Perşembe, Kasım 30, 2006

bir gün,
çok güzelsin dedi annem
ve o günden sonra
çiçekler öldü
karıncalar toplandı etrafımıza
bu kez anladı
içimdeki korkak orospuluğu...

Çarşamba, Kasım 29, 2006

uyku kelebekleri üstümde uçuşuyor, bu gün az kafein aldım, sanırım rüyaları 25 fps de izleyebileceğim daha anlaşılır, daha daha duyarlı olarak. hayata karşı olan ilgimi de rüya seviyesine yaşıyabilsem belki hayatı biraz daha anlamlandırabileceğim. ama bu kati bir zorluk...

Etiketler:

Salı, Kasım 28, 2006

gelecek yillar falan filan iste...

Genel cercevede yapilmak istenen nedir? Soyle bir bakildiginda konuyla ilgili on aciklama yapmak amaciyla McLuhan ve Powers'in su goruslerine yer verebilirim : Elektronik cagda insanlarin ozel kimlikleri kaybolacaktir. Bilgisayarlastirilmis yuksek hizli veri yayinin sureclerini ister anlasinlar ister anlamasinlar, butun insanlar ozel kimliklerini kaybedeceklerdir. Uzmanlasmaninda ortadan kalkacagi, ortada ne bilgi varsa herkesin kullanimina acik olacagi belirtilmektedir. Bu anlamda herkes bir hic olacaktir. "Buyuk olcekli veri tabanlarini sablonlayan veya yoneten ve böylelikle isik hizi toplumunun islevlerini denetleyen birkac elitist de dahil olmak uzere herkes, bu robotsu sahne oyununa dahil olacaktir. " Bu cumleleri bağlayabilceğimiz nokta globallesmeyi reddeden ya da daya az benimseyen islam toplumudur. Eger yeni bir dunya duzeni getirilecekse bu tek bir çati altinda sadece bir amac ve kurulusa amade olunarak yapilmasi gerekir. Insanin ruhani bir varlik oldugunu da düşünürsek bu inanilan dinlerin oynadığı rolu ortaya koyuyor. Olasi çıkacak bir din savasinda kacanan uc buyuk dinden hiç birisi olmayacaktir. Tümünün enkazlari üzerine kurulu yeni bir din peydahlanacak soykırımdan çikmis halki bu yeni inanc dogrultusunda yoguracaktir. Bilgisayar, Tv, basili yayinlar araciligiyle bu zeminler zaten gelecek nesil uzerinde olusturulmaktadir. Su icerisinde bulundugumuz myspace olusumu icersinde bile bir kaliplasma ve sekillenme vardir. Baktigimizda tum dunya uzerindeki her insana ulasiyoruz sekil olarak ayniyiz, dusunce olarakta ayni yone gidiyoruz. Burada en etkin olan din faktöru aslinda bir gerec olarak kullanilmakta dunya olusumu icin yeni zemin hazirlanmaktadir. Bahsi gecen Yahudiler, Muslumanlar, Hiristiyanlar olusumun basina kisisel anlamda gecmek icin savasmaktadirlar. gelecekte toplum yoktur birey vardir. Birey bagli buldugu kurumun varligi icin calisir ve bu durum George Orwell'in 1984 kitabinda kurgulanan gelecege donusur. 1984'te belki kurgulanmak istenen komünizmin yıkıcılığı da olsa su anda yozlaşan tıoplumun gidilecegi nokta budur. Tekel yonetimi çesitliligin olmadigi ve huzurun olmadigi bir yonetim bicimidir.

Konudan fazla sapmadan ne dini mucadelelerin ne de irkci mucadelelerin bu gidisatin one gecebilecegini dusunuyorum bizim icin onamli olan bireysel olarak az hasarli cikabilecegimiz kimligimize burunmek. Ikı uc kurgulanmak istenen yerin altindakiler ve ustundekiler. Bu durumda dinsel egilimler herhengi bir etkilesimi saglamayacaktir. Cikacak mesif ve deccalin arasinda olacak savas bu iki olusumun yani yeryuzundekiler ve yeraltındakilerin arasinda cıkacak savastir.

Sanirim bitirdim.  

Etiketler:

Pazartesi, Kasım 27, 2006

Tolga Yıldız Kameraarkası.org yazısı...

Merhaba.
Bir film çektik, diye başlamak saçma ama öyle başladık. Kız kardeşim,
sevgilim ve zavallı ben İzmir'in Aliağa'sında bir karanlık film
çektik.
FESTİVALLER
Öncelikle üç beş festivalden olumsuz yanıtlar aldığımızı
belirtmeliyim. Ama Berlin 2007 Uluslararası Film Festivali, ilerisi
için bizi yüreklendirici bir e-postayla filmimizi seçmediklerini
yazdılar. Keşke aynı özveri ve incelik Türkiye'de de olsa diye
düşündük ister istemez. Hala yanıt beklediğimiz festivaller var. Ama
pek umudumuz kalmadı.
NEDEN FESTİVALLER?
Bu filmi perdede izlemek istiyoruz o kadar. Kusurumuza bakılmasın, ne olur.
NİDYA'NIN İZLENİLEBİLİRLİĞİ HAKKINDA
Evet, iddialı ve ayıp bir film Nidya. Çok şey geveliyor ama hiçbir şey
de anlatamıyor. Ben kekeme diyorum bu film için. Doğru. Ne yazık ki
kısa filmi "kısa film camiasına" izletmek daha bir "kasıntı" durum
yaratıyor. Zaten buraların işi olmadığı belli bir kırık işi buralarda
birilerine göstermeye çalışmak iyice "kastı" birilerini... olsa gerek?
Çünkü küfür dolu sözümona yorumlar geldi. Filmin oyunculukları ve
senaryosuna çok düzeyli eleştiriler getirenler oldu ama "iğrenç",
"fantezi yapmışsınız", "üniversitenin yüz karaları" ve şimdi buna
benzer ifadelerini yazmamayı seçtiğim onlarca e-ileti aldık. Hepsini
yarımyamalak okuyup sildim. Ne yapayım?
YouTube ve KISA FİLM SİTELERİ
Büyüklerden gördüğümüz budur sanıyorum: Lobileşelim. Aslında
örgütlenmek sinema gibi ortak emek isteyen alanlarda mutlaka belli bir
gücü de beraberinde getirir, kabul ediyorum. Ama gene Türkiye'den
yayın yapan kısa film sitelerinde tuhaf yasaklar var. Sanki "bu iş
bizden sorulur" havaları?
Ben teknik anlamda birçok soruna bu sitelerin forum sayfalarından
yanıt buldum. Bu iş o kadar kolay olmadı fakat. Bin bir güçlükle forum
ziyaretçilerinin sanal dillerini çözmeye çalıştım. Hatta "sanat,
düşünce, yaratıcılık" gibi konularda neredeyse hiçbir fikir
yazıl(a)madığını üzülerek gördüm bu sayfalarda. Yazmaya çalışanlar da
klişelerden öte bir şey demiyordu. Şanssızlık. (Nidya için bile
alakası olmadığı halde klasik anlamda "varoluşçu" dendi, güldüm.)
Ha, gene de bazı siteler çok düzeyli ve işe yarar biçimde çalışıyor.
www.kameraarkasi.org, www.kisafilm.com gibi. Ki bu sitelerin yayın
anlayışı diğerlerinden "biraz" farklı.
Böyle bir sanal ortamda YouTube'da istediğimiz gibi filmimizi
yayınlatmayı seçtik. Araya izleyiciden ve bizden başka onay masası
koyup eğilip bükülmedik. Şimdi yaklaşık bir ayda 1500'ü aşkın
izleyiciye ulaştı Nidya. Bu rakam bizi hala şaşırtıyor.
TÜRKİYE'DE SİNEMA
Buralarda sanat hep önyargılıdır ve önyargılara maruz kalır. Öyle
düşünüyorum. Sanat şirinlik, büyücülük, ustalara yalakalık değildir.
Bu "durumdan vazife çıkarma işini" sanat dediğimiz şey tarihin değişik
evrelerinde denemiştir ve duygulu, komik ve heyecanlı olmuştur gereği
kadar. Artık kendisine dönük eleştiri oklarını fırlatması, sanatı
sanatın sorgula(t)ması ve bu işin bir tür "peygamberlik arzusu,
firavun kıskançlığı, gençlik hevesi" olmadığı fikri dünyaca
tartışılıyor. (Sanat sanat için midir, sanat toplum için midir? Sorusu
bana çok geldi Nidya'dan sonra. Yahu merak ediyorum, sanat nedir ki
toplumun neresine koysak diye tartışılır?) Neden "film görüşü, roman
ahlakı, edebiyat tadı, resim paradigması" falan gibi modası tükenmiş,
tüketilmiş kısırdöngüler içinde "kendimizi tatmin" lazım gelir,
anlamıyorum. Gene çok mu iddialı konuşuyorum ama artık bu işin
kalıplarını kırma lütfunu göstermemiz gerekiyor. Bu yüzden sanıyorum
Türkiye'de binlerce (kısa film denilen de dahil, kısasını uzununu
tartışmak işgüzarlık olur) yönetmen var ama çok az (birkaç adet)
sinema filmi tarihe geçebiliyor. Uzak hangi damara basıyor? Duvara
Karşı nereli? Biz bu filmlerde hangi kameranın hangi filtreyle
kullanıldığını konuşursak bu konuları Cannes'a, Berlin'e havale etmiş
oluruz. Birileri de bize bu filmleri "sunarlar". Yanıbaşımızdakini
yani! İran Sineması adım adım ortadoğunun yeraltı tarihini nasıl
yazıyor, bir bakınız. İktidarların kanlı tarihinden sıkılanlar için
alternatif değil bu, asıl tarih yazımı modernizmle deşifre olduğundan
beri insanlık kendi tarih masalını kendi uydurmaya çalışıyor, bu
filmler onun için. Hiç de "aksiyon" düşünülmüyor mesela bu fimlerde.
Bir film bir arabanın içinde başlayıp orada bitiyor. İzliyoruz. Ya da
atları, Kürt çocuklarını...
NE ÇEKECEĞİZ?
Çektiğimiz tüm bu dertlerin yanında, bir de bir üçlemeye
hazırlanıyoruz bu günlerrde. Nietzsche'nın Anlamak'ını çekeceğiz.
"Anlamak; tiksinmek, gülmek ve acımaktır."
TİKSİNMEK'le umarım tekrar buluşuruz.
Sürç-i lisan ettiysem...

--
TOLGA YILDIZ


http://www.kameraarkasi.org/kisafilm/t/tolgayildiz.html
http://www.youtube.com/nergissos

Pazar, Kasım 26, 2006

umut...

Reyhan'a

bu kadar zikrederken ölümü
yaşamı ne kadar ertlyeceksin?
peşinde allı pullu bir canavar
girdabın üstünde ellerin
bu kez yenik düşmez rakının
sahte erkekliğine gözün uzaklarda
o kimsenin bilemediği
varoluşlarda...

her zaman tamam her zaman
içinde yılgın bir rüzgar
ruhundan sarkan ışıltılı güller
bu gün bayram, daha sıcak
daha hoşnutsuz
solucanlarla bezeli varlığın
küçük bir nefes
küçük bir delik
haydi yaşamam için
küçük bir el..
sesleniş
serzeniş

son bir bitiş
gerçekçe...

(isim için çok teşekkürler Reyhancığım :) )

Etiketler:

Bu gün açlıkla eğitmeliyim ruhumu. Beni dokunabilirliğe eriştiren ve güzelliğimi dışarıya yansıtmaktan çok bir felaket mıknatısına dönüşen vücudumu güçsüz bırakmak için. Bu şekilde üzerime yapışan umutsuzluk, mutsuzluk, şanssızlık dalgalarından kurtulabilirim belki...

Bütün girişimlerim başarısız, bütün girişimlerim beğenilmeyen köhne vücudumun lanetinden nasinibi almış...

Sadece ona olan kinimden dolayı aldığım karışımın da geri tepmesi... Bütün dünya ondan yana nereye gitsem kime sığınsam yeryüzünün iletkenliğiyle sarılıyor vücuduma.

Rakı, bira, viski, votka, tekila, şarap karışımlarının yarım litresi bile ertesi gibin lanetine hazırlıyor beni...

susmalıyım, çekilmeliyim, bir ceset torbasının içinden fermuarı üzerime çekmeliyim...

Canlı canlı... acı içinde...

Etiketler:

Cumartesi, Kasım 25, 2006

hayatta yapabildiğim en iyi şey kendime acımam. bundan kesinlikle nefret ediyorum ama birşeyi becerebilme duygusu bu nefretimle aramda bir çelişki yaratıyor...

Etiketler:

Perşembe, Kasım 23, 2006

Nisan (Bölüm Üç)

Evden telaşla çıkıyor, hızlı adımlarla merdiveni inip, binanın girişindeki posta kutularından üzerinde ismi olana bakıyor. İçinde iki adet uzun zarf var, kredi kartı ekstresi ve telefon faturası. Bakmadan cebine atıyor ikisini de. Ve aynı hızla kapıyı çarparak apartmandan çıkıyor. Hayır bu telaş değil, alışkanlık, evden çıkması, hızla yürümesi, yaptığı bütün şeyler kendine özgü alışkanlıklar.

Dönüyor, pekte memnun olmadığı o apartmanın kapısından içeriye girerken, sanki apartmanın bodrum katından gelen o tuhaf koku, burun deliklerine işkence edercesine, onu geri çevirmek için bahse girmişçesine inatla kokuyor şimdi. Rüzgar hızla ardında bırakmak istiyor soğuk demir kapıyı, kapı şiddetle duvara vurduktan sonra sanki etkiye, tepki kuralını fizik kitaplarından okumuş öğrenmişçesine kapanıyor aynı sertlikle. Ve şimdi şu kokudan kurtulmak... şu leş kokusundan... Rüzgar kukuyu biraz daha bastırıyor sanki, yo sanki dağıtıyor.
Burnunu tutarak basamakları çifter çifter atlayarak çıkıyor iki katı. Dört numaralı dairenin önünden geçerken kapı birden bire açılıyor. Kapının arkasındaki genç kız ona gülümsüyor.
“Ah, merhaba Rüzgar...” duraksıyor ama duraksaması sadece kendi zihninde yaptığı mülakatın süresi kadar, duraksamayı yutkunmasının ardına sakladığı için, bu duraksama dışarıya hiç yansımıyor. Gülümsemesine devam ediyor. “...abi! Ben de sana uğrayacaktım.”
“Merhaba Doğa hayırdır?” kızın gözlerinin içine bakıyor. Bu gerilimi arttırmak için yada bakışların üzerine bindirilmiş bir mesaj göndermek için değil, kızın dizlerinden bir buçuk karış yukarıdaki mini eteğinin ardından uzanan, buğday renkli, belki de şu ana kadar hiç el değmemiş bacaklarına bakmamak için.
“Matematik sınavım var yarın birkaç konuda da takılıyorum, acaba bu akşam müsaitsen beni çalıştırabilir misin diye soracaktım.”
“Bu kıyafetle gelirsen seve seve” diye geçiriyor aklından, sonra düşüncesinden utanıyor, oysa bütün insanlar kim olursa olsun, kime olursa olsun bu tarz düşüncelere sahiptir. Yüzünün kızarması için on beş saniyesi var –bu bilginin benimle ilgisi yok bunu bizzat ölçmüştü- on beş saniye içersinde burayı terk etmeli yoksa yanlış anlaşılabilirdi –kimin umurunda ki yanlış anlaşılmak?-.
“Tabi, akşam sekiz senin için uygun mu?”
“Uygun.”
“Tamam sekizde, benim çıkmam lazım bir telefon bekliyorum da.”
Yine kurallara yenik düşüyor. Kelimelerin nasıl dizildiğini, cümlenin anlamı olup olmadığını, ağzından nasıl çıktığını anlamayacak bir hızla cümlesini bitirip, merdivenleri tekrar çıkmaya başlıyor, sanki ilk yarım katta ses telleri hala titriyordu. Ama renk vermemenin gururuyla böbürleniyor.

İnsanı en çok mutlu eden şeyde sevdiğiyle birlikte her hangi bir yerde, şartlar ne olursa olsun birlikte olmaktır. Bir dağda, denize karşı, yolda, yağmur altında, yangından kaçarken, selde, savaşta, salgında, belki birlikte ölmekte, belki de cehennemde. Belki de o yüzden Tanrı, “Kıyamet Günü insanlar birbirlerini tanımayacaklar der”, azabı dindirmemek için.

Karanlık çöküyor. Hayalle gerçek arasında boşa harcanmış onca zamanın muhasebesi başlıyor,
toplanmış sıraya konulmuş faturalar gibi. Gün ve gün, saatti saatine. Sadece vahlanmanın şahlandığı şu dakikalarda...

Hikaye hep burada başlar ve nedense hep burada biter...

"Soya soslu çocukluk başlar, yeni tatlar eklenmek için baharatlar karıştırılır arasına, değişen hep zaman değildir oysa, ama nedense lanetlenen hep o olur. Her şeyin karışımıdır hayat; korkulu çocuklukların, heyecanlı gençliklerin, mutluluğun ucunu gösterdiği orta yaşlılığın ve ölümün... Şimdi o soya soslu çocukluklar, noelin soğuk mutluluğuna bırakırken kendini, gün geçtikçe tadını iyileştirmek için içine attığımız baharatlar, “yaşanmışlık” halini alırken, kelimenin “den” haline çoktan geçilmiştir. Ve yaşan”mış”lık kalır. Oysa zaman aynıdır. Haziran aynı haziran, cuma aynı cuma... Kendini her şeye anlam yüklemek zorunda sanan insan, sonra bahane bulur onlara... kendini savunmak ne acizane bir dürtü."

Kapının zili çalıyor. Önce kolundaki saate bakıyor, oysa saat kullanmayalı tam sekiz sene olmuş, masanın üzerinde ki cep telefonuna bakıyor. Saat sekiz. “Kim acaba?” diyor, kapının önünde duran şahısa sinirlenerek, “Tam da yazının ortasında”. El yazısına şöyle bir göz atıyor. Zil tekrar çalıyor.
“Zaten bunlarda bir boka benzemiyor.”
Kapıya yürüyor, hayalet gibi koridorda iki yanından süzülen hava akımın arasından, yavaşça kapıyı açıyor.


Özetle söylenmesi gereken tek şey okuldan döndükten sonra, geçen, salı gününün pekte öyle umut verici, tatminkar olmaması. Bu kişisel bir şey değil belki de. Bir dönem bütün insanların yaşadığı o mutsuzluk ve umutsuzluğa bulaşmış tatlı sevinç, onu, belki bu odaya kapatan, belki de havanın bozukluğuna aldırmadan sokaklara atan. Konu ne olursa olsun, hayat nasıl geçerse geçsin, insan kim olursa olsun; korunma, arınma, salınma duyguları hep aynı. Yalnız başına saatlerce yürümesi; soğuğa aldırmadan, yağmurun altında sırılsıklam olup sanki hiç görmediği yerlere umutla bakması… İnsanlar bazı şeyleri hep aynı yaşıyorlar…
Odanın içersinde dolanıyor. Biliyor ki yapması gereken şeyi şu an yapmalı, ertelemek kaçmakla alakalı, oysa insan doğası hiçbir zaman duygulardan kaçmayı kabullenemez ve insan doğası kendini kandırmayı çok iyi bilir. “Ama bu sefer öyle olmayacak. Gerekirse göğse siper edilecek sevdanın yumruları ve vakit daha fazla geç olmadan, sorunlara sorun eklenmeden dökülecek kanı bu sıkıntının.” Sıralı ve toplanabildiği kadarıyla bunlardı aklından geçenler. Sonra kendine güldü aslında kendine emir verme edasıyla geçirmiş olmasaydı aklından düşünceleri, bir sonraki limanda yetişme edasıyla koşturacaktı ardından. Böylesi daha iyiydi ve bitecekti, bu illetten kurtulacaktı.
Odadan hızlı adımlarla çıktı. Kapı ardından hafifçe kapandı, oysa onun bu heyecanı üzerine sert bir kapanış, duyguya tam bir sesleniş olacaktı. Mutfaktaki annesine seslendi:
“Anne ben Rüzgar’a çıkıyorum.”
Kadın elinin hamuruyla kapıdan göründü. “Ne oldu kızım ne yapacaksın Rüzgar’da? Hem o senden kaç yaş büyük niye Rüzgar diyorsun ona?”
“Aman anne, sende, eskide kaldı o abi, amca… şimdiki nesil kendini genç göstermek istiyor, o da
memnun bu durumdan...” Terliklerini ayağına geçirip kapıyı aralıyor.
“Tamam ben ne bileyim, niye gidiyorsun sen?”
“Matematik sınavına çalıştır mı diye soracağım?” Birden bire bu cümlenin ne anlama geldiğini
anlayamıyor.
“Tamam, selam söyle.”
Kendini dışarıya atıyor, merdivenin korkuluklarına tutunup yukarıya doğru bakarken, arağacına yürüyen bir idam mahkumu gibi yutkunup, dinç adımlarla “tükürdüğümü yalamam” dercesine derin bir nefes alıyor.
Gözlerinin önünde uzanan iki katlık merdiven boşluğu ona o kadar uzak görünüyor ki, boğazı kürekle geçmek, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nü ağırlıklarla koşmak, şimdi daha da kolay gözüküyor onun gözünde. Ama ciğerlerindeki hava ona, verilmiş bir sözün vicdan azabı gibi baskı yapıyor. Gitmeli! Sonu her ne olursa olsun gitmeli! Ürkek bir adım atıyor. Terliğin yere çarptığında çıkardığı ses ne kadar cılızsa içindeki güvende o kadar ince bağlarla kopmamaya çalışıyor. Yol bir yıldırım gibi hızla önünde büyürken, yağmurda bekleyen insanlar gibi sırılsıklam oluyor bütün vücudu. Yüzünü düşünmek bile istemiyor. Bazı şeyler insanın hayatını ne kadar da zorlaştırıyor. İkinci adımını attığında dili kuruyor. Kalbi hızla atarmış gibi yaparken, aslında durduğunun belirtilerini gösteriyor ona, vücut ısısı birden düşüyor. Çamaşırına bulaşmış ter birden bire onu hayata döndürmek için donan bedenine masaj yapıyor. Vücut ısısı yerine gelmekte. Belki de aklını boşaltıp, sadece karşısına çıktığında ona iki kelimeyi söyleyip, ilk tepkiyi aldıktan sonra yine başka şeylere dönmek... evet tek kurtuluş bu, yapması gereken bu. Sonunda ölümde yok. “Keşke ölüm olsaydı.” diyor sonra. Merdivenleri yarılıyor.
Kapının önünde zile basmak için duraksıyor. Aslında zili çalmak birisinin onu kapıda öylece manasızca bekler görmesinden daha kötü. Peki ya bu halde ya Rüzgar açarsa kapıyı? İşte bu ölmekten daha kötü. Titreyerek zile basıyor. Zile sadece yarım saniye dokunmuş olmasına rağmen zil on beş saniye aralıksız çalıyor. “Ne uzun çaldı.” diye geçiriyor aklından. Ama tekrar basıyor zile ondan sonra, zil tekrar on baş saniye daha çalıyor, yüzünde bir gülümseme beliriyor. Sanki yaşam normal haline dönüyor birden bire. Kalbi normal seyrinde atıyor, vücut ısısı dengeleniyor. Aklına getirdiği saçma sapan düşünceler onu terk ediyor. Zile birkaç
kez daha basıyor rahatlamanın verdiği duyguyla. Mutlulukla zilin çalıp sonunun gelmesini bekliyor. Yüzündeki gülümseme nadir rastlanılır cinsten. Yavaşça merdivenleri inmeye başlıyor ve şimdi kısalan merdiven hiçte onu az önceki kadar sıkmıyor. Ama inerken de şanssızlığına sitem diyor.
“Bendeki şansa bak, ne güzel gidip söyleyecektim, o da evden çıkacak zamanı buldu bugün. Lanet olsun!”
Usulca mutlu ve sitem kar bir şekilde evin kapısını açıyor ve eve giriyor.
“Doğa sen mi geldin?”
“Evet benim anne.”
“Ne oldu? Sordun mu?”
“Hayır anne evde yoktu.”
Odasına geçiyor, genç kızlığının geçmekte olduğu, hayallerini umutlarını inşa edip tek tek yıktığı odasına, yeni hayaller kurup, yeni umutları yıkmaya. Hayır bu kez yıkım yok.

Odanın kapısı çalınıyor tamda hayallerin ortasına demir atmış gemi harekete geçip bütün mutlulukları toplamaya başlayacakken. Kapıyı açan tombulca kadın kafasını uzatarak kıza sesleniyor.
“Kızım bak Rüzgar geliyor istersen kapıdan geçerken sor bilirsin o asansörü pek kullanmaz.”
Kendinde mi? Bilmiyor, bütün hayaller şimdi yerini yarım kalmış bir heyecana bırakıyor. Kimden ve nereden geldiği belirli olmayan bir heyecana... yine dudakları kuruyor tükürüğü boğazına yapışıyor. Kalbi yine duracakmışçasına çarpmaya başlıyor ve yine o soğuk ter boşalmaya başlıyor sırtından. “Vazgeçtim” demeyi düşünüyor annesine, ama bir saat önceki hevesine zıt düşeceği için bu kelimeyi kullanmıyor.

“Tamam anne.” Merdivenlerden çıkıp ikinci kata gelmeye yirmi beş saniyesi var, yataktan kalkıyor, kızlara özgü hareketlerle hızlıca eliyle orasını-burasını düzeltiyor, kapıya doğru geliyor. Derin derin nefes almaya başlıyor içinden yavaş yavaş sayarken. Kapının önünde ayak seslerini duyuluyor ve kapıyı açıyor.
Önünde yine tüm çekiciliğiyle karşısında duruyor.
“Ah, merhaba Rüzgar...” duraksıyor. Sonuna gelecek o sıfatı hiç kullanmak istemiyor ama yinede karşıdan gelecek tepkinin ne olacağını düşünemiyor. “Sen bir yandan ilan-ı aşk yapmayı düşünürken bir yandan da, tepkiyi düşünüyorsun...” diye geçiriyorsun aklından “asıl kokman gereken bu.”.
“...abi. Ben de sana uğrayacaktım” diye ekliyor ardından çekinerek birden bire.
“Merhaba Doğa hayırdır?”
“Matematik sınavım yarın, birkaç konuda da takılıyorum, acaba bu akşam müsaitsen beni çalıştırabilir misin diye soracaktım.”
...

Etiketler: , , ,

Çarşamba, Kasım 22, 2006

başarızıslıklarım engel;
engel üstüne
ölümün...

Etiketler:

"Yarının hiçlik olması tehdidiyle mutlu olamam ve olmayacağım. Derin bir hakaret bu... Bu yüzden, beni acı çekmem ve yok olmam için, fikrimi sormadan ve küstahça var eden bu doğayı; su götürmez davacı, savcı ve davalı rolümle, kendimle birlikte mahküm ediyorum... Doğayı yok edemediğim için de, sadece kendimi yok ediyorum, hiçbir suçlunun bulunmadığı bir tiranlığa katlanmaktan bezmiş olarak..."

Dostoyevski, Ecinniler, Vahşi Tanrı'dan alıntı...

Etiketler:

Salı, Kasım 21, 2006

Her yer karanlık, büyüyen yaşımla beraber. Yalnızlığımın kocaman adımları üzerime yürüyen ve gölgemden korkan ben. Hayallerimin en derin sunumu. Kişiliksizce yazılmış satırların isim babası. Sadece karmaşalarla gelişen hayatım ve çırpındıkça açığa çıkan şanssızlığım… Gördüğüm derin yıldızlar gökyüzünde... Kararmaya başlayıp içime düşen ışığıyla gönlümü yakan.
Bu kez yine son defa süpürüyorum diyorum gönlümün çakıl taşlarını. Ellerimde kanayan; altında bereketlenen toprağın sade serzenişi.
Asla solmayacak içimdeki, her bakışta, her dokunuşta sessizce akacak içimden. Beklemeye çalıştığım yerde. Tam köşesinde hayatın. Ne yaşamaya takatim var nede ölmeye. Biliyorum, soğuk olacak, doğuşsuz ve çirkef... Bir oyun sahnesinde alkış beklercesine umutsuz. Kimlerin güleceği, kimlerin hayatıma müdahale edeceğinden habersiz.

Yürümekte miyim?

Peki nereye?

Bildiklerim, düşündüklerim, her biri bir kaosun giriş kapısı mı?

Şimdi ölmeliyim ve bu hayat hazmedemezken bir yenisine atmalıyım kendimi. Çocuk gibi, çıplak gibi, deli gibi...
Sessizce, soluksuzca... Asla dinmeyecek bir kahırla...
Her zaman üzerimde olacak bir anlamsızlıkla.
Artık düşünmüyorum yada yaşamıyorum hissizce hayatı. Bıraktığım yerde, her şey... Filizlenmeye yasak yada doğma...

Etiketler:

Pazartesi, Kasım 20, 2006

Binlerce hayalet etrafımda. Dizlerimin üzerinde oluşan kabukları, tenime sıkışan derin yaraları olabildiğince bilinçsiz şekilde temizlemeye çalıştığım anlar içime çöken gereksiz huzursuzluğun yansımasında görüyorum hayatı. Son kez söylüyorum, içime yer eden korkuların adını ağzıma almayarak. Bu kez bitecek, gün başlangıcına doğru hayatın küçük kanatlarına bir bir bilinçsizlik neşterleri çakılacak. Ardımdan derin bir nefesle haykıracak...
sus...

Etiketler:

Pazar, Kasım 19, 2006

Sanırım ilgiye ihtiyacım var. Yani şöyle bir hayatımı gözlemlediğimde, takılıp, problem gibi duran tek oymuş gibi geliyor bana. Yoksa önümde durup kaçamak gözlerle, bana bakan kırk dört yaşlarındaki, genel tabirle silindire benzeyen kadının bakışlarından zevk almazdım. Aynı bakışlarla bende ona cevap veriyorum. Gözlerimizin bir saniyeden fazla birbirine değmesi, sanki gizli bir anlaşmayla onaylanmış gibi. Kalçalar normal kalıbından yaklaşık beş santim ilerde, biraz inceleşen bek kıvrımı ise üç santim geri çekilmiş, göbek dört santim dışarıda, göğüslerle bir teğet oluşturmuş. Tekrar kafasını çeviriyor, bu kez anlaşmaya tavizler ekleyip bakışma süresini bir saniye daha uzatıyoruz. Uzun zaman sonra birinin, benimle ilgilendiğini görmek gerçekten keyif verici. Röfleli, yıpranmış cidden mısır püskülüne benzeten saçlarını düzeltiyor ve yavaşça önüne dönüp, küçük bir kız gibi sağa sola sallanmaya başlıyor. Kadınların sevimli görünmek için yaptıkları şeyler bunlar, hangi yaşta olurlarsa olunlar aslında işe yaramıyor da değil.

Etiketler:

Cumartesi, Kasım 18, 2006

Sessizce izliyorum, evet hatayımdan birşeyler yük trenlerine bidirilmiş şekilde akıp gidiyor. Umutsuzca bir inek edasıyla bakıyorum onlara. Yoo, hayır bir inekte olamam; o kadar sevecen, o kadar cana yakın... Öküz diyelim biz şuna... Kendi çöplüğünde kendini erkek sanan, dolaylamalı gidişatların, meraklı yüzüne hasret. Kriptosunu çözmeye çalışan aşağılık lağım farelerinin uğrak yüzü...
Noktayı koyalım bu kez.
Sessizce...

Etiketler:

paranoya..

Evet geliyordu. Bir an için aklımda onu en iyi anlatabilecek kelime olarak “ajan” kelimesi yandı. Evet, o bir ajandı ve bu gün kargalardan görevini teslim almış, az önce yeni görevlerini öğrenmek için uzaklaşmış ve şimdi ise, sevgilisine coşan bir aşık gibi bana koşuyordu. Onunda uzuvları salınıyordu. Yine iki metre kala durdu, yüzüme baktı, gözlerinde anlaşılmaz bir mutluluk vardı. Bu kez bende ona baktım, hem de gözlerimi hiç kaçırmadan. Kısık sesle seslendim:

— Şirketin sana kıyafet almıyor mu?

Soyulmuş kıçını yere oturtturdu gözlerini gözlerimden almadan. Sağ arka ayağıyla alnını yırtmaya başladı ve güldü.

Etiketler:

İnsanlar neden üzerilerine kıyafet giyme yoluna gitmişlerdi? Elbet bununla ilgili çeşitli teorilerim vardı anacak aklıma en yatkın olan, bazı uzuvlarının sinir bozucu bir şekilde harmonik salınım da bulunmasıydı. Korku heyecan ve şehvetle duyulan kasılmalar, çakılların, dalların taşların batma ihtimalini de, bu teorinin yanını iliştirmek pek fena olmaz aslında.

Etiketler:

Cuma, Kasım 17, 2006

blog..

blog iyice bunalıma sardı renksiz, tatsız bişi olmaya başladı... resim falan eklemek lazım herhalde :(
Kendi kendime konuşmam küçük masum bir oyundu benim için, yalnızlığımı paylaşmamım sade ve sessiz bir yolu. Düşünceler çoğu kez bireyleşip, karakterlere büründüğünde kendi çim deki iç çelişkinin farklılığından korkardım hep. Bazen dışarıya yansırdı bu konuşmalar. Hiçbir zaman “ne diyor bu adam?” sorusundan kaynaklanan bakışlara hedef olmadım, ancak hareketlerimin izlendiğinin ve çoğu kez de garipsendiğinin farkındayım. Ama bu bakışları üzerimde büyük bir baskıya sebebiyet verse bile görmüyor veya umursamıyormuş gibi yapmaktan başka bir alternatifim yoktu elimde. Görmezde gelmek, hissetmemek, duymamak… Yapılması gerekenler bunlar, en usulca...

Etiketler:

Perşembe, Kasım 16, 2006

paranoy-a

Diğer günlere oranla daha sakin bir gündü. Minibüs caddesine çıkana kadar gördüğüm insan sayısı beş, geçen araba sayısı ise yediydi. Her köşe başını kargalar tutmamıştı. Uzaktan sesleri gelse de insana huzur veren kuş sesleri daha bir hakim hataya. Sıcaklık yirmi yedi dereceydi. Okulun girişindeki elektronik saatle yer değiştiren elektronik termometre bu rakamı yazıyordu, bir Yeni Türk Lirası büyüklüğündeki küçük ışıkları bir araya toplayarak. Saat altı otuz ikiydi. Gün gerçektende güzel başlayan bir gün gibi gösteriyor kendini. Her zamanki gibi üzerine yazılan “beni yıka” yazısının bile tozlandığı siyah Citroen C4 bu temizdi her günün aksine ve üzerinde ayak tırnaklarını çıkarmış arabanın üzerine setçe vurarak gezinen bir kargada yoktu. Etrafımda uçuşan sayısız güvercinle caddeye doğru yaklaştım. Her şeyin aksine gereksiz düşüncelerde yoktu aklımda. En azından böyle hissetmiştim, ya da düşünce hızıma hafızam bile yetişemeyip hiç bir şey kaydedememişti. Caddeye çıkmama on metre kala peşimden bir köpeğin geldiğini hissettim. Aslında korktuğumdan değil ama nedense birden kan alkışımın hızlandığını ve vücudumun her noktasından birden bire bir ter basıncı olduğunu hissettim. Vücut ısım yaklaşık iki derece artmıştı. Bu olağan bir şey değildi. Yanıma iyice kaylaşan kopeğe baktım. Turuncuya çalan renkte tüyleri vardı. Biran için göz göze geldik ancak bu kez gözlerini kaçıran ben oldum bu kez.
Ayaklarının arkasında tüy yoktu daha sonra bunun kendisini yırtarcasına kaşınmasından kaynaklanacağını anlamıştı. Yüz metre kadar beni izledi sonra durakta durduğum yerde durdu ve kaşınmaya başladı. Onu gördükçe bende kaşınmaya başlıyordum. Küçük kimseye belli etmeyen hareketlerle üç milim uzunluğundaki tırnaklarımı saçlarımın arasına, dirseğime, yüzüme, kemerimin altında kalan bekimin tam orta noktasına geçiriyor ve rahatlamaya çalıyordum. Ben kaşındıkça ve köpeği gördükçe, vücudumdaki kaşınma dalgalar biraz daha sıklaşıyordu. Arka tarafımda bulunan mağazalara doğru yürüdüm. Uyuz köpekte peşimi bırakmamış benle geliyordu. Daha sonra tekrar düşündüğümde köpekle aramızdaki mesafe iki metreyi hiçbir zaman düşürüp, arttırmamıştı. Ben durdukça duruyor hareket ettikçe ediyordu. Gerçektende rahatsız olmaya başlamıştım. Karşındaki insan olsa bu rahatsızlığımı belli edebilirdin anca bu bir hayvan olduğunda yapabileceğin şey sayısı sadece garip sesler çıkararak onu kovmaktan öteye gidemez, birdir.
İlk kez bir köpekten bu kadar çekindiğimi hissediyorum. Onda beni huzursuz eden bir şeyler vardı. Sebebini çıkarmadığım bazı şeyler içimi kemiriyordum. Bastığı yelere basmak istemiyordum, hatta görmek bile. Kafamı çevirip başka şeylerle ilgilenmeye çalışıyordum ama varlığı hissedilebilir düzeyde üzerime çöküyordu. Üzerine doğru yürüdüm. Bir düellonum başlangıcına şahit olmaya hazırdı etrafta bulunan insanlar. Sağ arka ayağıyla kaşıdığı yüzünün ortasında kanla yapılmış çizikler vardı. Ona yürüdüğümü hissedince kafasını kaldırdı ve küçümser gözlerle yüzüme baktı. O an durakladım ne yapacağımı bilmiyordum. İnsanların ifadesiz ve uykulu bakışları arasında uğraştığım şeye bakın. Durdum geri döndüm. Bu arada köpek hızlı adımlarla geriye dönüp koşmaya başladı. Sanki birden vücut fonksiyonlarım yerine dönmüş hayat sanki yeni sıradanlığına bürünmüştü. Derin bir nefes aldım ancak kaşınmaya hala devam ediyordum.

Etiketler:

Salı, Kasım 14, 2006

Telefonum sinir bozucu bir sesle çalmaya başladığından sabahın beş buçuğunu gösteriyordu. Beş dakika sonra diğer telefon çalmaya başlayacak, ve ben her sesi duyduğumda “hatırlat” tuşuna bastığımda onar dakika arayla tekrar çalmaya başlayacaktı, ta ki ben saat altı sıfır beşi gösterip, alarmın “iptal” tuşuna basıp telefonları komple susturup kalkana kadar. Bundan sonraki dört günde aynı şeyler yaşanacaktı. İki gün yine ayrı aynılık ve pazartesiden itibaren yine aynı şeyler. Yaklaşık beş aydır süregelen sabahlar bundan ibaretti. Ya da devam eden hayatım.
Her şeyi bir zamana programlamıştım. Herhangi bir şeyde bir dakika kaybım bile süregelecek dalgalanmalar dizisinde sapmaya sebep oluyordu. Düzenli bir insan olduğumu söyleyemem ancak insanlarla yüz yüze gelebileceğim durumlarda onlarla yüz yüze gelmemek için katı bir düzeni tercih ederim. Altı buçukta evin kapısını adımdan kilitliyordum. Sinir bozucu günün ilk adımları ardından, apartman kapısından çıkacağım zaman posta kutumdan sarkan sarı bir zarf gördüm. Alelacele çantama sıkıştırıp servise binmek üzere caddeye koşturdum.

Etiketler:

Pazartesi, Kasım 13, 2006

Yirmi altıncı yaşımı yalnız geçirdim ve son evrelerini de. Bu alışıla gelmiş bir yalnızlık ve burukluk. Etrafıma ve emsallerime baktığımda, aslında içinde bulunduğum hayatın boşluğu kimilerine imrenme verse de içine girdiğinizde gerçekten atılması zor bir kabus olarak çıkıyor karşınıza. Evet, herkes birilerine imrenmek istiyor. Bütün mutlulukların kapısını çalıyor ve kendine uygun olanı seçmeye çalışıyor. Eğer kendinize göre çok mantıklıysanız da bütün oluşumların içersinden soyutluyorsunuz kendinizi. Aslında bunlar takılmaması gereken küçük ayrıntılar. Bir paranoya belirtisi görmek isterseniz, bu ayrıntıların nasıl büyüdüğüne bakmalısınız. Bir şeyler için sebep aramaya.

Etiketler:

eternalsunshine


 
herkes seni seviyor
bu yüzden seni sevmekten korkuyorum
sessizce aptal resminde kal
kokularımı yeninceye kadar
dokunsun başkaları
sanırım son kez kaldırabilirim bunu...

ne kadar gizlesem benliğimi
açıkça çöksem içine yalnızlığın
sessizce kalsam soluksuz
öylece kal dokunma
korkularımı yeninceye kadar
üzülmem, ağlamam, kızmam
elinde tuttuğun ellere...

gözyaşlarını sil ellerine deydiği anda
açıkça belli et hislerini
son kez git de, istemiyorumu ekle ardından
son bir ricayla, tasmanı çıkar boynumdan
korkularımı yeninceye kadar
konuşmayı öğrenene kadar
kendimi akıllı sanana kadar
dokunma kimseye, yada ne yaparsan yap
benliğimi kazıma, göründüğün gibi kal
orda kal..

ardına bıraktığım hayatımı ver bana
ya da lisenden bir isim şeç
kısa iki heceli içine yücelik sıkışan
bir o kadar da umutsuz ezik
sadece alışana kadar yokluğuna, elimi tut
korkularımı yenene kadar
yeniden hayvan olana kadar...

Etiketler:

Pazar, Kasım 12, 2006

dokunma
dudaklarını vücudunu iyice sil
bulaşmasın onların hayatları benliğime
aynı sevişmeler olmasın aynı arzulamalar
içni titreten
konuşma
yalanları anlatma ufacık ellerinle
onlar gibi kandırma beni
ölüymüş gibi yap ve sus
bir kezde hayatı kandır
insanlara yaptığın gibi
yapma
insanların arzulamalarıyla övünme
serme vücudunu
mülakata alınmış
sersefil bırakma kendini
dokunma, yapma, konuşma
herkesten beter öl
inlemelerin içinde
tırnaklarının arasında
tenini biriktirdiğin insanlarla birlikte...

Etiketler:

pazar..

Bu gün Pazar. İki şey için pazarları sevmiyorum. Bunlardan birincisi ertesi gün iş olması, ikincisi ise üç günlük yüzümün bütün çirkinliğini örten sakalımı kesmek zorunda olmam. Sonuçta pazartesi sendromu diye adlandırılan ya da klişeleşmiş, tüketim toplumunun ve magazin dergilerinin ürettiği sendromlardan pek etkilenmiyordum. Uzun süredir televizyon izlemeyip, gazete ve dergi okumadığımdan dolayı, memleketin içinde bulunduğu durumlar ve üç kuruşluk köşe yazılarının akılda bıraktığı izlenimlerden haberim yoktu. Magazin sayfası kişilerinin hayatlarını merak etmiyor ya da yeni yeni insanlığa bulaştırılmaya çalışılan hastalıklardan haberdar olmadığım için onlara kapılmıyordum. Tek başına yalnız bir dünyanız olduğunda sadece kendi hayallerinizle hareket ediyorsunuz. Elbette bu sizi kişiselleşmeye, bireyselleşmeye itiyor ama sonuçta kendinizi bulmanız için büyük bir adım oluyor. İnsan doğası gereği yalnız yaratılmıştır. Kalabalık yaşama geçildiğinde sorunlarda artıyor, şiddet, öfke, paylaşamama…. Biliyorum bunlar yine kendime uydurduğum yalanlar. Yalan olduğunu biliyorum ve buna inat inanmak istiyorum.

Etiketler:

Cumartesi, Kasım 11, 2006

amaç...

Bilgisayarı alırken aslında tek amacım, tasarımcılığımı geliştirip güzel grafik ve web tasarımlarına imza atmaktı. Her zaman olduğu gibi bir kez daha bu girişim amacından saptı. Şimdi bilgisayar başına oturduğumda gereksiz şeylerin araştırmasını yapıp kendimi diğer ülkelerin güzelliklerine kaptırıyorum. Bütün mesajlaşma programları yüklü bilgisayarımda, ancak listelerimdeki kişi sayısının çokluğuna rağmen, konuşacak kişilerin olmaması bazen can sıkıntısına sebebiyet verebiliyor.

Belki de bilgisayarda bir şeyler yazmayı denemeliyim. Günlük tutmaya başlamak!! Eminim bu da geçici...

Etiketler:

Cuma, Kasım 10, 2006

cumalar ve kaoslar...

İnsanların koşuşmalarından anlarsınız. Cumalardır insanın kanına işleyen günler Ademden buyana önemli bir özellik taşır, rivayetler bütün önemli olayların Cuma günü gerçekleştiğini belirtir, eğer bir gün kopmaya karar verirse kıyamete Cuma günü kopacaktır.

Cuma bir avın yakalanabileceği en verimli gündür. Akşam saatlerinde insanların işlerinden hafta sonunun verdiği dirginik ve serbestlikle çıkması kaynayan sokakların güne zenginlik katan görünümünü yansıtır. Sokaklara biraz uzaktan baksanız Dallinin bir resmiyle karşılaşabilirsiniz. Bir mercekle baktığınızda ise gerçek bir yüzle.

Tüketim toplumunun gereksinimlerinden birir Cuma, zira harcama potansiyelinin çok yaşandığı, savurma zihniyetinin benliklerde yayılmaya başlayan konusunun egemen hale gelmesi gereksinim üzeri harcamaların kombine edilmiş yaşamsal halidir.

Cumalar satın alma gücünün sınırsızladığı günlerdir. Münübüste söförün üç dakika önündeki hat arkadaşını arayıp başka gruplaşmanın üçersinde rol alan diğer şöfmrün hakkında talimat vermesiyle eş değerdir. “Bursalı arkada, üç araba hemde üstüme çıkacak nerdeyse.İçerside tıkabasa!” Akış içersinde lüks alışveriş mağzalarının poşetleri geçer önünüzden ayakta durduğunuzda görebildiğiniz tekşey poşete tutunan bir el ve poşetin yerle arasında kalan genlelikle siyah kadife çizmeler geçirilmiş ayaklar olur. Bir kadının dışarı çıkabilmesi için gereli olan önemli şeylerden biridir bu aksesuar. Küçük bir ayrıntı gibi gözüksede o poşet kendine güveninin kanıtıdır. Her insan kendisi için iyi olanı ister, bu poşet ve ayağa geçirilmiş zanginlik abidesi görünümler sadece insanları kaçırmanın yada belli bir tabakaya mensup insanların kullanabilirliğine açık olduğunu kanıtlaması açısından gereklidir. Yol boyunca insanları izlersiniz. Ne düşündüklerini anlamakm için çaba sarfedersiniz. Evler, arabalar, kıyafetler, mallar, mülkler sonuçta herşey bir şeye dayanır sürekli itip tiksinip reddedip yaptığımız şeye...

Duran bir arabandan inen bir kadının baklava dilimli ince kilotlu çorabının, dilimlerini hizaya getirmeye çalışması esanasında ortaya çıkan manzara, ellerinin sincap tüyü denerek satılmış çizmesinin boğazından fışkıran tüylere deymesi onlarca şeyin prtresini çizmenize yarar. Yüzünüz kızarır, yutkunursunuz, boğazınızda bir tükrük küçük çaydaki bir balığın oltaya yakalanmasındaki dehşet panik ve acıyla eş dğerdir. İnsanların sizi izlediğinden korkarsınız. Oysa herkes aynı şeyi izler ve herkes aynı şeyi düşünür. Düşünülen şey gerçekleşmiştirde.

Etiketler:

10 Kasım...



68 senede vatanı mahfettik! Affet Atam...
 

Etiketler:

Perşembe, Kasım 09, 2006

Nisan (Bölüm İki)

Odanın içersinde ağır bir koku, hapis olmuş durumda. O bile odanın bunaltıcı havasından sıkılmış biran önce odayı terk etmek için, şu yatakta uzanan insanın uyanmasını bekliyor. Başkalarına muhtaç olmak ne kadar acı. Ufak hava akımları oluşturuyor, burnunun ucunda dolanıyor, velhasıl şu insan parçasının uykusunu bir türlü bölemiyordu. Sonra vazgeçmişliğe yenik düşüp odadaki bütün eşyaların içini dolaşmaya başlıyor; çalışma masası, dolap, yatak, telefon... içine girebildiği her şeyin, hatta hayata geri dönmeyi düşünen, kırıştırılıp atılmış kağıtların bile...
Telefonun içinde biraz daha fazla oyalanıyor, bu insan yapısı teknoloji harikası aleti biraz daha iyi
anlayabilmek, keşfedebilmek için. “Graham Bell” diyordu ataları bu aletin yaratıcısı için ve aynı odada senelerce yaşamışlardı. Telefonun yeşil renkli plaketinin üzerine tutturulmuş siyah küçük bir diyaframdan alçalıp yükselen bir ses çıkıyor birden bire, ses duruyor daha sonra tekrar başlıyordu.
Sarsıldığını hissetti, şu insan uyanıp ahize dedikleri telefonun parçasını kaldırmış olmalıydı. Nitekim az sonra duyulan ses teorisini doğruladı.
“Efendim...” Şimdi özgürlüğe uçmanın tam sırasıydı, küçük bir çocuğun elinden kaçan balon gibi yada sevgililerin elinden azat edilen balonlar gibi. Belki yıllar sonra anlatılacak bir özgürlük hikayesinin baş kahramanı olacaktı.
Kendini dışarıya bırakıyor. Yatağa yan yatmış insan onu hemen fark ediyor ve yüzünü ekşitiyor. Yerinden yavaşça doğrularak pencere doğru yürüyor.

“Alo, olum sen misin, uyuyor muydun yoksa?” Elli yaşlarında heyecanlı bir ses yanıt veriyor ona. “Efendim” kelimesi soru olarak mı kullanılmıştı acaba? Uykuyla uyanıklık arasında bir an bunu düşünüyor.
“Evet benim anne, uyuyordum, gece biraz fazla çalıştım.” Yataktan kalkıyor, burnunun ucunda dolanan kokuyu alınca yüzünü buruşturuyor ve pencereye doğru yürüyor. Pencerenin açılmasıyla birlikte soğuk rüzgar odanın içine dolarken, vaktinin dolduğunu anlayan o koku yavaşça terk ediyor odayı.
“N’ oldu oğlum bir iş bulabildin mi?”
“Yok anne henüz bulamadım, yine şu şanssızlık döngüsüne girdim. Ne iş var, ne adam gibi yazabiliyorum yine...” Pencereden içeriye akın eden rüzgar tüylerini diken diken ediyor. İçinin ürperdiğini hissediyor.
“Öyle konuşma oğlum Allah’tan ümit kesilmez, nasıl sen iyi misin, paran var mı?”
“Biraz birikmişim var işte anne, tazminattan kalan...” Odanın içersinde dolanmaya başlıyor bu üşümeden kaynaklanan ısınma hareketlerinden çok alışkanlığın bir eseri.
“Bak oğlum istersen gönderelim sana, ben bilirim oraları, oturduğun yerden dünya kadar para harcarsın oralarda.”
“Ya anne siz zorda kalmayın...” Odada dolanmaya devam ediyor. Ama ürperti hala ayaklarının arasında dolaşmaya devam ediyor. Odanın ısı üç derece düşmüş durumda. İnsan hayatında bir derece bile ne kadar önemli...
“Oğlum söylediğin şeye bak biz iki emekli bu küçük yerde ne harcayacağız ki, mezarda da bir işe
yaramıyor bu menet. Ben senin hesabına yatırırım bugün.”
“Tamam anne sağ ol, babam nerede, o nasıl?”
“İyi, iyi domuz gibi...”
“Ne o yine kavga mı ettiniz yoksa?”
“Yok ne kavgası sabahın köründe kalkmış balığa gitmiş yine, sonra akşam eve gelince başlıyor oram ağrıyor buram ağrıyor diye, bir kez evinde oturmadı emekli olalı.”
“Anne bırak adamı ya sıkılıyordur ne yapsın alıştı çalışmaya, şimdi sıkılıyordur...”
“Ne demek oğlum sanki ben çalışmadım, ben neden sıkılmıyorum?”
“Ya anne sen başka babam başka, bilmez misin onun huyunu sanki... Boş ver aklına geleni yapsın...”
“Aman bıraktım zaten kendi haline, ama sonra akşam gelip benim kafamı şişiriyor ya...”
“O anne sende en azından senin kafanı şişirecek birileri var başında baksana biz burada sefilleri oynuyoruz...”
“Dedim oğlum sana Safüre Teyzenin...”
“Anne başlama yine...”
“Tamam tamam!... sanki yalnızlıktan ben...”
“Kapatalım istersen anne şu konuyu...”
“...”
“Babama selam söylersin tamam mı?
“Ah dur dur baban gece bir şeyler geveleyip duruyordu, Metin Amcanın yanına mı ne gidecekmişsin bir iş mi ne varmış sana göre, güya gece seni o arayacaktı, sabah kakmış gitmiş, bunadı iyice...”
“Tamam neyse ben ararım bu gün Metin Amcayı, yok ben zaten geçeceğim o tarafa uğrarım yanına.”
“Tamam oğlum hayırlısı artık ama gitmemezlik etme sakın.”
“Ya anne bak bu konularda ne düşündüğümü biliyorsun, şimdi bir şeyler söyle...”
“Boş ver sen “hı, hı” de geç.”
“Tamam anne tamam. Bir şey diyor musun? Görüşürüz daha sonra babama da selam söyle, şu tuttuğu balıklardan bana da göndersin biraz.”
Hafif bir kahkaha atıyor: “Bak hiç güleceğim yoktu balık mı tutuyormuş da, hep eve eli boş geliyor, sorarsan beş kiloluk sazan yakalıyormuş da, bazen orada çoluk çocuğa dağıtıyormuş, bazen de yüreği elvermeyip salıyormuş geriye, daha bir tane bile yiyemedik. Yalanında böylesi...”
“Aman bırak anne adamı. Hadi ikinizi de öpüyorum hoşça kal.”
“Rüzgar,” otoriter sesini koyuyor kadın. “bak oğlum nisan geldi havalar ısındı diye öyle ince şeyler giyip çıkma tamam mı sokaklara, üşütürsün alimallah.”
“Tamam anne tamam... hoşça kal.”
“Tamam... tamam ama unutma bak...”
“Hoşça kal anne.”
Telefonu kapatıyor. Tekrar pencerenin önüne gelip, odanın bir bölümünü işgal eden çocuk çığlıklarının kaynağına bakıyor. Pencereyi kapıyor. Ses birden kendisini sokağa hapsediyor; çocuk sesleri, motor sesleri ve esen rüzgarla birlikte. Ve sonra azalarak tekrar yankılanmaya başlıyor odanın içersinde, pencereyi üstten açarak...

Etiketler: , , ,

internet siteleri ve üyelikler...

Büyük sıkıntılar evresindeyken internetteki bütün arkadaşlık sitelerine üye olduğumu hatırlıyorum, şimdi adını bile hatırlamadığım türlü türlü sitelerden gelen mailleri artık okumadan siliyorum. Geçici heveslerin verdiği anlık hareketler bunlar. Sonuçta şu bir gerçek ki kalıbından kesinlikle çıkamıyorsun.

Etiketler:

Çarşamba, Kasım 08, 2006

rutin.

Yaklaşık üç aydır zevk aldığım şeyleri yapmadığımı fark ettim. Bunlar; kitap okumak, sinemaya girmek ya da DVD film izlemek gibi şeyler. Son günlerde ise sadece bir şarkıya takılıp sürekli onu dinlemek gibi bir hastalıkla baş başayım. Bu bir hastalık mı bilmiyorum ama kendimden kurtulduğum anlarda aslında bu şarkıları da dinlemediğimi görüyorum. Başıma gelen bu gibi “karışık” olaylar, aslında buruşturup atılacak sayfaların varolacağına delalet. Neyse ki artık evimde dönüştürülebilir atıkların atıldığı yeşil bir çöp kutum var. Ağaçlar için acımamalıyım.

Bir hafta boyunca üzerinde ismim yazılı sayfalardan oluşan mavi kaplı defterime bir şeyler karaladım. Bir arkadaşımın yazım evresinde olduğumu söylemesi üzerine yaptığım bir girişimdi bu. Ona göre saçma sapanda olsa bir şeyler karalamalıydım, en sonunda güzel bir şeyler çıkacaktı ortaya. Aslında hiçte öyle olmadı, bir hafta sonunda yazdıklarıma baktığımda, çizmeyi bile beceremediğim birkaç resim, ve yazımın berbatlığından okuyamadığım birkaç karalama vardı ve o saatten sonra sırf yazım için aldığım sekiz renkten oluşan neon renk jel kalemlerin hepsini kırarak çöpe attım. Evet bu sahneyi bir yerde okumuştum. Bir birey olmayı beceremediğim zaman hep sevdiğim roman karakterline bürünüyordum. Bu yüzden bazen internetteki sitelerin üyelik kısımlarındaki cinsiyet bölümünü boş bırakıyordum.

resim: http://www.aoianime.hu/

Etiketler:

Laibach (Echoes bildiri e-postasından)

Müziğin sert kanatlarındaki endüstriyel havaları estiren ilk gruplardan biri olan Slovenyalı post endüstriyel/protest/post rock topluluk Laibach, 13 Şubat 2007 tarihinde Echoes Production organizasyonu ile ilk kez Türkiye’de!

Sahne şovları, üniformaları, ilginç video klipleri ve protest şarkı sözleri ile kendini duyuran ve günümüzde Rammstein gibi endüstriyel grupların ana akım müzik piyasasında kendisine yer bulmasını sağlayan kapıları açmış olan grup, bugüne dek 21 adet albüm yayınlamıştır.

1 Haziran 1980 tarihinde Slovenya Trbovlje’de kurulan grup, ismini Slovenya’nın başkenti Ljubljana’nın Almanca telaffüzü olan “Laibach”dan almıştır.

Grup NSK STATE adını verdikleri ve “yasal” olan bir devlete mensuptur. Bu devletin bir toprak parçasına sahip olmaması ise onu ilk “global devlet” konumuna yükseltmiştir.

N.S.K. (Neue Slovenische Kunst - New Slovenian Art) adlı Sloven sanat oluşumunun müzik bölümünü oluşturan Laibach, özellikle 1992 yılında çıkardıkları “Kapital” adlı albümlerinde bu oluşumun bildirilerini, vatandaşlık başvurusunu ve pasaport almak için gereken zaman gibi birtakım özelliklerini yayınlamıştır. Bu politik sanat hareketinin diğer kollarını ise Irwin (görseller) ve Scipion Nasice (Tiyatro) oluşturmaktadır.

Grup 1994 yılında çıkardığı “NATO” albümünün turnesi dahilinde, Bosna-Hersek savaşında henüz barış paktı imzalanmadan oraya gidip savaş mağdurlarına NSK pasaportları dağıtmış ve insanların bu şekilde savaştan kaçmalarını sağlamıştır.

Laibach toplumsal olanla kişisel olan arasında bir duvar olmadığına inanan bi grup olduğu için kendileri gibi muzikleri de politiktir. Grup elemanları aslında, müzikal janrlar ile bir çocuğun oyuncakla oynadığı gibi oynadıklarına inanmaktadırlar. Yani yer yüzünde varolan her türlü müzikal ekspresyon, Laibach tarafından yakalandıgı an kullanmaktadır.

Grup kendi şarkılarının yanı sıra albümlerinde yer verdikleri ve oldukça da farklı şekillerde yorumladıkları cover şarkılar ile de dikkat çekmektedir. Bunlardan bazıları Rolling Stones’un “Symptahy For The Devil”i, Opus’un “Life Is Life”ı, Europe’un “The Final Countdown”ı ve Queen’in “One Vision”ıdır.
1988 yılında yayınladıkları “Let It Be” adlı albümlerinin ise farklı bir özelliği vardır. Bilindiği gibi bu albüm efsanevi grup The Beatles’ın dağılmadan önceki son albümüdür. Laibach ise adını “Let It Be” koyduğu bu albümünü Yugoslavya dağılmadan evvel yayınlamış ve orijinali The Beatles’a ait olan “Let It Be” albümündeki tüm şarkılar (albüme ismini veren parça dışında) Laibach tarafından coverlanmıştır.

Grup son olarak, 23 Ekim 2006 tarihinde Mute Records etiketi ile yeni albümleri “VOLK”u (Almaca’da “halk” anlamına geliyor bu kelime) piyasaya sürdü. Albümde toplam 14 parça bulunmakta ve bunların her biri ülkelerin milli marşlarının Laibach coverlarıdır. Sırasıyla Almanya, Amerika, Anglia (İngiltere’nin Latince’deki adı), Rusya, Fransa, İtalya, İspanya, İsrail, Türkiye, Çin, Japonya, Slovenya, Vatikan ve NSK ülkelerinin milli marşları bu albümde Laibach tarafından yorumlanmıştır.

şanssızlık...

hafta sonu bahis oynadım. elde olan ne? yine sıfır... üstüne üstlük haftalardır yenilmeyen takımların boktan takımlara yenilmesine ne demeli? bendeki bu şanssızlık nedir? hadi kendimi yakıyorum,
sayemde başkalarıda gidiyor boka...

Etiketler:

Salı, Kasım 07, 2006

DELIVERY

Kendi ellerimizle yok ediyoruz dünyayı, keşke bu şekilde müdahale edip kurtarabilsek...

166 2. buluşması...

166'nın ikinci buluşması Taksim Bab-ı Âli kafede yapıldı. Genel olarak değinilen konuların başında dargi manifestosu, anlatım dili ve kullanılan dil, bölüm dalığımları, bölümlerin dağılımlarının altındaki oluşumların değerlendirilmesi yer aldı.
Bir sonraki buluşma için konu dergi içersinde kullanılacak yapıtların incelenmesi belirlendi.
Yani yavaş yavaş eserler toplanacak.:)

Etiketler: ,

???

Bir topluluk arkanızdan geliyorsa büyük bir insansızızdır, bu büyüklük asında toplumun aptal olduğunun kanıtıdır ki bu sizin büyüklüğünüzü ispatlamaz. İnsanlar kendi hayatlarını kolaylaştırmak amacıyla önlerine engeller çıkarmaya çalıştıkları sürece bu ilişki böylece süregelemeye mahkumdur. Kanunlar yapılır ve insanların yuması gerekir. Kanun geneli kapsadığı için aslında kişiye indirgendiğinde geçerlilik hükmünü yitirmiş olası gerekmektedir.

17 eylül 1987 de sınıf camının kırılmasındaki etkimin sınıfın içinde bulunmaktan başka bir şey olmadığını sınıv mevcudu içersindeki 40 kişinin bilmesinin benim ceza almamda bir caydırıcılığı yoksa sürüm adaletinin canı cehenneme.

Etiketler:

Pazar, Kasım 05, 2006

ölü

10 aylıkken odadaki gece lambasını göserir ıh-ııı-ııh yaparmışım babannemde evdekilere döner;
-"vaaa çocuğa bakın lambayı gösteriyo çok akıllı bu çok yaşamaz" dermiş sürekli.
ne yazık, şimdi ise herkes gözlerimin önünde öldü, bir ben kaldım ortalıkta...

Etiketler:

Sigarayı bırakmaktan daha kolaydır bir sevgiliyi terk etmek.

alışkanlıktır her işin başı ve yokluğunda farkedilir ne lanet bir duygu olduğu. ayaklar karıncalanır, bel kalınca bir urganla bağlanır, sessiz uzak, karanlık bir köşeye salıverilir ucu. umutla beklenir geceyi kaplayacak huzurlu sesin ipin bir ucundan çe