, süsleyen
hâile-pîrâ: facia süsleyen
sahne-i zî-şa'şaa-i hâile-pîrâ: facia süsleyen şatafatlı sahne
şa'şaa: gösteriş, parlaklık, şatafat
kevkebe: gösteriş
mehd: beşik
şark: doğu
ezelî: başlangıcı olmayan, çok eskiden beri, öncesiz
hâkime: ece, kadın hükümdar, kraliçe
câzibedâr: alımlı, cazibeli, çekici
hâkime-i câzibedâr: alımlı kraliçe, çekici ece
mahabbet: aşk, sevgi, sevme
bî-lerziş: titremeden, titreyişsiz
bî-lerziş-i nefret: nefretle titremeden
perverde eden: besleyen, büyüten
sîne: göğüs
meshûf: susamış
sefâhet: aşırı derecede eğlence ve zevk düşkünlüğü
sîne-i meshûf-ı sefâhet: zevk ve eğlence düşkünü göğüs
mâi: mavi, su renginde
der-âguuş: kucakta, kucağında
tûde: küme, öbek, yığın
zinde: canlı, diri
tûde-i zinde: canlı yığın
fertût: bunak, çok yaşlı, kocamış
müsahhir: büyüleyen, büyücü, sihir yapan
fertût-ı müsahhir: büyücü kocakarı
bîve: dul
bâkir: el değmemiş, erden
bîve-i dul: el değmemiş dul
hüsn: güzellik
sihr: büyü, sihir
hüveydâ: açık, belli, ortada
enzâr: bakışlar
temâşâ: bakıp seyretme, izleme
enzâr-ı temâşâ: seyreden bakışlar
hâriç: dış, dışarı, dışında
çeşmân: gözler
kebûd: gök rengi, mavi
çeşmân-ı kebûd: mavi gözler
mûnis: cana yakın, sıcak kanlı, uysal
girye: ağlama, dökülen gözyaşı
bî-his: duygusuz, hissiz
te'sis olunurken: kurulurken
dest: el
hıyânet: güveni kötüye kullanma, hainlik, ihanet
dest-i hıyânet: hainlik eli
bünyân: yapı
zehr: zehir
zehr-âbe: acı su, kötü su, zehir gibi su
lânet: kargıma, kargış
zehr-âbe-i lânet: zehir gibi kargış suyu
levs: kir, pislik
riyâ: iki yüzlülük
levs-i riyâ: iki yüzlülük kiri
zerre: çok küçük parça, parçacık
safvet: arılık, saflık, temizlik
zerre-i safvet: temizlik zerresi
hased: kıskançlık
levs-i hased: kıskançlık kiri
teneffu': çıkarcılık, faydalanma, fayda sağlama
levs-i teneffu': çıkarcılık kiri
tereffu': terfi, yükselme
ümmîd-i tereffu': yükselme umudu
ecsâd: cesetler, cisimler, gövdeler
nâsiye: alın, cephe
pâk: temiz
ü: ve
dirahşan: parıldayan, parıltılı, parlak
şehr: kent, şehir
müebbed: sonsuza kadar, sonsuzca
fâcire: erkeğe düşkün kadın, günah işleyen kadın, kötü kadın
dehr: çağ, dünya, evren
fâcire-i dehr: dünya orospusu, evrensel orospu
debdebe: görkemli gürültülü patırtılı gösteriş
tantana: gürültülü parıltılı şatafatlı gösteriş
kal'a: kale
dahme: mezar, türbe
mersûs: dayanıklı, direngen, sağlam
havâtır: anılar, hatıralar
dahme-i mersûs-ı havâtır: anıların sağlam mezarı
ma'bed: tapınak
gırre: yok yere övünen, gafil, gereksiz gurura kapılan, övüngen
dîv: cin, dev, ifrit, şeytan, kötülüğü temsil eden varlık
mukayyed: bağlanmış, bağlı
mâzî: geçmiş
âtî: gelecek
nakletmek: anlatmak, bir başkasına anlatmak
me'mûr: görevlendirilmiş, görevli
sûr: sur, kentleri çeviren yüksek duvarlar
kafile-i sûr: sur kafilesi, sur silsilesi
mebânî: binalar, yapılar
münâcât: Tanrı'ya dua etme, yakarma
mebânî-i münâcât: Tanrı'ya yakarma yapıları, tapınaklar
mahmil: sepetli yüklük, sepetli eyer, yük taşıyan, yüklü armağan
ezkâr: sözler, yinelenen yakarılar
mahmil-i ezkârı: sözlerini taşıyan, yakarılarını yineleyip duyuran
minârât: minareler
sakf: çatı, dam
medrese: din eğitimi verilen okul
zıll: gölge
zıll-ı siyâh: kara gölge
te'mîn etmek: elde etmek, sağlamak
sâil: dilenci, dilenen
sâbir: sabreden, sabırlı
sâil-i sâbir: sabırlı dilenci
rahmet: Tanrı'dan bağışlama, esirgeme dileme
mekaabir: mezar taşları
elvah-ı mekaabir: mezar taşları tabloları, mezar yazıtları
pür-velvele: gürültü patırtı dolu, şamata dolu, şamatalı
yâd: anma, anı, anış
iykâz etmek: aklına getirmek, uyandırmak
sâmit: konuşmayan, sessiz, suskun
sâkin: durgun
ecdâd: atalar, dedeler
ma'reke: cenk yeri, savaş alanı, savaşılan yer
tîn: balçık, çamur
gubâr: toz
ma'reke-i tîn ü gubâr: çamur ve tozun savaş alanı
rahne: bozulan, bozuk yer, gedik, yıkık
vak'a: olay
vîrâne: yıkık yapı kalıntısı, yıkıntı
mekmen: pusu kurulan yer, pusu yeri
hâb: ölüm, uyku, son uyku
eşirrâ: kötüler, it kopuk sürüsü
mekmen- i pür-hâb-ı eşirrâ: uykulu it kopuğun pusu yeri
ber-pâ: ayakta, ayakta duran, yıkılmamış
mâtem-i ber-pâ: yıkılmamış yas
temsîl etmek: örneği olmak, simgelemek
âsûde: huzurlu, rahat, sessiz
fersûde: eskimiş, yıpranmış
mesâkin: konutlar, meskenler
mavtın: oturulan, yaşamın sürdürüldüğü yer, vatan
gam-dîde: gamlı, kaygılı, tasalı
merâret: acılık, tatsızlık
mi'de: mide
tekâza: çekişme, çıkışma, kakma, sıkıştırma, takaza
zehr-i tekâzâ: sıkıştırmanın zehri
zillet: alçaklık, aşağılık, aşağılık davranışlar
bel'eyleyen: içine alan, yutan
efvâh: ağızlar
kadîd: bir deri bir kemik kalmış, kurumuş, sıska, sıskası çıkmış
efvâh-ı kadîde: kurumuş ağızlar
fazl: bağış, kerem
fazl-ı tabîat: doğanın bağışı, doğanın bağışladığı
âmâde: hazır
mün'im: bakıp besleyen, nimet veren, yediren içiren
fıtrat: yaradılış
makrûn: kavuşmuş, ulaşmış
âtıl: devinimsiz, duran, tembel
âkim: dölü olmayan, kısır, verimsiz
ni'met: Tanrı'nın sunduğu yiyecek, içecek; yaşam için gerekli şeyler
esbâb: nedenler, sebepler
rehâ: kurtuluş
esbâb-ı rehâ: kurtuluş nedenleri
züll: alçalma, düşkünlük, horluk
tevekkül: işi Tanrı'ya bırakıp yazgıya katlanma
züll-i tevekkül: yazgıya katlanma düşkünlüğü
mürâyi: iki yüzlü
savt: ses, ün
kilâb: köpekler
savt-ı kilâb: köpeklerin sesi
şeref: onur
nutk: insanoğlunun konuşma, söz söyleme yetisi
şeref-i nutk: konuşma onuru
mümtâz: seçkin, başkalarına göre üstün tutulmuş
tel'in eden: lanetleyen, kargıyan, kargışlayan
âvâz: bağırtı, çığlıkça, yüksek ses
girye-i bî-fâide: yararsız gözyaşı, boş yere akıtılan gözyaşı
hande: gülme, gülüş
zehrîn: acı, zehir gibi
hande-i zehrîn: acı gülüş, zehir gibi gülüş
nâtıka: insanoğlunun düşünüp söyleme yetisi, düzgün konuşma;
dirayetli, dokunaklı düzgün söz söyleme, doğru düzgün sözler
acz: güçsüzlük, zor durumda olma
nâtıka-i acz ü elem: güçsüzlük ve elem bildiren sözler
nazra: bakış
nefrîn: kargıyan, lanet okuyan
nazra-i nefrîn: kargıyan bakış, lanetleyen bakış
cevf: iç, içine yönelen, oyuk, oyulmuş
esâtîr: efsaneler, mitolojik masallar
cevf-i esâtîre: efsanelerin içine
kıble: zor durumda kalınınca başvurulan kapı, Müslümanların namazda yöneldiği yan
ikbâl: baht açıklığı, yüksek onura ulaşma durumu
kıble-i ikbâl: yükselme kapısı
reh: yol
pâ-bûs: ayak öpme, ayak öpen
reh-i pâ-bûs: ayak öpme yolu
havf: korku, ürkü
müsellâh: silah kuşanmış, silahlı
havf-1 müsellâh: silahlı korku
hasârât: hasarlar, zararlar
râci': -den dolayı, ilgili, o yüzden
şekve: şikayet, yakınma
tâli': kısmet, talih
şekve-i tâli': talihten yakınış, talihten yakınma
masûniyet: dokunulmazlık, korunma
makrûn: ulaşmış, yakın, yaklaşmış
hakk-ı teneffüs: soluk alma hakkı, yaşama hakkı
efsâne-i kanûn: yasa efsanesi, (şiirde, anayasa masalı)
va'd: söz, vaad
muhâl: olmayacak, olanaksız
vad'i muhâl: gerçekleşmeyecek vaad, olmayacak vaad, olmayacak söz
ebedî: sonsuza dek sürecek
kizb: yalan
muhakkak: belli olmuş, gerçekliği araştırılmış, kesin
kizb-i muhakkak: bilinen yalan
mütemâdî: aralıksız, her zaman
savlet: saldırma
evhâm: kuruntular
savlet-i evhâm: kuruntuların saldırısı
bîtâb: bitkin, güçsüz kalma, halsizlik
tahassüs: duygulanma, etkilenme, içlenme
bî-tâb-ı tahassüs: duygulanmaktan bitkin
temdîd edilen: süresi uzatılan, uzatılmış
gûş: kulak
tecessüs: anlama merakı, gizlice öğrenmeye çalışma
bîm: korku
bîm-i tecessüs: dinlenme, gözlenme, izlenme korkusu
gayret-i milliye: ulusal çaba
mebgûz: nefret edilmiş
muhakkar: hakaret edilmiş, hakir görülen, hor görülmüş
seyf: kılıç
mahkûm-ı siyâsî: siyasal mahkum
behre: kısmet, nasip, pay, üleş
fazl: erdem, kerem, üstünlük
behre-i fazl ü edeb: erdem ve edebin payı
mensî: bellekten gitmiş, unutulmuş
çehre-i mensî: unutulmuş yüz
bâr: ağırlık, yük
hazer: çekinme, korku, sakınma
bâr-ı hazer: korku yükü
me'lûf: alışkın, alışmış, huy edinmiş
eşrâf: ileri gelenler
tevâbi': uşaklar, yardakçılar
unsur: öğe, bir bütünü oluşturan her bir parça
ma'rûf: herkesçe bilinen, ünlü
unsur-ı ma'rûf: ünlü parça, ünlü öbek
re's: baş
fürûberde: aşağı eğilmiş
re'si fürûberde: eğilmiş baş
ta'kîb: izleme
mâder: ana, anne
hicranzede: ayrılık acısı çeken
mâder-i hicranzede: ayrılık acısı çeken ana
hemser: arkadaş, aynı kafada, eş, eşlik eden
muğber: dargın, gücenik, kırgın
hemser-i muğber: gücenik eş
âvâre: başı boş
hâile: facia

siirgen.org'dan alınmıştır...

Etiketler: , ,

Perşembe, Şubat 28, 2008

O ve Z Hikayesi - ÜNLÜ

Evet biliyorum albüm çıkalı yaklaşık 10 sene olmuş ama lezzetinden birşey kaybetmemiş. Aslında albümü unutmuşum ama bu gün Özgür'ün msn'den albüm linkini göndermesiyle indirmem ve dinlemeye başlamam bir oldu. E tabiki albüme ilk ses ['x] tiryakisi ile başladım. Bu ne tad bu ne hazdır ki albüm hala dönüp duruyor. Kendimi albüme odakladığım anda birden bire beni içine çeken eski vurdum duymaz hovarda hallerim gözlerimin önünde canlanan. Walkmen kulağımda, sırtımda yeşil bez çantam, İzmit'te fuardan alkol etkisiyle kendimi atıp, E5'in üzerinden geçişim...

Ah kaç kez almıştım bu albümü 1-3-5. Sayısını hatırlamıyorum ancak fazla olduğu kesin...

Bir dönemin hatırası, bir dünemin özlemi ve yavaşça çürümeye başlamam...
Hatıraları aralamamak lazım birden...

Etiketler: , , , , ,

Çarşamba, Şubat 27, 2008

tanışma yazısı…

İlk tanışmayla kazınır insan belleğinde her şey. Döner bakarsınız daha sonra, dudaklarınızı birbiriyle birleştirerek, ses tellerinizi titreştirir “hımm” diye bir ses çıkarırsınız. Bu hoşnutluğunuzun yâda hoşnutsuzluğunuzun temelidir ve bu temel üzerinde yükselir her şey. Küçük bir “hım”la başlar, büyük bir dünyaya açılır kapılar. İyi, kötü, kaba, çirkin, yerli yerinde…

Yazarın yalnızlığı olmaz ya da gizleyecek bir özel hayatı. Çünkü karakterleri hep kendisini yaşatır içinde her karakter odur ve o gibi yaşar. Kendini tanıtmak için bir çaba sarf etmez, ancak başkaları anlatır onu dilden dile konuşarak. Hakkında kitaplar yazılır, yorumlanır çocukluğuna inilir. Bir mankenin geçmişi gibi sevecen değildir geçmişi. Umutsuzluk mutsuzluklarla örülü, paranoyak bir hayat hikayesine açılır bütün perdeler, sahneler, dekorlar hatta karakterler bile farklı, yerli yerinde duran ise umutsuz hikayeler. E boşuna dememiş yazar “mutluluğun öyküsü olmaz” diye.

Okuyucu hep zengini okumak ister, hep başarılıyı, hep güzeli, hep iyiyi, ulaşamadıklarını kitaplarda, şiirlerde, filmlerde yaşamayı... hiçbir sefil hikaye pirim yapmaz, bu demek oluyor ki bizim kahramanlarımızda insanlarımızın istediği gibi olacak.

Yazar başkaları kendi sırtından para kazanmasın diye düşünmeye, başladığında biyografisini yazar ki bu çok satacağının garantisidir. Ayrıca küçük fantezileriyle süsler hikayelerini, karşı komşun kızı, Fehmi Amcanın karısı vb. çünkü insanlar ayıbı ister. Demek ki bizim hikayelerimizde bu da olacak.

E bende yazar olmadığıma göre kendimden bahsetmemde bir sakınca yok. Ama bu uzun ve zorlu yolculuğa çıkmadan önce şöyle sitenin geneline bir göz atmak lazım. Karın arısı olmayan insan böyle işlere girişmez, demek ki burada herkesin bir karın ağrısı var. Mesela benim sorunlarımdan biri hamburger içindeki marul oranının arttırılması yönünde. Şimdi bu yazıyı okuyan şahıs yani okuyucu diğer yazıları da okuyup şöyle diyecek “Aman buna da yer ayırmışlar ne boş yazı.” Tabi şundan eminin sevgili okuyucu nasıl olsa diğer yazarlar daha derin konulara dalmışlardır bile. Peki neden? Çünkü daha ciddi ve kalıcı işler yapmak istiyorlar, bizim köşemizin böyle bir niyeti yok!

Kendimden bahsetmeye başlarken bir günümü anlatmanın size benim kendimi ifade etmemden daha faydalı olacağı kanısındayım. “Bana ne senin gününden” dediğinin de farkındayım okuyucunun. Yazıda geçen bütün devrik cümleler aşkına, istemeyen buradan sonrasını okumayabilir.

05,30 da her türlü öten cihazın eşliğinde kalkıp, bir saniye bu işte bir gariplik var kalkmam 05,50 yi bulur, her insan gibi doğal ihtiyaçları karşıladıktan sonra, nedense yazarlarımız sadece işin banyo ve yüz yıkama kısmıyla ilgilenir ben tuvaletini yapan bir karakterle çok karşılaştım desem yalan olur, 06,10 da evden servis beklemek üzere ayrıldığımda elimde hep bir parça ekmek olur.
Sürekli insanlar koşturmakta.
Yanımdan geçen şu iki kadın 1 aydır aynı saatte aynı şekilde koşmakta. Artık canıma tak ettiğinde diyeceğim şu olacak ki “10 dakika daha erken kaldırın poponuzu yataktan”.
Ah soldan gelenlerde güzellik yürüyüşündeler. Ne kadar bol giyersen giy o koca poponu saklayamasın. Önüne geleni yiyip sonra buralarda koşturmanda hiçbir işe yaramaz. Sor bak, benim okuyucumda biliyor sabah en taze haberleri için dolandığınızı.
Bakın sağımda bekleyende sabah gülü. Bu ismi ona ben taktım. Onun için ayrı bir yer ayıracağım.
Geçen arabaların sayısı…
Standart 06,30 da beklemeye başlıyorum ve saat 6 yı 45 geçip benim servisim geldiğinde caddeden ortalama 700 ila 900 arasında araç geçmiş oluyor.

Ve minibüsteyim küçük ufak tefek samimi ama insanlarda aynı samimilik söz konusu değil. Aslında iş arkadaşlarım hakkında konuşmamalıyım ama her insan başkaları hakkında bir şeyler düşünür... Belki daha sonra…

Öyle yemeği ve akşam dönüş, bilgisayar başı ve uyku.
Sanırım bende sıradan bir insanım Ne güzel.

Aslında benim yaptığım kendi kuyruğumu yakalamaya çalışmak. Kendime bakıyorum ve onu görüyorum.
Hayam’ı da unutmamak gerekir “Ey sevgili biz senle bir pergelin iki ucu gibiyiz, ne kadar dönersek dönelim aynı noktada buluşuruz”.
Kendimizi bulmak için buradayız.

Eğer editörümüz uygun görürse…
Tanıştığımıza memnun oldum…
Sevgiler…

Etiketler: , ,

yakın olmak için uzak dur benden*

herkesin uzanamadığı bir aşkı vardır. erişmek kavuşmak ister ama bir yandan da buna cesaret edemez. cesaretten öte aslında eriştiğinde hayalindeki kişiyle tezat oluşturacağından korktuğu için erişmek istemez. tabi bu birazda işin platoniklik kısmını zevk edinmiş kişilerle bağdaştırılabilir.

söz konusu şey sadece aşkla alakalı değil, hayranlıkla da alakalıdır. tv de gördüğünüz birine haytan olmuşsunuzdur, konuşması mimikleri sizin için fevkalade mest edicidir. sürekli tanışmak istersiniz. peki tanışma fırsatı elinize geçtiğinde ne yaparsınız? ben tanışmam, ya da onu canlı olarak görmekten çekinirim. elbette ki her insan hatalıdır, ancak erişemediğiniz kişi sizin hayalinizdeki o kişiyle yoğurulacağı için hayal kırıklığına uğrama ihtimaliniz büyük. insan bir şeylere bağlanmaya ihtiyacı olduğu bir gerçek ve bu bağlantıların da kolay kolay bulunamayacağını hesaba katarsak. onu öldürmeye hiç gerek yok...

e bu yüzden "yakın olmak için uzak dur benden"

*”kargo - şairin elinde"

Etiketler: , ,

Salı, Şubat 26, 2008

Strings - İpler

“Öyle bir zaman düşünün ki kötünün, düşmanın tanımı her zamankinden daha belirli. Öyle bir zaman düşünün ki görünmez bir düşmana, hayali bir kötülüğe karşı savaşmaya yollanıyorsunuz. Öyle bir savaşa giriyorsunuz ki sonunda arayıp da bulduğunuz tek kötünün ve düşmanın kendi içinizde olduğunu fark ediyorsunuz.”
[Anders Ronnow Klarlund]

Şu an hangi filmin ön tanıtımında izlediğimi hatırlamıyorum fragmanı ama film yapılalı üzerinden 4 sene geçmiş bile. Askerde olduğum dönemde İF'te yayınlanmış. Strings dünyada yapılmış ilk uzun metrajlı kukla filmi. Çekim esnasında ne stop-motion kullanılmış ne de 3D animasyonlar. Toplam 4 yıl süren çalışma 115 kukla ve dünyanın dört bir yanından gelmiş, 22 kukla ustası, 150 İskandinav personel ve toplam 10 km kukla ipiyle meydana gelmiş. Hikayede geçen iki ırkın savaşı yayınlandığı dönemde kimilerine İsrail-Filistin savaşı, kimilerine Amerika'nın işgal politikası, kimilerine ise binlerce yıllık inanışları çağrıştırırmış.

Yönetmen Anders Ronnow Klarlund bu ilk deneyimi “Kuzey kutbuna yapılan o ilk keşif gezileri ile okuduklarımı çağrıştıran şeyler yaşadım” diye cevaplamış. Yaklaşık 4-5 metre yukardan kukla oynatıcıları kameralara gözükmemek için yönetmek zorunda kalmışlar kuklaları ve 6 ay içerisinde kuklaların yaşadığı her işkenceye rağmen (ateş, su, rüzgar, kum) filmi bitirebilmişler.

Daha frangmandan filmin sizi çektiğini hissediyorsunuz. Her nekadar biz mllet olarak kukla sanatıyla pek iç içe olmasakta enazından bu kuklaları görmek bizde merak yaratıyor. Konu anlatımını ve çekimleri ve kullanılan efektleri gördüğünüzde de filmi izlemeniz için bir bir merak duygusu gezinmeye başlıyor içinizde ve izlemeye başlıyorsunuz...

Hayatın cennetten dünyaya sarkan iplerden aktığı büyülü bir evrende, iki ırkın arasında mazisi asırlara dayanan bir savaş sürmektedir. İki halk birbirine köklü bir nefretle düğümlenmiştir. Hebalonya kralı Kharo’nun Zerith’liler tarafından öldürülmesinin ardından, Hebalonya Prensi Hal amcasının da kışkırtması ile Zerith’leri yok etmek üzere yemin eder. Ancak Hal’in bilmediği bir şey vardır. Gökyüzünde tüm kuklaların ipleri birbirine değmektedir. Kehanete göre hem kendine hem de halkına yabancı birisi, cennetten binlerce ipin kopmasına neden olan ve gökyüzünü ateşe boğan bu amansız savaşa son verecektir. Nefret ile düğümlenmiş iki halk sevgi ile bağlanmalıdır.

Kuklalar iplerin farkındalar ve inanışlarına göre bütün ipler cennette birbirine dolanıyor ve her birinin kaderi birbirine bağlı ve birinin elinde...

Tabi film sadece böyle gitmiyor. Efsanevi unsurlarla yoğrulmuş, bir yandan monarşi ve savaşın eleştirisini yaparken kendinizi bir sanının içerisinde buluyorsunuz. Genç kral tahta geçmek yerine babasının katilinin peşinden giderken aslında intikam olgusunun hayatımızda yaratacağı tahribatların en yakınımız olan kişilerin bazen en uzaktakilerden daha acımasız ve düşmanca olabileceğini görüyorsunuz.

Filmin Adı: Strings - İpler
Yönetmen: Anders Ronnow Klarlund
Senaryo: Naja Marie Aidt, Anders Ronnow Klarlund
Görüntü Yönetimi: Kim Hattesen, Jan Weincke
Kurgu: Leif Axel Kjeldsen
Sanat Yönetimi: David Drachmann
Kostüm Tasarımı: Ingrid Soe
Yapımcı: Niels Bald
Ülke: Danimarka
Yapım Yılı: 2004
Süresi: 91 Dakika
Dil: İngilizce

NTVMSNBC.COM'dan alınmış ve derlenmiş

Etiketler: , , , ,

bülent ersoy soruşması...

Efendim gazete okumak gibi bir gaflete düştüm ve bir haberle karşılaştım. Haberde Bülent Ersoy'un söyledikleri yüzünden halkı askerlikten soğutma suçunu işlediği iddiasıyla bu suçu basın yoluyla işlediği için 9 aydan 3 yıla kadar hapis cezası ile yargılanması istenmiş. Diyalog şöyle gelişmiş:

Ersoy: "Tamam vatan bölünmez, bilmem ne olmaz ama göz göre göre de bu çocukları bütün analar doğursun, toprağa versinler. Bu mu yani? Bir çocuğun ne demek olduğunu ben sizler gibi bilemem. Ben anne değilim, olamayacağım da. Ama insan olarak o anaların yüreğinin nasıl cayır cayır yandığını ben anlayamam ama anneler anlar. Başkalarının masabaşı savaşı için evladımı harcayamam. Bir oyun oynanıyor ve biz bunların oyuncağı oluyoruz.

Gündeş: İnşallah Allah bana bir oğul nasip eder de anlı şanlı askere yollarım.

Ersoy: Ondan sonra da ölüsünü eline alırsın.

Gündeş: Bu devlet için, bu topraklar için, bir kadın olarak ne gerekiyorsa yapabilirim. Benim oğlum da aslan gibi yapar. Eğer bunun için kaderde ölüm varsa, alnımıza yazılmış böyle bir şey varsa, onu da yaşayacağız. Bunun için şehitler ölmez, vatan da bölünmez zaten,

Ersoy: Şehitler ölmez vatan bölünmez' hep aynı klişe laflar. Hep bunu söylüyoruz zaten. Çocuklar gidiyor, kanlı gözyaşları, cenazeler... Klişeleşmeş laflar...


Efendim diyaloglar hakkında yorum yapmayacağım yapsam sanırımsonum kötü olabilir. Eh ben Bülent Ersoy gibi kurtaramam da... Şunu söylemeliyim ki askerlik görevini yapmış bir insan olarak, askere gitmeden önce milliyetçi sayılabilirdim ancak askerlik hizmetim sorasında ve sonrasında içimdeki milliyetçilik duygularının daha da köreldiğini söyleyebilirim. Herkes vatan için gidiyor askere lakin karşılaştığınız şeyin vatanla pek bir alakası yok. Bu durumda en büyük mertebe sıcak çatışma anında şehit olan askerlerimizdedir. Bir asker neye niçin gittiğini bilmez, sorgulayamaz, sorgulatılamaz. Onun için önemli olan emirdir. Yapılan hataları da ne olursa olsun asker çeker. Elbetteki askerliğin hiçbir öğretisi olmadığını söyleyemem. Götürdükleri ise tartışılır. Bence kişinin özgür iradesine bırakılmalıdır. Zorunluluktan dolayı değil de gerçekten vatan millet sevgisinden dolayı asker olmak, şehit vermek istiyorsak öncelikle memleketimizi yaşanılır biryer; sadece taşını toprağını göstererek ölünecek bir yer olarak göstermek yerine düzgün bir yönetim, düzgün insanlar topluluğunu ve bu insanlar için ölme duygusunu aşılamalıyır. İçeride sürekli kargaşa ve çatışma yaşanılan bir devlet, millet için ölmek pekte akla yatan bir fikir gibi gelmiyor.

Etiketler: , ,

Pazar, Şubat 24, 2008

bittim ben nihat...

ne haldeyim? cümlelerim nasıl tanımlayabilir içimdekileri. hayatım etkilenişlerden mi ibaret sadece... hayır, işte benim cümlelerim kelimelerim...melankolik hayatımın sanısal özeti...


fikret: gitme desem gitmeyecekti düşünsene...
nihat: ona ne dedin fiko? sen ne dedin elif'e?
fikret: yapamam dedim..
nihat: yapamam dedin?
fikret: gitme kal diyemedim. nasıl diyeyim? ben, benim işte. her şey böyle. yani... niye böyle nihat?.. niye böyle be?

****

nihat: ne durdun? yürü hadi, seni eve bırakayım.
fiko: niye ben böyleyim nihat? niye bu kadar korkağım?
nihat: saçmalama be oğlum, değilsin.
fikret: niye hiçbir şeye cesaretim yok? elif dedi ki bana, hep başkaları ne der diye soruyorsun, dedi. kendim ne isterim diye düşünmüyormuşum hiç... haklı.. düşünmeye bile korkuyorum... sence niye peki böyle nihat? niye? niye söyle? neden kapıp koyuveremiyorum kendimi, neden her şeyi oluruna bırakamıyorum?
nihat: fiko... çünkü sen.. sen var ya sen.. fiko-
fikret: ben buraya hapsoldum nihat. hapsoldum. evler, dükkanlar, ağaçlar, hep aynı şeyler, aynı yüzler, aynı sesler.. yedi yaşında geldim ben buraya nihat! ne hayallerle geldim! kırk yıl sonra halime bak! buranın bir parçası oldum, iskele gibi, durak gibi, sermet'in köşesi gibi-
nihat: fiko...
fikret: yaşıyor muyum, ölü müyüm, taş mıyım, ağaç mıyım, duvar mıyım ben neyim! hayatımın anlamı ne!
nihat: fiko, fiko senin bir ailen var. çocukların var, arkadaşların var fiko..
fikret: çocuklarım, babam, dedem, eski karım, arkadaşlarım, ya ben nihat? ben nerdeyim ya? yetti artık, burama geldi! dayanamıyorum be, nefes alamıyorum ya! ölünce arkamdan iyi adamdı diyecekler, kıyak delikanlıydı diyecekler, fedakardı, ailesine düşkündü, yardımseverdi, hep başkalarını düşünürdü, çengelköy'ün evliyasıydı!
nihat: yapma fiko.. allah aşkına yapma böyle be fiko!
fikret: hadi, hadi gömün beni! ne bekliyorsunuz, şimdiden gömün! yaşamıyorum zaten, yaşamıyorum! yaşasam "sen kendin için ne istiyorsun be adam" diye sorarım, soramıyorum! korkuyorum! sevdiğim insana, bekle ben de geliyorum, diyemiyorum ben be! ölmüşüm ben nihat, ölmüşüm ya! siz öldürdünüz beni, siz! siz!

fikret: beni bu semt öldürdü! allah kahretsin! istemiyorum, istemiyorum, ölmek istemiyorum! durduğum yerde çürümek istemiyorum!!

fikret: istemiyorum! istemiyorum! elif, benim son umudumdu, son çaremdi! bu hapishaneden çıkaracaktı! o benim kurtuluşumdu! gitme demek istedim, diyemedim! diyemedim! diyemedim!! diyemedim nihat, diyemedim!!!
nihat: fiko-
fikret: elif de gitti nihat.. ben gene kaldım.. bittim.. bittim ben nihat...




küçükken kaçırmadığım, şimdi ise özlemle tekrarını beklediğim, hayatımda hatta herkesin hayatında büyük bir yer edinmiş, şimdinin çirkeflikleirnden uzak insan hali dizisi...
ne kadar ortak yönlerimiz var...

Etiketler: , , ,

ah güzlerim nerede, sana hapsolmuşken bedenim yutkunamadığım her yudumda ve benzetemediğim her satırda nefes alışımın tüm ayrıntısında. kelimeler neden bu kadar dağınık. sürekli tekrar eden cümlelerim neden sen?
bu işi beceremiyorum cümlelerim esir olmuş durumda ifadeler yerini dağınık görüntülere terk etmiş. geometrik şekiller gördüğüm. yüzünü hatırlamıyorum. hayatımdan usulca gittiğini bugün ayın 24 ü ve üzerinden geçen koskoca dört sene... bu satırlar bir balyoz gibi düşecek üzerime biliyorum sabah uyandığımda pişman olacağım. elimin titremesiyle, kelimelerin yerlerini karıştırdığım fikri saplanacak aklıma ve sabah bir baş ağrısıyla gözlerime ulanık okuyacağım bu satırları. gözlerimde çapaklar başımda bir ağrı. itiraf edemediklerimin sürekli kaçıp saklandıklarımın bir belgesi olarak sürecek hatta bunları üzerime. ne kadar kaçsam da ne kadar bu satırları yazarken aşımı belaya soksam da parmaklarımın akışına dur diyemiyorum. bilinç altımda kovulan benliğin her kaçışta biraz daha yakın ediyor mesafeleri. susmanın sırası biliyorum. hiç bir şeyi ifade etmemenin, sessizliğe sıkıca sarılmanın...
başım hafifçe dönüyor kelimelerim dudaklarıma uğramadan parmaklarımdan akıyor. söylediklerimi duymamış düşündüklerimi okumamış olaman ne yazık... yıllardı boşuna harcadığım ömrün heba olan anlarına denk düşen. şimdi şu satırlar bile akıllı ve sağlıklı yazılmış değil. ikincil oyunlar oynarken benliğim titreyen bedenim gözlerinin önünde uzanan. cümlelerim bunlar değil, uzattıkça saçmalatacak bir sevginin ortasında kalmış durumdayım. kıvranışlarım sessiz kıvranışlarım nadir görülen hastalıklardan ibaret ve saçmalamalarla dolu. hepsi bir nedenle...
sevsen ne olur...


open office otomatik düznelemiştir düzenleme yapacak halde değilim cunku

Etiketler:

Cumartesi, Şubat 23, 2008

meşhur kafe maceralarım...

hava sıcak demiştim ya düşündüm taşındım yanıma da bir arkadaş bulunca ortaköy'e doğru bir yürüyelim dedim. eh derken sayımız üç oldu. beşiktaş'tan ortaköy'e yürüdük kalabalık insan selinin arasında. ortaköy sahilininde kısa bir süre bekledikten sonra arkadaşın teklifi üzerine bir kafeye oturduk. efendim kafe sosyetenin takıldığı bir kafeymiş. hoş fiyatlar çok uçuk değil ama verilen hizmete göre bence fazla. sonra aramızda konuştuğumuz üzre bu kafenin bir çok yerde de şubesi varmış. nereler mi? teşvikiye, ortaköy, tünel, cadde bostan, etiler... hal böyle olunca fiyatların normal gözükmesi gayet iyi. (tabi bu arada patronlarımdan birinin de yan masada olduğunu belirtmem gerekir ki gitti bizim zamlar:))
neyse oturduk yarım saat bekledik sipariş almak için gelen giden yok. neyse ki arkadaş kalkıp elinden tutup bir garsonu masaya getirdi ve siparişlerimizi verebildik. bir süre sonra istediğimiz içecekler geldi, diğer arkadaşları bilmem ama benim
cappucino soğuktu, neyse burası sosyetik yer belki aslında böyle olmalıdır cappucino, bunlar iyi bilir diyerek susup cappucinomu içmeye devam ettim. bu arada mekanı incelemeden de edemiyorum. masalar tahta, masanın üzerinde en son askerde gördüğüm metal sürahiler, metal bir tabağın içinde iki tane bildiğin bardak. duvarların ve kolonların sıvası yok, havalandırma boruları direkt insanla haşır neşir, müzik olarak bir radyo kanalı çalmakta. kafede oturacak yer yok ki girişte insanlar sıra bekliyor daha içerilerde oturabilmek için. tavandan sarkan lamba estetik duruyor. camda çerçevede herhangi bir özelliğe rastlamadım. normal şartlarda normal yerlerde belkide oturmayacağınız beğenmeyeceğiniz bir yer ama nedense burada cazip geliyor. işte aklımda oluşan soru işaretleri burada başlıyor.
hiç bir estetiği olmayan bir yer nasıl oluyor da bu kadar rağbet alıyor üstüne üstlük servisi de çok kötüyken. Yaklaşık 2,5 saat oturduk lakin ne bir garson gelip boşlarımızı aldı nede bir arzunuz var mı diye sordu. zaten arandıklarında hiç yoktular. neyse ki kalkalım kararını verdiğimizde yine hesap için bir garson gözlemeye koyulduk ki ne mümkün. arkadaş yine kalktı gitti. hem kasaya söyledi hem de masaya gelirken gördüğü garsona. aradan 30 dakika geçti bizim hesap yine ortada yok. acaba hesap az diye mi getirmek istemediler. sonunda arkadaş bir kez daha gitti ve 5 dakika sonra hesap geldi. 10 dakika içerisinde de hesabı ödeyip çıktık. asıl korkum arkadaşın kredi kartını vermesi oldu, şimdi kart gidecek post makinesi gelecek bir ton iş... neyse ki fazla uzun sürmedi ve biz de attık kendimizi dışarıya...
artık düşünmeye başladım bende mi sorun var diye... en son kafe maceramda irish coffe sorunu yaşamıştım. bu kaz aynı şey tekrarlanmasın diye iris coffe istemedim... hadi dedik ya burası sosyetik yer kötü değildir diye... kötü müydü soğuk cappucino, servisi, fiyatları dışında hayır... bir özelliği var mıydı? sıvasız kolonlar, özelliksiz masalar dışında hayır. yoksa ben mi çok şey umut ettim sosyetik denince? şöyle hayran kalacağın tasarım, gözünü alamayacağın renkler... buna benzer çok ucuz yerler var istanbulda.... hatta bambi bile daha bir şekil... üstüne üstlükte portakal suyu 1,5 ytl...
ah düşündüm de evden kafe olmaz... ingilizce yazsan bile...

Etiketler: , ,

dışarıdaki hava asabımı bozdu biraz. ne güzel soğukken kimse sokağa çıkmıyor alabildiğince boş sokaklarda rahat rahatgezinebiliyordun. ya da evde kaldığında "ah ne de olsa herkes evde" deyip kendini avutabiliyordun. şimdi ise herkes sokakta beşiktaşta türümek imkansız ki diğer semtleri düşünmüyorum bile. insanlar yürüyor, insanlar geziyor, insanlar ellerine taktıklarıyla mutlu oluyor. gökyüzünde bir tutam güneş bütün kışı ısıtıyor. büütn ümitleri, büyün hayalleri ve bütün mutlulukları... eritip yok edinceye kadar.
yine yaz geliyor. yine yalnızlığın sokaklara taşıyor. tek başına denizi taşlarken, tek başına kendini yudumlarken...
yalnızlığın nereye kadar?
insanlara nefret mi sonu?

Etiketler: , , , ,

Perşembe, Şubat 21, 2008

Ashes And Snow (Küller ve Kar)


Bu anda bana gelirsen,
dakikaların saat olur,
saatlerin gün,
ve günlerin bir ömür olur.

Fillerin Prensesine...

Tam bir yıl önce kayboldum.
O gün bir mektup aldım.
Beni fillerle yaşamımın başladığı yere
geri çağırıyordu.
Lütfen aramızda bir yıldır süren
sessizlik için beni bağışla.
Bu mektup sessizliği kırdı.
Sana yazacağım 365 mektubun ilki.
herbir sessizlik günü için bir tane.


Asla bu mektuplardaki kendimden
fazlası olmayacağım.
Bunlar benim kuş yolu haritalarım.
ve bunlar doğru olacağını
bildiklerimin hepsi.

Herşeyi hatırlayacaksın.
Herşey öncesi gibi olacak.

www.ashesandsnow.org/

Etiketler: , , , , ,

Çarşamba, Şubat 20, 2008

empati

Created By IntoTheWildfire/Wildfire2003

bu ben miyim? bu benim yansımam mı? şimdiki anım, geleceğim, içi boş geçmişim? dökülen satırlarımda var olmayan bedenim mi? aynalar neden uzak bana? bedenim gözlerimin önünde neden çürümekte, rüyalarımdaki gibi. kelimelerin tarif edemediği bir sızı. kırılmış ön dişimin ortasından çıkan ince ipliğimsi şey. ne kadar kesersem keseyim sürekli uzayan. çürüyen bedenimin son ayakta kalan kısmı mu bu? dilime takılan içimi gıcıklatan o his. bu ben miyim? tarif ettiğim ve aynada yıllardır göremediğim beden. kendimi nasıl tanımalıyım?
ellerim satır aralarına kayıyor şimdi. dilimde acı kahve tadı sokakların süslediği sessiz ruhlarla oynuyorum. birbirinden, habersiz dans eden, her adımda bir titreme olarak üzerime düşen yağmur damlalarına yenik düşüyorum. şifasız bir hastalığın ilk tohumları bunlar. içimdeki titreme elimdeki acıyla birleşerek midemdeki hazımsızlığa ek oluyor. yüzleşmeye çalıştığım ne ya da keşfetmeye çalıştığım. sessizce akıttığım ömrümün feryatlarımı bunlar? ne olur sus?

“ey kendini bilmez insan, son cümlelerini savur ölmeden önce.”

beni kim acıta bilir? bir kadın, bir erkek, bir çocuk, herhangi bir insan, bir hayvan yoksa, birbirine geçmiş türler mi? geçmişim kadar kim yargılayabilir beni? eğer ruhum acı çekmeyecekse bedenimi al, eğer ruhum acımaya devam edecekse bedenimle birlikte çürüsün ki onu parçalayabileyim. bu kadar acı nerede? benliğim kendinden bihaber bu kadar zedeleyebilir mi kendini? kime ait bu kimle kurulan empati?

iyice toz olmadan...


Etiketler:

00:10

on dakika önce. sokakta karlar daha erimemiş, düz olan tabanlarım kaymakta zorluk çekmiyor. şair nedim gündüz vaktinden daha işlek ki karşıdan karşıya geçmek için baya bir zorlanıyorum. arabaların farları gözümü alıyor arada. adımımı hızlıca atıyorum karşıya geçmek için. her nekadar ayağımı birikmiş karın içine sokuşturmaya çalışsamda bir diğeri kayıyor ve elimle kaputuna vurabildiğim beyaz megane ayağımın bir santim yanından geçiyor. bihayet karşıya geçiyorum. sert, kesin ve emin adımlarla. aklımda onlarca kelime neyi anlatmak istedikelrinden habersiz. sırtımdan süzülen ter. aslında şimdi, şu anda tam da evimin kapısına uzanan sokaktan inetken kendimle gurur duymalıyım üç derecede alev alev yanan vücudum ve sırtımdan süzülen terle. uzaktan bir ses az iç artık diyor. yoo artık içmiyorum diye savunuyorum kendimi. -onlar eskide kalmıştı.
kar kütleler oluşturmuş karanlıkta, belliki insan kürekleri ruh vermeye çalışmış kendineden kaçarak. odamın önunde sadece burnunu gördüğüm bir kardan adam. çöpler sokaklarda hafif rüzgarla gezintiye çıkmış.
şimdi uyuya bıraktırğım herşey güzel, uykuya bıraktığım herşey narin soğuk uzanırken üzerime. şair nedim şimdi sessiz. ara sokaklarında ruhları, korktuğumu bile bile eve sokana dek beni izlemekte...

Etiketler: ,

Pazartesi, Şubat 18, 2008

karnabahar patisi ve şiddetli geçimsizlik halleri

Karnabahar (Karnabahar şeklindeki telaffuzlar yanlış imiş. Bkz. karnabahar isim, bitki bilimi Rumca + Farsça bah¥r Turpgillerden, çiçekleri etli ve tanecikli bir görünüşte olan, yaprakları lahana yaprağına benzeyen, sebze olarak kullanılan bir bitki (Brassica oleracea botrytis). ) hakkında düşüncelerim kesin ve net değil; olmasa aramam, olsa yemek için can atmam. Bir çeşit kuzu beyni gibi gelmiştir hep bana. Ama hatır için çiğ tavuk yenirmiş ya iki gündür akşam yemeklerinde karnabahar yiyorum. Aklıma “beynen” vakıf olan karnabaharı ısıtırken komşuların gürültüleri takılıyor. Evet bir kez daha şahit olmuştum bu gürültüye. Gürültü dediysem de canım bariz söz kavgası. (dedikodu yapmış olmuyorum değil mi?) ah abartmayayım ama şiddetli geçimsizlik.
Sonra düşündüm, evlenmek kolay ama sonrası nasıl olmalı. Şu an avazı çıkana kadar bağıran adamın yerinde olsam benim tepkim nasıl olurdu? Yoo ben bağıramam da. İçine at, içine at nereye kadar ama. Gözüm korkmuyor da değil, bir tepkisizlik içerisinde kelimelerim nasıl olurdu acaba? Ah hep soru işaretleri aklımdakiler. En iyisi beklemek görmek... hazır kelimeler çıkmıyorken karnabahara devem edeyim en iyisi...

Etiketler: ,

maçlar tatil edildi...

a dramatic coffee by ~angellife

yoğun kar yağışı istanbulu felç ederken bir haftadır süregelen agrafide beni tatil etti. neye elimi atsam ikinci cümlenin sonunda bir üçüncünün tek bir harfine uzanamaz oldu elim. bunun şahsıma nazır tembelliğimle bir alakası olduğunu düşünüyorum. artık bilgisayar klavyesi tuşlarına basıp yazmak zor geliyor. eski usullere dönüp kağıt kalem kullansam bunların bilgisayara aktarımı ayrı bir dert. hal böyle olunca üçüncü cümlenin başında ki bıkkınlıklar hat safhada yer alıyor. şöyle konuştuğunu yazan bir program var mıdır acaba? hatta düşündüğünü olsa daha iyi olur.

birçok hikaye yine yarım kaldı. ufak tefek kargaşalarım kaoslara doğru yürümüyorda değil. ah zaten bu zmaana kadar ne bitirdim ki. iki üç şey. kendimi boşa damlayan bir musluk gibi hissediyorum lakin damlaya damlaya göl olmaktan uzak. çünkü damlaların her biri zıt gönlerde hareket ediyor.

sabah işe yürürken (bu karda yürünür mü demiş olabilirsiniz ama mesafe yakın) üzerime dolan karın ağırlığını bile taşıyamadım. esen rüzgar da cabası. damarlarımda dolanan bıkkınlık iksiri tekdüze süren hayatımın son tetikleyicisi sanırım. bıktığım birşeyler olmasabelkide hiç birley yapamam. ah heskiden ne çok uğraşım vardı. şimdi ise bir aile katliamo günlerdir elimde okuyamıyorum bile. sıkkınlık, bıkkınlık... dışarıda yağan kar...
bembeyaz ve bakamıyorum gözleirm sulanıyor... sabahki soğuğun acısı şimdi çıkıyor sanırım. başım ağrıyor. Allah'ım n'olur eski halime dönim... kel kalmak veya şişmanlamak umrumda değil. beynim yerine gelsin sadece... bu günkü vazifemi de gerçekleştirdim. en iyisii çatıya çıkıp boğaz manzarasını izlemek... fotoğrafta çeker koyarım belki...
hoşça kal günlük...
sağlıcakla...

Etiketler: , , ,

Pazar, Şubat 17, 2008

Denizin kokusu uzaklaşmaya başlamıştı. Toprağın kokusu yüzünüze çarptığında dünyanın sadece karalardan oluştuğu fikrine kapılabilirdiniz. Kokunun sizde bıraktığı ilk izlenim kavrulmuş kum kokusundan başka bir şey olayacaktır. Aynı çöldekileri anımsatan oysaki gökyüzü hiçte öyle insanlarının tatmadığı bir koku bırakmıştı ortaya. Kurak toprağa yapışmış taze ot kokusu kişinin benliğine zor anlar yaşatan bulmacalardan farksızdı elbette ki bu kokuyu almak için kendinizi her şeyden soyutlamış, benliğinizle baş başa kalmanız gerekliydi çoğu mutluluğu sonradan keşfetmeniz gibi.

Az önceki kelebek olduğuna yemin edebilirdim. Gökyüzündeki, bulutların çizdiği. Derin rüzgarda narin bedeni savrulurken, sonundan bihaber olarak endişe içerisindeydi. Renkleri korkunun etkisiyle solmuş, etrafa bıraktığı koku uçuşan tozun etkisiyle kaybolmuş küçük gözlerindeki bakışlarda endişe vardı.

Etiketler: ,

bi insan gibi uzaylı bulamadık...

Mars'ta yıllardır araştırmalarını sürdüren Amerikan robotlarının son bulgularına göre Kızıl Gezegen, tarihinin büyük bölümünde yaşam koşullarının oluşabilmesi ve sürmesi için 'çok tuzlu' bir yapıya sahipti. Mars'ta 1400 günü aşkın süredir görev yapan ikiz robotlardan Opportunity'nin topladığı son kanıtlar, gezegenin erken dönemlerinde sudaki yüksek mineral karışımının, en dayanıklı mikropların dahi oluşumu için uygun ortam sağlamadığını gösteriyor. Harvard Üniversitesi Biyoloji kürsüsünden Mars robot programı üyesi Dr. Andrew Knoll, bulguların Mars'taki yaşam olduğu ihtimalini iyice azalttığını söyledi.

Yukarıdaki haber Radikalden alıntı. (http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=247684) hani biz dünyalı olarak bi adam gibi uzaylı bulamadık. adam gibi uzaylı nasıl mı olacak? efendim görüldüğü üzre oksijenle soluyan, normal şartlarda tuzla yaşayan... eğer bu araştırmalardan birisinde sevgili dünyalı bilim adamlarımız burada uzaylı yaşayabilir diye bir ibare kullanırsa bulunacak uzaylılarda burun, göz, dil ve diğer uzuvların olması şartıda aranacak...
eğer uzaylı kardeşler beni okuyorsa insanlara görünecekleri zaman insan şeklinde olmasını tavsiye ederim. yoksa bizim bilim adamlarımız sizi uzaylı saymayabilir...

Etiketler: , , ,

Cumartesi, Şubat 16, 2008

aslında ütülemiştim gözkyüzünden inmeden hemen önce beyaz kıyafetlerini. insanlara aldanmamak lazım. bazen gözleirnin ucuyla bakıyorlar beyazlığa sadece kirletmek için. ne kadar iyi anlaşmışız sessizliğin kıymetini. hani çökerya birden, uzaktaki kilise hikayeleri anlatılır, o üç harfli adı soylendiğinde hemen yanı başında peydahlandığını düşündüğün ağzından yek bir kelime çıkmasa bile sürekli beyninde yankılandırdığın isim...
kokrkuyor musun?
yeni ütülemiştim güzelliğimi. saf, sade, düz, pürüzsüs. bembeyaz insnaların aranlıkları içinde. aklımda bazı hayaller var. eğer anlatırsam gözlerim yuvalarından fırlayacak. eğer susarsam dilim damakarıma yapışacak. bir cümle gibi kemiksiz. sizleri çağırmalıydım
aslında ütüledim hayatı ve ey sen ismini bile anmaktan korktuğum insna oğlu... ve sus. gece çalarken dere suyunabir geyiğin kanını akıt ve faziletine er bir canı almanın... sende insansın biliyorum... sessiz, kimsesiz, kifayetsiz...

Etiketler: ,

Cuma, Şubat 15, 2008

Kanatlarını açmış bir bulut gözüktü gökyüzünde. Bir buluttan çok hafif rüzgarsa salınan bir kelebeğe benziyordu. Gözlerini sandığın içine diken yaşlı adam doğruldu. Sağına doğru baktı ve Birkaç kelime söyledi. O esnada sert bir rüzgar vücuduna çarparak geçti. Gökyüzündeki kelebek hızla görüş alanından uzaklaştı ve ardından onun beyazına zıt, simsiyah bir bulut gökyüzünü kapladı. Uzaklardan bir çığlık sesi duyuldu. Güneşin bir kısmı kendini karanlık bulutun ardına saklamıştı bile.

Etiketler: ,

Çarşamba, Şubat 13, 2008

kesfedilmeyi bekleyen ulke by ~angellife

Biraz daha çoraplarım sökük bugün, gün kararmış, kızıllığı kelimelerin ucunda. Her defasında sessiz, her defasında iç burkan karelere yenik düşüyor bedenim. Cümlelerim ellerimden seken kalemin haykırışları. Aynalardan uzak, ışığa inat kaybettim benliğim üzerinde yoğunlaşıyorum. Yüzüm kararmış. Yılların pisliği bedenime zift gibi yapışmış. Günahlarımın kefaretini ödercesine yakıyor bedenimi. Yeni bir doğuşa hazır olmak mı bu? Artık insan olmak isiyorum. İşte sen, yanıbaşımdaki! Kelimelerim sahibi, varlığıma can katan! Şimdi söyle; “hangi güç bir oduna çevirebilir kalbimi, ya da küllerini odun yapar.” Kelimeler sessizce geliyor. Duyamdığım kadar uzak namelerde. Sadece insan olmak istiyorum, ayaklarımın üzeirnde doğrulmak, ardıma lodosun derin esintisini alıp, gökyüzünün kızıllaştığını hissetmek. Sizler orada mısınız? Bütün kelimelerin içinde? “bir derenin ağzında iki küçük kuğu yaşar, elleri kolları bağlı kelimeleri...”

Etiketler: ,

Salı, Şubat 12, 2008

Gökyüzü

Sarsıntılı bir yolculuktan sonra nihayet araç durdu ve işlemler tersine tekrar etmeye başladı. Etraftan duyulan çocuk sesleri belirsiz bir müzikle karışıyor, üzerine binen değişik seslerle pekte çekilesi olmayan bir gürültüye sebebiyet veriyordu. Sandık yerinden kaldırıldı. Yaklaşık yirmi adım kadar sallandıktan sonra yere bırakıldı. Bütün kuklalar bağlarını tavana dikmiş sandığın kapağının açılmasını bekliyordu. Bu sebeple hepsi yere düzensizce yatmış insanoğlunun şüphelenmemesi için karışık bir pozisyon almışlardı. Beklediler. Bu o kadar uzun bir bekleyişti ki sonunda birkaçı dayanamayıp sandığın tahta parçalarının arasından sızan ışıktan dışarıya bakmak için sıraya geçti.

Sandıktaki hava artık tümüyle değişmişti. Bunun farkına başka kim vardı bilinmez ama havanın tazeliği içlerinde bir dirginik yaratmıştı.

gökyüzünde bir kuğu

elleri kolları bağlı

aslında hep yan yana

biri ölmüş olsa da...”

Sandığın kapağı birden açıldı. Gökyüzünü görmek için ayaklanmış kuklalar kendilerini kapağın ilk hareketiyle birlikte yere doğru bıraktılar, baygın bir insan gibi. Üzerlerine düştükleri kuklaların bir kaçından homurdanma sesi geldi. Ama bu kuklacı adama tahtaların birbirine çarpmasıymış gibi geldi. Üstüne üstlük o kadar çok gürültü vardı ki, az işiten kulakları ayrıntıyı duyacak kadar hassas değildi.

Kapak açıldığında içeri dolan güneş ışığı çoğunun gözünü yaktı ama gözlerini kırpamadılar. Olmaları gerektiği gibi cansız hallerine dönmüşlerdi yine. Yaşlı adamın elleri kasanın ucundan tuttu. Fört şapkasından dışarı saçılan beyaz uzun saçları küçük suratını çevreliyorudu. Yüzündeki derin çizgilerin ardından mavi gözleri, yaklaşık bir kilometre ötedeki denizin, yansımasını veriyordu. Gözleri kararsız bir bakış attı.

Gökyüzü masmaviydi. Beyaz bulutlar çözülmesi eğlenceli bir bulmaca gibi, şekilden şekile giriyordu. Eylül ayının son günleriydi. Sıcaklık eylülün başlarına rağmen hissedilir bir düşüş göstersede bu gün yazdan kalan günlerden biriydi. İnsanlar da bu günü kaçırmamayı görev bilmişlerdi...

Etiketler: ,

Pazar, Şubat 10, 2008

Şişme bir kadına aşık oldum, acaba çıkma teklif etsem mi?

Hürriyerin internet sitesinde Savaş ÖZBEY, Top Ten Haydar Dümen diye bir yazı yayınlamış. Gülmekten ölmemek elde değil tabiki. Bir kaç alıntı yaptım devamı ise linkte...
http://www.hurriyet.com.tr/pazar/ 8200825.asp?top=1

EŞİM KENDİNİNKİNE BENZER BİR ALET GETİRDİ

40 yaşında kadınım. Eşim 15 yıldır Almanya’da çalışıyor ayda-yılda bir görüşüyoruz. Geçen yıl ona dert yanınca, Almanya’dan bana kendininkine benzer bir alet getirdi. Eskiden hareket ediyordu, şimdi etmiyor. Eşime soramıyorum, bunu nasıl tamir ettirebilirim?

CEVAP: Değerli okuyucum bu vibratör konusuna ben sıcak bakıyorum. Kimseye bir zararı olmayan bu tatmin yoluna evet diyorum. Gelelim çalışmamasına. Önce pilini değiştir. Yine çalışmıyorsa miadı dolmuştur. Ola ki Çin malıysa! Eşine yaz, yenisini yollasın.

EVLİLİK YILDÖNÜMÜM İÇİN ZARIMI DİKTİRMEK İSTİYORUM

28 yaşındayım, evliyim. Geçen yıl evlilik yıldönünümüzde kızlık zarımı diktirmiştim. Eşimin çok hoşuna gitmişti. Bu yıl yine istiyor. Bunun bir zararı var mı? En fazla kaç kez yaptırabiliriz?

CEVAP: Sevgili okurum, sen ittir ittir, sonra git diktir. İttir ittir git diktir. O diktirdiğin yer ince bir zar. Kocana ne oluyor? Sen tecrübe tahtası mısın? İleride şımarır vajinayı da darattıralım derse ne yapacaksın?

YILIN EN İNANILMAZ SORULARI

Kendimi tutamayıp sevgilimin yüzüne boşaldım. Kulağına sperm kaçtı. İki gündür duyamıyor, kulak zarı yırtılmış olabilir mi?

Cinsel organı limon suyuyla yıkamanın faydalı olduğunu duydum. Daha gergin ve pürüzsüz yapıyormuş. Doğru mu, bir aydınlatın

NE DERTLER, NE SIKINTILAR VAR

18 yaşında genç kızım, mastürbasyon yapınca sesim kısılıyor.

Sevgilim bakire, birlikte olacağız ama beni kan tutuyor.

Sevgilimle ayakta alıştık. Yatınca tatmin olamıyoruz.

Her boşalacağım sırada kahkaha atıyorum, bir açıklaması var mı.

Otobüs sarsıldıkça ereksiyon oluyorum. Yolculuklar ıstıraba dönüştü.

Etiketler:

Cumartesi, Şubat 09, 2008

POLİTİKA BİLİMİNE GİRİŞ (Münci Kapani) (2)

SEKİZİNCİ BÖLÜM

KOMUOYU

KAMUOYU NEDİR?
Kamuoyu, belli bir zamanda, belli bir tartışmalı sorun karşısında, bu soruna ilgilenen kişiler grubuna veya gruplarına hakim olan kanaattir.
Çoğunluk, yoğunluk yada etkinlik. Kamuoyu kendini etkin olarak duyuran kanaattir.
KAMUOYUNUN OLUŞMASI
Kamuoyunu oluşturan sosyal ve psikolojik etkenler;
psikolojik, sosyal çevre, aile ve okul.
Yüz yüze yapılan temaslar ve kanaat önderlerinin rolü. “kanaat önderler”
Kitle haberleşme araçları:
Kişi açısından “seçmeli ilgi” (selective attention” diye adlandırılan bu tutum, kitle haberleşme araçlarının etkisini zayıflatıcı bir unsur.
SİYASAL SİSTEMLER VE KAMUOYU
Demokratik Sistem: Çoğulcu (Plüralist) Ortamda Oluşan Kamuoyu
Totaliter Sistemler: Güdümlü Kamuoyu
Totaliter rejimlerin birçoğunda gerçekte iki kamuoyunun varlığından … “resmi” diğeri de fısıltı halinde gelişen, örtülü, “su altındaki” kamuoyudur.
Azgelişmiş Ülkelerde Kamuoyu
Kamuoyunun oluşumunu olumsuz yönde etkileyen başlıca sosyo-ekonomik, siyasal ve kültürel nitelikler;
Milli bütünleşmelerini tamamlatamamış toplumlar.
Sosyal gruplaşma ve örgütleşme olgusu zayıf
KAMUOYUNUN SİYASAL KARARLARI ETKİLEME GÜCÜ
Kamuoyu “iktidarı yapan ve yıkan bir güç”.

DOKUZUNCU BÖLÜM

SİYASAL PARTİLER
GENEL BİLGİLER
Tanım
Siyasal partileri, bir program etrafında toplanmış, siyasal iktidarı elde etmek ya da paylaşmak amacı güden, sürekli bir örgüte sahip kuruluşlar.
Siyasal Partilerin Doğuşu
On sekizinci yüzyılda Avrupa parlementolarında görülen gruplaşma ve hizipler (İngiltere’de Troy’ler ve Whing’ler gibi)
Kökeni bakımından, Duveger “parlamento içinde doğan partiler” ve “parlamento dışında soğan partiler”. Kronolojik kaynağını parlamentonun içinden alan partilerin ortaya çıkığını görüyoruz.
“Parlamento dışında doğan partiler” pariamentoda temsil edilme olanağına kavuşmamış sosyal güçler ve sınıflar tabanına dayanırlar. İşçi sendikaları, tarım kooperatifleri, çeşitli dernekler, fikir klüpleri, dinsel kuruluşlar vs.
Modernleşme siyasal katılmayı, siyasal katılma da siyasal örgütlenmeyi geliştirir.
Mevcut partilerin bölünmeleri veya birleşmeleri sonucunda ortaya çıkan partilerdir.
SİYASAL PARTİLERİN FONKSİYONLARI
Toplumdaki çeşitli çıkarların ve istemlerin birleştirilmesini ve kanalize edilmesini sağlamaktır.
Siyasal partiler, hem bütün rejimlerde, halk kitleleri ile iktidar arasında bir köprü vazifesi.
“Siyasal personel”in yönetici kadroların ve liderlerin seçilmelerini sağlamaktır.
Muhalefette bulundukları sürece: İktidarın kullanışını denetlemek.
Alınacak siyasal kararları kendi görüş açılarından etkilemek, ikincisi ise alternatif çözüm oluşturmak ve geliştirmek.
SİYASAL PARTİLER TİPOLOJİSİ
Duverger’nin Tipolojisi: Kadro partileri ve Kitle Partileri
Yapı farkı. Kadro partileri üye sayılarının arttırmak bakımından özel bir çaba göstermezler. Sağ kanadında önemli olan nicelik değil, niteliktir. Seçim zamanları dışında pek faaliyet göstermezler.
Eski tip partilerdir. Seçim bölgelerindeki komitelerle partinin merkez kademeleri arasındaki ilişkiler daima gevşek kamlı, liberal ve muhafazakar partiler kadro partisi.
Kitle partileri, sosyalist akımların büyük rolü olmuştur. Üye sayısı artırma hayati bir önem taşır. Mali yönden bir zorunluluk.
Üyelerin siyasal yönden eğitme, yetiştirme ve bilinçlendirme yolunda devamlı faaliyet gösterirler. “okul” rolü örgütlenme merkeziyetçi ve disiplini kuruluşlar niteliğinde.
(DP ve CHP) “kadro partileri”. Türk partileri de ne tam anlamıyla kadro, ne de tam anlamıyla kitle partisi sayılabilirler.
Üçüncü bir kategori sayılabilecek “ara partiler” iki tipi vardır: Dolaylı partiler; az gelişmiş ülkelerin partileri “Dolaylı partiler”. Kollektif ü ya temeline dayanan.
Neumann’nın Tipolojisi: Bireysel Temsil Partileri ve Sosyal Bütünleşme Partileri
Neumannın “bireysel temsil partileri” “sosyal bütünleşme partileri”. Sosyal bütünleşme partileri de “demokratik bütünleşme partileri” ve “toptan (total) bütünleşme partileri” diye iki alt kategoriye ayrılırlar.
Bireysel temsil partileri, dar ve sınırlı bir siyasal katılma ortamında, seçim zamanlarında, gevşek olan parti örgütü.
ABD’deki Cumhuriyetçi ve Demokrat Parti.
Sosyal bütünleşme partileri ise kitle hareketlerinin ve siyasal katılmanın genişlemesi sonucunda ortaya çıkan yeni tip partilerdir. Üyelerini ideolojik ve örgütsel bir çatı altında toplayan, onlarla düzenli ilişkiler kuran, onların sosyal hayatlarıyla yakından ilgilenen topluluklarıdır.
Toptan (total) bütünleşme partileri (komünist ve faşist partilerdir) parti ile üyeler arasındaki bağ çok daha sıkıdır. İdeoloji faktörü
Parti Tiplerinin Belirlenmesinde Rol Oynayan Faktörler, Yani Sınıflandırma Denemeleri
Parti tiplerin belirlenmesinde ve sınıflandırılmasında değişik faktörleri; Parti içinde iktidar dağılımı ve merkezleşme derecesi; Liderin rolü; Parti disiplininin sıkı ya da gevşek oluşu; kararların alınmasına katılma olanakları; ideolojinin parti politikasına ağırlık ve etkenlik derecesi; Partinin parlemento gurubu ile diğer parti kurulları ilişkilerin niteliği; Parti tutarlığı parti arasındaki ilişkilerin niteliği.
Otto Kirchmeimmer “Catch-All Party” Toplayıcı parti, sınıfı çizgilerini aşarak mümkün olduğu kadar geniş bir seçmen kitlesine hitap etmeye çalışan, ideolojik eğilimi oldukça yumuşak, pragmatik yönü ağır basan bir parti görünümündedir.
Türk partileri en çok “toplayıcı parti” tipine uygun düşmektedir.
PARTİ SİSTEMLERİ
Parti sistemlerinin sınıflandırılmasında sayı kriteri, tek parti, iki parti ve çok parti sistemleri.
Tek Parti Sistemleri
Gerçek tek Parti Sistemi
. Totaliter tek-parti,
. Otoriter-pragmatik tek-parti
totaliter tek-parti sisteminin kapsayıcı bir ideolojiye. Komünist ve Faşist tek-parti rejimleri
Otoriter-pragmatik tek-parti sistemleri katı ve kapsayıcı bir ideolojiye dayanamazlar. Milli bütünleşmeyi ekonomik kalkınmayı siyasal modernleşmeyi gerçekleştirme. Türkiye’de CHP’nin tek-parti dönemi.
Karmaşık Tek-Parti Sistemleri
. Üstün (hakim) parti
. Hemegonyacı parti
Çok-parti meşru olarak vardır ve az çok eşit şartlar altında serbestçe faaliyet gösterirler. Biri gerek seçmen kitlesinden topladığı oy, gerek parlamentoda sağladığı çoğunluk bakımından diğerlerine oranla çok daha güçlüdür.
Üstün parti sistemi özü itibariyle çoğulcu bir sistemdir.
Hemegonyacı parti (hegemonic party) eşit şartlar altında bir iktidar yarışmasından söze dilemez. Muhalefet partileri “uydu partiler”
İki-Parti Sistemi
İktidar yarışması esas itibariyle iki büyük parti arasında cereyan ediyor.
Koalisyona gitme zorunda kalmaksızın tek başına hükümet.üçüncü bir parti desteğine ihtiyaç gösterirse, destekli iki-parti sistemi. Federal Almanya’da Avustralya’da.
İki-parti sisteminin tipik örneklerini İngiltere’de ve Amerika Birleşik Devletleri’nde, Yeni Zelanda ile –kısmen- Avustralya ve Avusturya’yı.iki-parti sisteminin pratik alanda doğurduğu sonuçlar siyasal iktidarın sağlanmasıdır.
Seçmenler karşısında siyasal sorumluluk da açık ve kesin olarak belirlenir.
Çok Parti Sistemi
İkiden fazla partinin siyasal yarışmada birbirlerini az çok yakından izledikleri ve iktidar dengesini etkileme gücüne sahip buldukları sistem. Satori’nin
Ilımlı (İki-kutuplu)
Aşırı (Çok kutuplu)
Ilımlı çok-parti sisteminde iki ana kutup etrafında kümelenme eğiliminde.
Ilımlı çok-parti sisteminin günümüzde başlıca örneklerini İskandinav ülkelerinde İsviçre ve Belçika’da. Türkiye’deki iki kutuplu ve ılımlı sistemin oluşması.
Aşırı çok-parti sistemi siyasal kutupların çokluğu ve bunlar arasındaki ideolojik mesafenin –temel görüş ayrılıklarının- fazlalığıdır. İstikrarsız bir sistem.
Tipik örneğini İtalya’da, Weimar Almanyası ve Dördüncü Fransız Cumhuriyeti
Parti Sistemlerinin Belirlenişini Etkileyen Faktörler
Sosyo-ekonomik faktörlerdir.
Tek-parti sistemlerinin genellikle köklü siyasal bunalım ve hızlı yapı değişmesi dönemlerinde.
Seçim sistemlerinin parti sistemleri üzerinde etkisi yok mudur? Duverger’nin: Tek türlü basit çoğunluk usulü iki-parti sistemi; Nisbi temsil usulü çok-parti sistemi teşvik eder; İki türlü çoğunluk usulü partiler arasında seçim ittifaklarına yol açan bir çok-parti sistemini geliştirir.
Duverger’a göre bugün için parti sistemlerinin oluşmasında en önemli, etlen sosyo-ekonomik faktörlerdir. Seçim sistemleri sadece belirli yönlerdeki gelişmeleri “hızlandırıcı” veya “frenleyici” bir rol oynar.

ONUNCU BÖLÜM

BASKI GRUPLARI

GENEL BİLGİLER VE TANIMLAMA
Menfaat gurubu ancak siyasal karar merkezleri üzerinde çeşitli yollardan sistemli bir etkileme faaliyetine giriştiği zaman baskı gurubu haline gelir.
BASKI GRUPLARI VE SİYASAL PARTİLER
Karşılaştırma
Siyasal partilerin başıca amacı iktidarı elde etmek ve onu kullanmaktır. Baskı grupları ise iktidarı elde etme ve kullanma amacını gütmezler. İktidar üzerinde dışardan etki yaparak.
Siyasal partilerin “menfaatlerinin birleştirilmesi” fonksiyonuna karşılık baskı gruplarının “menfaatlerin açıklanması” fonksiyonuna sahip oldukları söylenebilir.
İlişkiler
Baskı grupları ile siyasal partiler arasındaki ilişkiler; geçici, sürekli.
Organik, yapısal bir bağ vardır. İngiltere’de İşçi Partisi ile işçi sendikaları arasında görülür.
1982 Anayasası sendikalarla siyasal partiler arasında bir duvar örmüştür.
BASKI GRUPLARININ DEĞİŞİK TİPLERİ
Genel Sınıflandırma
Ekonomik menfaattir.
İşveren birlikleri
İşçi kuruluşları
Tarım sektörü
“fikir-tutum” esasına dayanan… uluslar arası af örgütü
ETKİLEME VE BASKI YÖNTEMLERİ
Baskı gruplarının faaliyetlerini: a) doğrudan etkileme faaliyeti; b) dolaylı etkileme faaliyeti
Doğrudan Doğruya Etkileme (Lobbying)
Baskı gruplarının faaliyetlerinin belirlenmesinde çeşitli faktörler rol oynar. Anayasal-kurumsal yapı’dır
Parti sistemi de baskı gruplarının çalışma alanlarını ve yöntemlerini belirleyen faktörler genellikle çok-parti sistemi, iki-parti sistemine oranla baskı grubu faaliyetleri bakımından daha elverişli bir ortam.
Baskı gruplarının faaliyetlerini belirleyen etkenlerden biri de siyasal kültür’dür.
Dolaylı Etkileme
Kamuoyunu hedef alır.

Etiketler: , ,

Cuma, Şubat 08, 2008

Üç Renk - Trois Couleurs

Haftalardır içimde bir Krzysztof Kieslowski'nin (çok zorlanıyorum bu ismi yazarken) Trois Couleurs üçlemesini izlemek gibi bir dürtü var. Lakin seninin ilk filmi ve Juliette Binoche'a hayran olmamı sağlayan Bleu'nun dvdsi bozulduğu için seriye bir türlü başlayamadım. Şimdi birden tekrar aklıma düştüde hazır boşluk bulmuşken iş yerinde youtube'dan en azından dinleyeyim dedim.
Eğer bu cumartesi üzerimden tembelliğimi atıp yine haftalardır ertelediğim Kadıköy'e gidebilirsem filmi edinmeyi düşünüyorum. Biraz feraha ulaşabilirim sanırım o zaman...
Düşündüm de Bleu finalini paylaşmamın bir sakıncası olmaz sanırım... İşte Kieslowski ve Zbigniew Preisner (buisimde de zorlanıyorum) dehası...

Etiketler: , , , , , , , , , , ,