Pazar, Ekim 29, 2006

aldatma senaryo..

SAHNE 1 (GÖRÜNTÜ GEÇI[PLEASE INSERT \PRERENDERUNICODE{Å?}
INTO PREAMBLE]LERI)
'Iki ana karaketin mutlu kareleri gelir ekrana evlilik, do^gum
günü vs. ¸seyler olabilir her mutlu andan bir kesit.
Görüntü kesitlerinde görüntü sallanır ve vurgulu bi ses
efekti kullanılır.
SAHNE 2 JENERIK
Görüntüler e¸sli^ginde yazılar akar.
Yazıların sonunda birden ekran kararız ve açılır.
SAHNE 3 'IÇ-GECE-MUTFAK
Adam elinde bıçakla tezgahta salatalık vs.. do^gramaktadır.
Önce bıça^gı ve do^granan seyleri görürüz, sonra görüntü
açılır efektle ve adamı ve tezgaha yaslanmı¸s ona sessizce ve
dikkatle bakan öfkeli, siyah giymi¸s bir kadın görürüz.
GEÇI¸S EFEKTI
SAHNE 4 'IÇ-GÜN-DI¸S KAPI ÖNÜ (HOL)
Adamla kadın sakala¸sır ve gülü¸sürler bir¸seyler söylerler
ancak bütün sesler uzaktır.
GEÇI¸S EFEKTI
SAHNE 5 'IÇ-GECE-MUTFAK
Mutfak masasında adam oturmu¸s hazırladıklarını yemektedir
Salata, zeytin ve peynir vardır masada. 'Isteksizce yer
sakalları uzamı¸s ve saçı ba¸sı da^gınıktır. Kadında onun
kar¸sısına oturmu¸stur. Onunda önünde aynı ¸seyler vardır. Ama
o hiç bir¸sey yemez.
GEÇI¸S EFEKTI
SAHENE 6 'IÇ-GECE-OTURMA ODASI
Lo¸s bir ı¸sık vardır odada, derinden bir a^glama sesi gelir
kamera hareketlidir ancak, televizyonu çeker.Televizyonda
adamla kadının mutlu bir anları vardır. Di^ger arkada¸slarıyla
oyun oynarlar sesleri biz tvden alırız. Ama uzaktan adamın
a^glama sesi gelir.

2.
GEÇI¸S EFEKTI
SAHNE 7 'IÇ-GECE-YATAK ODASI
Adam yatakta oturmu¸stur ve makyaj masasının oldu^gu yöne
do^gru bakar. Mutludur, güler.
GEÇI¸S EFEKTI
Bir anlı^gına bizde görürüz makyaj masasını ancak kimse
yoktur.
GEÇI¸S EFEKTI
Makyaj masasının önünde kadın oturmaktadır, üzerinde beyaz
bir gecelik vardır saçlarının kabarıklı^gından yeni taranmı¸s
olu^gu bellidir. Yava¸sça adamın yanına yakla¸sır. Elini adama
do^gru uzatır ve adam onun elini tutar yanına yatar.
GEÇI¸S EFEKTI
Kamera sallanır etraf karanlıktır adamın a^glama sesi
duyulur.A^glamalar arasında sesi duyulur ama pek anla¸sılır
de^gildir. Yorgana bürünmü¸srür ve yorganın altından
saklandı^gı beli olur.
ADAM
(Sürekli a^glamaklı sesle
sayıklar)
Benim suçum, benim suçum benim
suçum.
GEÇI¸S EFEKTI
SAHNE 8 'IÇ-GÜN-MUTFAK
Adam küçük bir kahvaltı sofrası hazırlamı¸stır, üzerinde
yakım elbise vardır i¸se gitmek için hazırlanmı¸stır. Kadın
aynı kıyafetlerle (siyah) kar¸sısında oturur. Kaçamak ¸sekilde
birbirlerine bakarlar ama kimse konu¸smaz.
GEÇI¸S EFEKTI
SAHNE 9 'IÇ-GÜN-APARTMAN KORIDORU (YAVA¸S HAREKET)
Adam hızla kapıyı kapatır, kapının ardında kadını görürüz.
Adam birden kapının arında bir¸sey gördü^günü farkeder, kapıyı
tutmak için birden öne atılır ama kapı sertçe yüzüne
kapanır.
GEÇI¸S EFEKTI

3.
SAHNE 10 DI¸S-GÜN-CADDE
Arabalar hızla adamın önünden geçmektedir. Önce yüzden adamı
sallanırken görürüz. Sonra adamın bakı¸s açısından arabaları,
birden öne do^gru dü¸seriz.
GEÇI¸S EFEKTI
SAHNE 11 DI¸S-GÜN-CAFE
Adamı ba¸ska bir kadınla cafede otururken görürüz adam
kadının elini öper mutlulardır, cilvele¸sirler.
GEÇI¸S EFEKTI
SAHNE 12 DI¸S-GÜN-CADDE
Adamı omzundan birisi sertçe çeker, adam dönder kendisini
çeken adamın suratına bo¸s bo¸s bakar, adam ona bir¸seyler
söyler ama sesler büyür, yayvanla¸sır hiç bir¸sey anla¸sılmaz.
Bu hareketleri adamın gözündende yansıtabiliriz.
GEÇI¸S EFEKTI
SAHNE 13 DI¸S-ALACAKARANLIK
Dı¸sarıdan bir oteli görürüz. Adam di^ger kadınla öpü¸serek
merdivenlerden çıkmaktadır. Sessizli^gin içinde kadinin
sessizce a^glamasını duyarız.
EKRAN KARARIR VE AÇILIR
SAHNE 14 'IÇ-GECE-BANYO
Kadın bir tra¸s bıça^gı alır ve uç kısmındaki korumasını
kırar. daha sonra onu küvetin yanına koyar ve küvetin suyunu
açar. Aynanın kar¸sısına tekrar gelir. sa^glarını eller, bir
saç borası alır ve saçlarına sürer.
GEÇI¸S EFEKTI
SAHNE 15 'IÇ-GECE-OTEL ODASI
Adam üstünü giyinmektedir. Kadın yatakta yatar. Adam
ceketini giydikten sonra cebinden telefonunu çıkartır. Bir
mesaj alındı yazmaktadir, acar ve mesaji okur.
(A¸SKIM)-Hayatım bu gün çok
yoruldu^gunu b'IL'IYORUM O YÜZDEN EVE
(MORE)

4.
ERKEN GELMEYE AÇI¸S SANA B'IR
SÜPR'IZ'IM VAR. SEN'I SEV'IYORUM.
GEÇI¸S EFEKTI
SAHNE 16 IÇ-GECE-OTURMA ODASI
Adam uzanmı¸s televizyonda yine eski görüntüleri
izlemektedir. Sıkıntılı ve a^glamaklıdır.
Yan koltukta oturan kadın sehpanın üzerindeki resmi hafifçe
kendine çevirir oldu^gu yerde bakar ve hafifçe ittirerek yere
dü¸sürür.
GEÇI¸S EFEKTI
SAHNE 17 'IÇ-GÜN-OTURMA ODASI
Dü¸smü¸s resimi kadın yerden alır. Dı¸serdan bir ses gelir.
ADAM
(Gülerek)
Kıramadın helal olsun yani.
KADIN
(Güler)
Emced beylerimizde yerlerde
sürünecek adam mıydı? Ciddenn kimdi
bu adam ya?
ADAM
Hım sen hikayenin detayını
bilmiyorsun de^gil mi?
KADIN
Yok hep geçi¸stirdin.
ADAM
Emced Bey annemin anlattıklarına
göre büyük büyük dedem olur. ¸Sahıs
Recai-zade Mahmut Ekrem’in o^gludur.
Emcet’in hayatı sürekli hastalıkla
geçmi¸s, yatalakmı¸s. Recaizade
o^gluna bir hem¸sire tutmu¸s Mebrure
adında, bu iki genç birbirlerini
herkesten gizli sevmeye
ba¸slamı¸slar. Ama adam hasta buna
ra^gmen birlikte olmu¸slar. Kısa süre
sonra Emced Bey 20 ya¸sındayken
ölmü¸s. O sıra Mebrure’yi de ya¸slı
(MORE)

5.
ADAM (cont’d)
paralı bir a^gaya vermi¸sler. Annem
Emcedin dedesi oldu^gunu savunur bu
¸seklide.
GEÇ'I¸S EFEKT'I
SAHNE 18 'IÇ-GECE-OTURMA ODASI
Adam koltu^gun kö¸sesine büzülmü¸s dizlerini kendine çekmi¸s
a^glamaktadır.
ADAM
(Ba^gırarak)
Buradasın de^gil mi? Biliyorum
buradasın hadi göster kendini çok
özledim seni. Biliyorum benim
hatam, ama biliyorum gitmedin
buradasın.
GEÇ'I¸S EFEKT'I
SAHNE 19 DI¸S-GECE-SOKAK
Adam arabasından ıslık çalarak iner kapıyı kitler ve eve
do^gru çıkar. Merdivenlerden izleriz onu ne¸selidir.
GEÇ'I¸S EFEKT'I
SAHNE 20 'IÇ-GECE-HOL
Çıkı¸s kapısını görürüz ve adam içeri girer kapıyı kapatırken
bizde onun gözünden duvarı görürüz duvarda bir ka^gıt parçası
bulur, okla yön belirtilmi¸stir. Güler ve ne¸seli bir ¸seklide
okları takip eder oklar banyoya gider.
GEÇ'I¸S EFEKT'I
SAHNE 21 'IÇ-GECE-BANYO
Banyo kapısını görürüz. Etraf buharlıdır. kapı birden açılır
adam deh¸set içinde kalır a^gzını tutar çı^glık atar kameraya
kosar.
Kamera açısı de^gi¸sir bizde banyoyu genel görürüz kadını
parmaklarından kan damlar, önceki sahnedeki jilet kanlıdır.
küçük bir kan birikintisi olmu¸stur yerde dam ko¸sar kadını
çıkartmaya çalı¸sır küvetten su dolu küvetten kadın
a^gırla¸smı¸stır (saçları boyanmı¸stır) ve adam kadının öldü^günü

6.
anlar brakır ba^gırmaya a^glamaya ba¸slar. Ses uzakla¸sır çı^glık
kalır. Sesler bo^gukla¸sır ve mekanikle¸sir her çı^glıkta
görüntü sallanır. Feryat duyulur.
Yerde kanla yazılmı¸s bir not ili¸sir yerde gözümüze, biraz
da^gıldı^gından zor seçilir.
BEN'I ALDATTIN. HEM DE BU GÜN.
Adam ba^gırmaya devam eder.
GEÇ'I¸S EFEKT'I
EKRAN KARARIR (2-3 SN)
GEÇ'I¸S EFEKT'I
SAHNE 22 'IÇ-GECE-OTURMA ODASI
Adam koltu^gun kö¸sesine sinmi¸stir. A^glar ve sürekli sayıklar.
ADAM
Üzgünüm, üzgünüm, üzgünüm...
Buradasın biliyorum göster kendini,
buradasın..
Birdenbire kadın belirir, adam onu görür aynı ¸seyleri
tekaralamaktadır, ama kalkar. Kamera açısı ge^gi¸sir. Kadın
adamın dıdaklarını bastırarak susturur. Adam hala
a^glamaktadır göz ya¸slarını siler. Elinden tutar ve kapıya
do^gru götürür.
GEÇ'I¸S EFEKTI
Masanin üzerinde açık bir ilaç kutusu görülür.
GEÇI¸S EFEKTI
Görüntü oturan adama odaklanır sabit ve hareketsiz bir
biçimde oturmaktadır ölmü¸stür.
Görüntü sallarır.
GEÇI¸S EFEKT'I
Ekran kararır.
SAHNE 23 JENERIK
SON

Etiketler: , ,

umutsuzluk..

her şey, yüzüme gülerek mi belirtmeli sefiliğimi...

Etiketler: , ,

Cuma, Ekim 27, 2006

Are You There?

Usulca başlıyor sessizlik, uzaklardan kapımı çalan yokluğun, derin bir uğultuyla çarpıyor duvarlara. Boynuma son kez geçirdiğim pek özenli ilmiğim.
Duvarlarıma yansıyan pembe ışığın bıraktığı inanması güç tenimdeki canlılık...
Son bir çırpınış. Kalbimin daha hızlı attığını hissediyorum. Yazılar, çiziler, yazgılar üzerime yansıyan. Kimse mutlu değil, kimse gereksiz değil gökyüznüne dair.
Orada mısın?
Var mısın?
Son bir soluğun üzerine yüzümü buğulandıracak kadar yakın mısın?
Titrerken sebepsizce...
(Anathema - Are You There: Hiç bir zaman isteyerek dinlemedim bu şarkıyı. Her seferinde kendini dinletti. Winampın her çalışında bilinçsiz bir şekilde tekrara aldı ellerim ve her seferinde önümdeki kağıtlara belirsiz resimler çizdiğimi farkettim taki gerçek hayata dönene dek...)
(Amanda Francis'e ait yukardaki çalışma daha fazlası için resme tıklayabilirsiniz.)

Etiketler: , , , , , ,

Çarşamba, Ekim 25, 2006

Belinda Carlisle - La Luna




bazen eskiye dönmek istiyorsun haklı olarak...

Etiketler: , , , , ,

Araf

'Ben yanarım yane yane' cümlesinin devamı elbette aşk boyadı beniyle devam etmeyecek. Öyle ki bu bir film eleştirisi yazısı olacak. Kendimle çok savaştım, bu yazıyı yazayım mı yazmayayım mı diye, sonuçta bu filmin iyi olduğu konusunda herkese telkinler veriyordum. Ama cıka cıka ne çıktı? Yani insanlar sende ne kaypakmışsın kardeşim? diye düşünmezler mi hakkımda. Yok ama o dönem bir arkadaş kimliğiyle yaklaştığım övgüleri, şimdi bir sinemacı (yok aslında bu kelime olmadı daha layık değiliz) gözüyle eleştirmek lazım. Sonuçta yaşadığım hayal kırıklığıydı. Ama her ne kadar eleştiriler olumsuz olsa da siz Türk Sinemasına destek için gidin efendim.

Öncelikle biz Araf nedir ona bir göz atalım.
Kuranın, 206 ayetten oluşan yedinci suresidir. Sözcük olarak, Arapça "kum tepesi" anlamına gelen urf sözcüğünün çoğuludur ve cennet ile cehennem arasında bulunan bir tepeyi adlandırır. Günah ve sevapları eşit olduğundan cennet ya da cehenneme giremeyenlerin durdurulduğu yerdir. Kimi bilginler de Arafı, peygamberlerle doğruluktan ayrılmayan Müslümanların bulundukları yüksek yer olarak tanımlar. Sure metnindeyse Araf, cennetliklerle cehennemlikler arasında bulunan bir örtü ya da duvarın en yüksek tepesi olarak nitelendirilir. Bu tepelerde, cennetlikleri ya da cehennemlikleri alametlerinden tanıyan kimseler olan "ehli araf" bulunur.
Dantenin ilahi komedyasına bakarsak, Şeytan ve onu izleyen diğer melekler cennetten kovulduğunda hızla aşağıya düşmeye başlarlar ve fakat en ağır günah şeytanda olduğu için en hızlı düşüş onunki olur. Dünyaya tam Kudüsün zıt tarafından çakılır ve öyle derin bir çukur oluşur ki dünyanın merkezine iner. Bu çukurdan çıkan toprak bir dağ oluşturur ve bu araftır.. Şeytanın başı Kudüse dönük, kıçı bir buz kütlesine gömülü, ayakları ise araf tarafındadır.
Hıristiyan inancına göre ise, "öldükten sonra arınma" anlamında gelip kilisenin uzlaşamadığı konular arasındadır. Roma Katolik Kilisesine göre kurtuluş için Tanrının lütfünün yeterli olduğu ve inananların korunduğunu söylemek sapkınlık sebebidir. Günahların bir bölümü bu dünyada bir bölümü ise diğer dünyada bağışlanacaktır. Tanrıya yakın olanların bile ruhları tam olarak arınmamış olanlar öldüklerinde cehennem ateşinden geçecekler ve arındıktan sonra cennete gireceklerdir. Protestanlara göre ise Hz. İsanın akan kanı insanlara yaşam veren aklanmayı sağlamıştır. Mesihe iman edenler Mesihin kanıyla aklandıklarından, yaşam armağanına sahip olanların hiçbirisinin yeni bir aklanma işleminden geçmesine gerek yoktur. Mesih İsaya ait olanlara artık hiçbir mahkûmiyet yoktur. Mesihin kanıyla aklananların Onun aracılığıyla Tanrının gazabıyla karşı karşıya kalmayacaktır.

Peki ya filme göre Araf. Neden böyle bir başlık açtım? Bu sorunun cevabı şudur ki film Kurandan alınan bir ayete dayandırılmasına rağmen kesinlikle konuyla yakından uzaktan bir ilgisi yoktur. Eğer yukarıdaki tanımlamalara istinaden araf kelimesini filme göre tanımlamaya çalışırsak karşılığı arada kalmışlık olacaktır. Zaten film girişinde de bundan bahsederi. Film r0;Hadi Kurandan bir ayet çekelim filmin başına koyalım enteresan olsun tadında yapılmış bir filmdir. Gerekse kamara açılarından (yönetmenin ayak ve bina feşitisti olduğunu düşündüğüm) bir çok filmi çağrıştırmaktadır. Hayko Çepkinin yaptığı müziklere bir şey diyemeyeceğim ama müziklerin ses düzeyinin aşırı fazla olması ve insan üzerinde r0;bak kardeşim burada korkman lazımr1; imajını vermesi cidden sıkıntı verici. Genel olarak değerlendirildiğinde 90 küsür dakikalık Hayko Çapkin klipi diye adlandıra biliriz. Tek eksik Haykonun klipte gözükmemesi, lakin Wallda Pink Floydda gözükmemekteydi.

Gelelim film bütünseline. İlk anlarında ortaya çıkan iki kişi filmin gidişatı üzerinde bize bilgi vermek amacıyla bir apartmanın tepesinde oturmuşlar bozuk ve yetersiz diyaloglar eşliğinde yukarı çıktık ama ne yukardayız ne aşağıda araya sıkıştık tarzı abuk sohbetleri filmi tereddütle izleyip açıklarını görmem için kendimi zorlamama sebebiyet verdi. Bölüm bitti ve jenerik girdi (bu iksinin sırasını karıştırıyorum) iyi hoş güzel finalinde bir karga durup duruken gaak der. Hımm burada aklımıza gelen (bkz. Alex Proyas) Crowun girişinde cümeciktir: bir zamanlar insanlar birisi öldüğünde ruhunu bir karganın ölüm ülkesine taşıdığına inanırlardı. Ama bazen çok kötü bir şey olduğunda büyük bir keder de taşınırdı ve ruh rahat edemezdi. o zaman bazen, sadece bazen karga yanlış şeyleri düzeltmek için ruhu geri getirebilirdi. Demek ki ortalıkta işini bitirememiş bir ruh vardır sanısı dolanır etrafta. Burum böyle midir? Doğmamış bir çocuk intikam almak için geri döner. Ama 16 ncı haftasında ruhun bedene intikal ettiğini düşünürsek olabilir diye bu konuyu es geçiyoruz. Film güzel ve karanlık bir biçimde başlar. Akasya Asıltürkmen, Murat Yıldırımın oyunculuklarına bir şey diyemeyeceğim ki onlar bile filmi kurtaramamışlar, kötü dublaj cabasır30; bir banyo sahnemiz vardı İlk kez Stephen King romanlarında (O, ITte) karşılaştığım resmin, veya sabir bir görüntünün birden hareket edip korkutucu unsurlara bürünmesi (izleyiniz; Stanley Kubrick Cinnet ve roman uyarlaması O ve Redrose Konağı vsr30; akabinde gelen şu sahne birden bire sallanmaya başlayan yıkılan bir banyo nedense Requiem For A Dreami anımsattı bana. Ah birde üç tekerlekli bisiklet sahnesi vardı ki Jack Nicholson ve Shelley Duvallın oynadığı Kubrick filmi (üste bahsi geçti) Cinnette bu iki şahsın çocuklarının (Danny Lloyd) un bisiklet sürüş sahnesini anımsattı bana. Peki ya hayalet çocuğumuzun makyajı. Tamam makyaj konusunda kötüyüz ama bunu üstüne basa basa, yakın olan çekimlerle belli etmek zorunda mıyız? Tamam onuda geçtim bir uzak doğu sineması havası içersine kapılmışız ancak bunun boku bu kadar mı çıkar ki monitöden çıkmaya çalışan eli örnek verebiliriz. Malum erkek kahramanımız karısını görüntülemek için rec tuşuna bastığı web cama haftalar sonra geçince süresi nasıl hala bir saat gösterebiliyor.

Bu filmde başka bir taksi yok mudur ki, üç sene sonra bile ana kadın karakter aynı taksiyle yolculuk yapıyor. Peki final sahnesi bize Hideo Nakatanın Dark Waterini mi anımsatıyor?
Bakınız bunlar aklıma takılan sorunsalların bir bölümü ve hatırlaya bildiklerim. Peki arafta sıkışan (!) küçük kardeşimizin dönüş amacı nedir? Anne özlemi mi yoksa intikam mı? İntikamsa neden kendisinin yanına alıyor kadıncazı zaten delirtmiş durumda. Anne özlemiyse neden bunu anlatmak için dramatize edici bir sahne yok filmde? Peki hangi zihniyet pet şişeyle izleyici korkutma çabasına düşebilir? Bakın ben böyle bile adam korkuturum, egosuna sahip insanlar tatmin için mi?

Kürtaj sahnesi için bir şey söyleyemeyeceğim ama birden bire ilahi bir kuvvetle saniyelik bir sürede erkek kahramanımızın olayı çözmesi düşündürücü. Ve sırf insan merak güdüsü aşılamak için birden erkek karaktere sulanan küçük cadı kız, ah birde elinde sürüklediği cenin neyin nesi, yani korkutmalı mı? Düşündürmeli mi? Güldürmeli mi? Ben kararsızdım.
Öğrenciylen yaşanan evin viraneliğini anlayabilirim ama evlendikten sonrada durum böylemi olur ki karakterler gayet düzgün tipler. Burada çocuk neden kızın evine taşınıyor hadi taşındı diyelim neden banyoyu tamire girişmiyorlar. Ben o durumda yapacağım iler sırasında ilk üçe banyo tamirini eklerdim. Ve bir korku filmi çekiyoruz diye fayansların kırık dökük, harap olması mı lazım. Yurdumda düzgün bir akıl hastanesi yok mu? Ben sağlam halimle o hastanenin koridorlarını görsem delirmemek için cidden çok akıllı olmam lazım. Her yer virane durumda. Araba çarpık evler, binalar eski, mekanlar hadi gotik olsun diyerek özenle seçilmiş. Color correction mevzu abartılarak gereksiz bir mayhoşluk ve katılık verilmiş. Yani biz insanı renklerle de korkuturuz cinsinden nameler. Peki ya kamera açıları Charles Mansonun bir lafı vardır film boyunca aklıma gelip durdu, bana tepeden bakarsanız bir aptal, aşağıdan bakarsanız tanrınızı, karşıdan bakarsanız kendinizi görürsünüz. Biz izleyici olarak filmi hep aşağıdan kırık açılarla ya da yukarıdan izledik. Burada anlatılmak istenen bu cümleyle bağlantılı mıdır yoksa cidden bende mi paranoyağım? Bakınız kamera açılarıma deyip garip yerlerden görüntü almak filmi izlenebilir mi kılıyordur?

Ve final olarak, tam filmin ortasında Hayko vokale başlar ve ekran sephiaya döner ve birden ekranın sağında solunda çiçekçikler belirmeye başlar.. Birden Nokia reklam mı başladı deriz. Bunun anlamı nedir ve bize garip gelmiştir. Yoksa yönetmen film çok korkuttu insanlar rajaylasın gülümsesin diye yapılmış bir jest midir? Bu iki kişi aynı evde yaşıyorlarsa adamcaz kızın kanlı elini neden haftalar sonra duvarda görmektedir... of of...

Film eleştirmeyi sevmem, hele söz konusu Türk filmiyse hiç sevmem ama güvendiğim filmin böyle çıkması cidden beni hayal kırıklığına uğrattı. Benim intendom var bunu yaptım hikayesidir...

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

sürükleniyorum...


sürükleniyorum kendimden habersiz...

sessizlik

sessizlik




uzaklastigin yerde








ve ölürken

Etiketler: , ,

Seni sevebilirim

Seni sevebilirim, her şeye rağmen habersizce. Sadece hayatına giren sıradan insanlar gibi görünüp sessizce sana olan aşkımı haykırabilirim. Bir duvarla konuştuğun, bir buz kütlesine çarptığın gelebilir aklına. Sen beni düşünmeye tenezzül ettikçe ben büyürüm. İçimden bin bir volkan yırtınır. Kaynadıkça içim titremeye başlar. Putlaşmaya başlar bedenim. Gözlerinin önünde çözülen bir buz kütlesi gibi utanırım, bütün çıplaklığım açığa çıkacak diye. Senden çıkan tek bir kelime, sıcağın ortasında ansızın esen bir rüzgar misali savurur beni. Ancak haylime yer eder bunlar. Bi resmin vardır elbet umutsuzca ona bakarım öpmeden, konuşmadan… Edebimi bilerek…

Etiketler:

Pazar, Ekim 22, 2006

bayram

insanlar yürüyor, insanlar büyüyor...
kimsenin bilmediği anlamlara karışarak varolan üzerine derin anlamsızlıklar yüklüyor...
böylesi en iyi, bıraktığın gibi, kalmadan bitmeden...

Etiketler: ,

Cumartesi, Ekim 21, 2006

bekleyiş 1...

Etiketler: ,

Uzun Kollu İletişimsizlik

Yanımızdan geçiyor hayatın kırıntıları. Bilmediğimiz yüzlerde, hissiyat oyunlarına bürünüyoruz. Küçük gurur oyunları oynuyoruz kendimize. Ardından bir fıçı biraya yenik düşüyoruz.

Acı çektikçe olgunlaşacağımızı düşünüyoruz. Ve küçük yalan büyük bir girdap sürüklüyor bedenimizi. Haddinden uzun kollu kıyafetlerle örtüyoruz ellerimizi, tırnaklarımızın ucunu kemirmeye başlıyoruz, kendi ağıtlarımızın içinde, tanrımıza ulaşmaya çalışarak.

Konuşamıyoruz konuşmaya çalıştıkça batıyor boğazımıza derin derin umutsuzluğun kılçıkları. Hep bir kederle çalıyor kapımızı mutluluklar, Uzanmaya çalıştıkça çarpıyor yüzümüze. Hep başkaları olmaya çalışıyoruz, onlar gibi gülüyor, onlar gibi yiyor, onlar gibi eğleniyoruz. Onlar oluyoruz kendi sıfatımızdan farklı. Çünkü onlar tadıyor aşkı, onlar yaşıyor hayatı ve biz onlara sadece buğulu bir camın ardından ağlamaklı gözlerle bakıyoruz.

Kişisel gelişim kitapları okuyoruz ve bilgenin neden Ferrarisini sattığını düşünüyoruz günlerce. Sadece aklımızı karıştırmakla kalıyor gelişim kitapları ve umutsuzca yine kendimize sarılıyoruz.

Jim Morison’a hayran kalıyor Leonard Cohen’nin melankolik aşkına imreniyoruz. Onlar gibi küfrediyoruz hayata ve bir beyaz perdede oynuyor anılarımız, hep bir ağızdan ağlıyoruz.

Hep yaklaştıklarımız itiyor bizi, türlü oyunlar oynuyorlar üzerimizde ve biz inatla masumca gülüyoruz yüzlerine, kim olursa olsun, kendisini düşündüğünü bilerek ve herkes kendi için bir şey yapıyor, sonra mahkum kılıyor biz kendilerine.

Bin parçaya bölünüyoruz küçük muhabbetler arasında, dört duvar oluyor arkadaşlarımız, bir şarkıda kaptırdığımız benliğimizi, bilgisayar üzerinde bırakıyoruz, en çok acıyı çektirerek, en azılı ölümü gerçekleştirerek puan topluyoruz hayattan.

Çocukları öldürüyoruz, belki tecavüz edip, parçalayıp, organlarını satmıyoruz ama yavaşça yüzlerine gülerek öldürüyoruz, bir palyaço kılığında, derin makyajlı. Hep birilerine atıyoruz suçları. Sonra olanlara vahlanıyoruz.

Jenna Jamesson’un pornografisine dönmüşken hayat Emmanuelle’nin erotizmini arıyoruz. Her zaman ki gibi boynumuz bükük dönüyoruz odamıza. Ve gerçekliği arıyoruz Robert Dick kitaplarında usul usul kendimizi kaybederek.

Bekliyoruz, her şey için, her şeye yeniden başlamak için. Yırtıyoruz penceremizdeki perdeleri, gün ışığı dolmaya çalışıyor yeni bir aşkla odanın içerisine yeni bir tekerrüre gebe. Konuşamıyoruz konuştukça batıyor boğazımıza heyecan kılçıkları. Ve önümüzden akıyor yine bir hayat.

Haddinden uzun kollu kıyafetlerle örtüyoruz ellerimizi, tırnaklarımızın ucunu kemirmeye başlıyoruz, kendi ağıtlarımızın içinde, tanrımıza ulaşmaya çalışarak ve gözyaşlarımızı siliyoruz parmaklarımızdan akan kıyafetle…

01 Haziran

Etiketler: , , , , , , ,

Fiili Yalnızlığımın Geçit Törenleri

Keskin salak gülümsememi çıkarmalıyım artık yüzümden. Hayata her gün yeni bir umutla başlamak; ruhsuz, suratsız, kişisel albenilerden çok, vasıfsız insan topluluklarının parçası olmaktan alı koymalıyım kendimi.

Her şey biraz daha karanlığa itiyor beni. Karanlık yaklaştıkça benliğime açılan kapılardan bir bir giriyorum. Saf beyazın huzuru orada. Sarı benekli odamın duvarlarında hayaletler görüyorum. Soğumaya başlayan odamın içersinde aylardır başucumda bulunan günbegün artıp sıcaklığını hissettiren kapsüllerim samimiyetle gülümsüyor bana. Yanında sevgili dostum diyebileceğim bir yıldan ötedir cüzdanımda taşıdığım, derin bir umutsuzluk anında sırasını bekleyen, paslanmaya yüz tutmuş yarım jiletim. “XCb” gibi harflerle başlayan Rusça isminin parlak gülümsemesi yüzüme yansıyan. Duvarda asılı bir kement, ağzını kocaman açmış dişlerinin ardından dilini savuruyor bana, şuh gülümsemesi içimi acıtıyor bir kez daha. Bu kez becermeliyim, kendimi onların mutluluğuna eşlik edip, sayısızca kez bölünen benliğimi toplamalıyım.

Uyumalıyım.

Bir kez daha küçük bir ölümle alıştırmalıyım kendimi gerçek hayata.

Yine aynı rüya. Bir bar köşesinde sigarasını içen karanlık kadın. İçimde ona karşı ifade edilemez tutkunluğun, saplantı haline dönüştüğünü hissedebiliyorum. Yüzünü hiç net görmedim karbon kağıdıyla çizilmiş bir karakterden ibaret sadece. Biraz daha düşünüp bilinçaltımın, yanılsamalarından küçük karakterler ürettiğimi hatırlatıyorum kendime. Sigarsından bir kez daha çekiyor ve sigarasını tuttuğu uzun parmaklarının dumanla nasıl kırıştırdığını görüyorum. Dirseği göğüs hizasında ve kırık, bileğide tam zıt bir şekilde. Karanlığın duvara vurduğu yansıma, sadece televizyondan gördüğüm bir kuğu şeklinde.

Ne yansımamı görebiliyorum ne de gölgemi, bu lanet olası boktan rüyada, kendimi yalnız hissetmemin tek nedeni bu. Rüyada gezindiğim vakitler içersinde mümkün olduğunca aynanın karşısında olmamaya çalışıyorum. Gerçek hayatta da öyle. Gerçek olmasa da bir kopyamı görmek içimde olan öfkenin açığa çıkmasına neden oluyor. “Kendimden neden bu kadar nefret ediyorum” sorusunu sordukça, mantıklı bir cevap üretemiyorum. Tiksinsemde bu benden benimdi, aslında tamamını soyutlamıştım kendimden bir ruh olarak açığa çıkmak istiyordum ve onlarda beni bekliyordu. Bu lanet olası beden beni içine hapsetmiş iskelet denilen işkence aletleriyle ruhumu kazıyordu yavaş yavaş, yok etmeye çalışıyordu.

Üçüncü gündü. Evim darmadağınık, içersinde gezmeye çalıştıkça ayağıma batan şeylerden ötürü küfürler yağdırıyorum etrafa. Dağınık olmama rağmen bir temizlik belası kaplamıştı beni. Ellerimi yüzümü hatta vücudumu çamaşır suyuyla yıkıyor, ellerimde yüzümde peydahlanan çatlakları fondötenle kapatıyordum. Sokağın başındaki berberin çırağıyla anlaşmıştım üç günde bir beni tıraş etmeye geliyordu. Her gelişinde de ayrı bir hayret ifadesini yüzünde görüyordum. Artık o da alışmıştı benim bu halime, ona oyuncu olduğumu ve bir role bu şekilde hazırlandığımı söylemiştim. İnandı, kimseye söylememesini tembih ederek eline her gelişinde fiyatından daha fazla para sıkıştırdığımda mahşer sorgusunda bile hiçbir şey söylemeyeceğini çok iyi biliyordum. Bu gizli bir oyundu, kendimle paylaşacağım.

Dört gibi gözlerimi derin bir baş ağrısıyla açtım. Pencereden çeriye akan sert rüzgar derin bir amonyak kokusu bırakıyordu burnumda. Aton’un doğmasına az kalmıştı, uzun zamandır onun doğuşunu izlememiştim bu benim için bir kayıp değildi elbet, diğer insanlar gibi, ancak içimde bu gün onu görme duygusu ağırlığını hissettirmeye başlamıştı. Bu yüzden dışarı çıkmalıydım ve yaklaşık dört aydır evden dışarı adım atmamıştım. Bu benim için kapımın önüne ördüğüm on metrelik kurmaca duvarın üzerinden atlamam demekti. Bunu başarabilir miydim? Aton için evet!

Kapıdan apartmanın koridoruna adım attığımda ayaklarımın titreyip dizlerimin birbirine vurduğunu hissettim. Küçük bir panik kaplamıştı bedenimi. Midem bulanmaya başlamış, koridorda yayılan koku beyin hücrelerimde ağır tahribatlara yol açmıştı sanki. Başım ağrıyor gözlerim kararıyor içimde sebebini bilmediğim bir his açığa çıkmayı bekleyen bir gaz gibi içerden derimin cephelerine çarpıyor, küçük fare ısırıklarını andıran bir acı hissettiriyordu bedenimde.

Sokaklar bomboştu. Ana cadde üzerinden tek tük geçen araçların sesleri ufak bir uğuldama yaratıyordu beynimde. Adımlarımı hızlandırdım bilinçsizce uzun zamandır böylesine hareket etmeyen bedenim, ağırlaşmaya başlamıştı, ayaklarımı kaldıramıyor sürüyerek yürümek zorunda kalıyordum. Yolun düzensiz asfaltı üzerinde birkaç kez tökezledim ancak düşmeden birkaç adım attıktan sonra kendimi toparlayabildim. O an derin bir açlık hissi kapladı midemi. Uzaktan gelen uğultuya midemin kazınması karışıyor ve bulanmaya başladığını hissediyordum. Boğazımda bir tükürük yumrusu birikmiş nefes alamıyordum. Ciğerlerimde biriken hava kendini dışarı aymak için vücudumda amonyaktan kaynaklanan çatlakları kullanmaya çalışıyor her öksürükte derin bir acı veriyordu. Kendimi aniden gözüme ilişen çöp konteynırının yanına atım ondan destek alarak boğazımda yer edinen yumruyu çıkarmak için öksürdüm. Yo bunu ben bilinçli yapmıyordum, ciğerlerim içersinde ne varsa atmak istercesine şişmiş, öksürerek kendini yırtarcasına ince bir ıslık şeklinde hava pompalamaya çalışıyordu dışarı, midem ise içersinin boş olmasından dolayı kendini bağırsaklarımdan kurtarmaya çalışarak gırtlağıma kadar gelmişti. Derin bir öksürük bedenimi sarstığında ne destek aldığım elim ne de ayaklarım bedenimi taşıyamamış ve yere yığılmıştım. Yere düştüğümde birkaç kez daha aynı şiddetle öksürdüm. Suratımın sol tarafı ve bedenim tamamen yere yapışmış hareket edemiyordum. Yüzümden sıcak bir şeyler aktığını hissettim. Gözlerimi kapadım. Hiç bir şey hissetmiyor, sesimi çıkaramıyordum bile, evden hiç çıkmamalıydım. Gözkapaklarımı araladığımda yeni doğmuş bir kedi yavrusu büyüklüğünde bir fare ile göz göze geldim. Elleri arasına bir pizza dilimini sıkıştırmış kemiriyordu, bana acıyarak baktı ve elindekini bırakarak yanıma yanaştı. Şimdi tam gözlerimin önündeydi koca vücudu önümü öyle kaplamıştı ki hiçbir şey göremiyordum. Gözlerimi kapamak istedim ama bana ne yapacağı konusundaki merak buna engel oldu. Burnuma doğru eğildi, gözlerimin içine keskin bir ifadeyle baktı, şimdi beni yavaş yavaş kemirmek istiyordu bundan emindim. Ve bunu görmem içinde gözlerimi en sona bırakacaktı. Burnuma doğru eğildi. Sıcak ıslak burnunu ve kokulu nefesini hissettim kokladı ve yavaşça başını yere eğdi, yere yayılmakta olan kanımdan biraz içti. Tekrar gözlerime bakarak arkasını döndü, pizzasını tekrar alıp aynı şekilde kemirmeye başladı.

Aklımın gittiği anlar var, o zamanlarda kendimi kartondan yaptığım kulübemin içersine kapatıyorum, duvarlarına küçükten kalma hayali arkadaşımın resimlerini çizdiğim. Eski ürkütücü korku filmlerini izledikten sonra, bana güneşin doğuşuna dek eşlik eden, küçük rahatsızlıklar sonucunda duyduğum sesler karşısında o yöne gidip ortalığı kolaçan eden benliğimin yegane varlığının sebebi, ihtiyatsız ateşli günlerimdeki tek dostum. Şimdi onu hayali resimleriyle girdiğim odada kendimi güvende hissetmem içimde ona olan açlığın ve usulca terk edişimin kıvranışları. Yine bazı sesler sesleniyor. Uzaklara, çığlıklarla karışan... Ayrıntılı anlatımların ifade edilemeyeceği gereksiz yakarışlar. Bu kez evi benzinle yıkamam gerekiyor, çünkü çok kirliler. Her adımlarında üzerlerindeki keskin koku etrafa yayılıyor. Karanlık bir gölge eşliğinde kulübemin üzerinde dolandıktan sonra beni fark etmeden odayı terk ediyorlar.

İki gürültülü kahkahayla kendime geldim. Ne kadar zamandır burada yattığımı tahmin edemiyordum. Bedenim yine hareket etmiyor soluk alışverişim ise hissedilmeyecek kadar ağır ve düzensiz işliyordu. Biran bağırmak istedim, ancak boğazımdan çıkan hırıltı, rüzgarın esişine kaptırdı kendini ve havada kayboldu ancak o iki kişinin konuşmalarını gayet net duyabiliyordum.

“Kim lan bu?”

“Abi siktir et ölü olmasın bulaşmayalım.”

“Dur amına koyayım korkaklığın sırası mı şimdi, belki bir şeyler çıkar üzerinden.”

Elindeki poşeti burnumun dibine koydu içinden yayılan bally kokusu bütün vücudumu dolaşmaya başlıyor. Her an uyanabilirim korusuyla yavaşça vücudumu ters çeviriyor.

“Hassiktir lan şunun suratına bak ebesini sikmişler.”

“Bunda bi bok yoktur ölüyse üstümüze kalmasın.”

“Ölü galiba baksana ses soluk yok… Lan şöyle bi karı düşmez zaten bize iyi bi sikelim.”

“Ölü karnın çöpün içinde ne işi var abi kesin barın birinde benzetmişlerdir götvereni.”

“Sikini sokmuştur bi yerlere. Ha… ha… ha…”

Elini pantolonumun üzerinde gezdirmeye başladı, gülerken. Bacak aramdaki uzuvlarımı kavradı sıkıp gevşetmeye başladı.

“Bende istiyorum bende istiyorum.”

İkisinden de gürültülü bir kahkaha yayıldı etrafa ve gülerek yanımdan uzaklaştılar.

Aton tanrıların en büyüğü. Sefil halkın, dayatma tanrısı. Senden büyüğünü görmek, düşünmek olabilecekler arasında tereddütlere düşmek. Ne sıcak yüzün, ne akıl almaz bir düzen üzerinde oynadığın, varlığının dirilişi, için için yanman, bir kıyamet senaryosunda başrol oynaman. Ulaşabilsem sadece vücuduma kazınacak yarıklar için, parçalanacak etler için. Nasıl doğdun, nasıl yaşadın, köhne duvarlar ardında, bu kez bitirelim umutsuzluğunu halkın, bu son cesaretim üzerimdeki. Yavaşça akmaya başlayan sularda…

Güneş doğduktan bir saat sonra eve gittim. Yüzümde bulunan kurumuş kan nedense çok rahatsız etmişti beni. Bir leğenin içine sıcak su doldurduktan sonra içersine beş kapak çamaşır suyu döktüm. Yerde bulduğum bir bez parçasını suda ıslattıktan sonra suratımdaki kurumuş kan lekelerini onunla temizlemeye başladım. Derin bir acı, kenetlenmiş bir ruh yardımıyla içime doldu birden. Dişlerimi mümkün olduğunca çok sıktım. Çenem şimdiden ağrımaya başlamıştı, sefil vücudum bu kez biraz daha fazla yanıyordu, acıyla. Derin nefeslerimi birbirine ekleyerek kendimi rahatlamaya çalışırken göğüs kafesimin ayrıntılı ve hırıltılı kalkıp inişini izledim. Siyah pardösüm hala üzerimdeydi ve pis bir koku yayıyordu burnuma doğru.

Dış gezilerimi son zamalarda daha da sıklaştırdım, bu benim sosyalliğe atığım adımın kanıtı. Artık bazı geceler aklıma gelen soru işretli cümlelerle daha dost yaşayabileceğim. Kendime kanıtlamam gereken birşey varsa bu da dış dünyadan hala kopmamış olmamdır. İşte dışardayım saat sabaha karşı iki yi on sekiz geçiyor. Saatime baktığımda yerinde olmadığını farkediyorum. Üzerime düşen titremede onu kaybetmiş olma korkusu sezinliyorum. Küçük bir panik ansızın kapıyı çalan br misafir gibi doluyor içime. Evet kırmızı saatimi aylardır takmıyordum. İhtiyacımdan daha fazlasını karşılayan evimin herhangi bir köşesinde birikmeye başlayan çöplere karışmış olabilme ihtimali, içimdeki ürpertinin dozunu biraz daha arttırıyor. Burun deliklerimden giren hava, haddinden fazla uzun burun kıllarımda iyice süzüldükten sonra ciğerlerimi yakıyor. Uzaktan bir müzik sesi duyuyorum. Yıllar önce terkettiğim şimdi ise adını bile hatırklamadığım bir grubun en sevdiğim şarkılarından biri. Aklımın müzik kutusu köşesi hala hafızasını yitirmemiş durumda. Şarkının bir bölümünü beraber söylüyoruz. İçime dolan titreme ayaklarımda başlayan karıncalanmalara sebebiyet veriyor. Bir nöbet daha... Çok geçmeden kendimi kaldırıma bırakıyorum, bu kez dışarıdan gelecek bedbaht saldırılara karşı daha kuvvetli olmak için. Hareketsiz kalınca, müziğin sesini daha iyi duyabiliyorum. Hatta tamamiyle beynimin içinde. Güzümdeki gereksiz sade gülüş, beynimi ortadan iyiye yaran bir sancıyla ikiye kesiliyor. Ben acıyla kıvranırken, aklımın her iki köşesi ayrı bir itinayla çalışmaya başlıyor. Sokak birden bire sessizleşiyor. Müzik aksak ritimlerle yayvan bir şekilde, saran teyip kasetleri gibi bulanık seslerle üzerime yürümeye başlıyor. Gölgesine sığınıdığım Renault marka arabanın birden bire loş gölgesini üzerimde bırakarak çekip gittiğini duyuyorum. Işıklı reklam tabelaları susmuş, her biri üzerime eğilmiş küfür eder gibi ışıkarıyla öfkeli bir biçimde soluksuz bırakıyor beni. Gece birden donuklaşıyor. Terden tenime yapışmış atletim esen rüzgarın etkisiyle diken diken ediyor tüylerimi, ve her birinin arasında usulca dolandığımı hissediyorum, kuyruk solumumdan, boynuma kadar.

Etiketler: