Cuma, Eylül 05, 2008

t1-2 (Taslak)

Kadın ellerini uzatıyordu, yalvarırcasına. Ama ne düşündüğünü ne hissettiğini bilmiyorum. Tek duyduğum şey kurtar beniydi. Gözlerimin içine acıyla bakıyor, göz bebekleri ani bir ilkilmeyle büyüyor ve ardından yavaşça küçülüyordu. Otobüs sert bir fren yaptı. İster istemez yalvaran ruhu bedene tekrar dönmek zorunda kaldı. Gözlerini açtı, başını sağa çevirerek, otobüsün önüne doğru baktı. Kalabalıktan pek birşey göredüğünü düşünmüyorum. Ön taraftan soförün homurdanma sesi geldi. Başını önüne doğru çevirdiğinde kalabalığının arasından bir an göz göze geldik. Herşey sanki çok yavaş gelişiyormuş gibiydi. Gözlerini ilk kaçıran ben oldum. Kadın oturduğu yerde biraz toparlandı. Gömleğinin kayalarını biraz yukarıya çekiştirerek topladı. Bu yaklaşık on dakikadır onu yukarıdan süzen adamın hiç işine gelmemişti. Saçlarını geriye attı ve saatine baktı.

Hava kararmaya başlamıştı. Aynı durakta indik, inmek zorundaydık. Ellerimi cebime soktum. Bir sağa bir sola baktım, nereye gideceğimden habersizmişçesine. Kadın yaklaşık on merte yürüdükten sonra ışıklarda durdu. Yeşil ışığın yanmasına on saniye vardı. Etrafa bakınmayı sürdürdüm. Yeşil yandığında kadın koşar adımlarla karşıya geçmişti. Onun geçtiğini gördükten sonra ben de koşarak karşıya geçtim. Ardından dar bir sokağa girdik. Eski yapılardan oluşan sessiz bir sokak...

Bir önceki cesetle aynı özlelikleri taşımakta. Kadın, 39 yaşında, 1,69 boyunda, boyalı sarı saçlı. Boynu kesisilerek öldürülmüş. Diğer cesetten farklı oalrak göbeğinin altında deirn bir kesik yok. Ancak aynı özleliklerde bir kesik sağ bacağında kalçasının bir karışkadar altında mevcut. Muhtemelen diğer cesette olduğu gibi, açılan bu kesikten, maktule tecavüz edilmiş.

"Ne içmek istersin?"
"Soda."
"Sade mi?"
"Evet."
"İki YTL."

Herkes burada bütün kokuşmuş insanlar. Her biri özgürlüklerini tattıklarını sanarken, büyük bir zindanda kapalı kaldıklarını bilmiyorlar. Acınası yaratıklar, zavallılar.

"Buraya sıksık gelir misin?"
"Bazen." Yanımda oturan kadının sorduğu soruydu bu. Orta yaşlarda, muhtemelen kırk iki, kırk üç. Bu yaştaki kadınları seviyorum. Ne istedikleirnin bilincinde olurlar ve insanı uğraştırmazlar.
"Ben de öyle tahmin etmiştim, ben sıksık gelirim seni pek görmedim buralarda."

Etiketler: ,

Perşembe, Eylül 04, 2008

Türkiye'nin Dış Politikası - Oral SANDER (3)

Yazının Tamamı İçin Tıklayın

Avrupa’daki Hızlı Gelişmeler Açısından Türk Dış Politikası

GİRİŞ

Türkiye’nin dış politikasının iki temel amacı vardı: Avrupa uluslar topluluğunun bir üyesi olmak; Ortadoğu bölgesinde statükoyu ve istikrarı korumak.

1923-1945 DÖNEMİNDE TÜRK DIŞ POLİTİKASI

Batı” ile ilişkilerin geliştirilmesi süreci.

Nedenleri: Avrupa benzer amaçları, dış ekonomik yardım ve yatırım aramaya, parçalanma tehlikesi altında kalmanın bir güvencesi.

SOĞUK SAVAŞ YILLARINA TÜRK DIŞ POLİTİKASI

Batı ile yakın işbirliği, amaçları: Sovyet tehlikesi; ekonomik kalkınmasını, gerekli dış yardımı sağlama; batılılaşma, modernleşme isteği.

Soğuk savaş Döneminde Avrupa ülkelerinin Türkiye’nin “askeri karakol”. Türkiye “ulusal çıkar” kavramını, ABD’ninkiyle özdeşleştirdi.

1980’LERİN GELİŞMELERİ VE TÜRKİYE

ABD bağlantısının Avrupa ile bütünleşme amacına hizmet edecek biçimde düzenlenmesidir.

YENİ AVRUPA’DA TÜRKİYE’NİN YERİ

Atatürk’ün düşüncesine göre, Osmanlı devletinin çöküşünün önemli bir nedeni, Avrupa ile bağlarını koparmasıdır.

BALKAN İŞBİRLİĞİ

Ortak Avrupa Evi’nin oluşturulmasında, Balkanlar’da anlamlı bir işbirliğine varılması tüm Avrupa ülkelerinin amacı olmalıdır.

Avrupa’nın geleceği açısından çok tehlikeli olan, dini-etnik temelde aşırı ulusçu akımların güçlenmesidir.

SONUÇ

Türkiye’nin bulunduğu kritik alt-sistemde dört ana kümeleme kalıbı: Doğu Avrupa ve Balkanlar Varşova Paktı ile Comecon; Balkanlar, KEİB; Ortadoğu, İslam ve özel olarak Arap birliği; Batı Avrupa ya da Avrupa.


I. Dünya Savaşı’ndan Sonra Türk-Yunan İlişkileri: 60 Yıllık Kısır Döngü

Türkiye’nin doğu sınırları Lozan Antlaşması ve onu takiben imzalanan İngiltere’yle Musul’a, Fransa’yla Hatay’a ilişkin antlaşmalarla güven altına alındı. Batı’daki statüko ise, 1936’da Boğazlarla ilgili Montreaux Sözleşmesi ve nihayet 1947’de imzalanan Paris Barış Antlaşmasının 12 Adalarla ilgili maddeleri ile altmış yıllık dönemde oluştu.

Ancak 1950’lerden sonra, iç ve dış baskıların ortaya kalkmasıyla Yunanistan geçmişteki Türk karşıtı politikasına döndü.


Türk-Bulgar İlişkileri

I

Bulgarlar ve diğer balkan halklarından çok farklı olmayan bir biçimde Türkler de, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşüyle bağımsızlığına kavuşan uluslardan biri kabul edilebilir.

Bulgarisyan ile 1925’te bir dostluk anlaşması imzalamasının.

Most ve Starr’ın gözlemlerine göre “çok sayıda ülkeyle sınırı olan bir ülke bu ülkenin en azından birkaçından gelebilecek saldırı ve tehdit tehlikesiyle karşı karşıyadır ve komşularına karşı güvensizlik duyar, çünkü kendisini olası rakiplere karşım korumak ve savunmak sorundadır. Farklı bileşim ve farklı yönelimleri olan çok sayıda ülke ile komşu olan ülkeler genellikle silahlanarak ya da müttefik edinerek güvensizliklerini azaltmaya çalışırlar. Türkiye, Sovyetler Birliği ile Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşmaları (1921, 1925), Bulgaristan ile Dostluk Antlaşması (1925), Briand-Kellog Paktı (1928), Balkan Antantı (1934), doğu komşuları ile Sadabat Paktı (1937), İngiltere ile Akdeniz Paktı (1936), İngiltere ve Fransa ile dostluk, NATO (1952), Balkan Paktı (1953) ve İttifakı (1954) ve Bağdat Paktı (1955) gibi çeşitli iki taraflı ve çok taraflı güvenlik önlemlerine girerek ve oluşturarak bu konuda en aktif üye olmuştur.

II

Bulgaristan 1878’deki Berlin Antlaşması ile Osmanlı himayesi altında özerk bir prenslik haline geldi ve 1908’de de bağımsız oldu.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Balkan ülkelerinde, dış sorunların temel kaynağı revizyonist Bulgaristan ve anti-revizyonist Balkan ülkeleri arasındaki çatışma iken, iç sorunlar Balkan ülkeleri içindeki güç mücadelesi ekonomik yetersizlikler ve faşist diktatörlük olarak özetlenebilir.

III

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Balkan ülkelerinin dördünde komünist rejimlerin kurulmasının, eski Slav karşıtlığı, en azından görünürde ortadan kalktı.

1950’de Yunanistan kuzey komşularının desteklediği bir iç savaşla karşı karşıya kaldı Sovyetler Birliği’nden baskı gören Yugoslavya ve Türkiye ile kurulacak bir ittifak, İkinci Dünya Savaşı’ndaki gibi bir saldırı durumunda Yunanistan’a güvenebilirdi. Bu çıkar, Yugoslavya, Yunanistan ve Türkiye arasında Nisan 1953’te bir balkan Paktı oluşturdu. Balkan Paktı’nın Ağustos 1954’te askeri bir ittifaka dönüştüğünü.

IV

Türk-Bulgar ilişkilerinin İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesinden bu yana hem Doğu-Batı ilişkilerinin genel ikliminden, hem de Türk azınlığın asimilasyonu için kullanılan yöntemlerinden etkilendiği söylenebilir.

Bulgaristan’ın Türkiye’ye zorunlu göçle ilgili olarak verdiği notanın tarihi 10 Ağustos 1950’dir. Bu, Türkiye’nin Kore Savaşı’na birlik göndereceğini açıkladığı tarihtir. Bulgaristan hükümetinin bu tür bir baskı ile, Türk hükümetini, kararını değiştirmeye zorlamaya… Bulgaristan’da tarımın hızla makineleşmesi ve kollektivizasyon ile kırsal kesimdeki bası Türkler işlerini kaybetti. Bulgar hükümeti gelişme hedeflerini ve sınıfsız ve türdeş bir toplum oluşmasını engellediğini düşündüğü nüfustan kurtulmak istedi.

V

1957 Stoica Planı diğer Balkan ülkeleri tarafından daha iyi karşılanmış olsaydı ilişkiler daha da gelişebilirdi. Bu plan Batı’da Avrupa’nın kuzeyinden, kıtanın ortasından geçerek Akdeniz’e dek uzanan bölgeler boyunca tarafsız bir kuşak yaratmak isteyen Sovyet olanının bir parçası olarak görülür.

Yugoslav hükümeti bunu tüm Balkan ülkelerinin de katılması koşuluyla kabul ederken, Arnavutluk ve Bulgaristan hükümetleri Romanya’nın önerisini kabul etmiştir. Türk ve Yunan hükümetleri Romanya’nın önerisini kendilerini NATO’dan çıkarmaya yönelik bir girişim olarak görerek reddettiler.


Balkan Ve Karadeniz İşbirliği

Eğer Avrupa’da bir savaş daha olacaksa,

bu Balkanlar’daki aptalca bir hata

yüzünden olacaktır”

Bismarck

GİRİŞ

Balkanlar’ın dışından Balkanlar’ı yöneten, batıda Avrupa’yı, doğuda Rusya’yı tehdit edecek güçü sahiptir.”

NEDEN İŞBİRLİĞİ GİRİŞİMLERİ BAŞARISIZLIĞA UĞRADI?

İlk olarak Balkanlar her zaman Avrupa’nın büyük güçleri arasında bir çatışma alanı olmuştur.

İkinci olarak, bir arada görece küçük bir alan sıkışmış Balkan devletleri bir savunma işbirliği oluşturmayı ve aralarında karşılıklı anlayışlı sağlamayı becerememişler.

Üçüncü olarak, siyasette toplumsal katılımın olmaması nedeniyle balkan ülkeleri otokratik ve bazen faşist rejimlerce yönetildiler.

GÜNÜMÜZDEKİ ÇELİŞİK GELİŞMELER

Yumuşama ortamında dış aktörler doğrudan müdahaleye daha az hevesli gözükmekte ve Balkanlar’daki çatışmaya vekaleten karışmaya çok az istek duymaktadırlar.

İstikrarsızlığın temel kaynağı ve Balkanlar ve Doğu Avrupa’da işbirliği için caydırıcı gelişme dinsel ve etnik temellerde yükselen ulusçuluktur.

Hervel Feldman , Balkanlar’da Soğuk Savaş yıllarını “dondurucu”ya benzetiyor.

Ulusal duygunun, yoldan çıkmasını ve saldırgan bir hal almasını engelleyecek en iyi olanak ikici tarihsel adımın sağlanmasında yatmaktadır: Ortak Balkan anlayışına ulaşmak için bölgesel çapta ekonomik ve siyasi işbirliği yoluyla ekonomik ve siyasi gelişme ve siyasi olgunluk.

Etnik temizleme etnik homojenlik için ödenecek bir bedel olarak kabul edilirse, Tiran’dan Vladivostok’a değin hiçbir sınır güvenli olmayacaktır.

YENİ ÜMİTLER

Önceki Balkan işbirliği girişimleri bölgesel devletler kadar büyük güçlerin kısa erimli askeri çıkarlarına dayandığı için başarısız olmuştur ve bu nedenle bölgede askeri işbirliğinin ötesinde gelişmiş bir Balkan anlayışı yoktur.

Balkan işbirliği siyasi anlayış, ekonomik işbirliği ve kültürel değişim araçlarına yöneltilmeli ve yakın artbölgesi olan Karadeniz ve hatta Doğu Akdeniz’i kapsamalıdır.

BALKANLAR’DA TÜRKİYE’NİN ROLÜ VE KARADENİZ EKONOMİK İŞBİRLİĞİ

1922’de kurulan Karadeniz Ekonomik İşbirliği’dir. (KEİ)

KEİ sermaye, mal ve emeğin serbest dolaşımına yönelik aşamalı bir çaba için ilk adımdır. Ekonomik amaçları: Karadeniz sahili ve onun artbölgesini yeniden canlandırmak.

Siyasi amaçlar: Siyasi anlayış ve işbirliğini güçlendirmek; Avrupa’da bütünleşme sürecine üye ülkelerin etkin katılımını sağlamak.

Balkan bunalımının karmaşıklığı Türkiye’yi Balkanlar’da daha etkin, bağımsız ve dengeli bir dış politika izlemeye zorlamaktadır.


Türkiye ve Ortadoğu

BELİRLEYİCİ UNSURLAR

Uygun Olmayan Bir Şekilde “Ortadoğu” Olarak Adlandırılan Bölge

Ortadoğu” Avrupa-merkezli bir terimdir. İlk kez İkinci Dünya Savaşı’nda, Mısır’daki askeri birliklerini “Ortadoğu Komutanlığı” olarak adlandıran İngilizler tarafından kullanılmıştır. Ortadoğu, Kuzey Afrika, Akdeniz, ve Körfez alt-bölgesine ait ülkelerden oluşur. İslam Araplar ortak paydalar olarak kabul edilebilir.

İki birleştirici unsur karşısında, Türklerin değişik ırksal özellikleri ve laik devlet yapısı, Türkiye’nin bölgedeki yeri ve bölgesine ilişkin olarak belirsizlikler yaratmaktadır.

TÜRK ULUSAL KİMLİĞİ

Türkiye üç temel bağlantının sentezi olarak; Asyalı, Ortadoğulu ve Avrupalı.

YAVAŞ AYRILMA SÜRECİ

Jön Türklerin milliyetçi siyasetlerinin “savunmacı Arap milliyetçiliği”ni kışkırttığını.

ULUSLARARASI SİSTEMDE FARKLILAŞAN TUTUMLAR

Türk-Arap ilişkilerinde keskin bir değişimin gözlendiği 1948 yılına kadar Türkiye’nin Arap yanlısı politikası devam etti. Türkiye İsrail’i tanıyan ilk Müslüman ülke oldu. Türkiye Arap ülkelerinin çoğunda “emperyalist Batı’nın tezgahı” olarak görülen Bağdat Paktı’nın oluşturulmasında başı çeken devlet oldu.

SOVYET BASKISI

Türkiye’nin Batı ile ittifakı onu Arapların gözünde “düşman kamp”a yerleştirdi. Arap ülkeleri, kısmen Türk “tampon”u sayesinde Sovyet bloku ile yakın bağlar hatta ittifaklar oluşturma imkanına sahip olmuşlardır.

Türkiye’nin de güneydeki Arap “tamponu” sayesinde İsrail ile bağlantı kurmak şansını kullandığı iddia edilebilir.

ÇOK PARTİLİ PARLAMENTER DEMOKRASİ

Türkiye’nin NATO’ya üye olma kararının güvenlik endişelerinden olduğu kadar ekonomik nedenlerden de kaynaklandığı.

İLİŞKİLERİN NORMALLEŞMESİ (1964-1974)

DIŞ NEDENLER

Türkiye’nin güney komşuları ile arasındaki ilişkileri onarmasına yol açan en önemli ve bazı yazarlara göre tek dış gelişme 1963’ün sonlarına doğru ortaya çıkan Kıbrıs bunalımı ve bunu izleyen 17 Aralık 1965 tarihli B.M. Genel Kurulu kararıdır.

Haziran 1964 tarihli ünlü Johnson mektubu Türk hükümetine daha dengeli bir dış politikanın bir zorunluluk.

UYGULAMA

1967 Arap-İsrail Savaşı’nda, Türk Hükümeti Birleşik Devletler’e İsrail’e yardım etmesi için Türk usullerini kullandırmayacağını bildirdi. Türkiye, ikili 1969’da Rabat’ta yapılan ve dışişleri bakanı tarafından temsil edildiği İslam Konferansları’na katılmaya başladı.

YENİ DİNAMİZM (1973’den bugüne)

Türk-Arap ilişkilerinde canlılığın başlamasının temel nedeni ekonomik unsurlardır.


Bölgesel Gelişmeler Çerçevesinde Türkiye ve NATO

GİRİŞ

Kuzey/Güney bölünmesinin de Türkiye bu iki yarım kürenin de temek özelliklerini taşımaktadır ve etkisinin altındadır.

BİR “KÖPRÜ” OLARAK BALKANLAR

Türkiye’nin en önde gelen dış politika önceliği hala Balkanlar yoluyla Avrupa’dır.

SONUÇ

NATO söz konusu olduğunda Türkiye’nin şu şu noktalarda istekli olduğu görülmektedir.: İttifak birliği.


Türkiye ve Türk Dünyası

BİR MODEL OLARAK TÜRKİYE

Türkiye’nin OATKÜ’ndeki nüfuzunun başlıca rakibi, komünizm ve Rus emperyalizmine karşı kendi kimliğini belirlemenin bir aracı olarak büyüdüğü görülen dinsel duyguyla oynayan İran’dır.

KARADENİZ EKONOMİK İŞBİRLİĞİ’NİN ÖNEMLİ ROLÜ

Türkiye’nin eski Sovyetler Birliği’ndeki radikal İslam’ı özendirmesi olası olmamakla birlikte, Pantürkist düşüncenin gelişimi üzerindeki etkisi Moskova bakımından büyük önem taşımaktadır.


Etiketler: , , ,

Çarşamba, Eylül 03, 2008

t1-1 (Taslak)

Kimi zaman hayatımda büyük boşlukların olduğunu hissediyorum. Boşlukları her hatırlama girişmimde karşılaştığım ise beynimi ortadan ikiye bölen bir sancı. Gözlerimi açamıyorum, kapalı haldeyken bile ışık gözlerimi parçalıyormuşçasına bir acı veriyor bana. Siyah-beyaz şekiller görüyorum göz bebeklerimin önünde gezinen. Bazen her şey karıncalanmaya başlıyor. Bir parazit silsilesi bütün beynimde dolanmaya başlıyor. Acı kendini tarifsiz bir hafifliğe bırakıyor. En çok bu anı seviyorum. Bulutlar üzerindeyim. Ellerim iki yana açık ve çoğu kez sebebini bilmediğim bir kırmızılıkta. Yavaş, yavaş yükseliyorum, beni bekleyen huzura...

Saat dördü üç geçiyordu. Ben kanlı gözlerimle aynanın karşısında durmuş, bulanmaya başlayan vücudumu incelemeye koyuldum. Gözlerimden süzülen bir kaç damla, çenemden sıyrılarak göbeğimin üzerine düştü. Ardımda kapısı açık dondurucudan savrulan soğuk havanın, aynadan yansıyan serinliği ile göz yaşlarımın göbeğim üzerindeki hareketini dahada hissedebiliyordum.

Evet ben, bütün insanlığın katili... Sizler gökyüzünün sebepsiz derinliğinde keninize ait umutlar inşa etmeye çalışırken, içinde bulunduğunuz hayatın sadece bir yanılsamadan ibaret olduğunu bilmiyorsunuz. Hepiniz, arşa yükselmenin kendinizi yücelteceği hissindesiniz. Bu güzdendir ki hava yolları günde milyonlarca dolar kazanıyor. Uçmak sadece ruhun istediği birşeydir. Beden ise oluşturulduğu şeye bağlı kalmak ister, toprağa. Her ne kadar dünya ruhunu dışarıda serbest bırakmış olsa da, insanınki bedene kilitlenmiştir. Oysa ruh özgürdür özgür olmak ister.

Evet ben, sizin görmediklerinizi görüyorum, ruhlarınızı. Bazıları şiddetle özgürlüklerini istiyor benden. Bunu ilk dokuz yaşımda farkettim. Onların o feryatları, özgürlük çığlıkları her an kulaklarımda. Ben seçiyorum. Tanrı'nın benden istediği bu.


Olay yerine olaştığımızda saat 08:46'yı gösteriyordu. Merkezin anonsuna istinaden yaklaşık on beş dakika sonra olay yerindeydik. Meraklı bir kalabalık, apartman dairesinin kapısında birikmiş, sessiz bir şekilde bekliyorlardı. Kalabalık bizi görünce yavaş bir şekilde açıldı. İçeriye girdik. Kapının biraz ilersinde kendinin doktor olduğunu söyleyen 38 yaşlarında Doğan Can isimli, esmer gözlüklü bir adam bize cesedin yerini gösterdi. Yaklaşık beş metre uzunluktaki koridordan geçerek, banyoya ulaştık. Her yer kan içersindeydi. Yerdeki kan kurumuştu. Bir kaç ayak izi kurumuş kanın üzerinde belli oluyordu. Hiç bir şeye zarar vermemek için parmaklarımız ucunda ilerleyerek cesede yaklaştık. Otuzbeş yaşlarında, 1,65 metre boyunda, siyah saçlı, esmer yenli bir kadındı yerde sırt üstü yatan. Doktor olduğunu belirten Doğan Can cesedin boğazının kedilmiş olduğunu, şah damarı kesilen ikişinin bir kaç dakika içersinde ölebileceğini söyledi bize. Cesette herhangi tahribat yoktu ancak göbeğin üç santim kadar altında, beş santim genişliğinde bıçak kesiği vardı. Ertafında ise birkaç beyaz leke.

Etiketler: ,

site tanıtımı...

efendim sol tarafta bağlara eklemiştim lakin burada bir tanıtımını yapmadım. Sevgili dostum Hasan Kasapoğlu sonunda web sitesini bitirdi ve yayına sundu. Kendisi doğa sporları fotoğrafçısı. girin bi bakın deirm ben...

Etiketler: , ,

Salı, Eylül 02, 2008

Bu sabah sert bir rüzgar çarpıyor suratıma apartmanın kapısından dışarıya süratlice fırladığımda. Mi[ğ]demde bir kazıntı, şakaklarımdan inen, kurumamış saçlarımdan süzülen damlalar, terle karışık. Başım hafifçe dönüyor. Gözlerimin ardında küçük iğne batıkları ve rüzgarın uzaktan getirdiği çöp kokusu.
Bu gece uyanamadım. Sürekli hayatıma ansızın giren kişilerin karakterlerini gördüm. Belli belirsiz flû bir boşluk içersisinde. Şu an hatırladığım tek şey terden sısılsıklam olan yastığımdan başımı kaldırdığımda gözlerimin önündeki soluk görüntü. Saat 05:45 olmuş telefonum nasıl gelmişse sırtımın altından çıkıyor.
Bu gün herşey güzel, midemdeki ufak kazıntı haricinde. Umut ediyorum gazeteleri okumadığım sürece daha da güzel olacak.
Sekiz gün sonra göreceğiz mutasyona uğramış dünyayı, biz de ona uyum sağlayarak.

Etiketler: ,

Pazartesi, Eylül 01, 2008

Nae meorisokui jiwoogae - A Moment To Remember

Bu gün blog için verimli bir gün sanırım baksanıza yazmadan duramıyorum. Şimdi ise haftanın filmi kuşağı ama şu burnumun ucunda tüten sıcak pideden nasıl kurtulacağım ben :s

Nae meorisokui jiwoogae

İsimden de anlaşılacağı gibi yine bir uzak doğu filmi kapımızda. İsmin biraz daha derinine inersek Korece (bu muydu) daha derinine inersek GÜney Kore filmi olduğu apaçık ortada. Film 2004 yapımı, yönetmen koltuğunda ise John H. Lee var. Yaptığım araştırmalara göre John H. Lee'nin ikinci filmi bu. İkinci filmi olmasına rağmen gayet başarılı bir işleyiş hakim diyebiliriz filme. Yine genel olarak korefilmlerinde gördüğümüz eşsiz müzik seçimleri görsellikle etkiliyor bizi. Filmin akış süresü boyunca bize Woo-sung Jung ve Ye-jin Son görüntüleriyle eşlik ediyorlar.

Filmin kısaca konusuna değinirsek; Su-jin sevglisinden yeni ayrılmış, perişan bir haldedir. Tesadüfen bir markette Cheol-su ile karşılaşırlar ve tesadüfler onların sürekli karşılaşmasına sebebiyet verir derken iki genç aşık olur. Kız zengin bir aileden gelmektedir. Oğlan ise fakir kızın babasının şirketinde ustabakıcılık yapmaktadır ve aynı zamanda mimarlık okumaktadır. Su-jin ailesine sevgilisini kabul ettirmek için çok çabalar ve sonunda başarır. Kızın da yardımıyla Cheol-su okulu bitirir ve evlenirler. İyi kazanmaktadırlar. Herşey iyi gitmektedir Su-jin'in ufak unutkanlıkları dışında ve bu unutkanlıklar gün geçtikçe büyür. Kendisini bile harıtlayamaz duruma gelir. 29 yaşında Alzaimer hastalığına yakalanmıştır ve yavaş yavaş beyin ölümü yaklaşmaktadır.
"Bir gün herşeyi hatta aşık olduğunuz kişiyide unutacağınızı bilseniz ne yapardınız?" sorusuyla geliyor bize. "ya da sevgiliniz sizi bir an hatırlayıp bir an hatırlamasa..." Genel olarak bakıldığında basit bir konu akışıyla Türk filmlerinde rastlanacak konu diyebilirsiniz ama fimdeki küçük ama koyan ayrıntılar izlenimini leziz hale getirmiş.
Kişiye göre bol ağlamalı ama herkes için heyt huyt dedirtip göz kızartacak bir film... İzleyiniz...

Directed by
John H. Lee

Writing credits
Yeong-ha Kim
John H. Lee

Credited cast:
Woo-sung Jung .... Cheol-su
Ye-jin Son .... Su-jin
Jong-hak Baek .... Seo Yeong-min
Sun-jin Lee .... Ahn Na-jeong
Sang-gyu Park .... Mr. Kim
Hie-ryeong Kim .... Mother
Ji-hyun Seon .... Jeong-eun
Bu-seon Kim .... Madam Oh

http://www.imdb.com/title/tt0428870/
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t =nae+meorisokui+jiwoogae

Etiketler: , , , ,

Üçüncü Şahsın Şiiri - Attilla İlhan

bir durgunluk var üzerimde. tanıyanlar "ne zaman hareketliydin" diyebilir ama bu kez biraz daha değişik. Hani ramazandandır diyorum, oruç falan. yok dün gecede öyleydi. uyjum var sanırım. oysa bütün günü/geceyi uyuyarak geçirdim. üç gündür aklımda Attila İlhan çok sevdiğim, saydığım çoğunlukla yaşadığım bir şiiri var eminim önceden de bloga yazmışımdır ama simdi yine yazayım...

Üçüncü Şahsın Şiiri

Gözlerin gözlerime değince
Felaketim olurdu, ağlardım
Beni sevmiyordun, bilirdim
Bir sevdiğin vardı, duyardım
Çöp gibi bir oğlan, ipince
Hayırsızın biriydi fikrimce
Ne vakit karşımda görsem
Öldüreceğimden korkardım
Felaketim olurdu, ağlardım

Ne vakit Maçka'dan geçsem

Limanda hep gemiler olurdu
Ağaçlar kuş gibi gülerdi
Sessizce bir cigara yakardın
Parmaklarımın ucunu yakardın
Kirpiklerini eğerdin, bakardın
Üşürdüm, içim ürperirdi
Felaketim olurdu, ağlardım
Akşamlar bir roman gibi biterdi
Jezabel kan içinde yatardı
Limandan bir gemi giderdi
Sen kalkıp ona giderdin
Benzin mum gibi giderdin
Sabaha kadar kalırdın
Hayırsızın biriydi fikrimce
Güldü mü cenazeye benzerdi
Hele seni kollarına aldı mı
Felaketim olurdu, ağlardım...

ATTİLA İLHAN

Etiketler: , ,

bin parçayım. her biri kendine muhalefette. artık vücudum bir bütün, insanlardan vazgeçmiş kendine oynuyor. yavaş yavaş hayata inandım ve sürekliliğine. ne kadar ölsem ne kadar kessem bileklerimi yüzümdeki ifade aynı. sadece yeni bir hayata uyanıyorum. eskisinden daha beter bir hayata.
geçmişte yaşamış olamam. peki ya gelecekte? korkularım beni bunları söylemeye iten. düşünebildiğime inanamıyorum. bir et parçasının beni yönlendirdiğine. kesip atsam, oturup yesem...
kim ne nasıl... habersiz...

Etiketler: , ,

Pazar, Ağustos 31, 2008

ops..

bu kısa tatil bana iyi gelmedi, yorgun düştüm, şu an gözleirmden uyku akıp gidiyor. nereye gittiğinden habersizim. boğazlarım inmiş durumda değil. muhtemel bir savaş var içimde virüslerle.
Ramazan'da geldi. Daha kendimi alıştıramadım. bir zaman planım yok. nasıl ayak uyduracağım şimdi harbi battı balık yan gider... çok balık yedim bu hafta sonu. uamrım yüramda bol bol dere su ırmak görüp, kana kana su içim sonunda da yatağımı ıslatmam.
şimdilik bu kadar iyi uykular bana...

Cuma, Ağustos 29, 2008

dilerim tanrıdan gülmesin yüzün.

başlığa bakıp beddua ettiğimi düşünen olmaya ki yok öyle birşey. birden aklıma bülent ablanın beddua şarkısı arkıma geldi. hani bunun üzerine de iyi bi içilir aslında.
yuh dur diyor içimden bir ses hem antibiyotik alıyorsun hem içme planları yapıyorsun. iki gün sonra fareli köyde kaval çalmaya başlarsın.
kavaldan çok ney düşünüyorum. hemen evimin sokağının başında neyzenler derneği hani şöyle takılsam oralara biraz ersem biraz çalsam. ikinci bir mercan dede olsam. yok en iyisi hemşehrim gibi olayım bir Neyzen. bu işi durup durup düşünüyorum.
ulan ben hastayım ama moralim iyi gibi. bugün yüzebilirim bile. neresi olduğu önemli değil. hayatımda ne boklar dönüyor. benim bile haberim yok. sadece sesizge izliyorum. ulan bilardo tolu gibi oldum Murathan Mungan'a özenerek.
Cinnet uzun bir mail atmış, kısa bir cevapla geçiştirdim. okuyorsan lan kızım vallahi yazacak takatim yok. aha böyle saçmalıyorum iyice. neyse özür faslınıda geçiştirdik.
şimdi başka ne yazacaktım.
iyiyim iyi, hayatımdaki erkeklerinde kadınların da hepsi sağlam. yani hala yaşıyorlar. çok sorunlu değilim ki hepsi etrafımdalar. tamam topu topu 4 kişiler ama nerde çokluk orda bokluk. birinin yeri farklı. hani bazen düşünüyorum lan işte bu kişi benim adım atma sebebim diye. ulan ben yürüyemiyorum ki hala emeklemedeyim. ama sayesinde kalktım dizlerim üstüne.
bak şimdi kendime acıyasım geldi. zaten mahalledeki kediler bile bazen aynısını söylüyor. hele birde bi şerefsiz var sürekli doğal gaz kutusunun üstünde. diğerleri ise arabaların. oh onlara özenen bir köpekte çıkmış arabanın üzerine bir gün. allahtan araba anadol. yoksa gerisini düşünmüyorum. ulan bu hayvanlarda da var sanırım köpekken kendini kedi sanma, kediyken kendini köpek sanma olayı. insan biraz ebattan korkar değil mi? havlayan it ısırmazmış.
ulan ne zmaan bitecek senin bu depresyonun. ah okul yıllarım. ne çok valtim vardı. ağız tadı depresyonlar. ulan depresyona girmek için platonik aşk bulurdum kendime. ya ben kapalı bi adamım şimdi yani...
akşam yemeğim geldi...
off karışık pide. boş olan bir mide için herşey çok güzeldir. seviyorum bu türk yemeklerini lan 200 kiloda olsa yiyeceğim anasını satayım. n'olacak benim bu halim.
telefon...
efendim
naber canım nerdesin?
işteyim çalışıyorum.
yaaa... akşam ne yapacksın?
gördüğün gibi akşam çalışıyorum...
ya gece işte anlasana.
mütemadiyen taksime çıkıp sıçana kadar içim üç beş karı bulup eve atacağım.
hangi eve lan evi mi değiştirdin.
yoo aynı ev.
nasıl sığacaksınız peki.
üstüste pek yer kaplamayız diye düşündüm.
eh o zaman eraya bir kaç erkete sıkıştırmak lazım ki zincir bozulmasın.
onaylamıyorum takma bişilerle idare ederiz.
ulan sen yine çıkar, akşam döner ya sızar yada elinle...
şimdi orasını karıştırma bizim de bi şeyimiz var...
neyse akşam taksimdeyim bende uğra istersen yanıma.
kız var mı?
yok..
ulan ne biçim karısın sen hiç kız arkadaşın yok erkeklerke tanışa tanışa bi hal oldum.
olm işte karıyım karılarla ne işim olsun, hoşlanmıyorum onlardan zaten karı milletimi of..
tamam tamam uğrarım vaktim olursa.
tamam bekliyorum bak.. aha benim telefon yine bozulmaya başladı duruyo musun?
neyi?
tıkırtıları.. kesildi şimdi.
ha onlar senin telefondan değil lan. bloga yazı yazıyorum tuşların tıkırtısı.
lan hem konuşup hem nasıl yazıyorsun.
konuştuklarmızı yazıyorum.
hay amına koyim senin.
dükkan senin.
hadi kapatıyorum gelirsen ara beni
inşallah...

turkcell ile bu kadar uzun konuşmak akıl karı değil ama yapacakta birşey yok. dur şimdi saat kaç. bir plan yapmalıyım nereye gitsem ne etsem. ben ne yazıyordum ya dur yukarıya bakayım.
yemek... geç...
heh şu mesele. bütün herkes beni sevsin. açık ara şampiyon olmak istiyorum. aha iddia oynadım bu gece kedin kazanacağım bak 12 itibariyle içki param da beleşe gelecek. aslında şimdi antibiyotiği içmesem içki içebilirim. bu seferde antibiyotiğin bi değeri kalmayacak en iyisi yazı tura atmak.
şimdi elimde üç cins para var. 5 ykr, 25 ykr, 1 ytl. en hafifi ve havada en çok kalanı 5 ykr. tur sayısı daha fazla 1 ytlnin değil. az tur sonucu kestirmeme yardımcı olur. ancak salak ben ya parayı tutamazsam 5 ykryi kaybetmek daha az koyar. seçim sonucu 5 ykr.
bir dakika ne için atacaktım ben?
ah! anladım ki ağaçlar toprağa acı verdikçe büyüyorlar. günün özlü sözü bu. birde çişimi ediyom çişimi ediyom popom kuru kalıyor... biğiğiiiri çok rahattım ikikikiğii altım kuru. bayılıyorumm şu kuklalara.
yaşasın rock and roll... ve türevleri.. yupiii...

Steppenwolf - Born To Be Wild
Thin Lizzy - Whisky In The Jar

Etiketler: , , ,